# Bazı girişimcilerce holding adı altında gerçekleştirilen izinsiz halka arz yoluyla tasarruf sahiplerinin mağduriyetine yol açılmasının neden ve sonuçlarıyla bu süreçte spk'nın sorumluluğunun araştırılarak alınması gereken önlemler hk. (s.s.1061)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Bihlun Tamaylıgil (CHP, İstanbul)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 86. Birleşim
- **Tarih:** 11 Nisan 2006
- **Gündem:** BAZI GİRİŞİMCİLERCE HOLDİNG ADI ALTINDA GERÇEKLEŞTİRİLEN İZİNSİZ HALKA ARZ YOLUYLA TASARRUF SAHİPLERİNİN MAĞDURİYETİNE YOL AÇILMASININ NEDEN VE SONUÇLARIYLA BU SÜREÇTE SPK'NIN SORUMLULUĞUNUN ARAŞTIRILARAK ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER HK. (S.S.1061)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/bihlun-tamayligil-22-2006-04-11-bazi-girisimcilerce-holding-adi-altinda-gerceklestirilen-izinsiz-halka

> Bihlun Tamaylıgil (CHP), 11 Nisan 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 86. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BAZI GİRİŞİMCİLERCE HOLDİNG ADI ALTINDA GERÇEKLEŞTİRİLEN İZİNSİZ HALKA ARZ YOLUYLA TASARRUF SAHİPLERİNİN MAĞDURİYETİNE YOL AÇILMASININ NEDEN VE SONUÇLARIYLA BU SÜREÇTE SPK'NIN SORUMLULUĞUNUN ARAŞTIRILARAK ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER HK. (S.S.1061)); konuşma 2.093 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA BİHLUN TAMAYLIGİL (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şahsım ve Bursa Milletvekili değerli arkadaşım tarafından, Şevket Orhan tarafından verilen araştırma önergesi sonucu kurulan komisyonun raporu üzerine, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına görüşlerimi bildirmek üzere huzurlarınızdayım; hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Evet, tabiî, bugün baktığımız zaman, 2006 Nisan ayındayız. Bu araştırma önergesinin veriliş tarihini şöyle bir sorguladığımızda, tarih, 2003 Ocak ayı, Ocak ayının 7'si. Yani, aradan, yaklaşık üç yılı geçmişiz de, dördüncü yılı kovalıyoruz; öyle bir süreç geçiriyoruz ve bu süreçte ne yaptık; üç buçuk yılı geçirdik. Çözüm aşamasında yapılacak başlıklar var mıydı; evet, vardı. Var ki, bu raporu hazırladık. Raporun arkasına da çözüm olarak önerilerimizi koyduk ve bu öneriler üzerinde fikir birliği oluşturduk. Biz, gruplar olarak, daha etkin, daha açılımcı olabilecekleri de ekledik. Demek ki, yapılacaklar vardı. Peki, neden üçbuçuk yıl bekledik?! Neden bu üçbuçuk yıl boyunca, başta, çoğunluğu yurt dışında yaşamakta olan vatandaşlarımız olmak üzere… Ve hepsi şu anda, büyük bir çoğunlukla bizi seyrediyor; bizim burada yapacağımız görüşmelerin, bu görüşmeler sonunda çıkacak olan sonuçların kendileri için bir ışık yakmasını bekliyor. Umut ediyorum, üçbuçuk yıl ertelediğimiz ve çözümü olabileceğine karar verdiğimiz bu konuda, bugünkü görüşmelerin akabinde, tüm vatandaşlarımıza; yani, Almanya'da, Belçika'da, Hollanda'da, Avusturya'da, Fransa'da yaşayan tüm vatandaşlarımıza; onun yanında, ülkemizin çok farklı illerinde bizden bu konuda yapıcı çözüm bekleyen tüm vatandaşlarımıza bir gelecek umudu vereceğiz; umudu değil, umutla kalmayacak, çözüm hedefi vereceğiz.

