# Avrupa birliğiyle ilgili yıllık raporu hakkında

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Ali Rıza Alaboyun (AK Parti, Aksaray)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 65. Birleşim
- **Tarih:** 20 Şubat 2007
- **Gündem:** AVRUPA BİRLİĞİYLE İLGİLİ YILLIK RAPORU HAKKINDA
- **Tutanak (TBMM):** https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c147/b065/tbmm221470650048.pdf
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/ali-riza-alaboyun-22-2007-02-20-avrupa-birligiyle-ilgili-yillik-raporu-hakkinda

> Ali Rıza Alaboyun (AK Parti), 20 Şubat 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 65. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: AVRUPA BİRLİĞİYLE İLGİLİ YILLIK RAPORU HAKKINDA); konuşma 1.758 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

AK PARTİ GRUBU ADINA ALİ RIZA ALABOYUN (Aksaray) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Avrupa Birliği yıllık raporlarının görüşülmesiyle ilgili olarak AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben, aslında, burada, biraz daha teknik düzeyde bir rapor hazırlamıştım ama, tabii siyasetin gereği muhalefetin birtakım eleştirileri de ön plana çıkınca, biraz hazırlamış olduğum konuşmamın da dışına zaman zaman çıkacağım. O konuda affınıza sığınıyorum.

Değerli arkadaşlar, ben, Avrupa Birliği sürecinde gelinen tarihsel süreci atlamak istiyorum. Çünkü, 1959 yılından, gelinen nokta, bizde, Ulu Önder Atatürk'ün göstermiş olduğu muasır medeniyet seviyesine ulaşma noktasıdır. Burada hepimizin katkısı var. O dönem iktidarda olan partilerin hepsi katkıda bulundu. Bunu, ben, saygıyla ve şükranla anıyorum.

Değerli arkadaşlar, AK Parti İktidarı döneminde, iktidar ve muhalefetle el birliği içerisinde, AB'yle ilgili reformlar hızlandırılmış, Kopenhag Kriterlerini yerine getirme konusunda olumlu adımlar atılarak, 3 Ekim 2005 tarihinde, müzakerelere başlama tarihi alınmıştır. 17 Aralık 2005'te de müzakerelere fiilen başlanmıştır. Müzakerelerde nerelerde olduğumuzu, neler yaptığımızı, Sayın Bakanımız Ali Babacan Bey güzel bir şekilde izah etmiştir. Fakat, ben, şunu vurgulamak istiyorum: Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin temelini ulusal menfaatlerimiz belirler. Bu ilişkilerde bizim muhatap aldığımız, AB ile imzalamış olduğumuz Katılım Ortaklığı Belgesi ve Müzakere Çerçeve Belgesidir. Ne Sarkozy'nin ne Merkel'in ne de bir Avrupa Parlamentosu milletvekilinin söylediği bizi bağlamaz. Onların ne söylediği konusunda gerek Hükümetimiz, gerek dışişlerimiz gerekli cevapları verirler, gerekli notlan da alırlar. Bunun altını çizmek istiyorum öncelikle.

TUNCAY ERCENK (Antalya) - Sizi bağlamaz da, adamlar seni bağlıyor ama.

ALİ RIZA ALABOYUN (Devamla) - Bizi bağlayan, sadece Katılım Ortaklığı Belgesi ve Müzakere Çerçeve Belgesidir.

TUNCAY ERCENK (Antalya) - Onlar bağlamış ama.

BAŞKAN - Sayın Ercenk, lütfen...

Sayın Ercenk, bakınız, böyle bir hitap var mı Genel Kurulda? Lütfen...

TUNCAY ERCENK (Antalya) - Doğruyu söylesin o zaman.

ALİ RIZA ALABOYUN (Devamla) - Sayın arkadaşlarım, Avrupa Birliğinde önemli olan, kurumlar ve teknik süreçtir. Siyasi söylemler konjonktürel, bireyseldir. Onlar, zaman içerisinde yükselen, zaman içerisinde kaybolan unsurlardır.

