# Hakimler ve savcılar kanununda değ.yap.hk kan tas.

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Bülent Baratalı (CHP, İzmir)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 90. Birleşim
- **Tarih:** 18 Mayıs 2004
- **Gündem:** HAKİMLER VE SAVCILAR KANUNUNDA DEĞ.YAP.HK KAN TAS.
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/bulent-baratali-22-2004-05-18-hakimler-ve-savcilar-kanununda-deg-yap-hk-kan-tas

> Bülent Baratalı (CHP), 18 Mayıs 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 90. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: HAKİMLER VE SAVCILAR KANUNUNDA DEĞ.YAP.HK KAN TAS.); konuşma 1.785 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA BÜLENT BARATALI (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı hakkında görüşlerimi ve Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini aktarmak üzere söz almış bulunmaktayım; Grubum ve şahsım adına sizleri saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, ülkemizde en temel konulardan birisi yargının içinde bulunduğu durum ve karşı karşıya olduğu sorunlardır. Hemen her dönemde olduğu gibi bu dönemde de, yargının içinde bulunduğu durum masaya yatırılıyor, fikirler üretiliyor, çeşitli platformlarda tartışmalar yapılıyor, projeler üretiliyor; ama, bir türlü sonuca gidilemiyor, kamuoyunun tatmin olacağı bir sonuç ortaya çıkarılamıyor. AKP İktidarının da bu konuda çeşitli hazırlıklar ve öngörüler içinde olduğu hepimizin malumudur; ama, çözüm için, öncelikle sorunun doğru bir şekilde tespit edilmesi ve bu konudaki ilgili birimlerin de görüşü alınarak değerlendirilmesinde fayda vardır.

Bu doğrultuda, konuyla ilgili bazı istatistikleri ve içinde bulunduğumuz durumu bilgilerinize sunmak istiyorum. Adalet Bakanlığının istatistiklerine göre, ülkemizde, halen, toplam 9 000 civarındaki hâkim ve savcı sayısı, kamu personelinin binde 3'ü civarını oluşturmaktır. Trilyonluk alacak-verecek davalarında son kararı veren hâkimler, Türkiye'ye damga vuracak soruşturmaları yürüten savcılar, adliye binalarına genellikle servisle olmak üzere, bazen de görevlendirilmiş minibüslerle gelmektedirler.

Büyük şehirlerde bir asliye hukuk mahkemesine ortalama 40-60 dava, bir asliye ticaret mahkemesine 60 dava, bir asliye ceza mahkemesine 40 dava düşmektedir. Ağır ceza mahkemelerinde ise bu sayı, 30 civarındadır. Savcılarımız ise, yılda 40 000 adet soruşturmaya bakmaktadırlar. Her yasama yılında eski davaların yanı sıra, mahkemelerimizde 2 000 yeni dava açılmaktadır.

Batı'da ve gelişmiş tüm dünya ülkelerinde yargıya duyulan saygının, verilen önemin bir göstergesi olarak en ihtişamlı binalar, yapılar ve hatta, saraylar bile adalet mekanizmasının hizmetine sunulurken, bizim ülkemizde, hâkim ve savcılarımızın büyük çoğunluğu, meslekî yaşamları boyunca küçük yerleşim birimlerinde ve ağır çalışma koşullarında, artık, geçim derdi olmaktan öte, bir onur sorunu haline dönüşen düşük ücretlerle hukuk hizmeti vermeye çalışmaktadırlar.

Sayın milletvekilleri, dünyada ve buna paralel olarak ülkemizde meydana gelen hızlı değişimin ürettiği toplumsal, sosyal ve ekonomik sorunlara çözüm bulabilmek, çağımızın evrensel değerleri arasında en başta gelen hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlüklerin sağlanması, demokrasinin olmazsa olmazları arasında yer alan şeffaflık, katılımcılık gibi ilkelerin yaşama geçirilmesi ve kamuda yeniden yapılanmaya gidilmesinin gerekliliği konusunda herkesin hemfikir olduğu bilinmektedir.