Evet, biz, bir araştırma komisyonu daha kurmuştuk; yine bundan üç yıl önce, 2003 yılında, Türkiye'nin en büyük bankacılık krizi yaşandığı zaman. Ne oldu; araştırma komisyonu çalıştı, ek süreler aldı, rapor yazdı. Raporun içinde yine holdingler vardı, izinsiz halka arz vardı. Ne oldu; "yerimiz dar, görüşemiyoruz, zamanımız yok, getiremiyoruz…" Ondan sonra, Bankacılık Yasası çıkardık, finansal piyasaları düzenlemek üzere çalışmalar yaptık; ama, o komisyon raporu rafa bile kalkmadı, komisyonun üstünde, omzunda asılı kaldı. Şimdi, bugün de bir komisyon raporu -şanslı- geç de olsa görüşülüyor. Neden gecikti diye baktığınızda; biz, yanlış mı söylemiştik diye düşünüyorum; hayır, çok net, çok doğru teşhisler konulmuştu. Birileri, Türkiye'deki hukuk devletinin gerektirdiği hukukî düzenlemelere uygun hareket etmemiş. Birileri, bu halkın değerlerini, inançlarını ve o inançlar uğruna feda ettiği varlıklarını alıp kullanmış. Bunlara seyirci mi kalınması gerekiyordu?! Peki, seyirci kalınmasını gerektiren başka nedenler mi vardı?! Bu seyirci kalınmasını hazırlayan dönemin içinde, acaba, rolü olan bizlerden birileri de mi vardı?!

Şimdi, o süreci geçirdik, üçbuçuk yıl içinde daha neler oldu neler. Biz, komisyon olarak, 2005'in mayıs ayında faaliyete başladık ve faaliyetimiz mayıs ayında başladı. O süreçte, 2004'te bir görüşür gibi olduk; ama, değerli grup başkanvekillerinden bir tanesi, Adalet ve Kalkınma Partisinin Grup Başkanvekillerinden bir tanesi, 2004 yılının mayıs ayında dediler ki: "Bir hafta duralım, bir hafta sonra biz de bir önerge verelim, sizinle beraber görüşelim, araştırma önergesini de kabul edelim, başlayalım." Sene 2004, bir hafta oldu bir yıl, geldik 2005'e. Bir yıl sonra, nasıl olduysa, tabiî, birtakım holdinglerle ilgili, hani, meşhur "üstüne su içelim" olayının başlamasıyla kendini gösteren holdingle beraber işleyen yargı süreci, olayın biraz daha vahametini ortaya koydu galiba ve akabinde komisyon kuruldu mayısta. Arkasından, Meclis tatil oldu. Meclis tatil olduğu zaman -bizim Araştırma Komisyonu Başkanımız burada- yazın da biraz çalışalım, çünkü, vakit geçirmeye… Gerçekten, bizim öyle bir lüksümüz yok dedik; ama, olmadı. Aralık ayına geldik, aralık ayında çalışmalarımız bitti. Bugün neredeyiz; nisanda. Biz, komisyonun açılması için ikibuçuk sene, raporun görüşülmesi için dört ay bekledik. Peki, raporun içeriğinde önerilen acilen yapılması gereken kanunî düzenlemeler için kaç ay bekleyeceğiz? Burada hep beraber diyor muyuz ki, yarından itibaren önerilen tüm başlıklarda yasal çalışmaları başlatacağız? Burada değerli bakanlarımız var. İnşallah, bakanlarımız da bu yönde eğilimlerini ortaya koyarlar; çünkü, bugün görüşülen Araştırma Komisyonu raporu fotoğrafı çekmekte. Çekilen fotoğrafın üzerinden yasamanın şart olan yükümlülükleri var. Bunların yapılması gerekiyor. Bunları ortaya koymak, bunları bir an önce gerçekleştirmek ve bizden, gerek Türkiye'de gerek yurt dışında haber bekleyen, çözüm için umut bekleyen vatandaşlarımıza o umudu net olarak sunmak zorundayız.

Şimdi, bakıyoruz -bu olayı, tabiî, sürekli tekrarladık, sürekli Türkiye'nin gündeminde nasıl olduğunu anlattık- bu olayda taraflar vardı. Bu taraflar da, olayın oluşmasıyla ilgili yaşanan süreçte, başta bakıldığı zaman, çok kararlı, Türkiye'nin menfaatına olacak bir süreç işletiyor gibi gözükmüştü; çünkü, 80'li yılların başında kâr-zarar ortaklığı, çok ortaklı şirketler yapılanımı için bir zemin hazırlanmıştı. Niye; Türkiye, kendi vatandaşlarının var olan sermaye birikimleri, tasarruf birikimlerini üretime kaynak yaratacak şekilde kullansın, biz gidip de gerek dış bağımlılık gerek ekonomik bağımlılık durumuna -bugünlerde düştüğümüz gibi- düşmeyelim, vatandaşlarımızın yaratmış olduğu güçle, dünyaya karşı bir büyük hamle yapalım düşüncesi vardı; ama, bu düşünce birilerine öyle bir ilham kaynağı oluşturdu ki, bundan yaklaşık bir sene önce, hatırlayınız, bir televizyon kanalında, yine, adı geçen bu holdinglerden -yani, isimleri belli, burada 78 tanesi yazılı- bunların içlerinden en güçlü olan holdingin yönetim kurulu başkanı Hollanda'ya gidiyor, bir camiin- artık, sosyal tesis mi; çünkü, oralarda sosyal tesis ve ibadet mekânları birbirine çok yakın, ki, ibadet mekânı; -görüntüde öyle gözüküyor- ekonomik örgütlenme temelinde siyasî hedefler vererek, oradaki var olan kişilere bir yönlendirme yapıyor. Bunu, gözümüzle, kulağımızla hepimiz işittik, gördük. Akabinde ne oluyor; bir ezan okunuşu ve oradaki yetkili kişi ve para almaya giden kişi, "durun canım, önce başka işimiz var; onu halledelim, daha sonra dinî vecibemizi yerine getiririz" diyor. Bu bize neyi gösteriyor; çok açık bir şekilde hedeflenen bir olumlu tabloyu, dinî duyguları kullanarak, dinî inançları, yeri gelip yükümlülük noktasında olanları ikinci plana atarak ticarete alet etmeyi getiriyor.