Şöyle bir dönün on yıla. 1997 yılında Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizi kesmedik mi? Ama, on yıl sonra neredeyiz? Avrupa Birliğiyle müzakere eden ülke konumundayız. O yüzden, siyasi söylemlere çok takılıp kalmak Türk toplumunun heyecanını kırar, bunu yapmamamız lazım. Sayın Safder Gaydalı, Hükümetimizin izlemiş olduğu dış politikayla ilgili bazı konulara değindi, ben biraz ona değinmek istiyorum müsaade ederseniz. Geçmiş dönemlerde, ülkemiz, dış politika konularında, başta Avrupa Birliğiyle ilişkiler, Kıbrıs ve bölgesel politikalar olmak üzere, hep başkalarının attıkları adımlara tepki gösteren politikalarla izlemekteydi. Bilhassa, otuz yıldır Kıbrıs politikamızı yürüten lider kadroların, 2002 Aralık ayında Kopenhag'da, 2003 Mart ayında Lahey'de Annan Planı görüşmelerinde izledikleri tavrın hem Türkiye'nin hem de Kıbns Türklerinin Avrupa perspektifini riske sokmaları nedeniyle, Hükümetimizde Kıbrıs konusunda köklü politika değişikliğine gidilmiştir. Türkiye'nin çözümden yana olduğu ve çözümsüzlüğün çözüm olmadığı, artık Türkiye'nin inisiyatif alan bir ülke olduğu ve çözüm konusunda daima bir adım önde olacağımız, konunun bütün taraflarına açıkça iletilmiştir.

2004 yılının Mart ayında Sayın Başbakanımız Burgenstock'ta Annan Planı'nı görüşmeye hazır olduğumuzu açıkça deklare etmiştir. Annan Planı sürecisinde, Hükümetimizin ve Parlamentomuzun yapmış olduğu reformlar ve demokratik açılımların önemi asla göz ardı edilemez. Ancak, bu sürecin hızlı gelişmesinde, Kıbrıs'ta izlediğimiz akılcı politikaların önemi büyüktür. Bu konuda Sayın Başbakanımıza, Dışişleri Bakanımıza ve Dışişleri bürokrasisine huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum.

24 Nisan 2004 tarihinde Annan Planı'na Türk tarafı olarak "evet" dedik. Arkadaşlar, bunun Türkiye'ye sağlamış olduğu faydalar nedir, bunun altını çizerek vurgulamakta yarar var.

24 Nisan 2004 referandumunda "evet" demekle, Türk tarafı, 1 metre kare toprak vermeden, 1 asker çekmeden, Rum tarafının çözümden yana olmadığını, AB ve ABD başta olmak üzere tüm dünyaya göstermiştir.

24 Nisan 2004 referandumu ile Türkiye'nin AB perspektifinin önü açılmıştır, muhtemel bir AB-Türkiye krizinin önüne geçilmiştir.

Bugüne kadar Türk kesimini azınlık statüsüne düşürmek isteyen Rum kesimi, AB'nin kendilerine imzalattığı 10 no'lu Protokol'le Kıbrıs'ta çözümün Birleşmiş Milletler çerçevesinde olacağını kabul etmiş ve bu protokol, Avrupa Birliğinin birincil hukuku hâline gelmiştir. 10 no'lu Protokol çerçevesinde, ilk defa, Kuzey Kıbrıs Türklerine uygulanan izolasyonların kaldırılması yolunda Avrupa Birliği girişim başlatmış ve AB tarafından üç tüzük hazırlanmıştır. Bunlardan biri Yeşil Hat Tüzüğü'dür, diğeri Mali Yardım Tüzüğü'dür, diğeri de izolasyonların kaldırılmasının temeli olan Doğrudan Ticaret Tüzüğü'dür.

