# Türkiye cumhuriyeti anayasasının bir maddesinin değiştirilmesi hk. (s.s.894)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Burhan Kuzu (AK Parti, İstanbul)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 101. Birleşim
- **Tarih:** 24 Mayıs 2005
- **Gündem:** TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASININ BİR MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ HK. (S.S.894)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/burhan-kuzu-22-2005-05-24-turkiye-cumhuriyeti-anayasasinin-bir-maddesinin-degistirilmesi-hk-s

> Burhan Kuzu (AK Parti), 24 Mayıs 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 101. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASININ BİR MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ HK. (S.S.894)); konuşma 2.748 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

AK PARTİ GRUBU ADINA BURHAN KUZU (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlarım.

Gündemde bir anayasa değişikliği yine var. Bu, 9 uncu değişikliği 82 Anayasasının. Tabiî ki, bunları böyle bölük pörçük yapmak yerine, esasen, muhalefet partimize unutmadan, şimdiden söylüyorum: Gelin, şu Anayasayı sağ baştan, sol baştan tamamen ortaya koyalım, ne ise bunun gerekli olan zemini, sivil örgütler midir, Sayın Ercenk'in belirttiği gibi, muhataplarını bulalım -samimî olarak bunu söylüyorum- yeni bir anayasa yapalım, daha kısa olsun tabiî bu anayasa; çünkü, Anayasanın bütünlüğü de bozuluyor bu şekildeki sağdan, soldan girmelerle; ama, yapılan değişikliklerin neredeyse hemen hemen hepsinin de doğru olduğunu söylemem gerekir. Olabilir ufak tefek yanlışlıklar; ama, genel olarak olumlu adımlar olduğunu söylemek isterim.

Şimdi, bu önümüzdeki değişiklik neyi getiriyor, neden doğdu; bir defa, bilelim ki, Radyo-Televizyon Üst Kurulu, bilindiği gibi, 1994'ten itibaren var ve 1993'te özel televizyon yayıncılığının Anayasaya girmesiyle başladı. Ondan önce 1990 yılında, biliyorsunuz, özel bir televizyon kuruldu ve radyolar yavaş yavaş kurulmaya başlandı, yasaya aykırı olarak özel radyo ve televizyonlar. Devlet kapatmaya kalktığı zaman vatandaş "radyomu, televizyonumu isterim; türkü dinleme hakkımı kesiyorsunuz" dedi, vesaire. Baş edemeyince Anayasa değişti, doğrusu yapıldı; fakat, buradan da şunu görüyoruz ki, aslında, teknik olarak çağın gereklerini hukuk eğer takip edemiyorsa, mutlak surette, olay, zorlayarak o hukuku arkasından getiriyor bir şekilde; ama, asıl olan, hukukun, hukukçunun ve yetkililerin çok daha önceden bunu görüp düzenlemesi olması lazım.

Şimdi, RTÜK kısmıyla ilgili olarak, özellikle Üst Kurulla alakalı bölüm üzerinde duracağım; çünkü, asıl elimizdeki metin bunu getiriyor. O günkü kanunun 6 ncı maddesine göre, 9 kişilik bu kurulun 5 üyesi iktidar parti ya da partilerine, 4'ü de muhalefet parti ya da partilerine ait olacak şekildeydi. 2 kat aday gösteriliyordu, bunun içerisinden seçiliyordu Meclis Genel Kurulunda. Bugünkü model de aynen bunu getiriyor. Anayasaya bir nevi bu yazılmış oluyor. Bu anlamda, aslında, 1980'lerde yapılan bir... Doğru olmayan bir yol bence; ama, zorunlu olduğu için, birazdan söyleyeceğim. Bu duruma gelinmiş oldu; çünkü, bilindiği gibi, YÖK gibi ve buna benzer birçok kurum, evvela yasayla yapıldı, sonra 1982 Anayasasına bunlar konuldu. Dünyada böyle örnekler hemen hemen hiç yoktur; evvela yasasının yapılıp anayasaya bunun konulması. Evvela anayasa yapılır, o yönde yasalar yapılır; ama, bizde, o günkü şartlarda, maalesef bunlar gerekli oldu.

