# Anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulması hakkındaki kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun teklifi (s.s.:462)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Atilla Kart (CHP, Konya)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 68. Birleşim
- **Tarih:** 3 Mart 2010
- **Gündem:** ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİNİN HALKOYUNA SUNULMASI HAKKINDAKİ KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA İLİŞKİN KANUN TEKLİFİ (S.S.:462)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/atilla-kart-23-2010-03-03-anayasa-degisikliklerinin-halkoyuna-sunulmasi-hakkindaki-kanunda-degis-2

> Atilla Kart (CHP), 3 Mart 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 68. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİNİN HALKOYUNA SUNULMASI HAKKINDAKİ KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA İLİŞKİN KANUN TEKLİFİ (S.S.:462)); konuşma 1.459 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA ATİLLA KART (Konya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan teklifin 1’inci maddesi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, gelinen aşamada, aslında beyhude bir tartışmanın ve görüşmenin içinde olduğumuzu öncelikle ifade ediyorum. Aradan geçen sekiz yıl bize şunu gösterdi: Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimleri uygulamaya geçirmek istedikleri tasarı veya teklifi, her ne pahasına olursa olsun, dayatmacı bir anlayışla hep gerçekleştirdiler. Türkiye'nin gerçek gündeminin tartışılmasını engellemek amacıyla bu uygulama hep yapıldı; Anayasa’nın 10 ve 42’nci maddelerinin değişikliğinde bunu yaşadık, asker-sivil yargı olayında bunu yaşadık, mayınlı araziler olayında bunu yaşadık, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı Yasası’nın görüşmelerinde bunu yaşadık, Tanık Koruma Yasası da benzeri amaçla düzenlendi, belediyeler mevzuatı ve mektupla oy verme süreçlerinde de benzeri sonuçlar ortaya çıktı. Yaşanan bu süreçlere rağmen, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak düşüncelerimizi, uyarılarımızı ve önerilerimizi kararlı bir şekilde anlatmaya devam edeceğiz.

Değerli milletvekilleri, referandum elbette anayasal bir kurumdur, aynı zamanda demokratik bir yöntemdir de. Bunun dışında, referandumun azınlıkta kalanların haklarıyla ilgili olarak bağlayıcı kararlar alınmasına yol açmaması gerekir. Referandumda birbirinden farklı konular aynı paket içinde oya sunulmamalıdır. Seçmenin iradesi bu yolla iğfal edilmemelidir. Seçmenin iradesine değişik yol ve yöntemlerle baskı oluşturulmamalıdır.

Endişemiz odur ki, iktidar referandum kurumunu da amacı dışında kullanacaktır, tıpkı torba yasalar, torba soruşturmalar gibi bu kez de karşımıza torba referandum uygulamasının getirileceğini görüyoruz, ancak buna şaşırmıyoruz. Çünkü, siyasi iktidarın yönetim karakteristiği ve demokrasi anlayışı bu tabloyu bugüne kadar yarattı. Oysa referandum yoluyla Anayasa yargısı, kuvvetler ayrılığı, rejimin denge ve denetim mekanizmaları hiçbir şekilde bertaraf edilmemelidir. Zira bu üçlü mekanizma hukuk devleti ve demokrasinin özüdür, esasıdır.

Demokrasi, çoğunluğun egemen olduğu bir yönetim olmakla beraber, bu durum azınlığın temel hak ve özgürlüklerinin hiçbir şekilde bertaraf edilmesinin gerekçesi olamaz, olmamalıdır. Bu sebeple referandum, esas itibarıyla, istisnai olarak uygulanması gereken bir yöntemdir. Çoğunluk istiyor diye belki de yüzde 49’lara ulaşacak büyük bir grubun temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayamazsınız. Demokrasilerde bunun yeri yoktur. Demokrasilerde asıl olan, azınlık ile çoğunluk çatışmasının önlenmesidir. Demokrasiler, tahammüllü tartışma ortamlarını yaratan ve adalet duygusunu zedelemeyen, yok etmeyen rejimlerdir.

