# Bütçenin tümü üzerinde

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Bülent Gedikli (AK Parti, Ankara)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim
- **Tarih:** 23 Mart 2003
- **Gündem:** BÜTÇENİN TÜMÜ ÜZERİNDE
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/bulent-gedikli-22-2003-03-23-butcenin-tumu-uzerinde

> Bülent Gedikli (AK Parti), 23 Mart 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BÜTÇENİN TÜMÜ ÜZERİNDE); konuşma 3.061 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

AK PARTİ GRUBU ADINA BÜLENT GEDİKLİ (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2003 yılı bütçesine ilişkin görüşlerimizi açıklamak üzere, AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi şahsım ve Grubum adına saygıyla selamlıyorum.

Bütçeler, genellikle, Türkiye'nin hem ekonomik hem sosyal problemlerinin büyük bir zenginlik içerisinde ele alındığı ve tartışıldığı müzakere ortamları sunarlar. Bu bütçe de böyle bir gelişme, böyle bir süreç içerisinde oldu; fakat, zannediyorum, bu bütçede yaşanan bazı olaylar, herhalde, daha önce hiçbir bütçede yaşanmamıştır. Öncelikle, 57 nci hükümet döneminde hazırlanan 2003 yılı bütçesi, biliyorsunuz, erken seçimler dolayısıyla yasal prosedür işletilemediğinden kadük olmuştu. Daha sonra, 2003 yılına, bizim hükümetimiz döneminde, üç aylık geçici bir bütçeyle başlamak durumunda kaldık. Akabinde de, şimdi, 2003 yılı bütçesinin bütününü görüşüyoruz.

Bu bütçe, öncelikle, Plan ve Bütçe Komisyonunda, aşağı yukarı on gün süren ve geceli gündüzlü diyebileceğim müzakerelerde, gerçekten de çok değerli katkılar yapıldıktan sonra Genel Kurula intikal etti ve şimdi de, burada, Genel Kurulda, bu bütçenin tamamı üzerinde görüşmelerle devam ediyoruz. Ben, öncelikle, bu bütçemizin ülkemize ve milletimize hayırlı, uğurlu olmasını temenni ediyorum.

Bütçeyle ilgili görüşlerime geçmeden önce, Osmanlı tarihinden, daha doğrusu, iktisat tarihinden bir sayfayla sözlerime başlamak istiyorum. Birçoğunuz biliyorsunuzdur, Osmanlı İmparatorluğunun Duraklama Döneminde ilk borç, 1854 yılında Kırım Harbi dolayısıyla alınmıştı ki, bu da çok büyük bir borç değildi aslında; 3 milyon Fransız Frangı miktarında bir borçtu. Fakat, daha sonra bu borçlar ve faizlerinden dolayı -ki, o arada, Galata bankerlerinden Osmanlı Lirası üzerinden alınmış borçlar da vardı- 1876 yılında Osmanlı İmparatorluğu moratoryum ilan etmek zorunda kaldı; yani, aşağı yukarı yirmiiki yıllık bir süreç içerisinde borçlarını ödeyemeyecek bir duruma geldi. 1881 yılında da meşhur Muharrem Kararnamesiyle Düyunu Umumiye İdaresi kuruldu ve "Rüsum-i Sitte" adı altında 6 kaynak gelir bu idarenin emrine tahsis edildi -ki, bunların içerisinde tuz gelirleri, alkol gelirleri, bazı toprakların gelirleri vardı- ve Düyunu Umumiye İdaresi, alacağını tahsil ettikten sonra kalanını Osmanlı Hazinesine aktarıyordu; fakat, genellikle de, tabiî, kalan bir şey olmuyordu.

Daha sonra, cumhuriyet hükümeti tarafından, bu borçların tamamı değil, ama önemli bir kısmı devralındı ve bu borçların son taksiti, 1954 yılında, Menderes Hükümeti döneminde ödendi. Çok enteresan iki tarih; birisi 1854, birisi 1954; tam yüz yıllık bir borçlanma macerası...

