# 2025 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi (1/278) ve 2023 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi (1/277) ile Sayıştay tezkereleri münasebetiyle

- **Tür:** Komisyon konuşması (TBMM 28. Dönem)
- **Konuşmacı:** Ayhan Barut (CHP, Adana)
- **Yer:** TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu
- **Tarih:** 6 Kasım 2024
- **Gündem:** 2025 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi (1/278) ve 2023 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi (1/277) ile Sayıştay tezkereleri münasebetiyle
- **Tutanak (TBMM):** https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeKomisyonKonusmaTutanakDetay?tutanakId=99
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/ayhan-barut-2024-11-06-2025-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-teklifi-1-278-ve-2023-yili-me

> Ayhan Barut (CHP), 6 Kasım 2024 tarihinde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu oturumunda konuştu (gündem: 2025 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi (1/278) ve 2023 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi (1/277) ile Sayıştay tezkereleri münasebetiyle); konuşma 62.962 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

30 EKİM 2024 Çarşamba BİRİNCİ OTURUM Açılma Saati: 10.03 BAŞKAN: Mehmet MUŞ (Samsun) BAŞKAN VEKİLİ: İsmail Faruk AKSU (İstanbul) SÖZCÜ: Orhan ERDEM (Konya) KÂTİP: Nilgün ÖK (Denizli) BAŞKAN MEHMET MUŞ - Komisyonumuzun değerli üyeleri, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız, Strateji ve Bütçe Başkanımız, Sayın Sayıştay Başkanımız, kamu kurum ve kuruluşlarının değerli bürokratları, değerli temsilcileri, basınımızın güzide mensupları; sizleri saygıyla selamlıyorum. Hayırlı sabahlar diliyorum. Komisyonumuzun 4’üncü Birleşimini açıyorum. II.- KANUN TEKLİFLERİ VE DİĞER İŞLER A.- Kanun Teklifleri 1.- 2025 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi (1/278) ve 2023 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanun Teklifi (1/277) ile Sayıştay tezkereleri () BAŞKAN MEHMET MUŞ - Gündemimizde 2025 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ve 2023 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi ile Sayıştay raporlarının geneli üzerindeki görüşmeler vardır. Geçtiğimiz hafta geneli üzerindeki bütçe sunuşunu Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız yaptı, dolayısıyla doğrudan gruplara geçeceğiz. İlk söz Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan Sayın Rahmi Aşkın Türeli’nindir. Sayın Türeli, buyurun. RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Teşekkür ederim Sayın Başkan. Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyeleri, Değerli Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Sayıştay Başkanı, değerli bürokratlar, basınımızın değerli mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Tabii, geçen hafta içinde bir sunuş aldık, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı bütçenin tümü üzerine bize bir sunuş yaptı. Biz de bugün itibarıyla bu bütçe görüşmelerine başlıyoruz. Bu, uzun bir süreç olacak, ona hep maraton benzetmesi yapıyoruz. Tabii, her zaman söylüyoruz, ben geçen sene bütçede, hatta ilk gününde, sizin sunuş yaptığınız zaman da usul üzerinde söz almışım ve usul üzerine aldığım sözde de bu Genel Ekonomik Hedefler ve Yatırımlar tablosunun, içinde tabloların olduğu raporun zamanında bize dağıtılmamış olmasının büyük bir eksiklik yarattığını söylemiştim. Aynı şey aslında 2025 yılı Cumhurbaşkanlığı yıllık programı için de geçerli çünkü burada çok ayrıntı var. Yani bugün eğer tümü üzerine konuşacaksak buradaki bilgiler en azından birkaç gün önce bizde olmuş olsaydı buradaki rakamlara bakarak daha sağlıklı bir görüşme sistematiği içinde olabilirdik. Tabii, sonraki bakanlık bütçelerinde bunları konuşacağız, bunları kullanacağız ama dediğim gibi yani bunların aslında önceden bize dağıtılması görüşmelerin sağlığı açısından önemlidir diye düşünüyorum. Önümüzdeki bütçe görüşmelerinde bunun olmasını, özellikle Plan ve Bütçe Komisyon Başkanı olarak sizden istiyoruz, talep ediyoruz. Değerli milletvekilleri, dün 29 Ekimdi cumhuriyetimizin kuruluşunun 101’inci yılını kutladık. Cumhuriyetimizin kuruluş yıl dönümünde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, Gazi Meclisimizin üyelerini, şehitlerimizi ve gazilerimizi saygıyla, rahmetle ve minnetle anıyorum. Cumhuriyeti yaşatmak, sonsuza kadar savunmak hepimiz açısından, bizler açısından son derece önemlidir, bunun bilincindeyiz, her zaman bu çerçevede hareket ediyoruz ve hareket etmeye devam edeceğiz. Şimdi, tabii, Cumhurbaşkanı Yardımcısının sunuşu içinde biz aslında bir usul tartışmasını bu sene açtık ve dedik ki: Hem kesin hesap kanun teklifinin hem de Sayıştayın genel uygunluk bildiriminin bizim kesin hesap kanun teklifini görüşmemizi sağlıklı bir biçimde yapmamızı engellediğini söyledik, ortaya koyduk. Çünkü açıkçası 2023 yılı bütçesinin başlangıç ödenekleri ve yıl sonu ödenekleri arasındaki fark ne kesin hesap kanun teklifinde ne de Sayıştayın genel uygunluk bildiriminde yer alıyordu. Yani buralarda ödenek eğer artırıldıysa neye göre artırıldı, hangi hangi kanunlar çerçevesinde arttırıldı, ne tür kararlar alındı, bunlar nerelere harcandı? Harcamaları belki görüyoruz ama bunların hangi ödenek artırımında kullanıldığını, harcandığını görmüyoruz. Onun için aslında bunların sağlıklı biçimde olmasına ihtiyaç var. Geçen sene de söylemiştik, bu sene de önerimizi tekrarlayalım, aslında kesin hesap kanun teklifinin ayrı bir komisyonda görüşülmesi uygundur, doğru olan da budur. Tabii, bu, bir İç Tüzük değişikliği gerektiriyor ama geçen seneki önerimiz de şuydu: Bir alt komisyon kurulması. Çünkü biliyorsunuz, haziran sonunda yani haziran sonu veya eylül ortası olmak üzere kesin hesap kanun teklifinin Meclise gelişi daha erken, Sayıştay raporu da buna göre şey... Bu anlamda bir alt komisyon kurulabilir, bugünkü mevcut yapı içinde bu alt komisyon sağlıklı bir biçimde hem kesin hesap kanun teklifinin Sayıştay raporlarıyla birlikte hem Sayıştayın temel raporlarıyla -4 temel raporu- hem de aynı zamanda Sayıştayın kurumlar itibarıyla hazırladığı raporlar çerçevesinde görüşülmesine ihtiyaç vardır. Bugün sanıyorum bu konuya ilişkin bilgi alacağız çünkü bu konu çok önemli bir konu. Yani Sayıştayın genel uygunluk bildiriminin bizim sağlıklı bir biçimde 2023 yılı bütçe uygulama sonuçlarını görmemizi engellediğini söylemiştik. Bunun nerelere harcandığını bu anlamda ayrıntılı biçimde bilmek, ödenek artırımı varsa nereleri artırılmış, bu ödenekler nerelerden harcanmış, bunlar neden Sayıştayın genel uygunluk bildiriminde yer almadı; bunların hepsini de bilmek istiyoruz. Şimdi, tabii, bugün ekonomi konuşacağız, bütçe konuşacağız. Türkiye ekonomisi ciddi bir ekonomik kriz içinde. Ekonominin büyüme hızının yavaşladığı, aynı şekilde işsizlik oranlarının yüksek seviyesini koruduğu, sadece dar tanımlı işsizlik anlamında söylemiyorum bunu aynı zamanda geniş tanımlı, atıl iş gücü açısından da söylüyorum. Diğer taraftan, gelir dağılımının bozulduğu, yoksulluğun arttığı ve enflasyonun bir türlü engellenemediği bir süreç yaşıyoruz. Aslında bütün bunların hepsi bize şunu gösteriyor, tabii ki ekonomide yaşanan sıkıntılar önemli ama ekonomi tek başına bir analiz yapma çerçevesinin ötesine taşınmalı diye düşünüyorum. Böyle baktığım zaman sadece ekonomide değil, ekonomide, sosyal alanda, siyasal alanda ciddi bir çöküş var. Türkiye’de ciddi bir kurumsal yapı çöküşü var. Temel kamu hizmetlerinde, eğitimde, sağlıkta bunların gittikçe piyasalaştırıldığını, parasallaştığını gördük ve en son ortaya çıkan “özel hastane çetesi, yenidoğan çetesi” dediğimiz olayda da gördük bunu. Yani bu sistemin, doğru bir sistemin kurulamadığı, sistemde büyük gediklerin olduğu, gerekli denetimlerin yapılmadığı ve bunun sonucunda Türkiye’nin ciddi anlamda bir kurumsal çöküşün içinde olduğunu görüyoruz. İstihdam piyasasındaki sorunlar devam