Şu anki durum, bir nevi, biraz ona benziyor; ama, bu Anayasa Mahkemesinin bir kararının zorunlu sonucu olduğu için böyle oldu. Yoksa, hükümetin ya da önerge veren arkadaşlarımızın tercihi bu yönde elbette ki değildi.

Nedir o konu; 57 nci hükümet -bilindiği gibi, Ecevit Hükümeti- Üst Kurulda bir değişiklik yaptı. Bu 9 kişilik üyenin seçiminde 5'ini Meclise, 4'ünü Bakanlar Kuruluna verdi. Bakanlar Kuruluna da aday göstererek çeşitli kurumlardan, işte, YÖK, Basın Konseyi ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin aday gösterme şartıyla seçme hakkı getirildi.

Anayasa Mahkemesi, bunu... Anayasa Mahkemesine götürüldüğünde, 2002'de gitti, 2004'te karar verdi. Evvela yürütmeyi durdurdu, sonra da iptal kararını verdi; ama, henüz gerekçe yayımlanmadı bilindiği gibi.

Orada, Meclisin Üst Kurula üye seçmesi Anayasada yazılmamıştır; dolayısıyla da, bu yetkisini kullanamaz diyor, böyle bir yetkisi yoktur diyor daha doğrusu. Bence, bu karar yanlış. Bunu birçok hukukçu gibi ben de söylüyorum; çünkü, sonuç itibariyle, bilinmesi gereken bir şey var ki, Meclisin yetkisi ilk eldir, geneldir, birinci eldendir, her şey orada yazmaz. Dolayısıyla, bu seçimi pekâlâ yapabilir; ama, değil mi Anayasa Mahkemesi böyle bir karar vermiştir, elbette ki, o çıkmaz içerisinde bir formül olarak bu bulunmuştur; başka da çare olmadığı için önümüze bu değişiklik gelmiştir.

Şimdi, bu çerçevede, bu girişten sonra, biraz Üst Kurulla alakalı, hem dünyadaki örneklerini vererek, hem bizdeki örnekleri vererek bazı şeyler söylemek istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; elimizdeki bu RTÜK'le ilgili, anayasal kurum haline getirilen RTÜK 1994'te yasayla kuruldu ve o günkü şartlarda, bugüne kadar, bana sorarsanız, ana hatlarıyla, iyi görevler yaptığını düşünürüm.

Şimdi, yalnız, yasa yapılırken bir iki hata bence yapıldı. Bunlardan birisi, kamu yararı, kamu düzeni, toplumun genel menfaatı, bütün bunlar doğru; ama, özel yayıncılık dediğimiz özel sektörün, bu alandaki, bence, katkısı çok ciddîye alınmadı. Esasen, bunun da tekrar gözden geçirilmesi gerekir.

Yine bir şeyin altını daha çizmek istiyorum: 1989 tarihli Avrupa Sınır Ötesi Yayıncılık Sözleşmesi var; biz buna da taraf olduk. Bunun gerekleri bu yasaya yansımıştır önemli ölçüde; bilhassa yayın ilkeleri bakımından baktığımızda. Birazdan buna da değineceğim; gerçek anlamda bunun orada yansımalarını görüyoruz.

Şimdi televizyon programcılığında Üst Kurul benzeri kurullar oluşturulurken, dediğim gibi, özel yayıncılığın dikkate alınmamasının ya da yasayı yaparken bu alandaki eksikliklerin, bence, giderilmesi lazım bundan sonra yapılacak çalışmalarda. Bir defa, bilmemiz gerekir ki, özel sektör ticarî amaç güder, doğrudur; ama, bir şey daha var ki, alternatif program da hazırlar. Yani, devlet sektörünün belli kalıp içerisinde sunduğu programa karşılık, mutlaka özel sektöre alternatif program sunma hakkının ciddî olarak verilmesi lazım; aksi halde, siz, Anayasada özel sektöre bu imkânı verirsiniz. Devlet tekelinin devamından başka bir şey yapmamış olursunuz söylediğim çerçevede hareket etmezseniz.