Bugün, üzerinde görüşmelerimizi devam ettireceğimiz bütçemizde de bu tür bir sorun olduğunu biliyorsunuz. Bütçeler de, öncelikle, tabiî, geçmişin muhasebesini yapan çalışmalardır, müzakere metinleridir. Geçmişin muhasebesini yapmadan, aslında, önümüzdeki bütçenin bize ne getirdiğini, ne götürdüğünü ve sorunların ne olduğunu tam olarak anlamamız da mümkün değil. Belki, bu muhasebe yapıldıktan sonra, bütçenin, gelecekle ilgili hedeflerini iyi analiz etmek lazım. Zaten, bir filozof da şöyle diyor: "İnsanlar geçmişe doğru düşünür, geleceğe doğru yaşarlar."

Geçmişin muhasebesini yapmak lazım; çünkü, bugün bütçeyle önümüze gelen sorunlar, aslında, Türkiye ekonomisinin kronikleşmiş sorunları. Bu bütçe de, son on onbeş yılın birikmiş sorunlarını kendi bünyesinde âdeta bir zaaf olarak taşımak durumunda ve birikmiş olan bu sorunlar sonucu Türkiye ekonomisinde bazı bataklıklar oluşmuş vaziyette. Bu bataklıkları, isterseniz önce bir tespit edelim.

Türkiye'de, öncelikle, son onbeş yılda izlenen politikalarla bir yolsuzluk bataklığı oluşmuştur. Yine, Türkiye'de, bir yoksulluk bataklığı, maalesef, oluşmuştur. Yine, Türkiye'de, bir faiz bataklığı, yine maalesef, oluşmuştur. Tabiî, bunların iktisadî yansımaları, yani gelir dağılımının bozulması, işte, enflasyon, ekonomide büyük ölçüde küçülmeler, bütün bunlar, bu tespit ettiğimiz sorunların bir sonucu durumunda; fakat, 2003 bütçesinin bir talihsizliği daha var. Belki daha sonraki müzakereci arkadaşlarımız bunlardan bahsedecekler.

2002 yılının ekonomik göstergeleri genel olarak iyi; ama, kamu finansman verileri açısından baktığınızda hiç de iyi değil. 2002 yılının ekonomik verileri olarak, yani büyüme oranı olarak baktığınızda performans fena değil, yüzde 6 civarında görünüyor; işte, enflasyon hedefinin gerçekleştiğini görüyoruz; fakat, bütçe verilerine baktığımızda, bütçe açıklarında çok büyük ölçüde sapmalar olduğunu görüyoruz. 2002 bütçesinde 26 katrilyon olarak öngörülen açık, 39 katrilyon, yani yüzde 51 sapmayla ortaya çıkmış durumda. Faiz dışı bütçe fazlası hedefine, yaklaşılamamış durumda. Kamu kesimi borçlanma gereği hedefine yine, hiç yaklaşılamamış durumda. Dolayısıyla, kamu kesimi finansman dengelerinde önemli bir sapma söz konusu. Bu da, tabiî, ister istemez 2003 yılı bütçesinin dengelerinin oluşturulmasına da yansıyor.

Geçmişin bu sorunlarından söz ederken, tabiî, ben, aslında kimseyi de suçlamak istemiyorum. Zaten, halkımız, biliyorsunuz, seçimlerde, bundan sorumlu tuttuğu, yani bu bataklıklardan sorumlu tuttuğu herkesi tasfiye etti, onların hiçbiri artık burada değiller.