Hukukun üstünlüğüne dayalı çağdaş ve demokratik bir devlette, yargı, devletin en hassas organıdır. Yargı kararlarının yerine getirilmesi konusu, yalnızca bu kararları veren mahkemelerin saygınlığıyla ilgili değil, devletin saygınlığıyla da ilgili bir konudur.

(x) 453 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk döneminde, ülkemiz olumsuz koşullardan geçerken bile, bütçeden yargıya ayrılan pay yüzde 3,5'in altına düşmemiştir; oysa, bugün yargıya ayrılan pay binde 75'tir. İçerisinde bulunulan koşullardan dolayı, ekonomide çeşitli alanlarda tasarrufa gidilmiştir; bundan yargı da nasibini almış, ayrılan ödenekler azaltılmıştır. Oysa, adaletten tasarruf olmaz. Adaletten kıstığınız zaman, bunun faturası, daha da yüklü olarak, omuzlarınıza biner; yani, adalet hızlı değilse, erişilebilir değilse, ucuz değilse, çabuk değilse, verilen kararlar adil, nasfet kurallarına ve hakkaniyet kurallarına aykırı ise, devletin Türk Ulusu adına kullanılan yargı erki yerine, hepimizin bildiği gibi, başka bir kurum ikame olur, bunun adına da "mafya" denilir değerli milletvekilleri. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlar yumağı da, bu durumun açık bir göstergesidir. Yargının siyasallaşması ve yargıya yönelik güven kaybının bu dönemde de tartışılır olması, bunun örneklerinden biridir.

Yargı reformu konusunda yayımlanmış olan raporlarda bu sorunların nedenleri araştırılmış ve şu ifadelere yer verilmiştir:

"Bazı anayasal ve yasal kurumların düzenlenişi nedeniyle hâkim ve savcıların bağımsızlıklarının ve tarafsızlıklarının tartışma konusu yapılması ve hâkimlerimizin ve savcılarımızın siyasal etki, baskı ve tartışmalar altında kalmaları.

Yargılamanın çok yavaş işlemesi, çözüme ulaştırılamayan ve mahkemelerde yıldan yıla devredilen dosyalar nedeniyle iş yükünün dayanılmaz bir biçimde artması.

Yargılama işlevinin yerine getirilmesi sırasında, gerek hukuk mahkemelerinde gerek ceza mahkemelerinde gerekse idarî yargıda tüm tedbirlerin son derece karmaşık ve süreci uzatan nitelikte olması.

Teknik altyapı sorunlarının giderilememiş olması; bina, araç gereç yetersizliklerinin had safhada olması nedeniyle yargılamanın hızlı olmadığı görüntüsü ve inanışının yaygın olması.

Personel sorunlarının, eğitim noksanlığının giderilememiş olmasının yanı sıra, maaşlar ve çalışma şartları gibi nedenler."

Bugün, bu sorunların en başında ise, yargı bağımsızlığı gelmektedir.

Daha önce, 58 inci hükümet döneminde de yargı bağımsızlığı tartışılmış ve şu ifadeler gündeme taşınmıştı: "Yargı gücünü kullananların, görevlerini, yasaların emrettiği doğrultuda, tarafsız olarak kullanmaları, kişi hak ve özgürlüklerinin en önemli güvencesidir. Hükümetimiz, yargı yetkisini kullanan kişi ve kurumların bağımsız ve tarafsız karar vermelerini sağlayacak bir yargı reformunu gerçekleştirmek için, Anayasa ve yasalardaki yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatıyla bağdaşmayan hükümleri değiştirecek, hâkimlerin tarafsızlığını ve hukukun siyasallaşmasını engelleyen önlemler alınacaktır."