24 Nisan 2004 tarihine kadar Türk ordusuna "işgalci" sözü kullanan Avrupalı basın, o tarihten sonra Türk ordusu hakkında "işgalci ordusu" diye hiçbir kelime kullanmamıştır. Bu, Türkiye için bir başarıdır.

KKTC'ye, yurt dışından resmî düzeyde üst düzey yöneticiler daha sık gelmeye başlamıştır. KKTC yöneticilerinin resmî olarak Amerika Birleşik Devletleri ve AB yetkililerince kabulü sağlanmıştır.

Rum vatandaşları tarafından Avrupa İnsan Haklan Mahkemesine Türkiye aleyhine davalar açılıyordu, tazminat davaları. Dikkatinizi çekmek istiyorum, bu tazminat davaları Türkiye'ye açılıyordu Kuzey Kıbns Türk Cumhuriyeti'ne değil, çünkü Rumlar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanımıyordu ve Türkleri işgalci göstererek bu davayı açıyorlardı. Bu davalar, bildiğiniz gibi "Loizi- dou" veyahut da "Arestis" gibi isimler adında açılan davalardı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde, Türkiye aleyhine yaklaşık 2 bine yakın tazminat davası beklemekteydi. 24 Nisan 2004 tarihinden sonra, yani, Annan Planı'na "evet" dedikten sonra, Kuzey Kıbns'ta oluşturulan Mal Tazmin ve Takas Komisyonu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından iç hukuk yolu olarak kabul edilerek, Türkiye aleyhine dava açan insanlara dendi ki: "Kuzey Kıbrıs'a gidin, önce işinizi Mal Tazmin ve Takas Komisyonuyla çözün, ondan sonra gelin." Nitekim de Arestis, sadece Mal Tazmin Komisyonunun belirlediği kadar tazminat alabildi. Bu, Türkiye için bir başarıdır, Kuzey Kıbns Türk Cum- huriyeti için başarıdır. Mal Tazmin Komisyonunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından kabul edilmesi, bir anlamda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin varlığının da kabul edilmesidir. Aksi takdirde, eğer Mal Tazmin Komisyonuna gönderilmemiş olsaydı, zaman içerisinde, Türkiye, 20 ila 40 milyar dolar civarında tazminat ödemek gibi bir sorunla karşı karşıya olacaktı.

24 Nisan sonrası Kıbrıs'a olan yatırımın ilgisi arttı arkadaşlar her şeyden önce. Millî gelir, 4 bin dolarlardan 11 bin dolarlar seviyesine yükseldi ve yıllardır, bilhassa İngiltere'de yerleşik olup da kendi ülkesine dönmemiş olan Kıbrıslı Türkler, dönmeye başladı, kendi ülkelerinde yatırım yapmaya başladı. Bu, Kıbrıs Türkü'nün ve Türkiye'nin bir başarısıdır.

İlk defa, Avrupa Parlamentosunda bir heyet oluşturularak, Kıbrıslı Türkler ile Yüksek Seviyede Temas Grubu oluşturuldu. Bu Temas Grubu, ilk defa, Avrupa Parlamentosuna, Kıbrıs Türkle- riyle ilgili bir belge sundu. İlk defa, Kıbrıs Türkleriyle ilgili bir belge Avrupa Parlamentosuna sunuluyor ve -bakın, dikkatinizi çekmek istiyorum- bu belgede de neler isteniyor: Türkçenin AB'nin resmî dili olması, 2 Kıbrıslı Türk parlamentere AB'de gözlemci statüsü verilmesi, Türk ordusu ve Türkiye için kullanılan "işgalci" cümlesinin bundan sonraki belgelerden çıkarılması, Kıbrıslı öğrencilerin AB gençlik programları Sokrates, Erasmus'tan yararlandırılması Avrupa Birliği raporlarına ve kayıtlarına geçirilmiş oldu. Bunlar Türkiye'nin ve Kuzey ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin başarısıdır.