Bu görüşmeler sırasında da bizim yapmamız gereken, geçmişin bu muhasebesini yaptıktan sonra, zannediyorum, birtakım tespitleri ve teşhisleri yapmakla sınırlı olmamalı. Bunun ötesinde, bizim, bazı önerileri, özellikle çözüm önerilerini ortaya koyabilmemiz lazım. Mademki ekonomiden, mademki maliyeden bahsediyoruz -ekonominin temeli de, biliyorsunuz, katmadeğer- burada kapılan konuşmalarda da, bir katmadeğer ortaya konulabilmesi bakımından, bu tür bir müzakere tarzında fayda görüyorum ve bu tür konuşmalar da, zannediyorum, çözümlerin ortaya konmasında, âdeta bir katalizör rolü oynayacaktır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye olarak, geleceğin dünyasında güçlü bir ülke olmak istiyorsak, bizim hükümet programımızda da ifade edildiği gibi; ekonomik istikrarı sağlamış, rekabetçi bir piyasa yapısı oluşturmuş, ekonomik refahın nimetlerini adaletle dağıtan, insanlarımızın barış ve refah içinde özgürce yaşadığı, farklılıkların çatışma unsuru olarak değil, zenginlik kaynağı olarak görüldüğü bir millet iradesini hayata geçirmek zorundayız. Hükümet programından, ben, bu pasajı özellikle okuyorum; çünkü, bu bütçenin arkasında, hükümet programında yer alan bu felsefenin yattığını da aklımızdan hiç çıkarmamamız lazım.

Hazırlanmış olan bütçe, belki, en kötü senaryo dikkate alınarak hazırlanmış bir bütçedir; ama, en kötü senaryo dikkate alınarak hazırlanabilecek belki en iyi bütçedir; çünkü, bunun arkasında, özellikle -biraz sonra, biraz daha açacağım- yapısal reformlar yer alıyor. Bütçeyi, bu yapısal reformlarla beraber, birlikte ele almamız lazım.

Yine, bunun arkasında önemli bir kaynak paketi, paketleri yer alıyor; yine, bu kaynak paketlerini, mutlaka, dikkate almamız lazım. Yine, bu bütçenin arkasında bir hükümet programı var ve o hükümet programında öngörülmüş olan "refahın hem kaynağı hem hedefi insandır" anlayışımıza uygun bir yaklaşım var. Dolayısıyla, bu bütçenin arkasında yer alan bu üç unsur, en önemli güveni bu bütçeye sağlayacak olan unsurlardır.

Tabiî, bu bütçe hazırlanırken ve daha öncesinde, dünyada, dünya ekonomisinde de çok önemli gelişmeler olduğunu görüyoruz. Ben, dünya ekonomisinden birazcık bahsetmeden önce, demin, tarihî bir perspektif, yani, yatay bir perspektifte olaya baktık, ama, bir de bütçenin bir dikey perspektifi var, onu ortaya koymak lazım geldiğini düşünüyorum.

Ekonomik yaklaşımları, mutlaka, üç düzeyde ele almak lazım. Bunlardan ilki, dünyanın global ekonomisi; ki, dünyanın global ekonomisinden kastım şudur : Türkiye'nin, tabiî, dış dünyayla olan birçok ticarî ilişkileri söz konusu ve bu da, özellikle, ödemeler bilançosuna yansıyan ilişkilerdir ve bugün itibariyle, bizim, ödemeler bilançosunda, belki üzerinde en çok duracağımız üç kalem de; ihracat gelirlerimiz, turizm gelirlerimiz ve yabancı sermaye yatırımları olacaktır.

Tabiî, bu global boyuta yansıyan başka unsurlar da yok değil. Mesela, IMF programları, verilen niyet mektupları da, aslında, dünyanın bu global düzeyinin Türkiye'ye nasıl yansıdığını da gösteren örneklerdir.

İkinci bir düzey ise, devletin makro ekonomisi düzeyi diyebileceğimiz yaklaşımdır. Devletin makro ekonomisini tanımlayan belli başlı dokümanlar var; ki, onlardan bir tanesi bütçedir; ama, biliyorsunuz, onun üzerinde bir program yer alır -ki, 2003 programı, zannediyorum, yine hepiniz eline geçti- ve onun da üzerinde, aslında, beş yıllık kalkınma planları var; sonuncusu da Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planıdır. Devletin makro ekonomik felsefesini, yaklaşımlarını bütün bu dokümanlarda görmemiz mümkündür.

