# 19 mayıs üniversitesinde keyfi yönetim,kamu kaynaklarının amaç dışı kullanımı ve kadrolaşma iddialarının araştırılması amacıyla,meclis araşt.açılmasına ilşkin(10/251)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Ali Aydın Dumanoğlu (AK Parti, Trabzon)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 110. Birleşim
- **Tarih:** 9 Haziran 2005
- **Gündem:** 19 MAYIS ÜNİVERSİTESİNDE KEYFİ YÖNETİM,KAMU KAYNAKLARININ AMAÇ DIŞI KULLANIMI VE KADROLAŞMA İDDİALARININ ARAŞTIRILMASI AMACIYLA,MECLİS ARAŞT.AÇILMASINA İLŞKİN(10/251)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/ali-aydin-dumanoglu-22-2005-06-09-19-mayis-universitesinde-keyfi-yonetim-kamu-kaynaklarinin-amac-disi-ku

> Ali Aydın Dumanoğlu (AK Parti), 9 Haziran 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 110. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 19 MAYIS ÜNİVERSİTESİNDE KEYFİ YÖNETİM,KAMU KAYNAKLARININ AMAÇ DIŞI KULLANIMI VE KADROLAŞMA İDDİALARININ ARAŞTIRILMASI AMACIYLA,MECLİS ARAŞT.AÇILMASINA İLŞKİN(10/251)); konuşma 1.998 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

AK PARTİ GRUBU ADINA ALİ AYDIN DUMANOĞLU (Trabzon) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Ondokuz Mayıs Üniversitesindeki, idarî, akademik ve malî konularda gelişen olaylarla ilgili olarak araştırma komisyonu kurulmasına ilişkin önerge hakkında AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Üniversiteler hakkında fikir yürütmenin ve sonuca varmanın hiç de öyle kolay bir olay olmadığını ifade ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Hepimizin bildiği gibi, günümüzdeki modern üniversite yapılanmaları, bundan tam ikiyüz sene önce, 1809 ve 1810 yılları arasında, Wilhelm von Humboldt başkanlığında Avrupa'da kurulmuş olan bir komisyonun görüşlerine göre oluşturulmuştur. Bu görüşler ve ilkeleri şöyle özetleyebiliriz:

Üniversitelerde bilimsel araştırma olmaksızın eğitim ve öğretim yapılması mümkün değildir; yani, bu cümleyi dikkatlice anlamak gerekiyor. Demek ki, eğitim ve öğretimin esası, o üniversitelerde, araştırmadan geçiyor. Bir üniversite öğretim üyesinin eğitim ve öğretime katkıda bulunabilmesi için, mutlaka ve mutlaka, başkalarının yazdıklarını okumanın yanı sıra, kendi bağımsız araştırma yapma ve değerlendirme gücünü de ona katması gerekiyor. Tıpkı, şoför olabilmek, bir araba kullanabilmek için, arabayı kullanmadan ehliyetin alınmayacağı gibi.

İkincisi de, üniversiteler devletin değil toplumun malıdır. Bu kelimeleri çok dar anlamda kullanmak istemiyorum.

Üçüncüsü ise, üniversite öğretim üyelerinin sahip olması gereken bilimsel hürriyetlerin üniversiteye finansman temin eden kurumların kontrol yetkisiyle zıtlaşmaması lazım. Öğretim üyeleri araştırmalarında bağımsız olurken, ona malî finansman sağlayan toplumun da bu finansmanı nasıl sağladığına müdahale etmesi söz konusu değildir ve bunun kontrolünün de toplum tarafından yapılması lazımdır.

Bundan tam ikiyüz yıl önce, üniversite oluşturulması hakkında ileri sürülmüş olan bu düşüncelerle, üniversitedeki eğitim ve öğretim için araştırmanın esas olduğu, üniversitelerin siyasî otoritenin değil, toplum kurumu olduğu; fakat, özerklik yanında topluma karşı sorumluluk ve hesap verebilme niteliğinin ne denli önemli olduğu da bu üç ilke içerisinde belirlenmiştir.

Bu ilkelerden esinlenerek, 1982 Anayasasının 130 uncu maddesinde, yükseköğretim kurumlarının, çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insangücü yetiştirmek -bunun altını çiziyorum- amacıyla kurulduğu ifade edilmektedir. Burada, demek ki, üniversitelerden beklenen temel esaslardan bir tanesi de, toplumun yücelmesi için gerekli olan insangücünün yetiştirilmesidir.