ediyor, suç oranları yükseliyor, çeteler, mafyalaşma her tarafta, hayatın her alanında, şiddet gittikçe yaygınlaşmış durumda; kadına yönelik şiddetten çocuğa yönelik şiddete, çocuk istismarları yani bugün böyle bir yapının içindeyiz. Yani aslında bütün bu bütçeyi konuşurken bunları da konuşma ihtiyacı var. Neden Türkiye böyle bir kurumsal çöküş içinde? Neden bütün değerlerin yıprandığı, erozyona uğradığı bir durumla, bir portreyle karşı karşıya kaldı Türkiye? Bu, ayrıntılı bir biçimde ele alınması gereken bir konu. Bu çöküş, bu yozlaşma, bu çürüme çok ciddi anlamda bugün etkilerini göstermeye devam ediyor. Onun için tabii ki bütçe konuşacağız ama bütün bunların hepsinin konuşulmasına ihtiyaç var. Tabii ki bunların bütün ortaya çıkış nedenleri sadece ekonomik değil ama ekonomik, sosyal, siyasal, sosyolojik, bütün çerçevelerden, bakış açılarından bakarak Türkiye’nin neden bugün bu kurumsal çöküş içinde bulunduğunu ortaya koymamız gerekir. Bugün bütçe konuşacağız, bütçe, bir kaynak dağıtım mekanizması. Bütçeler elbette teknik metinler ama aynı zamanda politik metinler, ekonomi politik metinler. Kaynakların kullanımı üzerine vergiler... Bütçede ne yapıyoruz? Sonuç itibarıyla devlet, bütçeleme yoluyla vatandaşın gelirinin bir kısmını vergileme yoluyla alıyor, el koyuyor ve bunu birtakım harcamalara tahsis ediyor. İşte burada vergiler, vergilerin kimlerden alındığı, hangi tür vergiler olduğu, harcamaların hangi alanlara yapıldığı, bunlardan kimlerin yararlandığı konuları aynı zamanda ekonomi politik olan bir konudur, çerçevedir. Bu anlamda, bütçeler aynı zamanda zaten baktığımız zaman ikincil bir dağıtım mekanizması olarak da görülür, gelirin ikincil dağıtımına neden olur. Tabii, buradaki tercihler, hükûmetlerin de konuya nasıl yaklaştığını ve nasıl bir Türkiye tasarladığını, bu Türkiye içinde tercihlerini kimlerden yana kullandığını... Bu, aynı zamanda emek-sermaye ilişkisi açısından, sektörler açısından, bölgeler açısından sınıfsal bütün bu alanlarda, hepsinde geçerli olan bir şey. Yani bugün Türkiye’nin içinde yaşadığı sıkıntılar, bir türlü çözülemeyen, tekrar tekrar gündeme gelen yapısal sorunlar kader değil, bunlar sonuç itibarıyla, dediğim gibi, Türkiye’yi yöneten hükûmetlerin, iktidarların bilinçli tercihleri sonucunda ortaya çıkan konular. Bu yüzden de burada bu soruları hep soracağız. Bugün önümüzdeki Orta Vadeli Program -ki bütçenin de çerçevesini oluşturuyor, üç yıllık- ve bütçeler bu sorunları çözebilecek bir perspektife sahip mi? Yoksa dediğim gibi, geçmiş yılların bütçeleri gibi aynı şeyleri belli bir enflasyon oranında artırarak harcamaları, gelirleri, bu yapıları ciddi biçimde değiştirmeyerek, müdahale etmeyerek mevcudun korunması ve devam ettirilmesi üzerine mi oluşturulmuş; bunu görmek lazım. Burada şunu söylemek isterim başlarken: Bütçe, bu sorunları, bu bahsettiğim, Türkiye’nin içinde bulunduğu kurumsal çöküşü, Türkiye’nin yapısal sorunlarını çözebilecek bir perspektife sahip değil. Orta vadeli program, bir istikrar programı; bir kalkınma programı değil ve çok ilginç olan, On İkinci Kalkınma Planı’yla olan ilişkisi de tamamen kesilmiş durumda. Hatırlarsanız, geçen sene bütçede görüşülürken bütçe öncesinde tam araya sıkıştırıldı, On İkinci Kalkınma Planı’nı da konuştuk ve orada ben kalkınma planı ile orta vadeli program arasında bir karşılaştırma yapmıştım çünkü On İkinci Kalkınma Planı 2024-2028 yıllarını -beş yılı- kapsıyor ama orta vadeli program onun üç yılını kapsıyordu, 2024-2026. Orada ben orta vadeli programın, o üç yıllık çerçevenin ve sonraki iki yılın aslında birbirinden kopuk olduğunu söylemiştim. Hatta şöyle de bir benzetme yapmıştım, hatırlarsınız, demiştim ki: Herhâlde OVP’yi başka bir kadro hazırladı, kalkınma planını başka bir kadro hazırladı çünkü ikisinin birbiriyle ilgisi yok. Bu sene gördük ki bu doğru, daha da doğru çünkü eskiden o beş yılın üç yılı OVP’ydi, şu anda bu sene bir yıl ileri gitti, dört yılı var, o dört yıl ile sonraki bir yıl arasında ciddi bir uyuşmazlık var, ciddi bir kopukluk var. Bakın, kalkınma planında beş yıllık büyüme hızı ortalaması yüzde 5’miş. OVP’ye bakıyoruz, dört yıl içinde eğer OVP’deki hedefler gerçekleşirse ki onlar da çok mümkün gözükmüyor büyüme açısından, aşağı doğru büyüme inecek, yüzde 4,25 yani yüzde 5’e ulaşmak için... Hatta şöyle söyleyeyim: Çok yüksek büyüme hızı gerekiyor. IMF yeni açıkladığı raporunda 2024 yılı büyümesini Türkiye için yüzde 3’e çekti, 2025’i de yüzde 2,7’ye çekti yani böyle baktığımız zaman o zaman 2024, 2025, 2026, 2027 ayrı bir çerçeve, 2028’de ise belki yüzde 10’lar civarında bir büyüme olmalı ki ancak plan hedefi tutsun yani büyüme hızları aşağı doğru, planın altında. Fakat ilginç olan, millî gelir açısından, gayrisafi yurt içi hasıla açısından baktığımız zaman da tam tersi çünkü plana göre, 2028 yılında yani planın son yılında gayrisafi yurt içi hasıla 1 trilyon 589 milyar dolar olacaktı fakat şimdi bakıyoruz OVP’ye 1 trilyon 774 milyar dolar olacak da 2027’de ondan bir yıl önce. 2028’de kişi başına millî gelir 17.554 dolar olacaktı, şimdi OVP’ye bakıyoruz, bir yıl önce, 2027’de 20.420 dolar olacak. Şimdi bu nasıl olabilir? Bunun açıklaması nedir? Sıcak para, sıcak paraya dayalı yeni politikaya giriş, tekrar o politikalara dönüş, Türk lirasının değer kazanması çünkü sonuç itibarıyla millî geliri TL cinsinden hesaplıyoruz, sonra onu dolara çeviriyoruz. Oradaki dolar kuru, eğer dolar artmıyorsa yeteri kadar, enflasyonun altındaysa, o zaman ciddi anlamda işte buradaki rakamlar bu kadar şişkin gözüküyor yani büyüme hızı yavaşlıyor ama hem dolar cinsinden millî gelir hem de kişi başına millî gelir artıyor. İstihdam artışı kalkınma planında 4 milyon 984 bin kişiymiş yani ortalaması 997 bin kişi yani yaklaşık 1 milyon kişi diye söyleyelim. OVP’ye bakıyoruz, 3 milyon 309 bin kişi dört yılda, ortalama 827 bin kişi; istihdam aşağı doğru, istihdam artışı aşağı doğru iniyor. 2028’de kalkınma planındaki rakama ulaşmak için istihdamın 1 milyon 675 bin kişi artması lazım, tam iki katı ortalamanın ki mümkün gözükmüyor. Cari işlemler dengesi kalkınma planında 2028 yılında 2,8 milyar dolar açık. Tekrar söyleyeyim: 2,8 milyar dolar cari işlemler açığı öngörülmüş. OVP’ye bakıyoruz 2027 yılında, bir yıl önce 22,6 milyar dolar açık var, cari açık. E, ne olacak? Yani 2027’den 2028’e kadar 20 milyar dolarlık bir açık mı olacak? Şimdi, tabii, bunları şunun için söyledim: Kalkınma planları önemli, beş yıllık bir perspektif. OVP de aslında bir anlamda onun da orta vadeli dilimlerini oluşturuyor ve yıllık programlar var ama ikisinin arasındaki ilişki kopmuş durumda yani kalkınma planı aslında çöpe atılmış durumda. Buradan şu da anlaşılıyor: Önümüzdeki orta vadeli programlar Türkiye’nin kalkınmasını sağlayacak programlar değil, sadece bir istikrar programı niteliğindeki programlar. Peki, şimdi OVP’ye baktığımız zaman neyi görüyoruz? Bir dezenflasyon süreci. Temel amaç dezenflasyon; enflasyon hızının aşağı düşürülmesi, enflasyonun kontrol altına alınması bir program dâhilinde. Bir istikrar programı, bir kalkınma programı değil ama Türkiye’nin kalkınmaya ihtiyacı var. Geçmiş yılların planlarına baktım ben, birinci plandan başlayarak hemen hemen bütün planlarda Türkiye’nin büyüme hedefi yüzde 7, hatta bazı yıllar yüzde 8 ama burada baktığımız zaman çok daha altında. Peki, bu dezenflasyon sürecine baktığımızda bu noktaya nasıl geldik? Yani durup dururken Türkiye “Bir dezenflasyon süreci, orta vadeli programda enflasyonu indirelim.” demedi, bu da bilinçli bir tercihti. Bu, Cumhurbaşkanının “Faiz sebep, enflasyon neticedir.” tezinin ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Hiç kendimizi aldatmayalım, dış dinamik falan değil. Tabii ki dış dinamik Rusya-Ukrayna Savaşı’nın, dünyada yükselen petrol fiyatlarının, emtia fiyatlarının etkisi olmuştur ama bunların etkisi son derece düşüktür. Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz, bugünkü yüksek enflasyon Türkiye’nin uyguladığı yanlış politikadan kaynaklanmıştır. Yanlış ya da doğru, belki bilinçli olarak ekonomiyi hızlandırmak açısından verilmiş bir şeydir ama maliyeti çok yüksek olmuştur; ben ona “kaybolan yıllar” diyorum yani beş yıllık bir süreç bitti. Bakın, 2021 Eylül, 2023 Mayıs seçim sonrasına kadar yaklaşık iki buçuk yıllık bir dönem. Şimdi, yeniden enflasyonu tek haneye indirebilmek için yaklaşık iki buçuk yıllık bir sürecin daha istendiğini görüyoruz biz bu yapının içinde. Dezenflasyona ulaşmak için OVP’nin temel perspektifi nedir? İki şey üzerinde odaklanıyor: Bir; toplam talebi kısmak talep enflasyonu yönünden, o enflasyonist süreci ortadan kaldırmak, sıkı para politikası, sıkı maliye politikası ve sıkı gelirler politikası diyorsunuz, hepsinin uyum içinde olması gerektiğini söylüyorsunuz, talebi kısacak politikalar, böylece insanlar harcayamayacak, böyle enflasyon aşağı düşecek. İkinci olarak da yüksek faiz, o, yurt dışından da sıcak paraya dayalı bir ekonomi yaratıyor; sonuçta, döviz girişini Türkiye’ye cazip hâle getiriyor. Onun sonucunda dövizin girişi, dövizin baskı altına alınması, böylece maliyetlerin maliyet yönünden maliyet enflasyonunun bertaraf edilerek ikisinin içinde bir dezenflasyon sürecinin ortaya koyulması üzerine dayalı. Ama biraz önce söylediğim gibi, bütün bu süreç, bu, Cumhurbaşkanının “faiz sebep, enflasyon sonuç” tezinin Merkez Bankası tarafından uygulanmaya başlanması ve bugün gelinen nokta Türkiye’deki enflasyonun yükselmesi -yüzde 85’lere kadar çıktı, yüzde 19’du- döviz kurundaki yükselişler, gelir dağılımının bozulması, yoksulluğun artması ve yaygınlaşması aynı zamanda reel kesimi de ciddi anlamda etkilemeye başladı. Ekonomideki yavaşlama, büyüme hızındaki yavaşlama, sanayi üretimindeki negatif rakamlar bize bu şekilde olduğunu gösteriyor ama OVP döneminde bu devam edecek, OVP buna bu şekilde müdahale etmiyor çünkü OVP’nin temel perspektifi, dezenflasyon sürecini yürütebilmek; onun da belli aşamaları var, o aşamalara göre gidilmeye çalışılıyor. OVP kendi içinde tutarsız, mesela, çok ilginçtir; Türkiye’nin büyüme yapısı yurt içi talebe dayalıdır, daha çok özel tüketimin öncülük ettiği bir talep. Şimdi, OVP’ye bakıyoruz, ekonomide 2025-2026-2027 yıllarına yine yurt içi talebe dayalı çünkü dış talebin ya da net ihracatın hemen hemen hiçbir katkısı yok, sıfırlar seviyesinde. Cari açık, enflasyon; bunların hepsi kendi içinde tutarsız ve orta vadeli programda ciddi bir yapısal reform yok. Şimdi, bütçeye geleyim... OVP’yi söyledim çünkü sonuç itibarıyla, bütçe bunun bir yıllık dilimini oluşturacak, gerçi üç yıllık bir perspektif de var burada ama özellikle 2025 yılına odaklanmak doğru olur. İlginç olan, bütçe açığı azalıyor, 2 trilyonun üstünden 1 trilyon 931 milyar liraya iniyor. Yıl sonu TÜFE yüzde 17,5, yıl sonu rakamını söylüyorum. Tabii, buralarda yıl sonu rakamını değil, ortalama rakamları almak lazım, orada da baktığımız zaman gayrisafi yurt içi hasıla deflatörü var. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN MEHMET MUŞ - Sürenizi açıyorum tekrar, Sayın Türeli. Buyurun. RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Teşekkür ederim. Ekonomideki bütün fiyatların ortalaması yüzde 33,9; 34 diyelim yuvarlak hesap. Harcamalardaki artış enflasyon deflatörün altında yüzde 31,4. Aslında, baktığımız zaman, faiz dışı harcamalar daha düşük yüzde 28,9, faiz giderlerinde özellikle yüzde 50,2’lik bir artış var. İşte, bu politikanın da bir sonucu Türkiye’nin yeniden yüksek faizlerle karşı karşıya kalması. Personel giderleri yüzde 29,8 artıyor, sermaye giderleri yani yatırım binde 8 artıyor; bakın, bu da çok ciddi bir sıkıntı çünkü ekonominin büyümesi, ekonominin potansiyelini gerçekleştirebilmesi ciddi anlamda Türkiye’nin sermaye stokunun artırılmasına yani bunun için de yatırım yapılmasına dayalı. Burada yatırımların bu şekilde neredeyse sıfır seviyesine gelmiş olması ciddi bir problem yaratıyor. KÖİ modeli devam ediyor. 2025 yılında 204,2; kamu-özel iş birliği modeliyle yapılmış köprüler, otoyollar, şehir hastanelerine verilecek para; 2025-2026-2027 toplamı 689,1 milyar lira. Tarımsal destekler 135 milyar lira, binde 2,2; biliyorsunuz, Tarım Kanunu’nun 21’inci maddesi bütçeden tarıma verilen desteğin millî gelirin en az yüzde 1’i olması gerektiğini hükme bağlamıştır. Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı, aslında siz biliyorsunuz, orada başka bir hesap yapıp bu rakamları daha yüksek göstermişsiniz ama onun içinde tarım yatırımları var, yatırımlar oraya konmaz yani o yatırımlar ayrı yerde sayılıyor, burada söylediğimiz aslında bir transfer yani bütçeden verilen direkt destek ve bu da geçen sene 91,6 milyardı, bu sene 135 milyar, millî gelirin de binde 2,2’si, yüzde 1 falan değil. Yani bunun içine alın kredi sübvansiyonlarını koyun, bunun içine tarımsal yatırımları koyun... ERHAN USTA (Samsun) - 0,22 RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Binde 2,2. Bunun için, bu takım rakamları koyduğunuz zaman aslında bu olmuyor yani siz de bunu biliyorsunuz, buradaki çalışan arkadaş da bürokrasideki arkadaşlar da biliyor. Bu rakamları yüksek göstermek için bu şekilde oturup kredi sübvansiyonlarını, başka yerde sayılmış olan tarımsal yatırımları, tarım yatırımlarını -onlar var zaten sermaye giderleri içinde- buraya koyduk mu yanlış oluyor. Sosyal yardımlar bütçenin yüzde 1’i. Uzun zamandır söylüyoruz, Türkiye’de aslında sosyal yardımlar yetersiz; OECD ortalaması yüzde 2,5; bu sene gene yüzde 1’di. Rakamları veriyorsunuz ama bunları orantılamak lazım. Kur korumalı mevduatın ortaya çıkardığı zarar devam ediyor. En son Merkez Bankası Başkanı burada sunuş yaptığı zaman orada sorduk, rakamları tam alamadım ama Merkez Bankası bilançosu içindeki belli rakamlardan gittiğimiz zaman 300 milyar lirayı şu an itibarıyla geçtiğini görüyoruz. Geçen sene 830 milyar lira zarar ortaya koymuştu Merkez Bankası ki bütün kamu bankalarının, kamu özel bankaların, bütün finans kurumlarının çok yüksek kârlar yaptığı bir yerde Merkez Bankasının neden bu zararı yaptığı çok açık ve net ortadadır çünkü “Faiz sebep, enflasyon sonuç” tezinin ortaya konması 2021 Eylülde, 2021’in sonunda Aralık ayında Türkiye’yi kur korumalı mevduat sistemiyle karşı karşıya getirdi ve onun sonucunda çok yüksek zararlar ve bu devam ediyor hâlâ. Bir biçimde o zaman da söyledik bu âdeta bir saatli bombadır diye, çok ciddi bir problemdir ve bu da aynı zamanda bir servet transferidir çünkü Türkiye’deki mevduat yapısına baktığımız zaman elinde büyük çapta mevduat tutanların oranı çok düşüktür, 1 milyonun üzerinde mevduatı olanların toplam içindeki payı yüzde 1’den bile azdır. ORHAN YEGİN (Ankara) - Teknik olarak şu servet transferini bir anlatsanız da öğrensek. RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Transferdir, biraz önce söyledim, çıkaralım onu, BDDK’nin... ORHAN YEGİN (Ankara) - Teknik olarak duymak istiyorum. RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Söyleyeceğim Sayın Yegin, söylüyoruz, söylerim. Bakın, BDDK’nin rakamları var, beşli bir bölüm içinde, işte 10 bine kadar mevduatı olan, işte 10 bin-50 bin, 50 bin-250 bin, 250 bin-1 milyon ve 1 milyon üstü; böyle baktığımız zaman elinde büyük çapta parası olanların oranı son derece düşük. ORHAN YEGİN (Ankara) - Tüm kalbimle söylüyorum... RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Bitireyim konuşmamı, sonra konuşuruz. ORHAN YEGİN (Ankara) - Şu sermaye transferini teknik olarak, bilimsel olarak... RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Söyledim işte, söyledim. AHMET VEHBİ BAKIRLIOĞLU (Manisa) - Merkez Bankası 833 milyar lira zarar etmiş, nereye gitti bu para? RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Sayın Yegin, konuşmamı bitireyim. ORHAN YEGİN (Ankara) - Servet transferini bize izah edin, gerçekten mutlu olacağım, anlamak istiyorum. BAŞKAN MEHMET MUŞ - Değerli arkadaşlar... (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Konuşmamı