# Plan ve Bütçe Komisyonu toplantısındaki konuşma

- **Tür:** Komisyon konuşması (TBMM 28. Dönem)
- **Konuşmacı:** Burak Dalgın (İYİ Parti, Balıkesir)
- **Yer:** TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu
- **Tarih:** 27 Ekim 2026
- **Gündem:** Tutanak Metni
- **Tutanak (TBMM):** https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeKomisyonKonusmaTutanakDetay?tutanakId=90882
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/burak-dalgin-2026-10-27-tutanak-metni

> Burak Dalgın (İYİ Parti), 27 Ekim 2026 tarihinde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu oturumunda konuştu (gündem: Tutanak Metni); konuşma 2.117 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

BURAK DALGIN (Balıkesir) - Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve değerli çalışma arkadaşları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Şimdi bu bütçeyi takdim ederken Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı 3 tane tema kullandı. Biliyorsunuz; dayanıklılık, refah ve dönüşüm, üçü de kıymetli kavramlar. Ben duyunca önce bayağı sevindim, sonra içime bir tedirginlik geldi. Neden geldi? Çünkü 2024 Emekliler Yılı'ydı, emeklilerin başına gelmeyen kalmadı; 2025 Aile Yılı'ydı, aile çöktü, doğurganlık oranı 1,4'e geriledi; 2026 Reform Yılı'ydı, finans tarafında MSCI'dan, ticaret tarafında Avrupa Birliği ve "Made in Europe" tarafından yemediğimiz dayak kalmadı. İnşallah bu sene dayanıklılık, refah ve dönüşüm bütçesi olur, bunu bir kırılganlık, darlık ve vasatlık bütçesi olarak bitirmeyiz. Bu temenniyle başlayayım ve bu 3 tane ana boyutta birazcık beraber bir zihin jimnastiği yapalım.

Şimdi dayanıklılıkla başlayınca ilk akla gelen, tabii, faiz. "Burada bir kırılganlık var mı, yok mu"yu anlamanın en önemli meselelerinden bir tanesi biz kaç para harcıyoruz bu bütçeden? Biz kabaca günde 64 milyar lira devlete para vereceğiz, devlet de günde 64 milyar lira para harcayacak faiz öncesi, kabaca birbirine eşitleyecek ama üstüne günde 11 milyar lira faiz ödeyecek ve bu faizi de borçlanarak ödeyecek. Böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. 64 milyar veriyoruz, 64 milyar gidiyor, 11 milyar faiz var ve bunu da borçlanarak götürüyor. Şimdi burada, tabii, ciddi bir kırılganlık olduğu aşikâr çünkü faizini bile borçlanarak ödeyen bir bütçeyle karşı karşıyayız. Bütçe açığı eşittir faiz, eşittir borçlanma. Üstüne üstlük "Önümüzdeki sene enflasyon yüzde 21 olacak." hedefiyle başlıyoruz -birazdan konuşacağız enflasyon hedefi meselesini zaten- faiz ödemeleri bunun 2 katı kadar artıyor, bütçe açığı da 2 katı kadar artıyor. Yani "dayanıklılık" dediğimiz yerlerde aslında bunların daralması beklenir, bunların enflasyonun altında artması yani reel olarak azalmasını bekleriz. Hâlbuki faiz harcamaları enflasyonun 2 katı hızla artıyor, bu da dayanıklılık konusunda ciddi bir soru işareti getiriyor. Sayın Cumhurbaşkanının sık sık vurguladığı faiz lobisini burada birazcık görüyoruz gibi hissediyorum. Enflasyonun 2 katı hızla gelirlerini artırıyorlar. Bütçenin yüzde 15'ini, 5 liralık verginin 1 lirasını da faize ödemeye devam ettiriyoruz. Yani burada ben zaten Sayın Şimşek'in başlattığı programa -biliyorsunuz- bir "tersine Robin Hood programı" diyorum. Hani zenginden alıp fakire dağıtıyordu Robin Hood. Sayın Şimşek'in bütçesi orta direkten alıp Londra'ya dağıtma yönünde bir bütçe, maalesef bunun devam ettiğini görüyoruz. Ve burada tabii, faizler yüzde 43 artarken doğal olarak soru: Ücretler ne kadar artacak? Çünkü hedeflenen enflasyona göre artacaksa bu ücretler faiz artışının yarısı kadarlık bir artış beklememiz lazım diye anlıyorum, onu açıklarsanız çok makbule geçer.