İngilizlerin bir sözü vardır, hemen, bu arada onu ifade etmek istiyorum; Churchill'e sormuşlar; Sizin en büyük gücünüz nedir? O da şu cevabı vermiş: "İngiltere'nin en büyük gücü yetişmiş insangücüdür."

Onun için, üniversitelerden temel olarak beklenen, bu yetişmiş olan insangücünün oluşturulmasıdır; bundaki herhangi bir zafiyet ve eksiklik, toplumu geri bırakan unsurlardan bir tanesi olur.

Böylece, Humboldt'ın ortaya attığı üç ilkeden esinlenerek, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununda, üniversite, bilimsel özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip, yüksek düzeyde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayım ve danışmanlık yapan fakülte, enstitü, yüksekokul, benzeri kuruluş ve birimlerden oluşan bir yükseköğretim kurumu olarak tanımlanmıştır.

Burada da açık olarak görüyoruz ki, bundan ikiyüz sene önce ortaya konulmuş olan özerklik kavramı 2547 sayılı Yasada da var; fakat, araştırma ve eğitim-öğretim de bunun içerisinde yer almıştır.

Böylece, Anayasada tanımlanmış olan üniversite oluşumu, 2547 sayılı Yasada da kendi amacı olarak tanımlanmış bulunuyor.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun yükseköğretimin amaçlarını tanımlayan 4 üncü maddesinin beşinci fıkrasında da, üniversitenin, hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı -bunların altını çiziyorum- insan yetiştirmeyi amaçladığını ifade eder.

Aynı yasanın 7 (b) fıkrasındaysa, üniversitelerin amaçlarını "Türk Devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütün olarak, refah ve mutluluğunu artırmak amacıyla, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunacak ve hızlandıracak programlar uygulayarak, çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı ve etkin bir ortam haline gelmesini sağlamaktır" diye ifade etmiştir.

Yine aynı yasanın 12 nci maddesinde üniversitelerin, "çağdaş uygarlık ve eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde..."

Demek ki, üniversitelerin oluşturacak olduğu yönetim ve araştırma birimlerinin, insangücü yetiştirme birimlerinin ve esaslarının da çağdaş uygarlık düzeyine paralel olması gerekmektedir.

"Kalkınma planları ilke ve hedeflerine uygun eğitim-öğretim, bilimsel yayım ve danışmanlık yapmak..."

Şimdi, burada altı çizilmesi gereken ikinci bir konu da, üniversitelerin, hiçbir zaman, bir saniyelerini dahi boşa geçirmeksizin, bilimsel yayım yapması ve bu konuda da -bu, araştırmanın da esası olduğu için- eğitim öğretimin de esası olduğu için, bu ilkelerden kesinlikle sapmaması gerekiyor. Biraz sonra bunları neden okuduğuma da geleceğim.

Aynı maddenin (b) fıkrasında da "kendi ihtisas gücü maddî kaynaklarını rasyonel, verimli ve ekonomik şekilde kullanarak (...) ülkenin ihtiyacı olan dallarda ve sayıda insangücü yetiştirmek…" "Ülkenin ihtiyacı olan dallarda ve sayıda insangücü yetiştirmek…" Bunları da, altlarını çizerek ifade etmek istiyorum.

Burada görüyoruz ki, yukarıda sayılan gerek tarihî perspektif gerek Anayasamız ve gerekse Türk Yükseköğretim Kanunu açısından bir değerlendirme yapıldığında, üniversitelerin mutlaka araştırma yapması gerektiği ve bu konuda da, hiçbir zaman, bir saniye bile kaybetmemesi gerektiği, yapılan araştırmaların da gerek ülke ve gerekse insanlığın hizmetine sunulmasının, bunun için gerekli insangücünün yetiştirilmesinin mutlaka gerekli olduğu vurgulanmaktadır.

Ayrıca, toplumun hizmetinde olduğu, toplumun ve onun temsilcilerine karşı sorumlu olduğu da apaçıktır. Ayrıca, üniversitelerin, resmî ideolojilerden uzak, toplum yönetiminin en son bilimsel bulgular ışığında olması gerektiği, araştırmanın ve bilimin meşalesini oluşturan kurum olması gerektiği de vurgulanmıştır. Bilimsel özerkliğin, toplum zararına değil, toplum çıkarlarına uygun olarak da kullanılması esas olarak belirtilmektedir.