Tabiî, bu aşamada, bizim ortaya koyduğumuz bütçeyle, aslında, bir anlamda devletin rolünü de tartışmaya açtığımızı düşünmemiz lazım; çünkü, bütçede yer alan yatırımlarla ilgili eleştireler olsun, temel kamu hizmetlerinin verimliliği noktasında yapılan eleştiriler olsun, transferlerle ilgili yapılan eleştiriler olsun, bizim, devletin rolünü nasıl tanımladığımızla doğrudan doğruya bağlantılı hususlardır. Bunlara da biraz sonra kısaca değineceğim.

Üçüncü bir düzey ise; şirketlerin, daha doğrusu iktisadî birimlerin mikro düzeyidir ve bu düzeyde de, özellikle, finansman, üretim ve dış pazarlama noktasında ele alınması gereken hususlar vardır. Biz, bütçeyle, aslında, bütün bu üç düzeyi de ele alıp, bunlar arasındaki irtibatları da bir anlamda kuruyoruz. Yani, üç düzey arasında bir bağlantı, bir irtibat söz konusu. Bu çerçeve içerisinde, peki, Türkiye ekonomisinde son yıllarda biriken problemler neydi, biz bu noktalara nasıl geldik, birazcık ona bakmak istiyorum; çünkü, özellikle, dünya ekonomisinde baktığınız zaman, Avrupa bloku ile Amerikan bloku arasında büyük bir ekonomik rekabetin başladığını görüyoruz. Özellikle, Amerikan ekonomisindeki değişimleri yakından görmek çok önemli; çünkü, daha, son on yıla kadar Amerikan ekonomisi, kreditör bir ekonomiydi. Yani, bütün dünya ekonomilerine kredi veren bir ekonomiydi; ama, on yılda, bu, âdeta tersine döndü ve Amerika, dünyanın en borçlu ülkesi konumuna geldi. Bugün baktığınızda, Amerikan bütçesi 300 milyar dolar açık veriyor, ödemeler dengesiyse 400 milyar dolar açık veriyor. Amerikan ekonomisinin toplam gayri safî millî hâsılası 10 trilyon dolar civarında; Avrupa Birliği ise, bir bütün olarak 7-7,5 trilyon dolar civarında bir gayri safî millî hâsılaya sahip. Bu gelişmeler, tabiî, Türkiye'nin konumunu, ticaretini, demin söylediğim global düzeyle bağlantılarını da doğrudan doğruya etkiliyor.

Ekonomik olarak baktığımız zaman, ben, Türkiye ekonomisini şöyle 10'ar yıllık periyotlara ayıracağım, anlaşılması da kolay oluyor aslında. Biliyorsunuz, 1980 öncesi, hep, ithal ikamesi dediğimiz bir politikadan söz ederdik; 1983'den itibaren 1990 yılına kadar ise, ihracata dayalı bir büyüme stratejisi Türkiye'de uygulandı; ki, bu, döviz kurlarının, enflasyonun hemen üzerinde belirlendiği bir rejimi tabiî ki gerektiriyordu. Daha sonra, 1989 yılında, 32 sayılı Kararla beraber, sermaye hareketlerinin serbestleştiğini ve ondan sonra Türkiye'nin yeni bir döneme girdiğini görüyoruz. 1990-2000 arasını da, aşağı yukarı, sıcak para ekonomisi olarak isimlendirebiliriz ya da vasıflandırabiliriz. Sıcak para ekonomisi de, biliyorsunuz, kurların düşük olduğu, faizlerin yüksek olduğu bir ekonomi anlayışını ortaya koyuyor; ancak, bu 1990-2000 arası, Türkiye'de, sıcak para ekonomisi olmakla kalmadı, maalesef, hortum ekonomisine dönüştü; büyük bir hortum ekonomisi dönemini, özellikle bu 10 yıllık süreç içerisinde yaşadık.