Üst Kurul dediğimiz kurul benzeri kurullar nerelerde var; şimdi, bakın, Amerika Birleşik Devletleri Federal Haberleşme Komisyonu, 7 kişilik bir komisyon; Amerika Başkanı tarafından atanıyor, senato başkanı aday gösteriyor; yani, bizim dilimizde başbakan atamış oluyor esasen bu kurul üyelerini; 7 yıl için seçiliyor.

Fransa'ya baktığımız zaman, 1989 tarihli kanuna göre, Radyo ve Televizyon Yüksek Kurulu var; 9 üyeli bu kurul, 3'ü cumhurbaşkanı, 3'ü senato başkanı, 3'ü millet meclisi başkanı tarafından seçiliyor; süresi 6 yıl olarak belirlenmiş. Kurul kararları başbakana sunuluyor, başbakan bu kararların yeniden görüşmesini yapılmak üzere onbeş gün içerisinde iade ediyor; böyle bir denetimden de geçiyor.

Almanya'da eyalet bazında, eyalet radyo ve televizyon daireleri kurulmuş.

İtalya'da, garantör dediğimiz meclis ve senato başkanlarının teklifi üzerine cumhurbaşkanının atadığı bir kişi var; 3 yıllığına atanıyor ve tekrar seçilemiyor. Bu, yıllık raporlar hazırlar, başbakana sunar, bu da mecliste görüşülür.

Dikkat edilirse, gerek bizde gerekse Avrupa ülkelerinde radyo ve televizyon yayıncılığında siyasî iktidarın ya da siyasî kesimin ağırlığını görüyorsunuz; hepsinde, mutlaka, siyasîler, bir şekilde için içerisinde. Sayın Tuncay Ercenk'in demin söylediği, acaba bu siyasallaşmayla sonuçlanır mı kaygısı, hakikaten, ilk etapta insanın aklına gelebilir; ama, dünyadaki uygulama da bu yönde, ben de, en orta yolun, en doğru yolun da bu olduğunu düşünüyorum. Anayasada, zaten, bu Kurulun özerk ve tarafsız olacağı belirtilmiş; dolayısıyla, Üst Kurulun, buna, mümkün olduğu kadar dikkat edeceğini düşünüyorum; bugüne kadar da, zaten, buna dikkat etmiştir.

Şimdi, Üst Kurulun yetkileri, aslında, yasada, epeyce net ve çok da güzel sayılmıştı; fakat, bu yetkiler, zaman içerisinde, başka kurumlara verildi ve şu anda, bu alanda, farklı yetkili kurumlar var. Bunların, zannediyorum, tekrar gözden geçirilmesi gerekir. Mesela, frekans ve kanal tahsisinde, lisans iptalinde, yayınların durdurulmasında, yayın izni ve frekans ücretlerinin belirlenmesinde Üst Kurulun yetkileri mutlaktı; ama, bugün, bunların tamamının bu Kurul üzerinde olmadığını biliyoruz.