bitireyim, Cumhurbaşkanı Yardımcısı da zaten sonrası cevap verecek, bunu ayrıca konuşuruz. BAŞKAN MEHMET MUŞ - Sayın Türeli, süreniz bitti, mikrofonunuzu açıyorum bir daha. RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Lütfen. BAŞKAN MEHMET MUŞ - Toparlayın lütfen. RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Bütün bunların hepsini, nerelere ne transferler var, vergiler... Şimdi vergiye geçeceğim, onların hepsini anlatalım. Mesela, bakın, ne dedik? Yüzde 33,9; gayrisafi yurt içi hasıla deflatörü, vergi gelirlerindeki artış yüzde 46,5. Vergi yükü artıyor, merkezî yönetim bütçesi açısından söyleyeyim, 2021 yılında yüzde 16,1’miş -sosyal güvenlik primleri hariç, 16,1’miş- 2023’te yüzde 17, 2025’te yüzde 18,1. Kamu kesimi açısından da baktığımız zaman yüzde 24’lere ulaştığını görüyoruz; 2023’te yüzde 23’müş, şimdi yüzde 24,1. Dolaylı vergilere dayalı vergi yapısı devam ediyor; yüzde 35, yüzde 65. Yani ilginç olan şu: Bir taraftan harcamaların enflasyonun altında arttığı, bir taraftan da vergi gelirlerinin enflasyonun üstünde olduğu bir yapı var. Vergi harcamaları devam ediyor, hiçbir şey yapmadınız vergi harcamaları konusunda. 2025 yılında, istisna, muafiyet ve indirimler nedeniyle vazgeçilen vergiler 3 trilyon 5 milyar lira, 3 trilyon lira. Yani bakıyorsunuz, neredeyse bütçe açığının yüzde 50 fazlası, üstü. Yani bu model içinde, buradan şunu görüyoruz biz: Bu vergi gelirlerindeki artış devam ediyor. Bütün bu uygulanan modelin yükü zaten bu ülkede yaşayan milyonlarca insanın sırtındaydı ve bu devam edecek, bu daha da artacak. Bir vergi reformu ortada yok, ciddi bir vergi reformu yok. En son, biliyorsunuz, bundan önce bir kanun geldi, torba kanun, Savunma Sanayi Destekleme Fonu’na bir kaynak sağlama açısından, adına “vergi” denmedi, katılma payıydı ama bir çeşit vergiydi bu, orada kredi kartı limitlerinden bile para alınıyordu. Ondan sonra, tepkilerimiz üzerine, muhalefetin hem de aynı zamanda kamuoyu tepkileri nedeniyle geri çekildi. Bu, bize şunu gösteriyor: Ekonominin büyümesinde, ekonominin potansiyel üretiminde ciddi anlamda sıkıntılar var. Ekonominin, normal şartlar altında, Türkiye’nin büyümesi lazım, Türkiye’nin yüzde 6, yüzde 7’ler seviyesinde sağlıklı bir biçimde büyüyebilecek bir yapıya kavuşması lazım ama baktığımız zaman, bu önümüzdeki perspektif içinde, bu orta vadeli programda hem içinde bulunduğumuz yıl hem sonraki yıllarda bunlar yok. Bir taraftan, nüfus artış hızı hâlâ yüzde 1’lerin üzerinde, göç hâlâ devam ediyor. Böyle bir yapının içinde bunu sağlama ihtiyacı var ama orta vadeli programda ne diyor: “Sıkı para politikası, sıkı maliye politikası ve sıkı gelirler politikası” ve hem orta vadeli programda birtakım ifadeler var hem de Hazine ve Maliye Bakanının açıklamaları var. Bundan sonra, ücret ve maaş artışlarının beklenen enflasyona -gerçekleşen değil- göre olacağı söyleniyor. Tarım kesiminde, OVP’deki şeyi okuyorum size: “Tarımsal ürünlerin alım fiyatları program hedefleri de dikkate alınarak geçmiş enflasyona endeksleme davranışının azaltılmasına yardımcı olacak şekilde belirlenecektir.” Tarım kesimi tasfiye oldu zaten, Türkiye hemen hemen bütün temel ürünlerde ithalatçı konumunda. Daha bu sene, içinde bulunduğumuz yıl da temel taban fiyatlar buğdayda, arpada, fındıkta, çayda -fıstık bu taban fiyat içinde değil ama- hepsinde maliyetlerinin altında fiyatlar belirlendi ve OVP diyor ki bize, bu hazırlanan program bize diyor ki: “Önümüzdeki dönemde geçmişe dönük endeksleme yaklaşımı ortadan kaldırılacaktır.” OVP’de, tüketici kredilerinin dezenflasyon süreciyle uyumlu gelişmesinin sağlanacağı ifade ediliyor, kredi kartı limitlerinin gerçek gelirle uyumlu hâle getirileceği. Yani bu, şu demek: Vatandaşın gelirlerini kısmak, “Harcayacak para kalmasın, talep azalsın, böylece enflasyon yavaşlasın, enflasyonu kontrol altına alalım.” İyi ama zaten bu politikaların yükünü bu ülkede yaşayan milyonlarca insan çekiyor. Bakın, emeğin millî gelirden aldığı pay düşüyor, 2016’dan 2022’ye kadar 10 puan düştü, 2023’te EYT nedeniyle, kıdem tazminatlarıyla biraz yukarıya doğru çıkmış gözüküyor ama aşağı doğru indi. OECD’nin rakamları var, uluslararası kuruluşların, OECD ülkelerinde gelir dağılımında en bozuk ülkeler içinde Türkiye. Güvencesiz istihdam, yeni nesil çalışma modelleri var gene OVP’de; kısmi çalışma, işte, uzaktan, geçici süreli, kısa süreli. İyi ama hep şunu söylüyoruz biz: Bakın, gene aynı şekilde, istihdam piyasası zaten sağlıklı değil, ciddi anlamda bir... (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Tamamlayacağım. BAŞKAN MEHMET MUŞ - Sayın Türeli, bir daha söz veriyorum. Lütfen toparlayın, diğer milletvekilleri de bekliyor. RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Tamam Sayın Başkanım, tabii. Yani zaten ciddi sorunlar var istihdam piyasası içinde. Biz, her zaman şunu söylüyoruz: ILO standartları, uluslararası çalışma standartlarına uygun bir iş hayatı, istihdam piyasası olması gerekiyor. Sendikalaşma oranları yüzde 15’lerde ki bunun bir kısmı da kamu sendikası, toplu sözleşmeleri yok yani grev hakları yok, böyle bir yapının içindeyiz. Bunun içinde, iş cinayetlerine baktığımız zaman - hemen hemen bütün alanlarda iş kazaları, ona “iş cinayetleri” deniyor artık, hiç kimse “iş kazası” demiyor- madencilikten tutun diğer bütün alanlara, inşaat sektörüne ciddi oranda artmış. Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni bir kalkınma programı, Türkiye’nin büyüyeceği, ekonominin sağlıklı olarak büyüyeceği, yatırımların artacağı, istihdamın artacağı, ihracatın artacağı bir modele ihtiyaç var fakat bunu sağlayacak olan bu görüştüğümüz bütçe ve orta vadeli program değil çünkü biraz önce de söyledim bütçe zaten var olan, bozulmuş olan dengeleri düzeltmek üzerine kurgulanmamış, o bozulmuş olan dengeler daha da bozulacak bu sürecin içinde. Biraz önce söyledim, vergi artışlarının ne kadar yüksek olduğunu ve bu mevcut yüzde 65’inin dolaylı vergilere, ÖTV, KDV gibi harcamalar üzerinden alınan vergilere dayalı olduğu yapı devam ediyor. Bu, var olan bugün Türkiye’deki sorunları arttırıyor. Bunu Türkiye’deki kurumsal çöküş, devlet yönetiminin bugün liyakatten uzaklaşmış olmasıyla bir araya getirdiğimizde, birlikte baktığımızda ortaya çıkan sorunu çok arttırıyor ve bugün Türkiye’nin içinde yaşadığı bu kriz, bu ekonomik kriz, sosyal kriz, siyasal kriz, etik ve ahlak krizi, bütün bunların hepsinin nedeni bu. Bütçeler bunu ortadan kaldırmak için ortaya konulmalı. Bütçeler bu dağılımları değiştirmeli. Bütçeler müdahale etme imkânlarıdır ekonomiye, sosyal hayata; bunu nasıl yapar? Bunu dediğim gibi, hem ülkenin büyümesini, kalkınmasını sağlar, millî geliri büyütür. Bir taraftan millî geliri daha adaletli paylaştırır, sektörel olarak belli sektörleri öne çıkartır, bölgesel olarak yapar. Sınıfsal dengeler açısından baktığımız zaman emek ve sermaye arasındaki sıkıntıyı, gittikçe emek aleyhine gelişen bu mevcut yapıyı değiştirir. Bunların hiçbirini değiştirmiyor bu bütçe, bu bütçede hiçbir şey yok. Bana soruyorlar, seçmenlerimizle görüştüğümüz birçok yerde, insanlarla, vatandaşlarımızla karşılaştığımız zaman “Bu bütçede benim için bir şey var mı?” diyorlar. Ben de diyorum ki: “Bu bütçede sizin için hiçbir şey yok.” Bu bütçe, geçmişte yapılmış bütçelerin bir benzeri. Sanki bir kriz içinde değilmişiz gibi, sanki hiçbir şey yokmuş gibi yine önümüze geçen seneki bütçenin hemen hemen benzeri geliyor. Ama şunu koyalım: O benzeri hiç değiştirmeseniz bile mevcut zaten dengesizlikleri artıran bu ekonomik yapı, o var olan dengesizlikleri daha da ciddi bir biçimde katlanılamaz bir hâle getiriyor. Bu yüzden de söylediğim gibi, burada aslında gerçekten Türkiye’nin sorunlarını çözecek -hem OVP’de de bunu görmedik, bütçede de görmedik- yapısal reformların yapılması, Türkiye’nin üretim ve ihracat yapısının, ithalata bağımlı olan yapısının ortadan kaldırılması; ciddi bir vergi