Yine, bu dönemde, özellikle 1990-2002 yılları arasında, ortalama büyüme hızımızın yüzde 3 civarında olduğunu görüyoruz; ki, bu, oldukça düşük bir kalkınma hızıdır, özellikle bazı ülkelerle kıyasladığımız zaman. Mesela, 1870'lerde, Türkiye, o zamanki Rusya ve Japonya'yla ekonomik ve sosyoekonomik göstergeleri bakımından aşağı yukarı aynı düzeydeydi; yine, 1970'lerin başında, Türkiye, Yunanistan, Portekiz ve İspanya'yla ekonomik ve sosyoekonomik göstergeleri bakımından aşağı yukarı aynı düzeydeydi. Ancak, bugün geldiğimiz noktada, bu ülkelerin her birinin kişi başına millî gelirinin asgarî 10 000 dolar düzeyinde olduğunu, hepsinin 10 000 doların üzerine çıkmış olduğunu görüyoruz; oysa, Türkiye'nin, 2002 yılı itibariyle, toplam 180 milyar dolar millî geliri var, kişi başına düşen millî geliri ise, zannediyorum, 2 700 dolar. Bunlar, problemlerin nerede ortaya çıktığının tespiti bakımından çok önemli göstergeler.

Yine, özellikle 1990'dan bugüne kadar olan dönemde, devletin tasarruf oranlarının çok kötü seyrettiğini görüyoruz; yüzde eksi 8, yüzde eksi 9, bazen yüzde eksi 10... Zaten, bunu, kamu kesimi borçlanma gereği rakamlarından, verilerin anlamak mümkün. Bu dönem boyunca tasarruf oranı olarak baktığınızda, özel sektörün yüzde 27, yüzde 28 oranında tasarruf yapabildiğini; ancak, devletin eksi tasarrufu dolayısıyla, ekonominin toplam tasarruf oranının yüzde 20'lerde, yüzde 21'lerde seyrettiğini görüyoruz. Devlet, âdeta, özel sektörü piyasadan dışlıyor; piyasanın, özel sektörün, yatırım yapabileceği fonlara bir bakıma el koyduğu için, özel sektör yatırımlardan dışlanmış oluyor.

Yine, bu dönemde, özellikle reel faizlerin çok yüksek seyrettiğini görüyoruz; reel faizlerin inanılmaz yükseklikte olduğunu, bazen yüzde 40'lara, yüzde 50'lere çıktığını görüyoruz; ki, bunun, bugün başımıza nasıl bir dert açtığını da hep birlikte yaşıyoruz, görüyoruz. İşte, bütçenin aşağı yukarı yarısı faize ayrılmak zorunda kalınıyor ve faizler, bütçenin oluşturulması bakımından da bir katılık oluşturuyor. Ben, aslında, şöyle de tanımlıyorum: Âdeta, bütçelere, birinci dereceden bir ipotek konulmuş oluyor. Birinci dereceden ipoteği, özellikle hukukçu olanlar veya piyasada çalışanlar bilirler.

Yine, uygulanan borçlanma politikası sonucu, özellikle 58 inci hükümete devredilen mirasın, terekenin de oldukça kötü olduğunu görüyoruz. İçborçlar 2002 yılı itibariyle 157 katrilyon civarında, dışborçlar ise, kamu kesimine ait olmak üzere 80 milyar dolar civarda; yani, inanılmaz büyüklükte borç stoklarını devralmak durumunda kalmışız ve terekeye baktığınızda, üzerinde bayağı bir ipotek olduğunu görüyorsunuz ve siz bütçeyi yaparken de, bütün bu ipoteklerle işe başlamak zorundasınız.

Yine, bu dönemde, 1990'dan sonra, büyümenin kaynağının özellikle tüketim ve ithalata dayandığını görüyoruz; oysa, bunun bir alternatif stratejisi, ihracata ve yatırıma dayalı bir politika izlenmesi de söz konusu olabilirdi. Tüketim ve ithalata dayalı bu politikalar sonucunda, önemli ölçüde cari işlemler açığı verilmesi hep söz konusu olmuş; tabiî, bunların da kapatılması için kaynak arama gibi bazı çabalar içine girilmiştir ve bunlar, aslında, bugüne kadar kronikleşerek gelmiş sorunlardır.

