# Dokuzuncu kalkınma planı hakkında (s.s.1214)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Birgen Keleş (CHP, İstanbul)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 121. Birleşim
- **Tarih:** 28 Haziran 2006
- **Gündem:** DOKUZUNCU KALKINMA PLANI HAKKINDA (S.S.1214)
- **Tutanak (TBMM):** https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c125/b121/tbmm221251210309.pdf
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/birgen-keles-22-2006-06-28-dokuzuncu-kalkinma-plani-hakkinda-s-s-1214

> Birgen Keleş (CHP), 28 Haziran 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 121. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: DOKUZUNCU KALKINMA PLANI HAKKINDA (S.S.1214)); konuşma 3.282 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA BİRGEN KELEŞ (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, Dokuzuncu Kalkınma Planı konusunda Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak için söz almış bulunuyorum ve Yüce Meclise saygılar sunuyorum.

Bugün, burada, Dokuzuncu Kalkınma Planını incelemekteyiz. Bilindiği gibi, bir süredir, Türkiye'de, farklı nedenlerle hazırlanmış çok sayıda plan ve program vardır. Aynca da, her kurumun kendi amaçları doğrultusunda hedefler koyduğu stratejik planlardan söz edilmektedir.

Dokuzuncu Planın yedi yıldan uzun bir süreyi kaplayan bir stratejiye dayanıp dayanmadığı belli değildir. Gerçi, Plan ve Bütçe Komisyonu çalışmaları sırasında sorulduğunda, Sekizinci Planın ilk dilimini oluşturan ve 2001-2023 yıllarını kapsayan stratejiye dayandığı söylenmektedir; ancak, bu, geçerli bir yanıt olamaz; çünkü, her iki planın süresi, plan felsefesi, yaklaşımı, birbirinden çok farklıdır. Aslında, bu alanda ciddî bir karmaşa söz konusudur; çünkü, plan, program adı altında var olan belgelerin terminolojileri, ilkeleri, öncelikleri, düzenleri birbirinden farklıdır.

Sayın Bakan, eksik olmasın, lütfetti ve bu çalışmalarda, Genel Kurulda, istediğimiz katkıyı sağlayabileceğimizi söyledi; ama, Sayın Bakanım, sosyaldemokrat bir yaklaşımla düzeltilecek bir yanı yoktur bu hazırladığınız Planın; ama, bize yeniden bir plan hazırlama yetkisi verilecek olursa, tabiî, onu memnuniyetle yaparız; ama, bu plan, birkaç önergeyle düzeltilecek nitelikte bir plan değildir, göstermelik olarak yapılmış olan bir plandır.

Şimdi, Dokuzuncu Kalkınma Planının iki üç plan dönemini kapsayan uzun dönemli bir stratejiye dayanmaması ciddî bir eksikliktir. Bir diğer eksiklik de, bu Planın makro büyüklüklerinin, bir bütün olarak ve daha önceki planlarla karşılaştırma yapılacak şekilde verilmemiş olmasıdır. Planda, yedi yıllık sürede Yeni Türk Lirasının değerinde değişiklik olmayacağı, gayri safî yurtiçi hâsılanın yüzde 7,3'üne ulaşan cari açığın hiçbir sorun olmadan finanse edileceği, bu konuda hiçbir sorun yaşanmayacağı gibi gerçekçi olmayan varsayımlar vardır. Bu varsayımlar yapılırken daha - son dalgalanmalar değil, plan hazırlanırken- uluslararası likidite bolluğu azalmakta ve faizler de yükselmekteydi. Kaldı ki, son yaşadığımız ekonomik dalgalanmalar ve bunların plan belgesine yansıtılmamış olması, plan varsayımlarını daha da geçersiz hale getirmektedir.

Şimdi, Dokuzuncu Plan, gerçekçi olmayan, kendi içerisinde tutarsız bir belgedir. Birbirleriyle çelişkili ve bir bütün oluşturmayan hedefler ve politikaları içermektedir. Hükümetin cari işlemler açığı ve bütçe açığı nedeniyle sergilediği tutum da birbirleriyle çelişkilidir. Cari işlem açığını bugüne kadar "önemli değil, finanse ediyoruz" diye geçiştiren Hükümet, bütçe fazla verdi diye, sevinç ifade etmektedir.