24 Nisan 2004'te Kıbrıs Türkü'nün "evet" dediği Annan Planı'na, görüşmeleri yürüten Kıbrıs Türk liderliği, Aralık 2002'de "evet" demiş olsaydı, Kıbrıs sorunu çoktan çözülmüş olacaktı ve Türkler Avrupa Birliğine resmen girmiş olacaklardı. Türkiye de Avrupa Birliği sürecinde Kıbrıs ile uğraşma gereğini duymayacaktı. Bunlar unutulmuş durumda maalesef.

Değerli arkadaşlar, tabii, en çok söylenen şeylerden biri, deniyor ki: İşte limanları açacaksınız; limanları açmak Güney Kıbrıs Rumlarını resmen tanımak anlamındadır. Kesinlikle böyle bir şey yoktur, bunun altını çizmek istiyorum.

Ben bu konuda, geçmiş iktidarlar döneminde olan bazı şeylere dikkatinizi çekmek istiyorum: 18-19 Kasım 1999, yani Clinton'ın bizzat gelip bu kürsüden bu Meclise hitap ettiği dönem, yani Avrupa Birliği Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının İstanbul'da toplandığı dönem. Oraya Kıbrıs Rum kesimi lideri Klerides "Kıbrıs Cumhurbaşkanı" sıfatıyla geldi -İstanbul'da yapılan bu toplantıda- ve oturdu masaya, masasına da "Kıbrıs Cumhuriyeti" levhası asıldı. Şimdi Türkiye'de "Kıbrıs Rum Cumhuriyeti" levhası asılan bir insanı, böyle yaptık diye, şimdi Klerides'i tüm Ada'nın temsilcisi veyahut da Rum kesimini tanımış mı olduk? Kesinlikle böyle bir şey yok. O zaman hiç kimse, tutup da, o zamanki iktidarı, böyle bir şeyi tanıyorsunuz diye suçlamadı. Hatta ve hatta AGİT toplantısına Rum kesimi katılırken, biz Denktaş'ı o toplantıya sokamadık. Hafızamızı bir tazeleyelim o konuyla ilgili.

Boğazlarımızdan Rum bandıralı gemiler yıllardır geçer, Türk gemileri de onlara kılavuzluk verir. Bu gemilerin bazen sorunları olur, Türk limanlarına yanaşırlar. Şimdi biz bunlara, Türk limanlarına yanaştığında "hayır, sana hizmet veremeyiz, seni tanımıyoruz" mu diyeceğiz? Daha da ötesi, limanlar 1999 yılına kadar fiilen açıktı, yani, Rum gemilerine fiilen açıktı. Bu gemiler bizim limanlarımıza gelir, mal alır, mal getirir, mal götürürdü. Neden limanları biz kapattık? Çünkü, bazı Türk gemileri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne, Girne Limanı'na uğradıktan sonra Larnaka Limanı'na uğrayınca, orada bizim Türk kaptanlara eziyet ettiler, tutuklamaya kalktılar, siz işgal altındaki bir yere gidiyorsunuz, diye. Aynı yıl, "Uluslararası Güvenlik Yönetim Kodu" diye anılan bir yönerge yürürlüğe girdi deniz hukukunda ve burada 500 groston ve üzerindeki gemiler için kimlik bildirme zorunluluğu ortaya çıktı. Bundan dolayı, Türkiye de 500 groston ve üzerindeki gemilerden kimlik sorduğu zaman, Rum bandıralı gemileri artık kendi limanlarına sokmamaya kalktı.

Şimdi, bizim imzaladığımız protokolle ilgili diyorlar ki: Siz limanları açacaksınız. Arkadaşlar, bu ek protokol, 1963 Anlaşması'nın, Ankara Anlaşması'nın, Avrupa Birliğine tam üyeliğimizi he- defleyen anlaşmanın bir ek parçası. Bunu biz kendiliğimizden yapmadık. Deniyor ki: Geçmişte bunlar başka ülkelere yapılmadı da niye yapılıyor? Geçmişte, başka ülkeler için protokol istenmemiş olabilir, ama, bunlar, gümrük birliği fiilen uygulandı. Bunu göz ardı edemeyiz.