Şimdi, radyo ve televizyon yayıncılığında gözlemlediğimiz bazı problemler üzerinde duralım. Bir defa, kanal ve frekans tahsisi meselesi bugünkü problemlerin önemli bir durumunu oluşturuyor bence. Şu anki kanunda, dörtte 1'i, radyo televizyon, devlet kanalı olarak veriliyor ve geriye kalan kanalların kullanımında da, ulusal, bölgesel ve yerel frekans bantlarının yarısı tam gün üzerinden, kalan kısmı da zaman paylaşımlı ve dönüşümlü olarak verilecek deniliyor; böylece, çeşitli kanallara, istenirse tabiî, imkân sağlanmış olacak. Elimizdeki rakamlar da -Sayın Başkan, burada, ne kadar doğru bilmem- 250 televizyon kanalı, 2 500 radyo olduğu şeklinde ve bu çerçevede, tabiî, yayıncılıkta da, ciddî problemler gündeme getiriyor. Kanal tahsis süresini 5 yıl olarak yasa öngörmüş; bence, bu süre, başka ülkelerde de var; ama, bu sürenin sanki az olduğunu düşünmek gerekir gibi geliyor bana; yani, bu kadar büyük yatırımlar yapan kuruluşlara, 5 sene sonra, senin görevin bitti, başkasına veriyorum dendiğinde, doğacak olan zararı da, bence, düşünmek lazım. Kaldı ki, devletten 99 yıllığına kiralamalar düşünüldüğü zaman ki, bu o anlamda da değil üstelik; çünkü, bizzat kendisi bu yatırımı yapıyor.

Şimdi, bu süreler, Fransa'da, televizyonda 10 yıl, radyoda 5 yıl, İspanya'da 10 yıl, Amerika'da 3 yıl, İtalya'da 6 yıl. Bizimkilere aşağı yukarı benziyor; ama, söylediğim gibi bu tehlikeyi de gözardı etmemek lazım.

Elimizdeki yasa, yurt dışından Türkiye'ye yönelik yayın yapan radyo ve televizyonlara frekans ve kanal kablo tahsisi yapılamayacağını öngörmüş, doğrudur; ancak, mevcut kanallara bu yayınla ilgili frekans tahsisi yapılırken, şu anki, bunu fiilen kullanan kurumların müktesep hakkının olmadığı söyleniyor. Peki, bunlar bakımından, bu anlamda olmasa bile, müktesep hak anlamında olmasa bile, acaba, devletin de, bir nevi, yıllara dayanan fiilî kullanıma olan hoşgörüsünü dikkate alarak, bir öncelik hakkının olduğunu söylemek gerekmez mi; bunu da düşünmek gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Önemli bir şeyin altını çizmek istiyorum. Kanalların tahsisinde, özel sektöre bunlar verilirken dünyanın takip ettiği yol, kamu yararı, kamu ihtiyacı ve kamu rahatlığıdır. Ana ilkeler bunlardır.

Bakın, bununla alakalı olarak, Amerika'da kanundan bir metni okuyorum size; daha doğrusu federal komisyonun kararı, öyle diyelim, doğrusu bu. Burada diyor ki: "Kanal sayısı sınırlı, buna karşılık yayın yapmak isteyenlerin miktarı ise -ihtiyacı sağlayabilecek kadar değil- kanal sayısının çok üstünde olduğundan, komisyon, ruhsat verdiği takdirde, başvurular arasından hangisinin kamuya daha iyi hizmet edeceğini kararlaştırmalıdır. Üzerinde her şeyden önce durulması gereken husus, yayın veya reklam yapacakların yararı değil, dinleyicilerden oluşan kamunun yararı, rahatı ve ihtiyacı olmalıdır."

Fransa'da, aynı şekilde, yine kanundan bir metin. Diyor ki: "Bu hürriyet, insan onuru, üçüncü şahısların özgürlükleri, görüş akımlarının ifadesindeki çoğulculuk düzenine saygı ölçüsü ve kamu düzeninin korunması, millî güvenlik ihtiyaçları, kamu hizmeti gerekleri, haberleşme araçlarına bağlı teknik güçlükler, millî ses ve görüntü endüstrisinin geliştirilmesi gereklerine dikkat ederek yapılması gerekir."

İtalyan kanununda da benzer hükümleri görüyoruz.