Peki, ne diyor bu kişi: "Ticarî imkânlarla üretim mekanizması kurulmasının ötesinde, bizim bir medya kuruluşuna ihtiyacımız var." Hedef ne; burada, tasarrufu bol olan kişinin tasarrufunu kullanıp, bir yerde üretken ve etkileyen zemin hazırlayarak Türkiye Cumhuriyetinin geleceğiyle ilgili yönlendirici politikalar oluşturmak. Peki, başarılı oluyor mu; tabiî; çünkü, yanda, o kuruluşun, -ki, Almanya'ya gittiğimiz çalışma sırasında, yine bu süreç içinde etkin görevler almış bir kişinin yazmış olduğu kitabı da tarafıma ulaştı ve belgeleriyle var- nasıl buralarda odalar kiralandığı, odaları kiralamak için hangi yeterliliklere sahip olunması gerektiği, hangi işadamı çevrelerinin icazetinin alınması veyahut millî görüş… Hani, sizin gömleğini çıkardığınız görüş var ya, o görüşün temsilcilerinden kimlerin olması gerektiği veya onların icazet verip vermediği holdingler olup olmadığı önplana çıkmış.

Şimdi, bakıyoruz, ortada rakam, 90'lı yıllardan itibaren yavaş yavaş artmış ve yapılan işlem ne?.. Söylüyorum; 1980'li yılların başında bir de 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu var, bu kanunun getirdiği düzenlemeler var. Bu düzenlemeler ne diyor: Eğer, bir şirketi halka açacaksan, gel kardeşim, yükümlülüklerin bunlar; bunları yerine getir, kaydını yaptır, halka açıl. Hisse senetlerinin aracılığını mı yapacaksın, onun da kanunî düzenlemeleri var; gel bunları da yerine getir. Bunlardan sonra, sen bu işlemi de yapabilirsin, izne tabi olarak.

Peki, bu, sayıları 70, kimi kaynaklarda 90, kimi kaynaklarda daha fazla şirketler ne yapmış: Ben, ne kanun tanırım, ne kural tanırım. Benim bir hedefim var, ona hizmet ederim. Topladım paraları; nasılsa bir para var, ben bunu kullanırım. Oo, böyle zengin, böyle kaynak!.. Fışkırıyor bu paralar. Ne gerek var kurala, ne gerek var hukuka! Bu zihniyette giden bir süreç…

Peki, ne olmuş; bu kural ve hukuka uygunlukla ilgili denetim mekanizmalarının oluşması nasıl olabilirdi; bunlardan haberdar olmak gerekiyordu. Neden oldu, nasıl oldu; böyle bir sürecin işlediği… Peki, 1990 ve 2000, hatta 2000 sonrasındaki krize kadar haberdar olma imkânı var mıydı?! Alan memnun veren memnun. Çünkü, hedefler çizilmiş, olayın içinde bir taraftan siyaset, bir taraftan ekonomi, bir taraftan millî duygular, bir taraftan dinî duygular, milliyetçilik duyguları kullanılmış. Tabiî ki, orada yaşayan vatandaşlarımız öyle bir halde ki… 1960'larda gittiğinde dişine kadar muayene etmişler, "sen işe yararsın, gel çalış" demişler. Kuzey illerinde -gittiğinizde, çoğunuz gidiyorsunuz- eyaletlerde, madenlerde bütün günlerini vermişler, diğer ağır şartlarda, en ağır şartlarda çalışmışlar ve bu kişiler toplumdan izole olmuşlar. Niye; sosyal entegrasyonu sağlayamamışlar gittiği ülkede, dilini konuşamamış. Bir zaman ailesinden ayrı kalmış, ailesini sonra yanına getirmiş. Yeni bir nesil oluşmaya başlamış. İçsel problemler yaşıyor. Bir taraftan da, ülkesine dönecek, bir bakıyorsunuz, son yirmi yirmibeş senede Türkiye'de ekonomi, yaşam şartları… Yok canım, ben kalayım da, en azından Türkiye'deki akrabalarıma sahip çıkarım, gelecek aileme sahip çıkarım; bu arada, tasarruflarımı biriktiririm, ben de bunlardan belli bir gelir sağlarım düşüncesindedir.