Peki, günümüze geliyoruz. Günümüzde nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız? Bakıyoruz, toplumsal ayrışmanın artık her aşamada zirve yaptığı bir ortam, anayasal kurumların kimilerine göre çatışma içine girdiği, bize göre ise saldırıya maruz kaldığı bir ortam, sivil toplumun ayrıştırıldığı ve Türkiye’nin yönetilemez bir hâle geldiği bir fetret yapılanması. Bunu kimileri bir hafta, on gündür telaffuz ediyor. Bunu biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak iki yıldan bu yana söylüyoruz. Bu belirsizlik ortamından yararlanarak birilerinin, fetret ortamının yarattığı belirsizlik ortamından yararlanarak birilerinin Türkiye’yi yönettiği bir dönemi yaşıyoruz. İşte böyle bir dönemde, bakıyoruz, toplumsal sözleşme anlamına gelen Anayasa değişikliklerini başlatacak yasal bir sürecin altyapısını hazırlayacak bir teklifle karşı karşıya geliyoruz. Getirilen teklifle, aslında siyasi iktidarın demokrasiyle, uzlaşma kültürüyle bağdaşmayan karakteristiği bir kez daha ortaya çıkıyor. Siyasi iktidar her hâlükârda diyor ki: “Benim kafamda birtakım Anayasa değişiklikleri var. Ben bunları tek başına yapmayı göze alıyorum. Bu noktada uzlaşma arayışına gerek görmüyorum. 330-367 aralığında bir oy sağlayarak bu değişiklikleri gerçekleştireceğim.” diyor, “Toplumsal kutuplaşmayı ve gerginliği artırmak pahasına, gemileri yakmak pahasına bunu yapacağım.” diyor. Daha da ötesi, “Ben, beni yargılaması kaçınılmaz olan yargıç ve mahkemeleri de belirlemek istiyorum.” diyor, “Ben, bu noktada ihtiyatlı davranmak durumundayım.” diyor. Bütün bunları yaparken de topluma şirin gelebilecek, sempatik gelebilecek bazı havuçları araya serpiştirmek istiyor, serpiştirecek; bunu görüyoruz, bunu öngörüyoruz.

Değerli milletvekilleri, Adalet ve Kalkınma Partisinin, demokrasiyi geliştirmek gibi bir çabası yok, demokrasiyi kurumsallaştırmak gibi bir arayışı yok. Bakıyoruz, demokratikleşmeden söz eden, millî iradenin gereği olarak partilerin kapatılmasının zorlaştırılması gereğinden söz eden Başbakan, hemen bunun devamında, tam bu dönemde, Meclisin partileri kapatmasından, Meclisin partileri kapatmasında söz sahibi olmasının doğru bir yol ve yöntem olabileceğinden söz ediyor.

Değerli arkadaşlarım, bundan daha büyük bir demokrasi faciası olabilir mi? Daha büyük bir demokrasi cinayeti olabilir mi? Partileri bir diğer parti kapatmaz, kapatamaz. Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır. Partileri seçimde vatandaş kapatır ya da açar. Bu işin esası budur, demokrasinin esası budur. E peki, bu noktada bile, demokrasiyi kavrayamayan bir zihniyeti görüyoruz. Demokrasiyi Mecliste katletmeye yönelik vahim bir girişim anlamına gelmez mi bu? Adalet ve Kalkınma Partisini Cumhuriyet Halk Partisinin kapatması ya da Cumhuriyet Halk Partisini Adalet ve Kalkınma Partisinin kapatması… Böyle bir şey düşünülebilir mi değerli arkadaşlarım? Böyle bir şey varsayılabilir mi?

AHMET İYİMAYA (Ankara) – Böyle bir şey yok zaten.

ATİLLA KART (Devamla) – Ama bunu öneri olarak ve bu paketin temel bir unsuru olarak getirmek isteyen bir zihniyetten söz ediyorum.