Sayılan bu niteliklerden dolayı, üniversiteler, toplumun öncü, önder ve önder olması gereken kurumları içerisinde yer almıştır. Yönetimde öncü, yapılanmada öncü, insan değerlendirilmesinde öncü, insangücünün toplum ihtiyaçlarına göre yetiştirilmesinde öncü kuruluşlar olmaları gerektiği apaçık ortada. Araştırma yapısının değerlendirilmesiyle en iyisine ulaşacağı, özek yapısı, üniversitelerin eğitim veren kurumlardaki öğretici ve eğiticiler yönetimi, akademik adaletin öncülüğünü, toplum finansmanının kullanılmasındaki sorumluluğunu hassasiyetle yerine getirmesini zorunlu hale getirmiştir.

Toplumun üniversitelere vermiş olduğu ekonomik katkının, Gelir Vergisi veren insanlardan özümlenerek, seçilerek, alınarak verildiğini ve dolayısıyla üniversitelerin toplumun her ferdine karşı, ekonomik anlamda sorumluluk taşıdığını da apaçık bilmemiz lazım.

Böylece, üniversitenin, bilimsel önderlerin himayesinde gelişirken, yeni bilimsel önderlerle destek bulup, yeni önderlerin oluşmasına zemin hazırlaması gerekir. Böylece, daima gelişen ve yeşeren üniversite yapısı ortaya çıkar.

Üniversiteler içinde önkoşul olan yukarıdaki değerlendirmelerin ışığında, üniversitelerin başarısı değerlendirilirken, mutlaka üç unsurun gözönünde bulundurulması lazım. Karışık bir ortam içerisinde, binlerce öğrencisi olan, binlerce öğretim üyesi olan, binlerce yapılanma biçimi olan üniversiteyi, seçkin, açık ve berrak bir biçimde nitelendirmek için, üç hususiyetinin mutlaka gözönüne alınması gerekiyor.

Bunlardan bir tanesi, toplum ve insan kaynaklarının verimli ve etkin bir şekilde kullanılıp, kullanılmadığının incelenmesi -bu, üniversiteler için esas olan noktadır- akademik insangücü yetiştirilmesindeki atılımları; araştırma, uygulama ve danışmanlık hizmetindeki gelişmeleridir. İşte, bu üç tane konu, esas olarak üniversitelerin ölçülmesinde ve değerlendirilmesinde esas mihenk noktalarını oluşturmaktadır.

Şimdi, bu değerlendirmeler içerisinde düşüncelerimizi biraz daha konsantre edip, Ondokuz Mayıs Üniversitesini bu ışıklar altında değerlendirmeye kalkalım.

Bir defa, 1975 yılında, Samsun'da kurulmuş olan bu üniversite, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, geçen otuz yıl içerisinde, 17 tane fakülte, 20 tane meslek yüksekokulu, 4 tane enstitü, 12 tane uygulama araştırma merkezi ve 28 477 öğrenci, 1 874 akademik personel ve 1 664 idarî personele sahip.

Yine, toplum, bu üniversitenin gelişmesi için bakın ne yapmıştır: 2005 yılında katma bütçeden, bu üniversiteye 108 000 000 Yeni Türk Lirası... Dönersermaye bütçesi 2004 yılı için 80 000 000 Yeni Türk Lirasıyken, 2005 yılı içerisinde 138 000 000 Yeni Türk Lirası olduğu düşünülüyor. Ayrıca, Öğrenci Sosyal Hizmetler Fonuna, 12 800 000 Yeni Türk Lirası ayrılmıştır. Bu ne demektir; bu toplum içerisinde, Ondokuz Mayıs Üniversitesine, bu toplumun Gelir Vergilerinden özümlenerek, bana bilgi, araştırma, insangücü yetiştir diye tam 258 000 000 Yeni Türk Lirası ödenmektedir. Bu ne demektir değerli arkadaşlar; bu, Gelir Vergisi verenlerin her çalışma günü için Ondokuz Mayıs Üniversitesine ödediği para 1 000 000 Yeni Türk Lirasıdır. Bu, küçümsenecek bir para değildir. Samsun'a hangi üniversite, hangi fabrika ve kaç tane fabrika yapmanız lazım ki, bu kadar büyüklükte bir finansmanı o noktaya sağlayalım. Onun için, üniversiteler Batı dilinde bazen "eğitim endüstrileri" olarak da nitelendirilir.