Hatırlarsanız, AKP İktidarı da, buna sahip çıkarak, yargı bağımsızlığı yönünde anayasal düzenlemelere gidileceği sinyallerini vermişti; ama, üzülerek söylüyorum ki, bugün, çok farklı bir noktadayız; dünde kalmış sözler bugün de unutulmuştur.

Yargının gerçekten bağımsız bir biçimde işler bir noktaya getirilmesi öncelikli ihtiyacımızdır. Bunun için, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısının, işleyişinin, yargı bağımsızlığını güvence altına alacak şekilde değerlendirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır; çünkü, Kurulun başkanı, siyasal bir görev üstlenmiş olan Adalet Bakanı, hâkimler ve savcılar dışındaki doğal üyesi de Adalet Bakanlığı Müsteşarıdır. Doğal olarak, böyle bir yapının bağımsız olabileceğini düşünmek mümkün değildir. Kurul üyesi seçimlerinde, yürütmenin, siyasal organın etkisine açık, girişim gücü Bakanlığa bağımlı, bakan ve müsteşarı doğal üye sayılan, ayrı bütçesi, birimleri ve çalışma yeri bulunmayan, oturumları gizli ve yönetsel kararları yargı yoluna kapalı olan bir kurul ve denetimi bakanlıkça yapılan bir yargı, yürütme ve yasamanın karşısında bağımsız olamaz. Oysa "kuvvetler ayrılığı" dediğimiz ilke, bugün için de geçerlidir. Eğer, teşriki kuvvadan tevhidi kuvvaya dönmek istemiyorsak, kuvvetler ayrılığını, bu konuda da, tekrar gündeme getirmeliyiz diye düşünüyorum. Bu konuda ciddî bir Anayasa değişikliği, ilgili kamuoyunun ortak talebidir; hepimizin üzerinde durduğu ve topluma, çeşitli aşamalarda, bütün siyasî partilerin taahhüt ettiği önemli bir değişikliktir.

Öte yandan, AKP İktidarı, Anayasanın 140, 144, 159 uncu maddelerinde yer alan ve yargı bağımsızlığını gölgeleyen hükümler yetmezmiş gibi, bunlara 146 ncı maddeyi de ekleyerek, Anayasa Mahkemesi üyelerinin bir bölümünün yasama organınca seçilmesi konusunda hazırlıklarına da başlamış bulunmaktadır.

Anayasa değişikliği çalışmalarının çok hızlı gittiği bu sıralarda, yargı alanında, Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılandırılması konusu da, üzülerek belirteyim, önplana çıkmış bulunmaktadır.

Avrupa ülkelerinde, anayasa mahkemesine üye seçiminde, genel olarak iki yöntem uygulanmaktadır. Bunlardan ilki, mahkeme üyelerinin, parlamento tarafından, yani, yasama organı tarafından seçilmesi yöntemidir. Ancak, bu ülkelerdeki seçim yöntemi nedeniyle, anayasa mahkemelerinin siyasallaştığı yönündeki eleştirilerin giderek arttığı unutulmamalıdır.

Değerli milletvekilleri, Avrupa ülkelerindeki anayasa mahkemelerinin kuruluşu, bizim sistemimize benzememektedir. Avrupa ülkelerindeki anayasa mahkemelerini oluşturan üyelerin tümü hukukçudur. Ayrıca, bizim Anayasa Mahkememizin görevlerinin başında gelen Yüce Divan yetkisi de, yani, bakanların ve başbakanın yargılanma yetkisi de, bildiğiniz gibi, Anayasa Mahkemesindedir; ama, Avrupa ülkeleri anayasa mahkemelerinde, yüce divan yetkisi de bulunmamaktadır.

Bu böyle olmasına karşın, Avrupa ülkelerinde bile, yüksek yargıçların bir bölümünün parlamento tarafından seçilmesi, yargının siyasallaşmasına karşı bir görüş olarak ileri sürülmüş bulunmaktadır.