Bakın, medya patronlarına talimat veren, gelen tepkiler üzerine sözlerini tevil ederken özrü kabahatinden büyük olan bir başbakan zihniyetinden söz ediyorum. Bakıyorsunuz, bu zihniyet, ilçeler düzeyinde istihbari yapılanmayı devletin tüm birimlerini pasivize ederek belli bir grubun tekeline bırakıyor ve kurumsal hâle getiriyor, ayrışmayı bu düzeye getirebiliyor. Bakıyorsunuz, 2004 yılında insan hakları üzerine ciddi çalışmalar yapan, çoğulcu yapıya sahip olan, sivil toplumu temsil eden, İnsan Hakları Danışma Kurulunu lağveden siyasi iktidar, bu kez demokratikleşme adına “İnsan Hakları Kurumu” adıyla doğrudan Başbakana bağlı, Başbakanın emrinde olan 11 kişilik bir kurumu oluşturuyor ve buna da “demokratikleşme” diyor. Bakıyoruz, “Darbe girişimlerini, faili meçhulleri sorguluyoruz.” diyenler, bu konuda bir grubun verdiği, Barış ve Demokrasi Partisinin verdiği Meclis araştırması önergesini oy birliğiyle reddeden bir iktidar grubunu görüyoruz. “Bizim dönemimizde faili meçhul yoktur.” diyenler, Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetlerinin idari anlamda birinci derecede sorumlusu olan emniyet amirlerinin görevlerine dönmesi için yargı aşamasında görevlerini kötüye kullanmaktan kaçınmıyorlar.

Değerli arkadaşlarım, bu söylediklerimin hepsi somut olaylardır ve bir siyasi iktidarın yönetim anlayışını belirleyen temel olaylardır.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu Sözcüsü Sayın İyamaya’ya bu noktada kısaca bir cevap vermek istiyorum.

Sayın İyimaya, konuşmanızda teorik olarak, akademik olarak gerçekten mükemmel değerlendirmeler yaptınız. Akademik kavramlara hâkimiyetinizi takdir ediyorum. Son derece yerinde kavramları kullandınız, kullanıyorsunuz, ama kabul etmek gerekir ki bunlar soyut ve teorik olmaktan öteye gitmiyor. Sorun bu. Burada bu düzenlemelerle, Anayasa düzenlemeleriyle, hukuk reformuyla tepkici ve reaksiyoner olmaktan kaçınacağınızı ifade ederken biraz evvel dökümünü yaptığım şu somut olayları da değerlendirseydiniz, bunlara da tatminkâr bir açıklama getirseydiniz o konuşmanız daha inandırıcı olurdu, daha etkili olurdu. Ama bakın, şu anlatımını yaptığım olayların tamamı, aslında, Başbakanın ve siyasi iktidarın tamamen tepkici ve reaksiyoner bir anlayışla Türkiye'yi yönettiğini gösteren vahim gelişmeler. Endişemiz işte burada yoğunlaşıyor değerli arkadaşlarım. Bu tepkici ve reaksiyoner anlayışın bundan sonra giderek daha da hız kazanacağının endişesini yaşıyoruz. Bu sebeple, bu noktada da sağlıklı bir değerlendirmenin yapılmadığını hemen ifade ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, aslında, tabii, sorun büyük ölçüde şuradan kaynaklanıyor: Türkiye, üzülerek ifade ediyorum, Türkiye'den yönetilmiyor. Bakın, bir ay boyunca Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı Tasarısı’nı konuştuk. O konuda Sayın Bakanın bilgisi olmayabilir, görevi sebebiyle bilgisi olmayabilir -bunu da aslında kabul etmek mümkün değil de- ama İçişleri Bakanına huzurunuzda defalarca sorduk, diğer milletvekili arkadaşlarım sordu. 5 Kasım 2007, Amerika’dan -o meşhur görüşmeden sonra- 35 güvenlik görevlisinin Türkiye'ye geldiğini biliyoruz, Amerikalı. Elbette, güvenlik amacıyla, istihbarat amacıyla, belli bir konuyla sınırlı olmak kaydıyla, belli bir süre için bu tip iş birlikleri yapılabilir, istihbari anlamda bilgi alışverişleri yapılabilir, ama aradan iki yıldan fazla bir süre geçti, o zaman 35 olan, şimdi belki de 135 olan, belki de 235 olan bu görevlilerin, bu istihbaratçıların hâlen Türkiye'de görev yaptığına dair bilgilerimiz var. Bunu cevaplandıracak olan kim? Hükûmet değil mi, İçişleri Bakanı değil mi? Israrla soruyoruz İçişleri Bakanına, duymazdan geliyor, cevap vermiyor. En nihayet, ısrarlı sorular üzerine “Bende bilgi yok.” diyor değerli arkadaşlarım. Bunu, 3, 4, 5 defa tekrarlıyor.