Bu anlattığım verilerden belli olduğu üzere, aslında, bugün, bütçeyle devraldığımız sorunlar, Türkiye ekonomisinin bugüne kadar birikmiş, kronik sorunlarıdır. Kronik sorunlara çözüm ararken, herhalde, teşhislerimizi, tedavi yöntemlerimizi de ona göre oluşturmak durumundayız; bunu da, yapısal reformlarla desteklemek zorundayız. Ben, bu noktada, iki ana ekseni çok önemli görüyorum. Burada, yapısal anlamda yapılacak olan iki şey var: Bunlardan bir tanesi, kamu kesiminin yeniden yapılandırılması. Çünkü, sonuçta ortaya çıkan açıklar, ki enflasyonun da sebebi budur, kamu kesiminde ortaya çıkan bu büyük açıklardır; ama bu açıkların arkasında çok büyük, hantal, devasa bir bürokrasi var. Dolayısıyla, devletle ilgili, devletin yeniden yapılandırılmasıyla ilgili, daha doğrusu kamunun yapılandırılmasıyla ilgili bazı reformları mutlaka gündeme sokmamız lazım; ki, onlardan da biraz sonra bahsedeceğim.

İkinci ana eksen ise özel sektörün önünün açılmasıdır. Özel sektörün, teşebbüs hürriyeti bağlamında özellikle, önünün açılması ve devlet tarafından gerekli teşviklerin -ki, bütçede bunlara transfer mekanizmaları olarak bakıyoruz- gerekli desteklerin reel sektöre aktarılabilmesidir.

Bu iki temel eksende yapılacak çalışmalar, aslında Türkiye'nin zaman içerisinde, çok da uzun olmayan bir vadede istediği yere gelmesini sağlayacak tedbirlerdir.

Ben, 2003 bütçesini, bu noktada, bu genel değerlendirmeleri yaptıktan sonra, dört temel hedef itibariyle değerlendirmek istiyorum. Modern bütçeler, bugün artık dört temel hedefe göre oluşturuluyor. Biraz klasik bütçe anlayışını aşarsak, performans odaklı bir bütçe anlayışı olarak bunu ortaya koyarsak, bu dört temel şunlar:

Birincisi, bütçeyle mutlaka ekonomik istikrarın ve malî disiplinin sağlanması gerekiyor. Yani bütçeler bu birinci temel hedefi mutlaka sağlamak zorunda. Peki, bu bütçeyle ekonomik istikrar bakımından ortaya acaba ne konmuş, onu bir görelim:

Kamu kesimi borçlanma gereği 2002'de yüzde 12,6 iken, 2003'te yüzde 10'a iniyor; yani ekonomik istikrarı sağlama bakımından oldukça uygun bir hedef. Harcamaların gayri safî millî hâsılaya oranı ise 2002'de yüzde 44,2'den, 2003'te yüzde 42,6'ya çekiliyor. Yine bütçe açığının, gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 14,4'ten, yüzde 12,4'e iniyor; yani ekonomik istikrar açısından -hedefleri bakımından tabiî- oldukça uygun hedefler, uygun veriler.

Malî disiplin açısından bütçeye baktığımız zaman, faizdışı fazla, hepinizin bildiği gibi, yüzde 6,5 olarak öngörülmüş.

Yine, bu bütçede, aynî dış proje kredileri bütünüyle kayıt içerisine alınmış; çünkü, önceki yıllarda, dış proje kredileri, genellikle bütçeye ödenek olarak yazılmıyordu, harcama usulleri, tamamen bütçenin tabi olduğu usullerin dışında yürütülüyordu. Gerçi, bu, son borçlanma kanunuyla zaten mecburî bir hale geldi; ama, bundan öncesinde de, aslında, tebliğle, mevcut mevzuatla da, bunların, yine bütçeye intikal ettirilmesi gerekiyordu; fakat, bu, uzun yıllardan beri hiç yapılmamıştı.