Toplam miktarlara baktığımızda, arkadaşlarımız da ifade ettiler, 4 trilyonluk bir faiz ödemesi var. Bu neden daha fazla? Mesela, deprem konutları dâhil toplam yatırımlardan daha fazla; bu 3 trilyon, faiz ödemesi 4 trilyon. SGK'ye verilen paradan daha fazla; o 3 trilyon, bu 4 trilyon. Bütün savunmaya ve Emniyete -iç ve dış savunmaya ve Emniyete- harcanan paradan daha fazla; o aşağı yukarı 3,5 trilyon, bu 4 trilyon. Yani faiz dediğimiz şey bütün yatırımlardan fazla, sosyal güvenliğe bütün transferlerden fazla, Emniyete ve dış güvenliğe harcanan bütün paradan daha fazla bir tabloyla karşı karşıyayız. Şimdi, tabii, bunun bir borç kısmı da var, borç tarafında bütçe açığının doğal olarak borcu artırması beklenir. Borcun artışında da çok ilginç bir şeyle karşı karşıyayız. Biz Cumhurbaşkanlığı sistemine başladığımızda cumhuriyetimiz 95 yaşındaydı, doksan beş senede cumhuriyet bizi okuttu, Keban Barajı'nı yaptı, hastane yaptı, yaptı, yaptı, yaptı, 1 trilyon borç yaptı. Önümüzdeki sene sonunda bu 1 trilyon borç 20 trilyon olacak. Doksan beş sene 1 trilyon var, karşılığında pek çok yapılan iş var, bu sene 16 trilyonla bitiyor aşağı yukarı, önümüzdeki sene sonunda da 20 trilyon borç yani Cumhurbaşkanlığı sisteminin başlamasından önümüzdeki senenin sonuna kadar dokuz senede doksan küsur senelik borcun bir birimini 20 katına katlamış bir tabloyla karşı karşıyayız, bunu da unutmamakta yarar var, burada da ben bir dayanıklılık görmüyorum açıkçası. Bunu reel sektörde de görüyoruz, karşılıksız çek oranları ifade edildi, hacimler yüzde 20 artarken karşılıksız çek oranı yüzde 50 artıyor. Bu sadece kamusal bir mesele değil. Üstüne üstlük fon tarafında yaşananlar da kurumsal kapasitenin ne kadar sıkıntılı olduğunu gösteriyor.

Sayın Başkan, bu arada galiba on beş dakikadan başlatmadınız benim süremi, onu ayarlarsanız memnun olurum.

Refah iddiasıyla devam edelim. Şimdi, meşhur millî gelir göstergeleri çok sık kullanılıyor, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız da 20 bin dolara atıf yaptı. Bunu tabii, perspektife oturtmamız lazım. Türkiye'de on kişiden 7'si bu rakamın altında bir kişi başına millî gelire sahip zaten yani bu böyle yaygın bir kişi başına düşen millî gelir falan değil. 81 vilayetten 68 tanesi bunun altında -bir tanesi de benim seçim bölgem Balıkesir- bu da yaygın bir gösterge değil. Döviz kuru tartışmalarına girmiyorum ama ben doğduğum sene Türkiye kişi başına düşen millî gelirde dünyada 65'inciydi, hâlâ 65'inci. Türkiye zaten dünyada 18'inci büyük nüfusa sahip ülke, e, zaten 16'ncılıkla 20'ncilik arasında gidip geliyoruz ekonomik büyüklükte. Yani burada büyük bir başarıdan ziyade, ne olduğumuzun dünyadaki kabaca karşılığını görüyoruz aşağı yukarı.