Değerli arkadaşlarım, her iki açık da dışborçla finanse edilmektedir; ama, dışborçla finanse edilen iki açık arasındaki bu fark, Hükümetin, dış çevrelerin etkisiyle ve oradan gelen talepler doğrultusunda hareket ettiğini göstermektedir. Hükümet bütçe konusunda duyarlıdır; çünkü, faiz dışı fazla verilmesi yabancıların alacaklarının garantisidir. IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların bu konuda talepleri vardır. Hükümet, cari açık konusunda duyarsızdır; çünkü, işin bir tarafında ihracatın yetersizliği vardır; ama, öbür tarafında ithalatın hızlı artışı, yabancı ara mallan ve yatırım mallarının yerli üretimi ikame etmesi vardır ve bu, yabancıların yaranna olan ve bu nedenle de yabancılar tarafından eleştirilmeyen bir konudur. Buna rağmen son zamanlarda cari açıktaki hızlı artış, yabancıların bu konuda uyarıda bulunmasına neden olmuştur; ama, Hükümet, sorun olmadığını söylemeye devam etmiştir.

Sanayileşmenin gündemdışına çıkması sonucunda ulaştığımız bu durum, bu sorun yumağı, dış- ticaret açığını tabiî ki olumsuz yönde etkilemektedir; çünkü, ihracat artsa bile, dahilde, özellikle dahilde işleme rejiminin de etkisiyle ihracatta ithal girdiler kullanılmakta ve ihraç ürünlerinin yüzde 60 ve 70'i ithal ara malı ve ithal yatırım malından oluşmaktadır. Böylece, ihracat artışı ithalat artışını kamçılamaktadır. Kaldı ki, cari açığın ne pahasına finanse edildiği de çok önemlidir. Sayın milletvekilleri, uluslararası likiditenin daralmakta olduğu yadsmamayacakbir gerçektir ve herkesin bugün kabul ettiği bir gerçektir. Bu durumda yabancı sermayeyi Türkiye'ye çekmek daha yüksek bir bedel ödeyerek mümkün olabilecektir. Kaldı ki, cari açığı sadece bir ödemeler dengesi sorunu olarak görmek fevkalade yanlıştır. Cari açık, aynı zamanda bir üretim ve istihdam sorunudur.

Son yıllarda tüketim mallan ve tarım ürünleri ithalatında da büyük bir hızlı artış olmuştur. İçinde bulunduğumuz koşullarda ithalattaki hızlı artış, kısa bir süre Öncesine kadar yapıldığı gibi, üretim ve yatırımdaki artışla açıklanamaz. Artık, açıkça görülmektedir ki, ithal ara malları ve ithal yatırım malları yerli üretimi ikame etmektedir. Bu ise, bir yandan sanayicinin ve tarım üreticisinin, öte yandan da işçilerin aleyhine sonuç vermektedir. İşyerleri kapatılmakta ve işçiler işten çıkanlmaktadır. İşsizlikle ciddî olarak mücadele etmek isteyen hiçbir hükümet, cari açığı "finanse ediyorum, önemli değil" diye karşılayamaz, karşılamamalıdır; çünkü, cari açığın rahatlıkla finanse ediliyor olması, işyerlerinin kapatılmasını ve işçilerin işten çıkartılmasını önlememektedir.

Avrupa Birliğiyle yapılmış olan Katma Protokol -Ankara Anlaşmasının bir devamı olarak yapılmış olan Katma Protokol- bir sektör veyahut da ekonominin tümünde çok ciddî zorluklar olduğu takdirde ithalatın sınırlanmasına olanak tanıyan bir hüküm içermektedir; Katma Protokolün 60 inci maddesi. Aynca, bütün Avrupa Birliği ülkeleri, tanm sektörlerini en etkin yöntemlerle kommaktadır ve diğer alanlarda da, tanm dışı alanlarda da bol bol tarife dışı engeller kullanmaktadır.

Avrupa Birliği, Türkiye'ye serbest dolaşım hakkının tanınmayacağını ve tarım ürünlerine kalıcı kısıtlamalar getireceğini de açıkça söylemektedir. Kaldı ki, bir ülkenin ara malı ve yatırım malı üretimini teşvik etmesini hiç kimse engelleyemez, engellememelidir. Dolayısıyla, ithalat üzerinde durulmaması ve ithalatı azaltmak için çaba gösterilmemesine yol açan hiçbir neden mevcut değildir Hükümetimizin bu konudaki inanılmaz, açıklanamaz duyarsızlığı dışında.