Yine bu bütçede, konsolide bütçe gelirlerinin payının, önceki yıla göre 0,6 puan artarak yüzde 28,4'e ulaştığını görüyoruz. Burada, gelir üzerinden alınan vergiler -ki, biliyorsunuz, vergi yapısı bakımından, çarpık bir yapısı var aslında vergi gelirlerinin, vergi gelirleri açısından baktığınızda- 0,3 puan, servet üzerinden alınan vergiler yine 0,3 puan artıyor. Bunlar da, malî disiplini sağlamak bakımından önemli sayılabilecek hususlar.

Bütçe anlayışının ikinci bir temel hedefi de, kaynakları önceliklere göre dağıtması; yani, bunu, stratejik öncelikler olarak da belirleyebiliriz; harcamaların yapısı; yani, siz, bütçenizden, toplam kaynaklardan hangi hizmete ne kadar pay ayırıyorsunuz... Tabiî, bu ayırdığınız paya göre de öncelikleriniz ortaya çıkıyor; ancak, bu bütçede, demin de bahsettiğim gibi, maalesef, bazı katılıklar söz konusu. Özellikle faiz ve personel harcamaları, bütçenin çok önemli bir bölümünü katılaştırıyor, esnek olmaktan çıkarıyor.

Yine, yatırımlara baktığımız zaman, yatırımlara 8 katrilyonluk bir kaynak ayrıldığını görüyoruz. Bunun da, aşağı yukarı yüzde 25'ine yakın kısmı eğitim için yapılan yatırımlardır; bu, önemli bir nokta; 8 katrilyonluk yatırımın yüzde 25'i eğitim için ayrılmıştır.

Yine, tabiî, yatırımların bütçedeki payının düşük olduğuyla ilgili, mutlaka bazı eleştiriler söz konusu olacak; ancak, burada şöyle bir anlayışı da gözden kaçırmamak lazım: Aslında, bütçe içerisinde yer alan yatırımlar, altyapı yatırımları ve sosyal amaçlı yatırımlardır. Yani, burada, devletin doğrudan doğruya iktisadî hayata müdahale ettiği, fabrikalar kurduğu anlamında bir yatırımdan bahsetmiyoruz. Bunlar, tamamen altyapıya ve sosyal yapıya ait yatırımlar olmak durumundadır. Ki, bu yatırım programıyla ilgili de bir rasyonalizasyon süreci oluşturuldu, Planlama Teşkilatı böyle bir çalışma yaptı. Nitekim, yatırım programında 5 047 adet proje söz konusuydu; bunlar, bu yapılan çalışmalar sonucunda, 4 414 adede indirildi.

Şimdi, yatırım programında o kadar çok proje var ki, siz kaynaklarınızı yatırımlara, böyle, biraz biraz ayırdığınız zaman, âdeta kızgın sacın üzerine düşen su damlası gibi, ayırdığınız her kaynak anında buharlaşıyor; binlerce projeye ayırdığınız paranın, aslında hiçbir anlamı olmuyor. Dolayısıyla bu projelerden fizibilitesi olan ve gerçekleştirilmesi daha mümkün olan, bitmesi daha yakınlaşmış olan projelerin öncelik kazanması, daha doğru bir yaklaşım olarak görünüyor.

Bütçeyle sağlanacak amaçlardan bir tanesi de -üçüncü bir amaç da- kamu hizmetlerinin etkin, verimli ve tasarruf anlayışı içerisinde yürütülmesidir. Bu, bugüne kadarki bütçeler içerisinde, aslında, çok da fazla öngörülmeyen veya bütçe kapsamında yer almayan bir hedef olmuştur her zaman. Performans odaklı bütçenin anlamı da budur; yani, girdilere odaklı bir bütçe değil de, artık sonuçlara odaklı bir bütçe anlayışına doğru geçiş gerekiyor. Siz, bazı girdileri kamu kurumlarına teslim ediyorsunuz, o girdilerin sınırlarını belirliyorsunuz ödeneklerle -şundan şu kadar kullanabilirsiniz, şeklinde- ama, bu girdilerle ortaya ne koyduğunu, hangi sonucu ortaya koyduğunu, kaliteli bir hizmet ortaya koyup koymadığını, o kamu kurumunun ortaya koyduğu hizmetten vatandaşımızın memnun kalıp kalmadığını hiç ölçmüyorsunuz. İşte, performansa dönük bütçe anlayışıyla bu tesis edilmeye çalışılıyor. Kamu kurumlarının ne kadar etkin çalıştığı, ne kadar verimli çalıştığı; bunlar, performans göstergeleri yoluyla rahatlıkla tespit edilebiliyor ki, bunun da altyapısı, birkaç seneden beri, aslında, Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanıyor; hem bütçe sınıflandırması itibariyle hem de bütçe kodları itibariyle pilot çalışmaların yapılması hep söz konusu oldu.