Şimdi, ne olmuştur; bir, işçi şirketleri, arkasından bankerlik krizi, arkasından bankacılık, bir de tabiî, üstüne üstlük, Merkez Bankası ve Dresdner Bank olayı daha da güvensizliğe düşmüş; o boşlukta, belli sosyal mekânlarda kutsal değerlerini daha da çok yaşayarak bir araya gelmiş insanlar, çevrelerinde etkin hocalar, etkin bilirkişiler, yönlendiren temsilci kimliğindeki bilirkişilerle bu yolun içine girip paralarını vermişler. Ha, yüksek getiri taahhüdü olmamış mı; olmuş. Kim bu ülkede, ben yüksek getiriyi reddediyorum diyebilir ki! Yani, baktığınızda, batan Uzanların yüksek teklifine Petkim'i bizim hükümetimiz de sattı. Yani, farklı bir şey yok; yüksek getiri her zaman bir beklenti oluşturuyor. Kaldı ki, inandığı, bildiği, güvendiği insanlar, git sen burada paranı değerlendirirsin demişler ve sonuçta, ne yazık ki, oluşan saadet zinciri, sıcakparayla kaynayan süreci bitirince kopmuş ve ondan sonra şikâyet başlamış.

İşte o noktadan sonra, bu şikâyetler, hukuka ve kurala, kanuna uygunsuzluğun denetim ihtiyaçlarını daha da artırmış; ama, bunun öncesinde, taa 1996'larda, birtakım medya; ki, bu holdinglerin işlettiği bir yöntem de, birtakım televizyon kanalları ve medya organları, gazeteler kanalıyla reklamlar yapmak, onlara sponsor olmak veya bir kanal probleme mi düştü, hadi hep beraber toplanalım, nasıl kurtarırız da devam ederiz formülasyonları yapmak. Bu kanalı biliyorsunuz, biz de biliyoruz; çünkü, ilk o görüntü, kimin, hangi kanalı, ne şekilde götürdüğünü biliyor.

Peki, dönem dönem hangi yerel yönetimlerle birtakım ilişkiler olmuştur; hangi kaynaklar sağlanmış, nerelere gitmiştir veya bu kişiler, topladıkları bu paralarla, vaat ettikleri gibi, jet fabrikaları, motosiklet fabrikaları, hatta hatta, Amerika'yı da geçerek füze fabrikaları kurmuşlar mıdır; hayır. Bu paralar birilerine aktarılmış, yanlış yönetim zafiyetleri kendini inanılmaz derecede göstermiş, gelen o kaynak, bir anda insanların aklını başından da almış. Bir holding yöneticisi anlatıyordu, tutanaklarda da vardır... Ben gittim; çünkü, insanlar, yaşanan süreçlerde, tasarrufunu saklama imkânında güvensizlik oluşunca, yeni kaynaklar aramışlar. Ne yapmışlar, biliyor musunuz; sedirlerin altında, karkas etlerin içinde paralar tutulmuş ve o gün, o inandırıcı güç, onların yanına gelip de "ey kardeşim, din kardeşim, ben bunu bunu yapacağım, geleceğin bu olacak, ailen iş bulacak, Türkiye kalkınacak, zaten dinimizde faiz de haram, ver parayı, geleceği hiç merak etme" ve oradan çıkarılan paralar, gitmiş. Ne gitmiş; geçmiş de gitmiş, gelecek de gitmiş.

Şimdi, ne yapılabilirdi; hukuken baktığınız zaman, birtakım hukukî yöntemler kullanılmış; ancak, Türkiye'de… Yani, geçen süreci değerlendirdiğinizde, gerek sermaye piyasası mevzuatı açısından gerek 2000 yılında çıkarılan 4616 sayılı bu Erteleme Kanunu açısından gerekse Ticaret Kanunuyla beraber ve orada oluşturulan… Ki, 1999 yılında da bir komisyon oluşturulup bu konuda antant kalınarak, birlikte kalınarak ne yapılacağı da tartışılmış. Düzenlemeler yapılmadığı için, bugün, karşımızda ağır bir mağdur ordusu var.