Ara malları ve yatırım mallan üretimi, Türkiye'nin sanayileşme serüveninde 1970'li yıllarda geldiği bir aşamadır ve bugün içinde bulunduğumuz durum, 80 sonrasında benimsenen ve hâlâ ısrarla uygulanan üretimi, yatırımı dışlayan, sanayileşmeyi gündemdışma çıkartan politikaların sonucudur.

Dokuzuncu Planda yüksek katmadeğerli mal üretmek için yabancı sermayenin özendirilmesin- den söz edilmektedir. Türkiye, yabancı sermayeye Mevlânâ anlayışıyla yaklaşan "gel, nasıl gelirsen gel, nereye gelirsen gel" diyen bir ülkedir. Gelirken ileri teknoloji getirmesini de koşul olarak ileri sürmemektedir. O nedenle de, yabancı sermaye girişinin 9,7 milyar dolar gibi büyük bir miktara ulaştığı 2005 yılında bile söz konusu büyüklüğün sadece 800 000 000 doları fabrika kurmak veya fabrikaları genişletmek için gelmiştir; geri kalan borsaya, gayrimenkul alımına, özelleştirmeye, banka satın almaya ve ortaklık gibi amaçlarla gelmiştir. Yeni yatırım için gelenlerin de, yüksek teknoloji koşulu ileri sürülmediği takdirde, daha çok ucuz el emeği ve doğal kaynakları kullanmak için gelmesi mümkündür.

Yüksek teknoloji kullanıldığında kuşkusuz yurtdışı rekabet olasılığı artacak ve ülkenin teknolojik kapasitesi genişleyecektir. Ancak, bu durumda bile yabancı sermayenin kâr transferi, ithal girdi kullanılması ve fiyatlandırma kanalıyla ileride yol açacağı kaynak çıkışı mutlaka göz önünde tutulmalıdır.

Nitekim, değerli arkadaşlarım, Çin dahil, yabancı sermayeye davetiye çıkaran bütün ülkeler genelde yüksek teknoloji kullanılmasını, ihracat yapılmasını ve ihracat içinde yerli girdi payının artırılmasını talep etmektedirler; yabancı sermayeyi bu koşullarda teşvik etmektedirler, her halükârda değil, bu koşullarda. Üretim yapan yabancı sermaye ile diğerleri arasında ayırımcılık yapmaktadırlar, farklı yöntemler uygulamaktadırlar. Böyle bir yaklaşımın sanayileşmenin hızlanmasına ve ihracatın sürekli ve istikrarlı bir şekilde artmasına katkı yapacağından hiç kuşku yoktur.

Dokuzuncu Planda "Avrupa Birliğinin rekabet gücünü yitirmekte ve diğer ülkelere kaydırma eğiliminde olduğu alanlarda işbirliği ve gelişme imkânları değerlendirilecek" denilmektedir. Sayın milletvekilleri, bir ülke, kendisini nasıl olur da böyle bir misyona layık görür; çok rica ediyorum, nasıl olur da, onların istemedikleri sanayileri kurmaya, onların, zararlı olduğu için, zehirli olduğu için başka ülkelere göndermek istedikleri sanayileri kendi ülkesinde barındırmaya talip olur?!

Avrupa Birliğinin rekabet gücünü yitirmesi, işçilere düşük ücret vermemesinden; üretimi başka ülkelere kaydırmak istemesi ise, çevre sorunlarından, sağlığa zararlı veya katmadeğeri düşük üretimden kaynaklanmaktadır, bunlan istememesinden kaynaklanmaktadır.

Avrupa Birliğine tam üye olmak isteyen Türkiye, ikinci ve üçüncü sınıf rollerle yetinmeye razı olmamalıdır. Kaldı ki, sanayileşmiş ülkelerden oluşan bir toplulukta ezilmemek, uygulanan politikalardan zarar görmemek ve bu politikalardan yararlanmak için, onlar gibi sanayileşmiş bir ülke olmak şarttır. Bu nedenle de, Türkiye'de, hükümetlerin, 1980'den sonra da, bugün de, üretimi, yatırımı dışlayan ve sanayileşmeyi gündem dışına çıkaran politikalar izlemesi, gerçekten, bir talihsizliktir.

Dokuzuncu Planda, sanayi sektöründen pek söz edilmemektedir; ama, ekonomideki ağırlığının giderek arttığı vurgulanarak, hizmetler sektörünün gelişmesinden, Planın başlangıç bölümünde ise, bilgi toplumuna dönüşmekten söz edilmektedir.