reformunun, bir harcama reformunun yapılması... “Tasarruf tedbiri” dedik, ortada bir şey yok. İstihdam piyasasındaki sorunların çözülmesi, yeniden imalat sanayisinin Türkiye’de etkin olması çünkü o imalat sanayisi lokomotif sektördür. İşte, teknoloji yoğunluğuna baktığımızda yüksek teknolojili sektörlerin toplamdaki payı yüzde 3. Siz iktidara geldiğinizde de yüzde 3’tü, şimdi de yüzde 3. Daha çok düşük ve orta düşük teknolojili sektörlerde hafif yukarıya doğru bir çıkış var yıllar içinde. Bunların düzeltilmediği, bunların ortadan kaldırılmadığı bir yapının Türkiye’ye bir hayrı yok. O yüzden burada zaten bu görüşlerimizi belirtiyoruz, belirteceğiz hem eleştirilerimizi söylüyoruz hem de ne olması gerektiğini söylüyoruz. Burada söyledik, tekrar söyleyeceğiz, bu bakanlık bütçelerinde de söyleyeceğiz. Türkiye’nin bugün içinde yaşadığı sorunların açık ve net biçimde ortaya konulması ve bunların nasıl çözüleceğinin hem politikalar perspektifinde hem tedbirler perspektifinde ortaya konulması önemlidir diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. BAŞKAN MEHMET MUŞ - Teşekkür ediyorum Sayın Türeli. Şimdi DEM PARTİ Grubu adına Sayın Hakkı Saruhan Oluç. Sayın Oluç, buyurun lütfen. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Teşekkür ederim Sayın Başkan. Sayın vekiller, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım ve değerli bürokratlar; hoş geldiniz. Bütçe tartışmalarına bugün başladık. Umarım Türkiye’de yaşayan bütün halklar açısından hayırlı sonuçlara ulaşırız. Şimdi, her seferinde söylüyoruz, bu bütçe hakkı üzerine konuşuyoruz. Öncelikli olarak şunu ifade etmek istiyorum ki: Bütçeler bir iktidarın o ülkedeki siyasi, ekonomik ve sınıfsal tercihlerini gösterir. Her yerde böyledir, dünyanın her ülkesinde böyledir ve siyasi iktidarlar yaptıkları bütçelerle kimlerden, hangi sosyal kesimlerden, hangi sınıflardan ne şekilde ve ne oranda kaynak toplayacaklarını belirlerler ve topladıkları bu kaynakları da kimlere, nasıl aktaracaklarını belirlerler dolayısıyla bunu ilan ederler aslında. Yani basit bir ifadeyle bütçeler, bir siyasi iktidarın o toplumda yaşayan kimlerden yana olduğunu gösterir. Mesela, “Sermayeden mi yanadır; işçilerden, emekçilerden, yoksullardan mı yanadır? Uluslararası alanda çatışmadan, savaştan, silahlanmadan mı yanadır; yoksa barıştan mı yanadır?” gibi birçok konuyu belirleyen belgedir aslında bütçeler. Bu açıdan yurttaşların bütçe yapma hakkı yüzyıllardır çok kutsal bir haktır. Maalesef, bugün Türkiye’de var olan sistem yurttaşların bütçe yapma hakkını sınırlamaktadır. Bunu her seferinde konuşuyoruz, tartışıyoruz çünkü Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi aslında Meclisi de baypas ederek, Meclisin de bütçe hazırlamasını sağlamayarak bütçeyi sarayda yapmayı uygun gören bir sistemdir; bunu eleştirmeye de devam edeceğiz, bu sistemin değişmesi gerekiyor bu hâliyle. Şimdi, siz iktidar olarak çok seviyorsunuz “2002’de Türkiye’de durum şuydu, bugün geldiğimizde durum budur.” diye karşılaştırmalar yapmayı, ben de onun için en azından bir sürece, 2002’den bugüne kadarına değil ama yakın bir sürece bakarak birkaç noktada bazı değerlendirmeler yapmak istiyorum çünkü hep aynı zihniyetle bir bütçe hazırladığınız için uzunca zamandır -ilk dönemleri kastetmiyorum ama şimdi uzunca zamandır- aslında bu ülkeyi bir adaletsizlikler ülkesi hâline getirdiniz. Gerçekten adaletsizlikler ülkesi ve o bütçelere baktığımızda, bugüne kadar gelen bütçelere baktığımızda bunların hepsinde bu özelliğin ön plana çıktığını görüyoruz. Bakın, bazı verilere değinmek istiyorum, ne kastediyorum adaletsizlikler ülkesi hâline getirdiğiniz derken? Şimdi, verilere göre, gayrisafi yurt içi hasıla açısından baktığımızda emeğin aldığı -yani iş gücüne yapılan ödemeleri kastediyorum- payın 2018’den bugüne kadarki son altı yıla baktığımızda seyrine çok ciddi bir düşüş olduğunu görüyoruz. Yani 2018 yılında yüzde 33,5 gerçekleşmiş emeğin aldığı pay gayrisafi yurt içi hasıladan, 2022 yılında 26,3’e düşmüş bu pay yani beş yılda yaklaşık 7 puanlık, 7 küsur puanlık bir düşüş gerçekleşmiş. Buna karşılık net işletme artığı karma gelirin payı yani sermayenin millî gelirden aldığı paya baktığımızda ise bir artış olduğunu görüyoruz yani 2020’de, 2021’de ve 2022’de bu artışların devam ettiğini görüyoruz. Şimdi, demek ki bu açık büyümüş, aradaki fark büyümüş yani sermayenin aldığı pay artmış, emeğin aldığı pay düşmüş. Bu ne demek oluyor? Emek ile sermaye arasındaki eşitsizliği sizin iktidarlarınız, sizin hazırladığınız bütçeler büyütmüş vaziyette; çok net olarak rakamlardan bu görünüyor, siz de bunun farkındasınız. Bu bir tercih aslında, bu politik ve ekonomik bir tercih. Hani doğallığında böyle gelişmiyor, bu tercihler sonucunda bu eşitsizlik ortaya çıkıyor. Birinci işaret etmek istediğim nokta bu yani hazırladığınız bütçeler son altı yıla baktığımızda böyle, bu yedinci yılda oluyor. ORHAN YEGİN (Ankara) - Bu bizim 23’üncü bütçemiz... HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - İşte, ben biraz evvel konuşurken dedim ki: “İlk dönem bütçelerini bir kenara bırakıyorum, şimdi son dönemdekileri karşılaştıracağım.” dedim, bilerek bunu söyledim Orhan Bey. RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemindekileri değil mi? HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Evet, bilerek onu söyledim. Şimdi, birincisi bu, buna işaret etmek istiyorum. MUSTAFA KALAYCI (Konya) - Parlamenter sistemde 26... HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Peki. Şimdi, ikincisi: Yani başka örnekler de var bu adaletsizlikler örneklerine girmeye başladığımızda. TÜİK’in açıkladığı gelir dağılımı istatistiklerine baktığımızda en yoksul yüzde 20’lik kesimin toplam gelirden aldığı payın azaldığını görüyoruz, en zengin yüzde 20’nin toplam gelirden aldığı payın arttığını görüyoruz; bir başka veri bu aynı zamanda yani rakamlarla da bunu verebilirim, sizde zaten var bu rakamlar TÜİK’in de açıkladığı rakamlar olduğu için. Gerçekten en zengin yüzde 20’nin toplam gelirden aldığı pay 16 yılın zirvesine çıkmış vaziyette geçtiğimiz yıl yani sadece 7-8 yıl değil 16 yılın zirvesine çıkmış vaziyette. Buna karşılık en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay da yüzde 6’ya kadar gerilemiş, düşmeye devam ediyor. Bir başka veri -bu açıdan bakarsak- servet eşitsizliği verisi yani burada da yapılan bütün araştırmalar hem uluslararası alanda çeşitli finans kuruluşlarının yaptığı araştırmalar hem de tabii, Türkiye’de de bu araştırmalar BDDK’nin de elinde olan araştırmalar. Burada da görünen, servet eşitsizliği açısından baktığımızda, Türkiye’deki servetin yaklaşık yüzde 40’lık kesiminin nüfusun sadece yüzde 1’lik bir diliminde toplandığını görüyoruz; bu inanılmaz bir rakam, gerçekten inanılmaz bir rakam. Yani Türkiye’de nüfusun en zengin yüzde 1’inin toplam servetten aldığı pay yüzde 39,5 -ya, yüzde 40 dedim ben demin- görünüyor. En zengin yüzde 5’lik kesimin toplam servetten aldığı pay yüzde 59,2 yani nüfusun yüzde 95’lik kesiminin aldığı pay ise sadece yüzde 40,8; bu da gösteriyor. Yani adaletsizlikler ülkesini nasıl yarattığınızı anlatmaya çalışıyorum bu verilerle. Servet eşitsizliği de bu şekilde. Yine, TÜİK’in hazırladığı sektör bilançoları raporlarına baktığımız zaman, Türkiye’deki sektörlerde 17 sektörün aktif toplam büyüklüğüne ve elde ettikleri kârlara baktığımız zaman çok ciddi bir kâr elde edildiği görünüyor. Kâr elde edilebilir yani yıllarla karşılaştırılırsa örneğin 2022’de 4,5 kat kâr artışı olmuş. Peki, 4,5 kat kâr artışı olmuş da emekçinin, emeklinin, işçinin, çiftçinin gelirinde 4,5 kat artış olmuş mu? Olmamış. Bir başka örnek yani buna baktığımızda. Bankaların kârlarına değinmek bile istemiyorum, 2022-2023’te çok ciddi artışlar kaydedilmiş vaziyette, bu yine BDDK verilerinde de TÜİK verilerinde de görünüyor. Yani, şimdi, bu örnekleri vermemin nedeni hazırladığınız bütçelerle, o bütçelerin zihniyetiyle ve yaptığınız