Şimdi, mağdur ordusu için ne yapılabilir, mağdurlar için ne yapılabilir? Bugün, Almanya'da, sokakta o insanlar, biliyor musunuz! Yani, artık, sesimiz duyulsun diyorlar. Hak, vicdan, adalet bu sesi duymayı gerektirir; çünkü, o insanlardan bazılarıyla, biz… Burada bizim komisyon arkadaşlarımız var; gittik. Hepsi aynı şeyi yaşadılar, benim yaşadığım şekilde. Bir yaşlı amca, karşıma gelip de "karım kanserden öldü, memleketime gönderip cenazesini gömdürecek param bile kalmadı, gittim bir yerlerden borç para almak için yalvardım" dedi. Yani, kulun hakkını bu kadar yemeye kimin hakkı var arkadaşlar?! Bu hakkı yiyenden hesap sormak, bizlerin görevi değil mi?! Şimdi, biz, bir komisyon çalışması sonunda tavsiyeler ortaya koyduk. Bir tanesi; burada, gerçekten, vekâlet, temsilci yöntemi kullanarak gidilen bir süreç var. Bu holdingler kaç tanedir, kaç ortağı vardır, ne kadar para yatırmışlardır, bunların hepsinin net olarak tespit edilmesi gerekiyor. Bu tespitte de, ilgili bakanlıklar ve kuruluşlar tarafından bir heyetin oluşturulması şart. Bunun ötesinde, burada sorumluluğu olan kişilerden, yönetim zafiyeti veya bu duruma gelinen noktada oluşan eksikliklerin sorumlularından da, bu sorumlulukları nispetince hesap sorulması gerekiyor.

İkinci bir nokta, bu kişilerin çoğunluğu genel kurullara katılamıyor; yani, şirketlere ortak olmuşlar, başvurduklarında "ee, sen ortaksın, Ticaret Kanunu gereği sana zaten para ödeyemeyiz" diye, bahaneler konuşuluyor; ama, ortaklığın adı var, kendi yok. Herkes, belli bir çevreyle o şirketleri idare ediyor; ama, milyonlarca, binlerce vatandaşın -milyonlara vardı; çünkü, aileleriyle beraber milyonları aştı bu rakam- bu kişilerin söz hakkı yok. Genel kurullar, aralık-ocak; hepimiz biliyoruz, yurt dışından o tarihte gelme imkânı var mı, hepsi de çalışıyor. Ondan sonra, yüzde 3 - yüzde 10 arasında bir nisapla ikinci toplantılarda karar almak ve insanları karar merciinin dışında tutmak. Karar merciinin içinde tutulması gerekiyordu; zaten raporumuz içinde de bunları veriyoruz.

Diğer taraftan, bu kişileri yönlendiren, temsilci olsun, medya kuruluşu olsun, kim olursa olsun, bunların, bu süreçteki katkıları veya bu süreci hızlandıran etkileri, bunların hepsinin belirlenmesi ve bunlardan da, bu katkıları oranında hesap sorulması gerekiyor. Bunların araştırılması gerekiyor.

Ne büyük bir kötülüktür, biliyor musunuz ki, biz, milyarca euro para yurt dışında var derken, hep, yurt dışındaki vatandaşımızı zor anın kurtarıcısı görmüşüz. Onlara, Türkiye'nin iç borçlanması, dış borçlanması problem olduğunda "gel vatandaş, getir paranı" denilmiş. Türkiye'de rejim veya hükümet veyahut Türkiye'nin geleceğiyle ilgili planlar yapılmış, onların etkilenebileceği başlıklar bulunup "gel vatandaş" denilip yanına gidilmiş. Bugün baktığınızda, o vatandaş, artık "ben gelmem" diyor. "Benim için bir şeyler yapın, benim güvenimi tazeleyin ki, ben, artık, Türkiye için bir şeyler yapayım" diyor. Halihazırda…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Bihlun Tamaylıgil (CHP, İstanbul). “Bazı girişimcilerce holding adı altında gerçekleştirilen izinsiz halka arz yoluyla tasarruf sahiplerinin mağduriyetine yol açılmasının neden ve sonuçlarıyla bu süreçte spk'nın sorumluluğunun araştırılarak alınması gereken önlemler hk. (s.s.1061)”. TBMM Genel Kurulu, 86. Birleşim tutanağı, 11 Nisan 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/bihlun-tamayligil-22-2006-04-11-bazi-girisimcilerce-holding-adi-altinda-gerceklestirilen-izinsiz-halka (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