Vergi kısmı da zaten demin söylediğimiz üzere, enflasyon yüzde 21, vatandaştan alınacak olan para yüzde 38. Üstüne üstlük bu para da orta direkler alınıyor çünkü KDV, ÖTV ve bordrodan direkt kesilen para orta direğin cebinden çıkıyor. Orta direğin ödediği vergi kurumlar vergisinin 5 katı. E, şimdi, ben burada da refah göremiyorum açıkçası çünkü enflasyonun neredeyse 2 katı kadar vergi toplayacaksınız, bunun büyük çoğunluğunu orta direkten toplayacaksınız, ondan sonra da refah diyeceğiz, onu anlamak birazcık zor.

Kamuda tasarruf var mı acaba, hani, kamu örnek oluyor mu diye baktığımızda, kamunun faiz dışı harcamaları da yüzde 38 artıyor, o da enflasyonun çok üzerinde. Yani neticede, ondan sonra, niye enflasyon düşmüyor diye konuşuyoruz. Enflasyon tabii düşmez, neticede, geldiğimiz noktada meşhur t+2 formülüne bir kez daha toslamış bulunuyoruz. t+2 formülünde, yıllardır Türk ekonomisini yönetenler iki sene sonra enflasyonun tek haneye ineceğini söylüyor. 2021'de, 2023'te tek hane; 2022'de, 2024; 2023'te 2025; bu böyle geliyor, bu seneki OVP'de de gene iki sene sonraya geldi, t+2, asla tutmayan bir enflasyon hedefi, asla tutmayan bir hedef ve sürekli iki sene sonra tek hane hedefi. Böyle dinamik bir şekilde ilerliyoruz, gene t+2'ye geldik.

Şimdi, peki, bu paralar nereye harcanıyor diye baktığımızda, sanayi ve reel sektöre harcanan para bütçenin zekatı. "Zekatı" derken ciddi olarak zekatı, bütçenin kırkta 1'i buraya gidiyor. Yani sanayinin geliştirilmesi, üretim ve yatırımların desteklenmesi için para kırkta 1. Tarıma harcanan para, tarımsal destek programlarına ayrılan para 235 milyar. Kanunen bunun 4 katı olması lazım. Üstüne üstlük, yıllardır da bu böyle. Tarım Kanunu çıktığından beri bu uygulanmış olsaydı tarıma yirmi yılda 177 milyar dolar para verilmesi gerekiyordu. Verilen para aşağı yukarı 71 milyar dolar yani aslında devlet vatandaşa 100 milyar dolar borçlu yani aslında vatandaşın Ziraat Bankasına borcu olan 35 milyar doların 3 katını devlet destek olarak çiftçiye borçlu, orada da onu bir netleştirmemiz lazım diye düşünüyorum. Dediğim gibi, 31 milyar dolarlık bir çiftçi borcu var ama devletin bugüne kadar yirmi yılda çiftçiye verdiği eksik para 106 milyar dolar yani "Kim kime borçlu?"yu net bir şekilde burada görüyoruz.

Şimdi, gelelim bir de dönüşüm meselesine, bir dönüşüm iddiası var; burada bir dönüşüm var mı, yok mu bunu bir konuşalım isterseniz. Şimdi bizim imalat sanayimizin -ki görece verimliliğin yüksek olduğu alan- bunun yüzde 78'i, beşte 4'ü aşağı yukarı düşük ve orta düşük teknolojili sektörlerde. Ya, Allah aşkına aldığımız riske bir baksanıza yani bir taraftan zaten bu yapay zekâ, endüstriyel robotlar falan filan geliyor; biz bu döneme sanayi istihdamımızın beşte 4'ü düşük ve orta düşük teknolojideyken giriyoruz. Neticede, tabii ki bizim imalat sanayisi istihdamımız 2022 senesinin gerisinde, az arttı falan demiyorum, gerisinde yani dört senedir geriye gitmiş. İSO 1000 Türkiye'nin en büyük bin sanayi şirketi dört senedir yeni istihdam yaratamamış; sıfır. Türkiye'nin toplam istihdamı üç senedir yerinde sayıyor. İşte, burada, önümüzde 2024'te 32,6 milyon; 2025'te 32,6 milyon; 2026'da 32,6 milyon yani ortada bir refah falan olsa bu istihdam sayıları artar, onun da olmadığını görüyoruz yani burada bir dönüşümden ziyade maalesef bir yerinde sayma ve büyük bir risk alma neticesi karşımıza çıkıyor. Yüksek teknoloji ihracatının bizim sanayi ihracatımızdaki payı yirmi senedir yüzde 4; aynı yerde dönüyoruz yani bir dönüşümden değil de bir vasatlıktan bahsedebiliriz ancak. Üstüne üstlük ekonomimiz, bir taraftan işte kurye bir ekonomiye dönüyor, Türkiye'nin en büyük bin sanayi şirketindeki çalışan sayısı kafe ve restorandaki çalışan sayısı kadar. Türkiye'nin en büyük bin sanayi şirketindeki çalışan sayısı Türkiye'deki kurye sayısı kadar yani hizmet sektörü önemli ama hizmet sektöründeki verimliliği de biz arttırmak durumundayız ve hizmet sektörü ihracatını da verimliliğini de nasıl artıracağımıza dair bir şeyi ben bütçede göremedim.