Burada, bir konuyu açıklığa kavuşturmakta yarar görüyorum değerli arkadaşlarım. Sanayileşme sürecini tamamlamış olan ülkelerde bilgi toplumuna geçiş ve hizmet sektörünün gelişmesi anlamlıdır; çünkü, bilgi toplumu, sanayileşme sürecinden sonra gelen bir aşamadır. Sanayileşmiş bir toplumda, örneğin, bilgisayar üreten, bilgisayar üretimini geliştiren, teknolojisini geliştiren bir toplumda, bu çabanın doğal sonucu olarak, bilgisayarlarla ilgili programların hazırlanması önplana çıkar. Bu programların üretilmesi, hizmet sektörünü geliştirir. Sanayileşmemiş bir toplumda ise, böyle bir talep olmadığı için, böyle bir hizmet sektörünün de gelişmesi söz konusu olmaz; ancak, sanayi sektöründen gelen taleple gelişen hizmet sektörü, bilgi toplumu olmaya katkıda bulunur. Aksi halde, hizmet sektörü marjinal olarak kalır veyahut da çokuluslu şirketlerin, yabancılann talebiyle çalışan, ucuz emeğe dayanan, taşeron bir sektör olur.

Sayın milletvekilleri, kalkınmayı hızlandırmak, işsizliği azaltmak, kamu yatırımlarını artırmayı gerektirir. İmalat sanayi yatırımları ve enerji yatırımları dışticaret açığı olan ve çağdaşlaşmak isteyen bir ülke için çok önemlidir.

Dokuzuncu Planda, kamu sektörü imalat sanayi yatırımlarının cari fiyatlarla yüzde 40 oranında düşmesi, enerji yatınmlannın ise, cari fiyatlarla, ancak aynı düzeyi koruması öngörülmektedir.

Kamu sektörünü her alandan çekmek İktidarın en büyük amacı durumundadır. Hükümet, kamu sektörünü her alandan, hatta, eğitim ve sağlık gibi temel hizmet alanlarından da çekmeye kararlıdır. Ancak, boşalttığı alanları, yabancı özel ve kamu şirketlerine vermekte bir sakınca görmemektedir.

Yaşanan ve raporlarda saptanan olumsuz deneyimlerinden sonra bile, enerji sektöründe, hâlâ, kamu payını azaltma çabası vardır. O kadar ki, en saygın kuruluşların hazırladığı raporlarda da açıkça görüldüğü gibi, kamuda sorumlu görevde olanlar, enerji sektöründe denetim görevini bile yapmamış, söz konusu yolsuzluklara ve usulsüzlüklere tepki göstermemiştir.

Sayın milletvekilleri, küreselleşme sonucunda çokuluslu şirketlerin etkin olduğu ve büyük şirketlerin küçük şirketlere yaşam hakkı tanımadığı bir dünyada yaşıyoruz. Dokuzuncu Planda ve bu Plan döneminde birlikte çalışmaları öngörülen kalkınma ajansları ile Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansının yasa gerekçelerinde, yerel potansiyel ve dinamikleri harekete geçirmekten ve KOBİ'lere dayalı bir kalkınma anlayışından söz edilmektedir. Kamu sektörüne yatırım yapma hakkı tanımayan, en temel sanayilerini, yerli-yabancı ayırımı gözetmeden yabancılara satan, bankacılık sektöründe yabancılann payının yüzde 50'lere yaklaşmasını büyük bir duyarsızlıkla izleyen, Avrupa Birliğinin kırk yıldır en etkin yöntemlerle koruduğu tanm üreticileri karşısında Türkiye'nin tanm üreticilerini korumasız bırakan bir hükümetin KOBİ'leri desteklemesi söz konusu olamaz. Temel sanayilerine ve bankacılık sektörüne hâkim olan bir ülkede KOBÎ'leri korumak ve desteklemek çok daha kolaydır. Aslında, dışa açılmış olan Avrupa Birliğiyle bütünleşmeyi hedef alan Türkiye, küçük şirketlere dayalı bir kalkınma anlayışı yerine, en ileri teknolojiyi kullanan özel ve kamu yerli kuruluşlarına önem vererek ve onlar kanalıyla KOBÎ'leri destekleyerek üretimini artırmayı hedef alabilir ve bunda çok da başarılı olabilir.