Kamu yararı konusunda Amerika'dan bir örnek vereyim size; ilginçtir bu. Amerika'da, dinî inanç aleyhinde bulunmak isteyen birisi -yani, dinsizliği savunmak istiyor- program istiyor üç kanaldan, müracaat ediyor, üçü de reddedince, konuyu Federal Haberleşme Komisyonuna götürüyor, bizdeki RTÜK karşılığı olan kurula götürüyor, bunların yayınını iptal edin diyor, talebi bu yönde. Kurul, kararında "yayınların, herkesin yararlandığı ortak yayın olması gerekir. O kişinin talebinde, bu özelliğin bulunmadığı sonucuna varılmıştır" diyor ve talebi reddediyor bu şekilde.

Hollanda'da da buna benzer bir karar var.

Görülüyor ki, radyo - televizyon frekansı konusunda, hakikaten önemli bir sorun var ve şu ana kadar bunun yapılmamış olması ciddî bir eksikliktir Türkiye'de; bunun bir an önce yapılması lazım. Yalnız, tabiî, bunların tahsisi konusu RTÜK'ten alındı, Telekomünikasyon Kurumuna verildi. Burada da bir başka problem; Haberleşme Yüksek Kuruluna ihale yetkisi verildi. Böyle de bir yetki karmaşası var bu alanda.

Tabiî, yayıncılık konusunda her kurumu tatmin etmenin zorluğu nedeniyle, dünya bunu çözmek için uğraşmış ve analog yayıncılık ve sayısal yayıncılık dediğimiz iki yöntem bulunmuş bu konuda. Tabiî, analog yayıncılıkta bir program yayınlanabiliyor bir frekanstan; ama, sayısal olanda dört program birden yayınlanabiliyor. Bu konuda, Haberleşme Yüksek Kurulunun aldığı karara göre, 2010 yılına kadar biz Türkiye'de, bu yayıncılık kısmına, sayısal yayıncılığa geçeceğiz, 2006'da da, bazı illerde, büyük illerde deneme yayınlarına başlanacak. Böylece, zannediyorum, frekans noktasındaki sıkıntılar da, belli ölçüde giderilmiş olacak.

Bu noktada, yasayla alakalı birkaç konu üzerinde durayım tekrar.

Şimdi, sorumluluk noktasında, baktığımız zaman, kanunda büyük cezalar öngörülmüş; yani, miktar olarak belki rakamlar yüksek gözüküyor. Tabiî, televizyonların bu anlamdaki gücüyle baktığınız zaman, çok da oransız değil; ancak, buradaki sorun, cezanın alt ve üst sınırları arasında büyük uçurum var; onun biraz daha yakın olması gerektiğini düşünüyorum.

Bir şey daha var burada; o da, yayın cihazlarının müsaderesi konusu. Yasada bu da vardı. Bunu, Yargıtay iptal etti ve onadı. Doğrusunu yaptı bence.

Yine, bu anlamda bir husus, bantların 1 yıl süreyle saklanması meselesi. Tabiî, bu yayınlar arttıkça, bunları koyacak yer sorunu çıkabilir. Başka ülkelerde bu, 3 aya kadardır; 1 ile 3 ay arasında değişiyor. Bizde de, aslında, tasarı metni 3 aydı; ama, sonradan 1 yıla çıkarıldı. Bence, bunun da gözden geçirilmesi gerekir.

Şimdi, reklamlar var; zaman zaman, filmleri seyrederken bizim de canımızı sıkan, araya giren reklamlar... Tabiî, reklam olmadan televizyon ayakta kalamaz; ama, sık sık reklam verme meselesini de başka ülkeler kurala bağlamış. Bizde diyor ki "reklamlar, günlük yayın süresinin yüzde 15'ini geçemez."

Şimdi, bunlar Avrupa ülkelerinde nasıl diye baktığımız zaman, yani, saat üzerinden, 1 saatlik yayında, Amerika'da 6 dakikalık reklam olması gerekiyor en çok, İsrail'de 6 dakika, Kanada'da 7 dakika, Avusturya'da 4 dakika, Lüksemburg'ta süre yok; ama, uygulamada 5-10 dakika arasında değişiyor. Demek ki, reklam meselesinde de dünyayla bir anlamda paralellik sağlamamız gerekecek.