paylaşımlarla sonuç olarak bu ülkede yaşayan, emeğiyle geçinen, ücretli çalışan, işçisi, emekçisi, çiftçisi, yoksulu, esnafı, bunların çok ciddi kayıplar yaşamasına neden oluyorsunuz; buna karşılık da sermayede çok ciddi zenginleşmelerin ortaya çıkmasına neden oluyorsunuz. Bu, büyük bir adaletsizlik yaratıyor ve bu adaletsizliğin mimarı aslında sizin iktidarınız, buna işaret etmek istiyorum. Şimdi, bu adaletsizlikleri başka açılardan da ele alacağım. Biraz sonra bütçede konuşurken vergi adaletsizliğine değineceğim, orada da bunu görüyoruz. Bir de çok ciddi bölgesel eşitsizlikler var. Türkiye’de bölgesel eşitsizlik yeni çıkmadı elbette ki ortaya, eskiden de vardı. Ben hatırlarım yani hep tartışılırdı bu, 70’li, 80’li yıllardan bu zamana kadar -ben bu tartışmaları izlediğim için biliyorum- her zaman tartışılırdı; doğru fakat bu dönemde yani sizin iktidarınızın çok büyük iddialarının olduğu bir dönemde bölgesel eşitsizliklerin bu kadar büyümesi, büyük olması hakikaten aslında bir zihniyetin devam ettiğini gösteriyor. Yani cumhuriyetin kuruluşundan bu yana gelen bir zihniyetin devam ettiğini gösteriyor. Tahmin ediyorsunuz neyi kastettiğimi. Bu ülkenin gelir dağılımı adaletsizliği açısından bakarsak, işsizlik açısından bakarsak, genç işsizliği açısından bakarsak, yoksulluk açısından bakarsak, gelişmişlik açısından -yani gelişmişliği kültürel konuları da içererek anlatmak istiyorum sadece ekonomik anlamda değil- bakarsak bu ülkenin en büyük bölgesel eşitsizliğine maruz kalan bölgesi Kürt coğrafyasıdır. Yani sizin de çok yakından tanıdığınız, bildiğiniz Sayın Başkan, Kürt coğrafyasındaki bu konulardaki adaletsizlikler Batı’yla karşılaştırıldığında inanılmaz yüksektir. Yani işte, en yoksullar, en az eğitim alanlar, gelir dağılımı adaletsizliğinde en dipte yer alanlar vesaire, anlatmaya devam edebiliriz bunu. Daha bunu konuşacağız bütçe boyunca da yani hem Komisyonda hem Genel Kurulda konuşacağız ama Kürt coğrafyasına yönelik çok ağır bir eşitsizlik dalgasının sizin iktidarınız döneminde sürdüğünü görüyoruz ve biliyoruz. ORHAN YEGİN (Ankara) - Yapmayın. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Yani yatırımlar açısından da böyle Orhan Bey, siz itiraz ediyorsunuz ama sonra bakanlıklar geldiğinde de somut olarak bunu size göstereceğiz; bütün bakanlıkların yatırım planlarında bunu anlatacağız size ki aslında büyük bir eşitsizlik gerçekten devam ettiriliyor. Yani ben demiyorum ki: “Siz yarattınız.” Devam ettiriliyor. İSMAİL GÜNEŞ (Uşak) - Sayın Oluç o tarafa gitmemiş. ORHAN YEGİN (Ankara) - Makas var ama kapatıyoruz o makası. RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir) - Açılıyor makas. ORHAN YEGİN (Ankara) - Kapanıyor. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Şimdi yani makas açılıyor mu açılmıyor mu, onu da… ORHAN YEGİN (Ankara) - O bölgeye gitmemişsiniz demek ki. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Ben çok gidiyorum bölgeye, onu söyleyeyim. Makas açılıyor mu, açılmıyor mu diye tek tek bakanlıklarda da bakacağız onlara. Ben şunu söylemiyorum: “Sizin iktidarınız bu eşitsizliği yarattı.” demiyorum, cumhuriyet tarihi boyunca var olan bir eşitsizliktir, bir ayrımcılıktır bu ama sizin iktidarınız döneminde de bu zihniyetten maalesef uzaklaşılamamış vaziyette. Özellikle son yıllara baktığımızda bunu bir kere daha görüyoruz. ORHAN YEGİN (Ankara) - Bize büyük haksızlık oluyor. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Peki, tartışacağız bakanlıklarda, haksızlık var mı yok mu diye. AYYÜCE TÜRKEŞ TAŞ (Adana) - Size değil, Atatürk’e haksızlık oluyor. ERHAN USTA (Samsun) - Orhan Bey’in de itirazı o zaten. AK PARTİ’lilerin de itiraz ettiği… OTURUM BAŞKANI ORHAN ERDEM - Lütfen, karşılıklı konuşmayalım. AYYÜCE TÜRKEŞ TAŞ (Adana) - Ne makası ya, makas mı var? Çorum nasıl ya, Adana nasıl ya, Amasya nasıl? Ankara’nın arka mahalleleri nasıl? HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Vekilim, size söz geldiği zaman siz de konuşursunuz. AYYÜCE TÜRKEŞ TAŞ (Adana) - Konuşacağım zaten, size sormayacağım. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - E tamam, o zaman benim sözümü niye kesiyorsunuz? AYYÜCE TÜRKEŞ TAŞ (Adana) - Sizin sözünüzü kesmiyorum. OTURUM BAŞKANI ORHAN ERDEM - Arkadaşlar, karşılıklı konuşmayalım lütfen. Buyurun Sayın Oluç. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Evet, şimdi, toparlayacak olursam bu adaletsizlikler meselesini; böyle bir durumla karşı karşıya olduğumuzu vurgulamak istiyorum. Yani bu ülkede bu iktidarın sürdürdüğü politikalar ve hazırladığı bütçeler aslında adaletsizlikleri sürdüren bir yapıdadır. Bu bütçe de aynı zihniyetle hazırlanmıştır, ona işaret etmek istiyorum. Şimdi, baktığımızda tek tek bütçe kalemlerine, neyi görüyoruz? Yani biraz evvel söylediğim gibi, tercihlerde değişen bir şey yok, hâlâ emekten yana bir tercih göstermiyor bu bütçe, hatta harcamalar kalemindeki düşüşe baktığımızda kamu çalışanlarının belli ki ücret artışları 2025 yılında oldukça düşük olacak. “Nereden kesiliyor?” diye baktığımızda buradan kesildiğini görüyoruz. Yatırımlara baktığımızda, kamu yatırımlarına, çok ciddi düşüş olduğunu görüyoruz. Yani hem kamu yatırımları açısından hem de kamu çalışanlarının, kamu emekçilerinin ücretleri açısından 2025 son derece sıkıntılı bir yıl olacak; bir kere onu da tespit etmek gerekiyor. Yani bütçe tercihleriniz, bu bütçede de sermayeden yana. Biraz evvel konuşmacı da belirtti, sermayeye tanınan vergi muafiyet ve istisnalarından oluşan -ağırlıklı olarak- vergi harcamaları, 2025 bütçesinde yaklaşık 3 trilyon olarak tespit edilmiş vaziyette yani inanılmaz bir rakam bu gerçekten. Bunu 2024 bütçesi için de tartışmıştık; hatırlarsanız, burada, tasarruf tedbirleri ve vergi konuları geldiği zaman, bu paketler geldiği zaman, o zaman da bunları tartışmıştık ve bunun son derece ciddi bir sorun olduğuna işaret etmiştik. Vergi harcamalarına ayrılan kaynak artmaya devam ediyor bu bütçede, azalma görmüyoruz. Yani 2024 bütçesinde 2 trilyon 200 milyar liraydı yaklaşık, şimdi 2025’te yaklaşık 3 trilyon liraya ulaşmış vaziyette. Yani tercihlerde bir değişiklik yok, onu söylemek istiyorum. Vergiler açısından bakalım. Yani esas itibarıyla bu tercihlere bakalım. Burada da çok net biçimde bir şeyi görüyoruz. Dolaylı vergilerde herhangi bir azalma ortaya çıkmıyor. Bakın, KDV’den ve ÖTV’den elde edilecek gelir son derece yüksek. KDV’den elde edilecek gelir toplam gelirin neredeyse yüzde 32’sini oluşturuyor yani dolaylı vergiler azalmıyor, artmaya devam ediyor. Ne oluyor, kim ödüyor dolaylı bir vergiyi? İşte, işçi, emekçi, toplumun her kesimi ödüyor KDV’yi ve ÖTV’yi. Dolayısıyla dolaylı vergilerle yurttaş -kusura bakmayın bu kavramı kullandığım için ama- soyulmaya devam edecek anlamına geliyor. Vergideki adaletsizlik yani her seferinde tartışıyoruz, tartışmaya devam ediyoruz. Herhangi bir şekilde vergide adaleti sağlayacak bir adım atılmadığını sizler de biliyorsunuz. Sayın Yılmaz, sizin açıklamanızdan da geçenlerde görmüştük, siz burada yoktunuz, arkanızdan söylemiş oldum ama şimdi de söyleyeyim, siz o zaman dediniz ki: “Kripto varlıklardan ve borsadan vergi düşünmüyoruz.” Bunun çok yanlış olduğunu hep söylüyoruz yani vergide adalet sağlanacaksa belli bir oranın üstünde gelir elde edenlerden hem kripto varlıklarda hem borsada -kur korumalı mevduat artık geçti gitti, onu hani defalarca söyledik, dinlemediniz- vergi alınması gerekiyor yani bu, haksız kazanç anlamına geliyor. İşçinin, emekçinin ücretinden kaynağında kesiliyor vergi ama kripto varlıkta, borsada yüksek kazançlar elde edenlerden -ben küçük yatırımcıyı, düşük kazanç elde edenleri hedeflemiyorum ama- vergi alınmıyor yani bu doğru bir durum değil. Vergi konusunda bu kadar ciddi adaletsizliğin olduğu bir ülkeden söz ediyoruz. Hani “Çok kazanandan çok vergi alacağız.” diyor Hazine ve Maliye Bakanı her seferinde ama çok kazanandan çok vergi alındığını görmüyoruz ve bunun ciddi bir sorun yaratmaya devam ettiği kanaatindeyiz. Şimdi elbette ki bunu hani uzun uzun tartışabiliriz de bugün değil, önümüzdeki bakanlıklarda da tartışacağız ama “savunma ve güvenlikçi politikalar” adı altında bu bütçenin kaynaklarının, bu ülkenin kaynaklarının çok önemli bir kısmının ayrıldığını görüyoruz, bu ciddi bir sorun esas itibarıyla. Yani geçen yıl yaklaşık 40 milyar dolar civarındaydı topladığımızda savunma, silahlanma ve güvenlikçi politikalar doğrultusundaki harcamalar, bu yıl yaklaşık 47 milyar dolara tekabül ediyor; bu da oldukça yüksek bir oran. Bunun hiçbir şekilde değerlendirilmediğini her bütçede görüyoruz ve konuşmaya devam ediyoruz, bunun yanlış olduğunu düşünüyoruz. Faiz bütçesi, yani her bütçede bunu bir kere daha tartışıyoruz, şimdi bir kere daha karşımıza çıkmış vaziyette. 