Eğer, bölgelerarası gelişmişlik farkının azaltılması hedef olarak alınıyorsa, bilinmelidir ki, kalkınma ajanslanyla bu da gerçekleştirilemez; çünkü, bu sistemde, Avrupa Birliği, kredi verilecek bölgeleri ve projeleri seçme hakkına sahiptir. Söz konusu projelere merkezî yönetimlerden ve yerel yönetimlerden ayrılacak olan kaynaklar da Avrupa Birliği istekleri doğrultusunda şekillenmiş olacaktır. Üstelik, gelişmiş bölgeler proje yapma olanağı, girişimci kapasitesi ve kaynaklara ulaşma açısından çok daha ileride olduğundan, gelişmiş bölgelerin kaynaklan çekme olasılığı da daha fazladır. Kaldı ki, Hükümet bu konuda da çelişkili bir tutum sergilemektedir. Bir yandan, Yatınm Destek ve Tanıtım Ajansı ve kalkınma ajanslan kanallanyla yatınmı destekler gözükmekte; ama, öte yandan da, Kurumlar Vergisi Kanununu çıkararak yatınmlan teşvik etmekte kullanılabilecek en etkili araç olan yatınm indirimini ortadan kaldırmaktadır. Daha doğrusu, Gelir Vergisi Kanunuyla ortadan kaldırdığı yatınm indiriminin Kurumlar Vergisi Kanununda da aynı şekilde ortadan kaldml- mış olmasını sağlamaktadır. Bu tutum, ciddî bir planlama anlayışından yoksun olmanın bir sonucudur. Bu planla, İktidar, ülkenin geleceğini yerli ve yabancı sermayenin kâr etmek amacıyla verecekleri kararlara terk etmiş olmaktadır.

Sayın milletvekilleri, planda "Kamu kesiminin ticarî mal ve hizmet üretiminden çekilmesi ve önemli KİT'lerin özelleştirilmesiyle birlikte, madencilik ve imalat sektörlerinde yatınm payı azalacaktır" denilmektedir. İmalat sanayimde, madencilikte kamu yatmmı yapılmaması, kamunun ticarî mal ve hizmet üretiminden çekilmesi ve özelleştirmenin bir hedef olarak, bir amaç olarak benimsenmesi, Türkiye gibi ülkelerde sakıncalı sonuçlar yaratabilir.

Örneğin, Doğu Anadolu'da ve Güneydoğu Anadolu'da, özel sektörün ve yabancılann gitmediği yerlerde, hiç fabrika kurulmayacak mı? Sayın Bakan, kurulmayacak mı? Yerel potansiyeli harekete geçirmekten söz ediyorsunuz. Özel sektörün gitmediği yerlerde hiç iş alanı açılmayacak mı?

MUHARREM DOĞAN (Mardin) - Mevcut fabrikalan kapatıyorlar.

BİRGEN KELEŞ (Devamla) - Güneydoğuda çeşitli vesilelerle gördüğümüz hüzün verici olaylarda -daha dün veyahut evvelsi gün, bir kongre vesilesiyle, bir tanesine şahit olduk- kamunun üretimden, yatınmdan çekilmesinin, özelleştirilen kuruluşlann kapatılmasının hiç mi rolü yok? İş, aş sorunlan olmayan insanlann aynlıkçı kışkırtmalara, etnik kökene ve mezhebe dayalı azınlık yaratma girişimlerine karşı direnmeleri daha kolay olmaz mı?

Dokuzuncu Planda, tanm sektörünün üretim ve katmadeğer içerisindeki payının azaltılması çok doğal bir gelişme gibi açıklanmaktadır. Tanm sektörünün daha az sayıda insanla ve daha fazla üretim yapması -az sayıda insanla- kuşkusuz arzu edilen bir gelişmedir; ancak, buradaki hedef, tarımın üretim ve katmadeğer içindeki payının azaltılmasıdır. Avrupa Birliğiyle ilişkisinin tanmı nasıl etkilediği veya etkileyeceği, tanm ürünleri ithalatındaki artış ve ne yapılması gerektiği hiç ele alınmamaktadır.

Kaldı ki, değerli arkadaşlanm, bir türlü işsizliğin azaltılamadığı bir ortamda, yeni işyerleri açılmadığı sürece, insanlann tanm sektöründe üretken kılınması, Avrupa Birliği ülkelerinin çiftçileriy- le rekabet edebilir nitelikte üretim yapabilmeleri çok önemli değil midir? Aksi halde, yoksulluğun, yolsuzluğun, yasalara aykın davranışlann, hırsızlığın artması beklenebilir bir sonuçtur ve İk- tidannız döneminde bunlar hızla artmaktadır sayenizde.