Önemli bir konu üzerinde duracağım; o da, özel televizyonla alakalı; bu kuruluşların hisse oranları. Tabiî, bu çok önemli bir mesele, tekelciliği önleme bakımından. Başka ülkelere baktığımız zaman -Avrupa Sınırötesi Yayıncılık Sözleşmesi de buna hükümler getirmiş- mesela, Fransa'da, yabancıların hisseleri yüzde 20'yi geçemez diyor. Tabiî, Avrupa Birliğinin kendi üyeleri hariç; başkaları açısından söz konusu bu söylediğimiz rakam. Özel radyo ve televizyonların hisselerinin yüzde 50 oranını geçemeyeceği yine hükme bağlanmış. İtalya'da, aynı anda hem mahallî alanda hem ülke çapında radyo ve televizyon yayıncılığı yasaklanmış. İspanya'da "Hiçbir özel veya tüzelkişi birden fazla özel televizyon kuruluşunun sahibi olamaz" diye hüküm konulmuş. Amerika'da benzer bir hüküm var; yalnız, bir bölgede ancak, en çok bir kanala sahip olabiliyorsun, bölge federal yapı olması sebebiyle ve ülke genelinde 7 televizyon, 7 radyo istasyonu kurma hakkın var. Bu anlamda da, demek ki, bir sorun bu.

Peki, pizde durum ne... Anayasa Mahkemesi bunu iptal ettiği için, şu anda, çok ciddî problem var. Bu boşluğun mutlaka doldurulması lazım. Şu anda, sermayesi olan bir özel sektör çok sayıda kanal alabilir, çok sayıda televizyon kurabilir ve bunda da, söylediğim gibi, hısım akraba, üçüncü dereceye kadar yasaklar filan şu an bence askıda. Bütün bunların ciddî olarak tekrar gözden geçirilmesi gerekir ve bir an önce bu yasanın çıkması lazım; ama, bu yasanın çıkabilmesi için de Anayasa Mahkememizin o kararın bir an önce gerekçesini yayımlaması lazım ki, onu görerek ilgililer bunun gereğini yapmış olsunlar.

Evet, bu noktada, yayınla alakalı bir yasaklama ve durdurma meselesi üzerinde duralım. Şimdi, yargı kararları dışında, prensip olarak, millî güvenliğin ve kamu düzeninin ciddî olarak acil durum gerektirdiğinde Başbakana ya da ilgili bir Bakana yayın durdurma yetkisi vermiş yasa. Tabiî, bu, kullanılan bir yetki değil uygulamada. Zaten, bir Başbakan ya da ilgili Bakan, durup dururken böyle bir yola gitmez; ama, ülkenin içinde bulunduğu şartlar sebebiyle, ola ki, gerekirse ani durdurmalara böyle bir karar...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun efendim.

BURHAN KUZU (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkanım, teşekkür ederim.

Bu anlamda, tabiî, Başbakana verilen bu yetkinin de, millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından doğru olduğunu düşünüyorum.

Şimdi, uygulamada -Üst Kurulla ilgili olarak bugüne kadarki uygulamaya baktığımız zaman- uyarı ve yayın durdurma yetkisini, RTÜK zaman zaman kullanmış. Sekiz yıllık uygulamasında, ceza olarak durdurma cezası, toplam kırksekiz yılı aşma şeklinde gözüküyor. Yani, süre olarak bu. Bu süre içinde 17 714 günlük bir durdurma cezası öngörülüyor, toplam... Yani, bu rakamlar büyük gibi gözüküyor; ama, bunların içerisinde ifade özgürlüğüyle ilgili olan bazıları hariç, ben, RTÜK'ün bu uygulamasının doğru olduğunu; çünkü, Türkiye'deki yayıncılığın sorumsuz ve fütursuzca yapıldığını belirtmek istiyorum.