Şunu da anlayabilirim: Devlet sırrı kavramı kapsamında kalıyorsa bunu da bir şekilde ifade edebilirsiniz ama Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanı “Bu konuda bende bilgi yok.” diyemez değerli arkadaşlarım. O zaman, o İçişleri Bakanının Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanı olduğu konusunda kuşkularımız doğar, endişelerimiz doğar. Daha doğrusu, bu konudaki endişelerimiz daha da yoğun hâle gelir. O zaman -tutanaklara geçtiği için bir kez daha ifade ediyorum- o bakana sorarlar: Siz hangi ülkenin bakanısınız? “Siz taşeron bakan mısınız?” diye sorarlar. Bunları soruyoruz, hâlen cevap alamıyoruz değerli arkadaşlarım.

ABDÜLHADİ KAHYA (Hatay) – Türkiye’nin.

ATİLLA KART (Devamla) – Bu soru… Bu soru…

İşte o cevabı Bakanın vermesi gerekir. O, Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanı olan bir bakan, bu sorumuza cevap vermek zorunda değil mi değerli arkadaşım? Bunu siz sorgulamayacak mısınız? En başta sizin sorgulamanız gerekir. Bunu bundan sonra sorgulamayı düşünmeyecek misiniz? Ama öyle anlaşılıyor ki bundan sonra da sorgulamayı düşünmeyeceksiniz, öyle anlaşılıyor.

Değerli arkadaşlarım, bu, referandum süresini kısaltan bu yasa ve devamında yapılacak Anayasa değişikliklerinin temel amacı şudur: Bir taraftan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesinin yapılanmasını doğrudan siyasi iktidara bağlamak, bir taraftan da bu kurumların görev ve yetki alanını daraltmak. Temel hedef bu.

Bakın, faili meçhulleri neden araştıramıyoruz? “Faili meçhulleri araştırıyoruz.” diyenler, 1980 öncesine kendilerince uzananlar, 1990’dan sonraki faili meçhullerin araştırılması yolundaki önergeye neden ret cevabı veriyor? Neden Anayasa’nın geçici 15’inci maddesinin değiştirilmesi noktasında bir direniş içine giriyor? Bunları sorgulamamız gerekiyor. Neden oluyor bu biliyor musunuz? Çünkü Adalet ve Kalkınma Partisi, 12 Eylülün başaramadığını başarma misyonunu üstlenen bir siyasi iktidar. Maalesef tablo bu değerli arkadaşlarım. Bu anlamda, Adalet ve Kalkınma Partisi, 12 Eylülün ürünü olan bir siyasi partidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Atilla Kart (CHP, Konya). “Anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulması hakkındaki kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun teklifi (s.s.:462)”. TBMM Genel Kurulu, 68. Birleşim tutanağı, 3 Mart 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/atilla-kart-23-2010-03-03-anayasa-degisikliklerinin-halkoyuna-sunulmasi-hakkindaki-kanunda-degis-2 (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