Tanma önem vermeyerek, sanayileşmeyi gözardı ederek nereye varabilirsiniz?

Özelleştirilen birçok kuruluşun rant sağlama amacıyla satın alındığını ve kapatıldığını bilmiyor musunuz sayın milletvekilleri? Özelleştirme sonucunda, birçok arazinin ve çok geniş arazilerin, bazen satış fiyatında hesaba bile alınmadan, toplumun malı olmaktan çıkıp, Ahmet Beyin, Bay Hans'ın malı olması içinizi hiç sızlatmıyor mu?

Bu durum gelir dağılımındaki adaletsizliği daha da artırmaz m; en azından, haksız kazanca yol açmaz mı?

Enerji sektöründe, en saygın kuruluşlar tarafından hazırlanmış olan -Sayıştay gibi, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu gibi- raporlarda yer alan değerlendirmelere ve önerilere rağmen, özelleştirme yönünde yeni girişimler yapmanız -enerji sektöründe- doğru mudur?

26.5.2004 tarihli ve 5177 sayılı Kanunun geçici 1 inci maddesi, bütçelerde gerekli kaynak ayrılmadığı halde, Eti Holding Anonim Şirketinden beş yıl içinde elindeki rezervi belirlemesini istemekte ve Eti Holding Anonim Şirketinin elinde bulunan ruhsatlar üzerine ayrı gruplar için ruhsat verilmesini mümkün hale getirmektedir.

Sayın Bakan, Plan Bütçedeki verdiğiniz yanıta rağmen bunu söylüyorum; çünkü, verdiğiniz yanıt yanlış. 5177 sayılı Yasanın, lütfen, geçici 1 inci maddesine bakınız; orada değindiğiniz yasayı değiştiriyor bu maddedeki bu hüküm. Suiistimale yol açmaz mı böyle bir olanak? Hiç değilse, bor, toryum ve uranyum sahalarının, böyle bir düzenlemenin dışında tutulması -bu sahaların- gerekmez mi? Madenleri, özellikle bor gibi paha biçilmez madenleri yabancı şirketlerin insafına terk etmek doğru mudur?!

Bankacılık sektöründe yabancı sermaye payı bu kadar hızlı artarken... Değerli arkadaşlarım, Sayın Adalet ve Kalkınma Partili milletvekili arkadaşlarım, gayet üstünkörü bir dikkatle dinleyen veyahut da başka şeyle meşgul olan arkadaşlarım, bankacılıkta yabancı sermaye payı artarken hiç tedirginlik duymuyor musunuz?! Avrupa Birliği ülkelerinin, bankacılık sektöründe diğer üyelere karşı bir kısıtlama getirmesi, onların kendi bankacılık sektörlerindeki paylarını sınırlaması, acaba, sizde, en ufak bir şekilde bir duyarlılık yaratmıyor mu?!

Yunanistan'ın, kökeni farklı olan kendi vatandaşlarına bile belli yörelerde toprak satılmasına izin vermemesi, tekrar tekrar alman anayasa kararlarına rağmen, Türkiye'nin her yerinde yabancı kişi ve şirketlere toprak satmanızı nasıl oluyor da mümkün kılıyor?! Bu tutum, hukuk devleti olmanın gerekleriyle bağdaşıyor mu?!

Dokuzuncu Planda, vergiyle ilgili olarak çeşitli bölümlerde bazı ifadeler yer almış olsa da, vergi adaletini sağlama yönünde bir yaklaşım görülmemektedir. Dolaylı ve dolaysız vergi ayırımındaki çarpıklıktan bile söz edilmemektedir.

Kaynak açısından çok önemli olan kayıtdışı ekonomi konusunda da ciddî bir politikanın varlığından söz edilemez. Orada, oysa, değerli arkadaşlarım, kayıtdışılık, sadece ekonominin yüzde 50'sinden fazlasını kapsayan ve vergi kaybına neden olan bir olgu olarak değil; ama, aynı zamanda, üretimi de olumsuz yönde etkilediği için önem taşımaktadır; çünkü, kayıtdışı ekonominin varlığı, geri teknoloji kullanılmasını destekleyen bir unsurdur. Oysa, gerek faktör verimliliğinin artması gerek yüksek katmadeğer sağlayan üretime geçilmesi gerekse Avrupa Birliği ülkeleriyle rekabet edebilecek nitelikte ve maliyette mal üretilmesi, ileri teknoloji kullanılmasıyla mümkündür.