Bu vasatlık meselesinin üstüne üstlük aldığımız birtakım riskler var, işte, MSCI kararı ve "made in Europe" kararını ben konuşmak istiyorum. MSCI meselesi 1989'dan beri biliyorsunuz, bizim içinde bulunduğumuz bir gelişmekte olan ülke statüsü, biz bunun artmasını istiyoruz doğal olarak.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

OTURUM BAŞKANI NİLGÜN ÖK - Buyurun.

BURAK DALGIN (Balıkesir) - Fakat artmasını isterken aslında geriye doğru gidiyoruz yani biz bu işlere başladığımızda Türkiye'nin MSCI endeksindeki payı yüzde 4'tü, bugün binde 4 yani listeden düşmeyi falan geçtim, oradaki payımız düştü aşağı yukarı. Üstüne üstlük şimdi 1989'dan beri içinde bulunduğumuz ligden geri düşmeyi konuşuyoruz. Şimdi biz Türkiye'yi muasır medeniyet seviyesine doğru yukarı mı ittireceğiz, küme düşüp düşmeme için böyle heyecan içinde bakacak mıyız sorusu önemli bir soru diye düşünüyorum.

Şimdi, benim Sayın Şimşek'in planına zaman zaman eleştirilerim vardı, temel eleştirim de bir yatırımcı ilişkileri direktörü gibi davrandığı yönündeydi yani bir genel Hazine ve Maliye Bakanı seviyesinde, orada da yanıldım onu da, o iğneyi kendime batırayım; onu da beceremiyormuş yani çünkü yatırımcı ilişkileri direktörü en azından buradaki payı arttırır.

Reel sektöre gelecek olursak bu "made in Europe" meselesi bayağı ciddi çünkü bizim malum Avrupa dışında, Avrupa Birliği dışında bugün büyük, dengeli ve kaliteli pazarımız yok. Tabii ki pazar çeşitliliğini istiyoruz, tabii ki Afrika'ya, Çin'e, işte, Orta Doğu'ya daha çok mal satalım istiyoruz, Amerikan pazarını geliştirmemiz elzem hepimiz için, siz de çok uğraşıyorsunuz onu da Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı. Fakat bugün itibarıyla bizim Avrupa Birliği dışında hem dengeli pazarımız yok -işte, Çin'le verdiğimiz açık ortada; bir satıyoruz, dokuz alıyoruz, on alıyoruz- kalitesi o seviyede olan pazar yok, Orta Doğu'da o seviyede bir mal satma imkânımız yok hem de dengeli değil diğer pazarlar. O bakımdan, bu Fransa ve Almanya'nın içine kapanması yani bence Avrupa için de çok kötü ve vizyonsuz bir hareket, o yüzde 100 ve orada hakikaten ciddi, bence cahilane bir davranış var ama neticede biz kendi müşterimizi kaybedemeyiz yani o bakımdan otomotiv sektörünü buna kurban veremeyiz. Otomotiv sektörü burada riske girerken bir yandan iş diplomasisini arttırmamız lazım, ikincisi de iç pazarımızı acilen 2 milyona nasıl çıkaracağız ona bakmamız lazım. Biz agresif bir şekilde, tıpkı cumhuriyetin ilk yıllarında yapıldığı gibi belki otomotiv sektöründe kapasite artıran yeni bir transformasyona gitmek zorundayız çünkü bu Avrupa meselesi bizim elimizde olan bir şey değil. Bizim kalkınma hikâyemizin temelinde ihracat yapabilen sanayi vardı, bu hikâyenin zora girmesi bizi çok ciddi sıkıntıya sokar.