Gelişme sürecinde bir değerlendirme yaparsak; Ondokuz Mayıs Üniversitesine, geçen bu otuz sene zarfında toplum tarafından fevkalade cömertçe davranılarak bütün altyapı yapıları için tahsisat ayrıldığı apaçık ortadadır. Buna hiç kimsenin şüphesi yok. Geçen yönetimlerin de, değerlendirildiği zaman... 17 fakülte, 20 meslek yüksekokulu ve Orta Karadeniz Bölgesinde 4 ilde 30 000'e yakın bir öğretim birimi oluşturmak için devletin ve toplumun fedakârlığı kaçınılmaz olarak ortadadır. Ancak, şunu da biliyoruz: Kuruluşundan beri otuz yıl geçen bu üniversite için otuz yılın, yani bir neslin çok uzun bir süre olmadığını da biliyoruz. Dünya üniversitelerine, gelişmiş, köklü üniversitelere baktığımız zaman, bir üniversitenin köklenmesi için en az 2 neslin, daha doğrusu altmış yılın geçmesi gerektiği de apaçık ortadadır. Ama, bu otuz yıla rağmen, Ondokuz Mayıs Üniversitesinin fiziksel olarak toplum tarafından desteklenerek fiziksel imkân bakımından değerlendirmesini başarı olarak nitelendirmek mümkün. Ancak, detaylara inildiğinde, kaynak kullanımı, insangücü yetiştirme sahasında konuyu büyüteç altına alırsak, aynı başarının burada olmadığını görmekteyiz.

Üniversite ve toplum kaynaklarının kamu yararına en ekonomik, en şaibesiz ve de en rantabl bir şekilde kullanılıp kullanmadığı şu anda açık olarak sorgulanmaktadır.

Öyle ki, üniversite yasasının, rektöre tanıdığı çok geniş ve kapsamlı sorumluluk ve yetkiler mevcuttur. Bu yetki ve sorumlulukların, hiçbir zaman, ama, hiçbir zaman kamu vicdanına yetecek mahiyette kullanılmaması gerekir ve bazen yapılmış olan bir hata, genel bir üniversite içerisinde değerlendirilebilir. Ondokuz Mayıs Üniversitesinde, gerek satın alma, gerek ihale işlemlerinde hissedilen şüphe, kuşku ve gerekse malî açıdan değerlendirmelerin, konunun, gerçek belgeler üzerinde yapılacak incelemelerle açıklığa kavuşması mümkündür. Bu inceleme, hem toplum açısından hem de üniversitenin tüm idarî ve akademik topluluğunun huzuru açısından önemlidir.

Toplum içerisinde bu kadar şüphelerin yayıldığı bir noktada, söz konusu olan üniversitenin bir büyüteç altına alınmamasının, toplum açısından da, Türkiye Büyük Millet Meclisi açısından da yanlış olduğu kanaatini taşımaktayım.

Öyle ki, üniversitelerin denetlenmesi, her nokta içerisinde ilkönce Yükseköğretim Kurumuna, onun denetleme kuruluna ve malî yönden denetlenmesi Maliye Bakanlığına ve toplum açısından denetlenmesi de Türkiye Büyük Millet Meclisine bırakılmıştır. Bu kadar şaibelerin ve iddiaların olduğu bir noktada Türkiye Büyük Millet Meclisinin devreye girmemesinin yanlış olduğu kanaatindeyim. Demin de ifade etmiş olduğum gibi, eğer burada bir yanlışlık varsa, bunun açıklığa çıkması; ama, iddiaların yanlış olduğu da iddia edilebiliyorsa, yine bunun da açıklığa çıkarılabilmesi için, mutlaka ve mutlaka, bir soruşturmanın, araştırmanın yapılması gerekmektedir.

Şimdi, idarî olarak değerlendirmeye baktığımız zaman, üniversite içerisinde, iddia edilen o ki, son yıllarda 400'den fazla disiplin soruşturması yapılmıştır.

Değerli arkadaşlar, eğer, 400'den fazla disiplin soruşturması yapılıyorsa ve bu, üniversite tarihindeki son otuz senedeki rakamlardan birkaç misli daha fazla ise, burada bir sorun var demektir, bunu incelemek gerekir. Eğer, 400 kişi hakkında soruşturma yapılıyorsa, bunların kendi kişisel savunmaları, bunlar için yazılan raporlar ve bunlar için alınacak son savunmaları da gözönüne alırsak, her birini, aşağı yukarı 4 000 sayfayı geçen bir rakam demektir.