Sayın milletvekilleri, Dokuzuncu Plan, ne yazık ki, ekonomik ve sosyal hiçbir soruna çözüm getirecek nitelikte bir belge değildir; çünkü, tarım sektörünün geliştirilmesine, sanayileşmenin hızlandırılmasına, dışticaret ve işsizlik gibi sorunların çözülmesine, ihracatın ve istihdamın artırılmasına, kayıtdışı ekonominin kayıt altına alınmasına, vergi adaletsizliğine son verilmesine; eğitim, sağlık hizmetlerinin belli düzeye yükseltilmesine; sosyal güvenlik sisteminin iyileştirilmesine dönük hiçbir ciddî ve tutarlı politika yoktur. Örneğin, Dokuzuncu Planda, esneklik ve güvence bir arada değerlendirilerek, "işgücü piyasasının daha esnek ve hareketli bir yapıya kavuşturulması sağlanacaktır" denilmektedir. Esneklik ve güvencenin bir arada olma olasılığı yoktur değerli arkadaş- lanm. Esneklik, haklann geri çekilebilmesini getirmektedir. Kısmî çalışma, esnek çalışma, bu tür çalışma yöntemleridir ve küreselleşmenin geliştiği çağımızda, uluslararası kuruluşların gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini etkileri altına almak istedikleri ortamda, hem uluslararası kuruluşlar hem çokuluslu şirketler hem gelişmiş Batılı ülkelerce gelişmekte olan ülkelere empoze edilen bir çalışma biçimidir. Kayıtdışı da esnek çalışmanın bir türüdür ve zaten, Türkiye'de kayıtdışılık nedeniyle çok esnek bir çalışma türü vardır.

Dokuzuncu Plan, işsizlik konusuna da gereken ağırlığı vermemiştir. Oysa, işsizlik oranının yüzde 20'yi, işsiz sayısının 5 000 000'u aştığı bir ülkede yaşıyoruz; genç işsiz oranı yüzde 3 l'i aşmış, kadın işsiz oranı ise yüzde 33'ü bulmuştur. Böyle bir ülkede işgücüne katılım oranıyla oynayarak, hesaplama yöntemlerini çarpıtarak, gerçekleri saklamak ve sorunlara çözüm bulmak mümkün değildir. Oysa, İktidarın yaptığı, ne yazık ki, budur.

Dokuzuncu Planda, kaynak kısıtı dikkate alınarak politikalara öncelik verilecektir denilmektedir. Yani, anladığım kadarıyla, iki tane politika söz konusuysa, bunlardan hangisi daha az kaynak gerektiriyorsa ona öncelik verilecektir. Bu, benim ilk defa gördüğüm bir yaklaşımdır planlama geçmişinde Türkiye'nin. Ayrıca, bu durum, kaynakların etkin kullanımını değil, tam tersine, akılcı olmayan bir şekilde harcanmasına yol açabilecek bir davranış biçimidir diye düşünüyorum; çünkü, normal olarak, projelere öncelik verilir, yapılmak istenen, uygulanmak istenen politikaların önceliği vardır ve bu önceliğine göre, kaynaklar, politikalar arasında dağıtılır.

Kaynakların etkin kullanılması başka bir şey, kaynak ne kadarsa o kadar sağlık hizmeti vermek -ki, bunu yapıyorsunuz- ve en temel insan haklarından biri olan sağlıklı yaşamı, kaynak yetersizliği nedeniyle kısmak başka şeydir. İktidar, bugün bunu yapmaktadır ve Dokuzuncu Plandan bu tutumun devam edeceği anlaşılmaktadır. Kısa bir süre önce kabul edilen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası da, bazı kesimleri sosyal güvenlik sistemi dışında bırakan, kazanılmış haklan geri alan, yükümlülükleri artıran, hakları ise sınırlayıp erteleyen bir anlayışı yansıtmaktadır. İsterseniz, vaktimiz olursa, size tek tek sıralayabilirim, hangi hakları geri aldığınızı hangilerini kısıtladığınızı.