Şimdi, bizim Avrupa Birliğinde gelmiş olduğumuz sürece baktığımız zaman, Türkiye, her şeyiyle, gelinen noktayla başarılı bir durumdadır arkadaşlar. Biz, Türk toplumunun bu konudaki hevesini, şevkini kırmak gibi bir lüksümüz olamaz. Çünkü, Avrupa Birliği sürecinde kurumsal dönüşümler kalıcı, siyasi söylemler geçicidir. Bunu asla unutmamamız lazım. Müzakere görüşmelerine karşı tavrımız da daima pozitif olmak zorundadır. Avrupa Birliğinden gelen her eleştiriye aşırı reaksiyon göstermek ve AB bize dayatıyor psikolojisine kapılmak, hem AB'nin Türkiye'ye hem de Türkiye'nin AB'ye olan güvenini sarsmakta, ilişkilerde şüphecilik ve güvensizlik hâkim kılınmaktadır. Bu gelişmeler, Türk toplumunun tercihleri konusunda kendine olan öz güveninde duygusal travmalara neden olmaktadır. Gerek Hükümet olarak gerek Parlamento olarak bu sürecin çok iyi yönetilmesi gerekmektedir. Bilhassa AB sürecinin iç politika malzemesi yapılması, Türk toplumunun AB'ye olan desteğinde azalmalara neden olmaktadır. AB sürecinin başarıyla yürütülmesinde, iktidarın, muhalefetin ve bütün kurumların destek ve çabası şarttır. Anayasa'mızın 174'üncü maddesinde ifade edilen, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak, ancak herkesin desteğiyle olur.

Müzakerelerden maksat karşılıklı pazarlık değildir arkadaşlar. Müzakerelerden maksat, kurumsal anlamda AB müktesebatının benimsenmesi, yani adapte edilmesidir. Bu müktesebatın Avrupa Birliği ülkelerinde demokrasiyi, insan haklarını, fikir ve ifade özgürlüğünü, siyasi ve etik değerleri geliştirdiğini ve ekonomik refah düzeyini artırdığını, bölgesel banş ve huzur sağladığını, insan ve çevre merkezli yönetimler oluşturduğunu anlamamızda yarar vardır. Müktesebatın adaptasyonu ve uygulaması, ülkemizi zaman içerisinde AB ülkelerinin seviyesine getireceğinden hiç kuşku yoktur.

Kaldı ki, bu süreçte, diyelim ki on sene veya beş sene veya sekiz sene -adına ne kadar sene koyarsanız koyun- sonra varacağımız bir noktada Avrupa Birliğinin bizi alması veyahut da Türkiye'nin kendi iradesiyle "ben Avrupa Birliğine girmiyorum" demesini bugünden tartışmak yanlıştır; çünkü, Türkiye, Avrupa Birliği sürecini tam üyelik olarak yürütmektedir, resmî belgelerinde bu vardır ve hiçbir resmî belgelerinde de "ayrıcalıklı ortaklık" gibi bir ifade yoktur, "Türkiye'yi Avrupa Birliğine almayacağız" diye bir ifade yoktur, bunlar tamamen siyasi dedikodular ve spekülasyonlardan ibarettir. Bu süreci çok iyi yönetmemizde yarar vardır diye düşünüyorum.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Ali Rıza Alaboyun (AK Parti, Aksaray). “Avrupa birliğiyle ilgili yıllık raporu hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 65. Birleşim tutanağı, 20 Şubat 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/ali-riza-alaboyun-22-2007-02-20-avrupa-birligiyle-ilgili-yillik-raporu-hakkinda (erişim: 1 Kasım 2026). TBMM kaydı: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c147/b065/tbmm221470650048.pdf

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