Tabiî, performans odaklı bütçe anlayışının bir gereği de özellikle kesinhesap kanunlarının sadece rakamlar üzerinden değil de, kurumların performansı üzerinden değerlendirmeye tabi tutulmasıdır. Bunu da gerçekleştirdiğimiz anda, tam anlamıyla performansı sağlayabileceğiz. Tabiî, bunu hemen tamamlayan bir başka husus da performans denetimi yapılmasıdır. Yine, kamu kurumlarının bu kaynakları ne ölçüde verimli kullandığının ilgili denetim organları tarafından saptanması. Bunun da aslında, temel yolu, artık her kamu kurumunun iş programını ortaya koyması; yani, hedeflerini ortaya koyacak, stratejilerini ortaya koyacak, kaynaklarını bu hedeflere tahsis edecek ve ne ölçüde gerçekleştirdiğini de esas itibariyle açıklayacak.

Yine, bu bütçede gördüğüm, tasarruf anlayışını göstermesi bakımından önemli iki örnek var; onlara biraz değinmek istiyorum. Bunlardan bir tanesi, ödeneğin devri usulünün yaygınlaştırılması. Eskiden, sadece, zannediyorum, savunma ödenekleri için böyle bir uygulama vardı. Biliyorsunuz, bütçelerde, yıl sonuna doğru, özellikle aralık ayında, harcamalar bir anda artar, ödeneklerin tamamı kullanılmak istenir. Bu amaçla, ödenekler başka kurumlara aktarılır ve gereksiz harcamalar yapılması söz konusu olur. Bu uygulamayla -yani, ödeneğin yıl sonunda kalan bölümünün ertesi yıla devri uygulamasıyla- aslında, bir tasarruf sağlanmış oluyor. Diğer carilerde ve kamulaştırma ödeneklerinde böyle bir kolaylık gündeme getirildi ve ödeneklerin tasarruflu kullanılması açısından, bu, son derece etkin olacaktır.

Tasarruf anlayışına uygun ikinci bir örnek ise, boş kadro kullanımının, yine bu bütçe kanunu tasarısıyla, 35 000'le sınırlandırılması. Aslında, bu, çok enteresan bir şey; çünkü, daha önceki bütçe kanunlarında, ölüm, istifa emeklilik gibi değişik sebeplerle boşalan kadrolar söz konusu olur, bunların yüzde 80'ine kadar olan boş kadroların atama yoluyla doldurulması öngörülürdü, ki, bunlar da yılda aşağı yukarı 70 000-80 000 civarındaydı. Dolayısıyla, 35 000'le sınırlandırılması, aslında, hükümetin 35 000-40 000 civarında bir atamadan vazgeçmesi anlamına geliyor. Burada, tabiî, daha önce yapılan tartışmalarda -özellikle emeklilik yaşının 65'ten 61'e indirilmesinde- kadrolaştığımızı iddia edenlere de ithaf olunur.

Dördüncü bir husus da, kullanılan kaynakların hesabının kamuoyuna, yani, vatandaşa verilmesi.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Bülent Gedikli (AK Parti, Ankara). “Bütçenin tümü üzerinde”. TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim tutanağı, 23 Mart 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/bulent-gedikli-22-2003-03-23-butcenin-tumu-uzerinde (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