Bakın, bunu şöyle değerlendirebiliriz: 2005 yılında, acaba, Ondokuz Mayıs Üniversitesi başarılı bir bilimsel çalışma yapmış mıdır? 28 477 öğrencisi olan bu üniversitede, 719'u öğretim üyesi olmak üzere, 1 770 öğretim elemanı mevcuttur. Böylece, her öğretim üyesine 40 öğrenci düşmektedir. Bu, takdir edilebilen bir nokta mıdır? Dünyada üniversitelerin fonksiyonunu belirleyebilmek için, etkin bir fonksiyon yerine getirdiğini anlayabilmemiz için, tek yapılacak, ilk kriterlerden bir tanesi öğretim üyesi ve öğrenci oranıdır. Bu oran da 15 civarıdır. O halde, böyle bir değerlendirmede, 40 öğrenci düştüğüne göre, demek ki, Ondokuz Mayıs Üniversitesi var olan dünya normları açısından ancak yüzde 30'larda seyretmektedir. Bu noktada da bir haksızlık yapmamak lazım. Türkiye geneline baktığımız zaman acaba başka üniversiteler çok çok daha mı iyi; bu da ayrıca tartışılabilir bir noktadır; ama, nokta olarak Ondokuz Mayıs Üniversitesini gözönüne aldığımız zaman bu açık olarak şunu gösteriyor: Demek ki, Ondokuz Mayıs Üniversitesinde 719 öğretim üyesi değil, bunun tam 3 misli öğretim üyesi olması gerekiyor, dünya normlarına ulaşabilmesi için.

NURİ ÇİLİNGİR (Manisa) - Ver kadroyu, olsun!

ALİ AYDIN DUMANOĞLU (Devamla) - Halbuki, biraz daha soruna derinlemesine inildiği zaman, Ondokuz Mayıs Üniversitesinde 753'ü yükseklisans, 308'i de doktora öğrencisi olmak üzere 1 041 kişi belli konuda uzmanlaşmaktadır. Öğretim üyesi sayısı bakımından az olduğunu gördüğümüz Ondokuz Mayıs Üniversitesinde acaba insan kaynakları doğru olarak değerlendiriliyor mu? İddialar onu gösteriyor ki, pek çok, doktorasını yapmış olan eleman, üniversitelere atanacak yerde, üniversiteye mal edilecek yerde, uzaklaştırılmaktadır.

HALUK KOÇ (Samsun) - Kadro?!

ALİ AYDIN DUMANOĞLU (Devamla) - Şimdi, bu noktada da mesela, insan kaynakları olarak, dediğimiz, doktora yapan elemanlar… Üniversitede iki tane doktora yaptırma kaynağı vardır; bir tanesi 33/a maddesi... Bununla, devamlı olarak, araştırma görevlileri istihdam edilir, sınavla alınır; diğeri de 50/d maddesi... Bu da yükseklisans öğrencilerine yükseklisans süresince verilen memuriyet kadrolarıdır.

İkincisi; yükseklisans sona erdiği zaman bu memuriyet de biter. 33/a maddesi ise... Bunun sona ermesi yasada belirlenmiştir; "bölümün görüşü, anabilim dalı başkanının görüşü, dekanlığın, fakülte yönetim kurulunun görüşü alınarak rektör tarafından tekrarlanabilir; üç sene sonunda bu tekrarlanmazsa sona erer" diyor; ancak, devamlı olan... Bir öğrenci isterse üniversitelerde araştırma görevlisi olarak ömür boyu çalışabilir. Bir mahkemelik olay şeklinde, Türk Milleti adına karar verilen bir mahkeme kararında hâkimin verdiği karar şuydu...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Ali Aydın Dumanoğlu (AK Parti, Trabzon). “19 mayıs üniversitesinde keyfi yönetim,kamu kaynaklarının amaç dışı kullanımı ve kadrolaşma iddialarının araştırılması amacıyla,meclis araşt.açılmasına ilşkin(10/251)”. TBMM Genel Kurulu, 110. Birleşim tutanağı, 9 Haziran 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/ali-aydin-dumanoglu-22-2005-06-09-19-mayis-universitesinde-keyfi-yonetim-kamu-kaynaklarinin-amac-disi-ku (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