Türkiye koşullarında bir ülkede, en önemli alanlarda kamu hizmet anlayışından uzaklaşmak, eğitim ve sağlık sektörlerinde özel girişimleri teşvik etmek ve hizmetin, özel girişimciler kanalıyla verilmesini hedef almak sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmaz. Bağdaşır mı değerli arkadaşlarım?! Yaptığınız, sadece, hizmete özel sektörün de girmesini teşvik etmek değil; resmen, kamuyu çekerek, hizmetin sadece özel sektör kanalıyla, eliyle verilmesine imkân tanımaya çalışıyorsunuz. Devlet okullarının en temel ihtiyaçlan karşılanamazken, özel okullarda okuyan çocuklar çok daha fazla kaynak sarf edilerek yetiştirilirken, özel okullarda öğrenci başına katkı yapmayı nasıl oluyor da düşünebiliyorsunuz?! Bu nasıl bir anlayıştır, bunu anlayabilmiş değilim; ama, sizin, bir süre önce yoğun bir şekilde gündeme getirdiğiniz bir anlayıştır. Bırakınız sosyal devlet ilkesini, adaletle, hak hukukla ve eşitlik ilkesiyle de böyle bir yaklaşımın bağdaşmadığını düşünüyorum.

Dokuzuncu Planda, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine de hiç yer verilmemiştir. Başbakanlık genelgesinde, Planın, Avrupa Birliğine üyelik sürecine katkıda bulunmasını öngören bir plan olduğu ifade edilmektedir. Zaten, beş yıllık plan süresinin yedi yıllık süreye çıkarılması da bunun bir sonucudur. Ancak, örneğin, Planda, gümrük birliği nedeniyle Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullar irdelenmediği gibi, müzakerelerde karşımıza getirilen ve kabul edilmesi mümkün olmayan koşullara da en ufak bir şekilde gönderme yapılmamaktadır. Örneğin, tam üyelik müzakereleri öncesinde hazırlanmış olan belgelerde, tarım ve el emeğiyle ilgili olarak ileri sürülen ve kalıcı olduğu belirtilen bazı kısıtlamalar vardır. Bu kısıtlamaların kabul edilip edilmediği hakkında hiçbir değerlendirme yoktur. Oysa, kabul edilip edilmemesi ekonomiyi doğrudan etkileyecektir. Mesela "serbest dolaşım söz konusu değil" diyorlar. "Kabul edilmemiştir" deyip geçemeyiz; çünkü "serbest dolaşım söz konusu değil" diyor Avrupalı yetkililer, Türkiye'den çıt çıkmıyor. Eğer kabul edilmemiş olsa, buna bir tepki gösterilmesi lazım. Dolayısıyla, içimize sindirmiş durumdayız anladığım kadarıyla; Hükümet çapında en azından. Bu Planda, bu değerlendirme yok yalnız. Gümrük birliğini kabul eden Türkiye, tam üye olmadığı için, kendi katkısı olmadan Avrupa Birliği ülkelerinin oluşturduğu dış- ticaret politikasını uygulamak ve diğer ülkelerle Avrupa Birliği ülkelerinin yaptığı ikili ticaret anlaşmalarına benzer anlaşmalar yapmak zorunluluğundadır.

Sayın milletvekilleri, bir zamanlar, hazırladığı bütün planları, yabancı ülkelerden gelen, plan yapma tekniğini çok iyi bilen uzmanlarla ve akademisyenlerle çalışan Türkiye'nin, bugün, bir bütün oluşturmayan, iç tutarlılığı olmayan, Başbakandan gelen bir istekle en temel büyüklükleri değiştirilen, son zamanlarda karşılaştığımız ciddî dalgalanmaları bile yansıtmayan, Türkiye'yi nereye taşımak istediği belli olmayan, ciddî hedefleri ve politikaları bulunmayan bir plana sahip olması, cidden hüzün vericidir. Böyle bir planın sorunları çözmesi, Türkiye'nin gelişmiş ülkeler arasında hak ettiği yeri almasını sağlaması mümkün değildir, göstermelik bir çabadır. Bir tek işlevi olmuştur; o da, Hükümetin sorunları çözmek konusunda ve kalkınmayı sağlamak açısından ne kadar tutarsız ve yetersiz olduğunu bir kez daha göstermiş olmasıdır.

Teşekkür ediyor,; hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Birgen Keleş (CHP, İstanbul). “Dokuzuncu kalkınma planı hakkında (s.s.1214)”. TBMM Genel Kurulu, 121. Birleşim tutanağı, 28 Haziran 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/birgen-keles-22-2006-06-28-dokuzuncu-kalkinma-plani-hakkinda-s-s-1214 (erişim: 1 Kasım 2026). TBMM kaydı: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c125/b121/tbmm221251210309.pdf

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