2025 yılı faiz ödemeleri için neredeyse 1,5 trilyon civarında bir rakam -yanlış hatırlamıyorsam- yani oldukça yüksek bir rakam bu yani yüzde 13 gibi bir orana tekabül ediyor bu yıl için 2025’te. Sanıyorum 2024’te yüzde 11-12 civarında, o aralıkta bir rakamdı. Şimdi biraz artmış görünüyor ama bu “faiz bütçesi” dememizin haksız olmadığını gösteren bir oran esas itibarıyla ve yani bu konuda faiz lobilerinin dostu olan bir iktidarla karşı karşıyayız aslında, bunu da not almış olalım. Şimdi, şöyle bir durum var: Yani bu bütçeye bu açılardan baktığımızda, tek tek bakanlıkları dediğim gibi, günü geldiğinde konuşacağız elbette ki ama çok göze batan 2 yeri söylemek istiyorum: Bir tanesi sizin çalıştığınız alan, Cumhurbaşkanlığının bütçesi gerçekten inanılmaz yüksek yani Cumhurbaşkanlığı bütçesi ile Meclise ayrılan bütçe hemen hemen aynı gibi rakamsal olarak baktığımızda çok yakın. İSMAİL GÜNEŞ (Uşak) - Cari transferler var. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Evet, şimdi, orasını da günü geldiğinde tartışacağız fakat şöyle yani bu şunu gösteriyor: Aslında yasama organına verilen önem bu açıdan da ortaya bir kez daha çıkıyor. Bunun karşılığında Cumhurbaşkanlığı işte, saraylar ve bütün harcamalarla baktığımızda her gün çok yüksek meblağlara ulaşan harcamalara sahip, örtülü ödeneği de bunun dışında tutuyorum üstelik. Bu açıdan baktığımızda da bu bütçede ciddi bir eşitsizlik olduğu kanaatindeyiz. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) OTURUM BAŞKANI ORHAN ERDEM - Sayın Oluç, sürenizi uzatıyorum. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Teşekkür ederim Sayın Başkan. Yani Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemini tamam eleştiriyoruz, bunu konuşacağız ama Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin bu kadar büyük kaynakları kullanıyor olmasının son derece yanlış bir tercih olduğu kanaatindeyiz, onun için bu konuda da eleştirimizi dile getirmek istiyoruz. Yani öyle bir durumla karşı karşıyayız ki bugün, ekonomide yaşanan bir kriz var ve bu krizi atlatmaya çalışıyor bu ülke ve tabii ki fatura bu toplumun ücretiyle geçinenlere, emeğiyle geçinenlere, emekçiye, işçiye, çiftçiye, esnafa çıkıyor. Yani nereden bu kadar büyük krize yakalandık? Uluslararası ilişkilerde bir şeyler arıyorsunuz, pandemide bir şeyler arıyorsunuz falan. Tamam, peki, bunların hepsinin bir ölçüde etkisi olabilir ama esas nedenin bu olmadığını sizler de biliyorsunuz, biz de biliyoruz. Yani faiz sebep, enflasyon netice değil mi? Buradan başladı her şey, buradan başladı ve yani bugüne kadar geldi. Sonra “Ben ne istersem onu yaparım ekonomide.” diye bir anlayış olabilir mi? Yani “Faizi düşürürüm de istersem yükseltirim de...” Peki, bunun faturası kime çıkıyor? İşte, bunun faturası halka çıkıyor; bunu yaşadık, gördük. Dolayısıyla aslında siyasi olarak dönüp dolaşıp baktığımızda bu da Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin ve tek kişinin karar verici olmasının yarattığı sorunları bize gösteriyor. Bunu da bir kez daha söylemiş olalım. Şimdi, bütün bunlar açısından baktığımızda bir kez daha belirtmek isterim ki bu bütçe, Türkiye’de işçinin, emekçinin, emeklinin, engellinin, çiftçinin ihtiyaçlarına cevap olacak bir bütçe değil. Dolayısıyla bu açıdan şimdiden söyleyelim ki 2025 yılı Türkiye’de emeğiyle, ücretiyle geçinenlerin çok büyük sıkıntılar yaşayacağı bir yıl olacak hem ücret gelirleri açısından baktığımızda böyle, ayrıca ekonomi politikalarının yarattığı sonuçlar nedeniyle işsizlik açısından baktığımızda böyle; işsizliğin artacağı bir yıl olacak. Geniş tanımlı işsizliği değerlendirmediğiniz için sanki işsizlikte bir azalma varmış gibi göstermeye çalışıyorsunuz ama geniş tanımlı işsizliğe baktığımızda bunun böyle olmadığını görüyoruz. Şimdi, son olarak değinmek istediğim bir konu daha var. Tabii ki daha detaylı bir şekilde ilgili bakanlıklar geldiğinde de bunu konuşacağız ama burada bir kısaca değinme ihtiyacı olduğunu düşünüyorum -o da- uluslararası gelişmeler ve özellikle bölge politikası açısından meseleye kısaca değinmek istiyorum: Şimdi dünyada da tabii ki çok ciddi ekonomik sorunlar zaman zaman yaşanıyor, bunların sonuçlarını görüyoruz. Ama özellikle son yıllara baktığımızda, 2000’li yıllardan sonraki yıllara baktığımızda ve son yedi sekiz yıla baktığımızda şunu görüyoruz ki dünyada da her yüzyılda olduğu gibi, bir kez daha ticaret ve enerji hatları üzerinde büyük bir mücadele yaşanıyor. Aslında mücadele diyorum, savaşlar yaşanıyor yani insanlar ölüyor ve ticaret ve enerji hatları üzerinde oluyor bütün bunlar. Yani bir tarafta G7 ve NATO zirvelerinde söylenenleri, yapılanları izliyoruz; bir tarafta G20 zirvelerinde alınan kararları görüyoruz; öbür tarafta Çin’in ve çevresindeki ülkelerle aldığı kararları görüyoruz. Ama sonuç olarak baktığımızda -yani sanıyorum- 2023 Eylül ayıydı orada “Tek Dünya, Tek Aile, Tek Gelecek” ana temasıyla G20 toplantısı yapıldı. O G20 toplantısında bir IMEC -imeç diyebiliriz Türkçe okuduğumuzda- Hindistan- Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru oluşturuldu ve buna ilişkin planlar tartışıldı, konuşuldu ve bunun kuruluşu ilan edildi. Maalesef diyeyim, yanlış dış politikalar nedeniyle Türkiye aslında bunun dışında kaldı. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) OTURUM BAŞKANI ORHAN ERDEM - Sayın Oluç, lütfen toparlayalım. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Toparlıyorum efendim, son konum bu. Şimdi, baktığımızda bu IMEC’e, Hindistan’dan başlayan Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’dan geçen, İsrail’den devam eden, Doğu Akdeniz havzasına giren, Kıbrıs’ın güneyinden Yunanistan’a ulaşan bir hattan söz ediyoruz; son derece önemli bir ticaret ve enerji hattı aslında. Bugün Orta Doğu’daki çatışmalara, savaşlara baktığımızda özellikle İsrail’in soykırım politikalarını sürdürdüğü bir dönemde bu ticaret ve enerji hattının ne kadar önemli ve kritik olduğunu bir kez daha görüyoruz. Aslında bu hattı anlattı Netanyahu Birleşmiş Milletlerdeki konuşmasında hani 2 tane harita gösterdi ya, bir tanesi lanet haritası, öbürü de nimet haritası. Nimet haritasında anlatmaya çalıştığı esas itibarıyla bu hattı. Şimdi, son derece önemli bir konu bu yani Türkiye açısından da son derece önemli bir konu çünkü Orta Doğu’daki mevcut savaş ve çatışmalar bir taraftan da Basra Körfezi, Süveyş Kanalı, Hürmüz Boğazı gibi bütün geçiş yollarını etkiliyor ve tehdit ediyor. Elbette ki bölgedeki savaşın genişlemesi, işte, şimdi, Lübnan’a ve İran’a yönelik saldırılar sürüyor, Suriye’ye yönelik İsrail’in saldırıları sürüyor; bütün bunlara baktığımızda, bölgede son derece kritik bir dönemden geçildiği çok açık. Şimdi niye bunları söylüyorum? Aslında buraya doğru gidildiğini 2000’li yılların ilk çeyreğine baktığımızda, 2010’lardan itibaren bu tartışmaların uluslararası alanda yapıldığını görüyorduk. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Bu tartışmalarla uygulanan ekonomi politikalarının, ticaret ve enerji yollarının değişmesi doğrultusundaki eğilimler uluslararası alanda yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. Fakat maalesef, sizin iktidarınız, özellikle Orta Doğu’da savaş politikalarını tercih ettiği için, Orta Doğu’da Türkiye’yi bir barış ülkesi, bir model ülke hâline getirme anlayışına sahip olmadığı için ve bu savaş politikalarının içine çeşitli vekiller aracılığıyla -milletvekillerini kastetmiyorum, yanlış anlamayın, vekâlet savaşlarını kastediyorum- çeşitli vekil örgütleri aracılığıyla bu savaşların içine dâhil olduğu için bu gidişatı öngöremedi ve esas itibarıyla Orta Doğu’da Irak, Suriye, İran ve Türkiye 4’lüsü açısından baktığımızda yapması gerekeni yapmadığı için bugün sıkıntılı bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye’nin ve iktidarın esas itibarıyla yapması gereken neydi? Bu gidişatı öngörmesi, bu gidişattaki gelişmeleri öngörmesi ve esas itibarıyla Orta Doğu’da -sadece Türkiye’yi kastetmiyorum- Kürtlerle barışan, Kürtlerle ortak politika sürdüren, Kürtlerle geleceğe dair, ortak bir geleceğin -sadece Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürtleri kastetmiyorum, bütün parçalarda Suriye’de, Irak’ta İran’da yaşayan Kürtleri de kastederek söylüyorum- nasıl inşa edileceğine dair barışçı politikalarla eğer gidiliyor olsaydı bugün karşı karşıya kalınan sorunlarla karşı karşıya kalınmamış olunurdu. Evet, bugün hem ticaret ve enerji hatları açısından hem de uluslararası gelişmeler açısından baktığımızda çok ciddi bir durumla karşı karşıya kalınmış vaziyette. Dolayısıyla, aslında çok daha önceden yapılması gereken, atılması gereken adımların bugün atılması elzemdir, büyük bir ihtiyaçtır. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN MEHMET MUŞ - Buyurun. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Toparlıyorum Başkanım. Türkiye’nin ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel anlamda hem bölge gücü olması hem de bir barış ülkesi olması, bir barış modeli yaratması açısından; Orta Doğu’daki farklı kimliklere, kültürlere, inançlara sahip ülkeler içinde demokrasinin inşa edilebilmesi açısından bir model ülke olması ve bu konuda çabalarını ve imkânlarını, kaynaklarını sarf etmesinin büyük önem taşıdığını doğrusu düşünüyoruz. Umarız önümüzdeki günlerde bu farkındalık çerçevesinde uluslararası alanda adımlar atılır ve gerçekten Türkiye kendi bölgesinde sadece kendi içinde toplumsal barışını sağlamakla kalmayan aynı zamanda bölgesinde de önemli bir barış gücü ve barış modeli olmayı sağlayan bir ülke hâline gelebilir. Aksi takdirde, küresel güçlerin o kadar büyük çıkarlarının birbiriyle çarpıştığı bir dönemdeyiz ve bölgedeyiz ki eskiden beri bu böyleydi ama şimdi bir kez daha arttı, üçüncü dünya savaşı tartışmalarının yapıldığı bir dönemden geçiyoruz, ticaret ve enerji konusunda o kadar büyük çıkarlar söz konusu ki gerçekten burada eğer doğru adımlar atılmazsa, dış politika doğru inşa edilmezse o zaman bunun sonuçları hepimiz açısından hiç de iç açıcı olmaz diye doğrusu düşünüyorum. Son cümle, tekrar bütçeye dönecek olursam, bu anlayışla, bu dış politika ve bölge anlayışıyla da aynı zamanda bütçenin inşa edilmesi, şekillenmesi gerekiyor ama gördüğümüz kadarıyla 2025 bütçesinde böyle bir şey yansımış görünmüyor özellikle bazı harcama kalemlerine baktığımızda. Son cümlem, umarız Türkiye’de işçinin, emekçinin, emeklinin, gerçekten çok büyük zorluklarla hayatlarını idame ettirmeye çalışan bütün insanların ihtiyaçlarını karşılayacak bütçe tercihlerini yapacak günleri de hep birlikte görebiliriz çünkü yani açlık sınırının 20 bin liraya dayandığı ve yoksulluk sınırının 70 bin lira civarında olduğu bir ülkede esas itibarıyla işçinin, emekçinin, çiftçinin, köylünün, esnafın, küçük üreticinin ihtiyaçları karşılanmazsa bunun yaratacağı toplumsal, siyasal ve sosyal sorunlar son derece ciddi olacaktır. Bunu da bir kez daha belirtmiş olayım. Teşekkür ediyorum. BAŞKAN MEHMET MUŞ - Sayın Oluç, teşekkür ediyorum. III.- OTURUM BAŞKANLARININ KONUŞMALARI 1.- Komisyon Başkanı Mehmet Muş’un, Antalya Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç’un (1/278) ve (1/277) esas numaralı Kanun Teklifleri ile Sayıştay tezkerelerinin tümü üzerinde yaptığı konuşmasında geçen bazı ifadelerine ilişkin açıklaması BAŞKAN MEHMET MUŞ - Sayın milletvekillerinin dile getirmiş olduğu görüşlerle alakalı ben herhangi bir yorumda bulunmuyorum fakat konuşmanız içerisinde “Kürt coğrafyasında ekonomik dağılım” veya “uygulanan politikalar daha ağır” şeklinde bir ifadeniz oldu. Bunla alakalı Sayın Oluç, Anayasa’nın 3’üncü maddesinde devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla, bizim kanunlarımızda başka bir tanımlama bulunmamaktadır. Bu anlamda, bütün milletvekillerinden yapacakları konuşmalarda Anayasa’nın bu hükmü doğrultusunda gerekli hassasiyeti göstermelerini rica ediyorum. Buyurun. IV.- AÇIKLAMALAR 1.- Antalya Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç’un, Komisyon Başkanı Mehmet Muş’un yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Teşekkür ederim Sayın Başkan. Ya, önce şunu belirtmek istiyorum: Anayasa’nın 3’üncü maddesiyle herhangi bir sorunumuz yok, net olarak bunu söyleyeyim. Orada yazılanlarla ilgili herhangi bir sorunumuz yok, üniter devlet yapısıyla ilgili herhangi bir sorunumuz yok; bunu bir kenara koyalım, bu kayıtlara geçsin. Ben Genel Kurulda yaptığım konuşmalarda da bunu defalarca ifade etmiştim. Fakat diğer konuya gelince, şimdi yani bu konuda birincisi, ayrımcılık yapılmamasını talep ediyorum aslında. Şöyle bir şey yani ben şimdi konuşmamda bugün söylemedim ama başka bir gün söyleyebilirim, mesela “Rumeli” dediğim zaman bu uyarıyı yapmıyorsunuz “Trakya” dediğim zaman bu uyarıyı yapmıyorsunuz, Genel Kurulda da yapılmıyor ama... BAŞKAN MEHMET MUŞ - Rumeli Balkanları kastediyor, başka bir yeri kastetmiyor. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Yapılmıyor, biliyorum yani yani çünkü yani Trakya ve Rumeli’de bir tehlike görmüyorsunuz ama defalarca söylememize rağmen -evet, Türkiye’de bir Kürt sorunu var ve biz bu Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü için mücadele eden bir partiyiz, bunun için de gerçekten hem iktidarla hem muhalefetle birlikte bu sorunun çözülmesi için adımlar atılması gerektiğini söylüyoruz- biz bir kürdistan coğrafyası ya da Kürt coğrafyası tanımlaması yaptığımızda Anayasa’nın 3’üncü maddesi hatırlatılıyor. Dediğim gibi, herhangi bir sorunumuz yok. Bu, tarihsel, sosyolojik ve coğrafi bir kavramdır. Ben üstelik Kürt coğrafyası dedim kürdistan coğrafyası da demedim fakat siz de hatırlıyorsunuz, geçmişte Genel Kurulda birlikte Grup Başkan Vekilliği yaparken -yani en az iki yüz üç yüz sayfalık tutanak getiririm isterseniz- Meclis Genel Kurulunda hem oturduğum yerde hem kürsüde “kürdistan coğrafyası” kavramını kullandım ve bu tutanaklarda yer alıyor; hiçbir ceza olmadı, hiçbir engelleme de olmadı çünkü biz bunu tarihsel, sosyolojik bir kavram olarak kullanıyoruz, bir coğrafi kavram olarak kullanıyoruz. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN MEHMET MUŞ - Tamamlayın. HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Bitiriyorum efendim, uzatmayacağım. Buradan bir idari yapı tartışması sürdürmüyoruz esas itibarıyla. O nedenle yani ben uyarınızı anladım fakat hani kayıtlara geçmesi için de bu açıklamayı yapmak durumunda kaldım. Teşekkür ediyorum. BAŞKAN MEHMET MUŞ - Sayın Oluç, teşekkür

[… metnin devamı TBMM kaydında]

---

**Kaynak gösterme:** Ayhan Barut (CHP, Adana). “2025 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi (1/278) ve 2023 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi (1/277) ile Sayıştay tezkereleri münasebetiyle”. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu tutanağı, 6 Kasım 2024. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/ayhan-barut-2024-11-06-2025-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-teklifi-1-278-ve-2023-yili-me (erişim: 15 Ekim 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeKomisyonKonusmaTutanakDetay?tutanakId=99

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