Şöyle tamamlayayım sözlerimi: Yani Türkiye'nin esas meselesi aslında bir yağma ekonomisi mi olacağız biz yoksa bir üretim, ticaret ve teknoloji ekonomisi mi olacağız; bizim başka bir sorumuz yok aslında. Hani bu meşhur yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar iktidar partisinin de yola çıkış hedefiydi fakat yoksulluğun arttığını, yolsuzluğun arttığını, yasakların arttığını müşahede ediyoruz. Bunun neticesinde de bir 4'üncü "Y" geliyor, o da yağma ekonomisi. Bu fon meselesi, zaten kamu gözetiminde organize bir hırsızlık olduğu herhâlde artık aşikâr diye düşünüyorum. Yani birkaç çürük elma değil, nefsine uyan birkaç kişi değil, hata yapmış insanlar değil. Hakikaten organize bir şey, kayıtlı kuyutlu çok büyük paraların kamu gözetiminde alındığı bir şeyden bahsediyoruz ve neticede biz bu yağma ekonomisiyle devam edersek bırakın bu yabancı yatırımcıyı, bizim yerli yatırımcımız da buraya para koymaz. Daha önemlisi bizim toplumsal sözleşmemiz de çok ciddi hasar görür. Bakın, ben büyürken zımni bir toplumsal sözleşme vardı, muhtemelen sizin için de geçerliydi o. Sen çalışıp okursan, doğru düzgün bir şekilde işini yaparsan bir hayat kurabilirsin kendine, makul bir gelecek kurabilirsin. Şimdi, ilk defa bizden bir nesil genç arkadaşlarımız için bu bir soru işaretine dönüştü. O meşhur orta direğin hedefi olan iki anahtar, yani bir ev ve bir araba artık hedef olmaktan çıktı, bir hayale dönüştü. Çünkü bir ev ve bir araba İstanbul ortalamalarıyla 10 milyon lira. Normal insanların maaşıyla bunu biriktirme imkânları kalmadı. Biz bir orta direk hayalini tekrar hedef hâline getiremezsek ve insanlara tekrar o toplumsal mukaveleyi hatırlatamazsak ekonominin çok daha ötesinde sıkıntılar yaşarız ve benim gördüğüm risk tam da budur. Çünkü orta direği korumak sadece bir iktisadi mesele değil, aynı zamanda hem toplumsal mutluluk hem de demokratik hukuk devletinin garantisi. Orta direğin olmadığı yerde hukuk da olmaz, demokrasi de olmaz. Nitekim Türkiye'nin son on yıllık macerasında orta direğin kafa üstü gitmesiyle demokratik hukuk devletinin kafa üstü gitmesinin paralel olması sürpriz yahut da tesadüf falan değil. O bakımdan, Türkiye'nin gerçekten dayanıklılık, gerçekten refah ve gerçekten dönüşüm elde etmesi için atılması gereken adım Türkiye'nin bir yağma ekonomisi istikametinden tekrar bir üretim, yatırım ve ticaret ekonomisi hâline gelmesidir ve bunun ilk endikatörü de bence bu fon meselesine bir neşterin atılması ve Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grubu olan her partinin eşit üyeyle katıldığı bir komisyonun kurulması, en azından bu yönde istikametin doğruluğunu gösterecektir diye düşünüyorum.

Hayırlı olsun diyor, saygılar sunuyorum.

---

**Kaynak gösterme:** Burak Dalgın (İYİ Parti, Balıkesir). “Plan ve Bütçe Komisyonu toplantısındaki konuşma”. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu tutanağı, 27 Ekim 2026. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/burak-dalgin-2026-10-27-tutanak-metni (erişim: 28 Ekim 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeKomisyonKonusmaTutanakDetay?tutanakId=90882

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