Diğer bir yöntem ise, daha geniş bir uygulama alanı bulunan, karma sistemdir. Türkiye de karma sistemi 1961 Anayasasıyla tanımış ve onbir yıl bu sistemle uygulama yaptıktan sonra, onbir yıl sonra karma sistemden vazgeçmiş ve bugünkü Anayasamızın 139 uncu maddesindeki sisteme gelmiş bulunmaktadır.

Bu doğrultuda, siyasî bir organ tarafından Anayasa Mahkemesine üye seçimi yolunu açmak, geçmişte yaşanan olumsuzluklar nedeniyle, vazgeçilen sisteme geri dönüş niteliğinde olup, bunu "kuvvetler ayrılığı" ilkesiyle -az önce söylediğim gibi- bağdaştırmak da mümkün değildir.

Anayasa Mahkemesine girmek isteyen yüksek yargıçların, daha önce bazı kurumların üyelerinin seçiminde gördüğümüz gibi, hepimizin de tanık olduğu gibi, Parlamento koridorlarında, kulislerde siyasetçi desteğini talep eder konuma sürüklenmesini öngörmek, yargıda yapılabilecek en büyük ihanettir.

Hele, Anayasa Mahkemesinin, Yüce Divan sıfatıyla, gerektiğinde başbakanları, bakanları yargılayacak bir kurum olduğu da dikkate alınacak olursa, şimdi başbakanların, bakanların telkinleriyle, önerileriyle seçilecek olan Anayasa Mahkemesi üyeleriyle hem Anayasa Mahkemesi işlevinin hem de Yüce Divan işlevinin, toplumun güven duyacağı bir şekilde yerine getirileceğini umut etmek mümkün değildir.

Hükümetin, bu noktalarda çok sorumlu ve dikkatli davranma durumunda olduğunu bir kez daha vurgulamak ve Anamuhalefet Partisi sıfatıyla ve sorumluluğumuz gereğiyle, burada, altını bir kez daha çizmek istiyorum.

Sayın milletvekilleri, değerli arkadaşlarım; uzun yılların birikimi olan kamuda ücret düşüklüğü sorununun yanında, kamu personelini en az onun kadar rahatsız eden diğer önemli bir konu ise, ücret dağılımındaki adaletsizliktir. Değişik kamu kurum veya kuruluşlarında, aynı işi yapan, eşit eğitim düzeyine sahip kamu görevlileri arasında maddî ve sosyal haklarda farklılık olmamalıdır; parasal ve özlük haklarının tespitinde, yürütülen hizmetin niteliği, önemi ve ağırlığı, personelin eğitim düzeyi, unvanı, hizmet süresi ve temininde güçlük çekilen personel olup olmadığına ilişkin nesnel kriterler belirleyici olmalıdır.

Bugün Türkiye'de 2 500 000 civarında kamu personeli, kamu ajanı bulunmaktadır. Bu kamu personeline 1 439 çeşit ücret ödenmektedir. Anayasamızın ilgili maddesi gereğince bu kamu personeli, bu kamu ajanları, ücreti eşit olarak alamamaktadırlar. "Eşit işe eşit ücret" ilkesi, maalesef, bugüne kadar bu Parlamento tarafından da yerine getirilememiş bulunmaktadır. Bilindiği gibi, Anayasamızın "Ücrette adalet sağlanması" başlıklı 55 inci maddesinde, çalışanların yaptıkları işe uygun, adaletli bir ücret elde etmeleri gerektiğine yönelik bir düzenleme söz konusudur.

"Kuvvetler ayrılığı" ilkesi doğrultusunda, yukarıda dile getirdiğimiz, olağanüstü güç koşullar altında yargı hizmetini yürüten hâkim ve savcılar, ağır sorumlulukları ve yoğun işgücü altında, özveriyle görevlerini yerine getirmektedirler. Yaşanan ekonomik krizler, fiyatlar düzeyinde meydana gelen sürekli artışlar, yargı mensuplarının da hayat standartlarını olumsuz yönde etkilemiş; özlük haklarında iyileştirme yapılması ihtiyacı, acilen çözülmesi gereken bir konu haline gelmiş bulunmaktadır.

Bugün, ülkemizde, on yılını doldurmamış 4 742 hâkim, aldıkları maaşın azlığı nedeniyle yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bu, hukuk devleti açısından kabul edilemeyecek bir durumdur. Bugün, yargı mensubu arkadaşlarımız, vicdan ile cüzdan muhasebesi arasına sıkıştırılmak istenmektedirler. Biz inanıyoruz ki, hiçbir hâkimimiz vicdanlarını cüzdanlarına göre kullanmaz. Vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışan hâkimin kararının sağlıklı olacağını düşünmek, insan aklına ve doğasına aykırıdır. Bu nedenle, biz, hukuka da, yargıya da güveniyoruz; ama, yalnız yargı mensupları için değil, hangi alanda olursa olsun, insanlar asgarî ihtiyaçlarını karşılayacak gelire sahip değillerse, kendilerini tam anlamıyla işlerine veremeyecekleri de bilinen bir gerçektir. Bu nedenle, insanların asgarî ihtiyaçlarını karşılayamazsanız, fedakârlığa iterseniz, birtakım şeylerden vazgeçmesini beklerseniz, hukuk açısından da, demokrasi açısından da üzüntü verici durumlar ortaya çıkar. Bu konu yalnızca hükümet sorunu değil aynı zamanda bir devlet sorunudur.

Şunu da özellikle belirtmekte fayda vardır: Yargı mensupları, parasal ve özlük haklarının kamuoyu önünde konuşulmasını hoş karşılamamakta, bu konuda rahatsızlık duymaktadırlar. Yargı mensuplarının beklentileri, sadece, mesleğin saygınlığına uygun bir yaşam standardı sağlanmasına yöneliktir. Bu beklentinin, yargı işlevinin yerine getirilmesiyle bir paralellik içerdiğinden söz edilmesi de mümkün değildir. Hâkimler ve savcılar imtiyaz istememekte; ancak, yargı bağımsızlığını, tarafsızlığı, gelecek güvencesini sağlayacak, toplumdaki konumları doğrultusunda statülerine uygun özlük hakları verilmesini ve bunun yasal teminatını istemektedirler.

Öte yandan, 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunuyla, bu kanunda yazılı olan, fiziksel ve düşünsel olarak yorucu, yıpratıcı, ağır ve sorumluluğu daha fazla görevlerde çalışanlara fiilî hizmet zammı hakkından yararlanma olanağı tanınmıştır.

Yargı hizmetlerini yürüten hâkim ve savcılar da, çok ağır koşullar altında görev yapmakta, binlerce dava dosyasını adaletin gecikmemesi ve zamanında tecellisi bakımından, mesaiye, gece ve gündüze bağlı olmadan çözümlemek durumunda kalmaktadırlar. Bu bağlamda, gerek yürütülen hizmetin özelliği, gerekse bu hizmet için yoğun bir şekilde fiziksel ve düşünsel efor sarf edilerek aşırı bir şekilde yıpranılması karşısında, hâkimlik ve savcılık mesleğinde geçen sürenin de fiilî hizmet zammı kapsamına alınması, bu amaçla, Emekli Sandığı Kanununa bir fıkra eklenmesi, kamu yararı ve hizmet gerekleri açısından doğru ve adaletli bir yaklaşım olacaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Bülent Baratalı (CHP, İzmir). “Hakimler ve savcılar kanununda değ.yap.hk kan tas”. TBMM Genel Kurulu, 90. Birleşim tutanağı, 18 Mayıs 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/bulent-baratali-22-2004-05-18-hakimler-ve-savcilar-kanununda-deg-yap-hk-kan-tas (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