Şimdi, sonuç olarak, elimdeki metinde, RTÜK'ün ve ilgili yasanın 4 üncü maddesinde -Sayın Ercenk de buna değindi, önemsediğim bir madde- Avrupa Sınırötesi Yayıncılık Sözleşmesi çok güzel düzenlemiş ve bizim 4 üncü madde bundan almış yayın ilkelerini; gayet güzel sıralanmış bunlar. Hepsi doğru bana sorarsanız; ama, uygulamada bunların, mümkün olduğu kadar, yerine getirilme noktasında, hem yayıncılarımızın hem de kurul üyelerimizin daha hassas olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Mesela, şiddet konusu, reyting kaygısıyla gençlerimizi perişan hale getirdi ve Almanya ile Türkiye'yi mukayese ettiğimiz zaman, çizgi filmler dahil, şiddet oranı 4-5 katı bizde. Adam öldürme sahnesi... Gerçek olsa, yandı Türkiye. Dolayısıyla, bunlar, çocuklarımızı ciddî olarak özendiriyor.

Yine, bir konu, bu anlamda yayıncılık noktasında, ailenin korunması yanında kültürün korunması meselesi. O da, Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği meselesi. Bununla alakalı yasada hüküm var; belli oranda bunları, bu programları koyması gerekiyor; ama, bakıyorsun, gecenin saat 4'ünde, 5'inde filan bunu yapıyor. Gençlerimiz, tabiî, pop müziğiyle... Onlara da bir şey demiyorum, gençlerin de hakkını yemeyelim; ama, tabiî, hep pop olunca, bu sefer kültürden kopuyor. Bu türküler ve sanat müziği bizim tarihimizdir. Onlar söylediği zaman oradaki nine ağlarken, çocuğun "yahu, kapat, yine başım şişti" filan demesi beni perişan ediyor, açık söylüyorum. Çok vahim bir durumdur bunlar. Çocuklarımıza mutlaka bunu sevdirmemiz lazım. Gerekirse, yasa da koyup, akşamın, belli, çok güzel saatlerinde, biraz da zoraki dinleterek alıştırmak lazım. Zaten bir zevkine varsa, bir daha bırakmaz çocuklar o müziğin zevkini.

Tabiî, Türkçe konusu çok önemli. Kanallarda Türkçenin çok kötü kullanıldığını görüyoruz. İsimlerini vermeden birkaçını zikredip konuşmamı tamamlamak istiyorum. Bakın, hangi cümleler var: "Asarı antika", "namı değer eski tüfekler", "onlar da tekavüt olmuş bir sürü futbolcu var", "eşine enderine rastlanmayacağınız bir dolandırıcılık olayı", "depremin merkez üstü", "felaket tellalcıları", "bu olayın bir örneklik teşkil etmesini diliyoruz", mutayakkuz olunması tavsiye edilir", "ilanihayre" demiş -ilanihaye tabiî- "Boliç yüzde 80 derece dönerek PAF takımla antıramanlığa çıktı", "herkesin hemfikir olduğu bir noktada malumun ilanından ibarettir", "sonra da güvenliği sağlayamacaklarını şifaen bildirdiler", "dolar 600 000, 400 000 oldu", "Cumhurbaşkanı KHK'yı geri iade etti." İçinde bunların tabiî çok yanlış olanı var, az yanlış olanı var; ama, bunların hepsi yanlış cümleler. RTÜK Başkanımız da burada, ilgili Bakanımız da burada, bu konuda daha hassas olunmasını, ilgili televizyonlara bunların bildirilmesini özellikle hatırlatıyorum.

Bu Anayasa oylamasında, Meclisimizin, inşallah, oybirliğiyle bunu geçireceğini ve konuşmamın başında belirttiğim gibi, daha büyük paketlerle burada olunması gerektiğini arz ediyorum; hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum; sağ olun, var olun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Burhan Kuzu (AK Parti, İstanbul). “Türkiye cumhuriyeti anayasasının bir maddesinin değiştirilmesi hk. (s.s.894)”. TBMM Genel Kurulu, 101. Birleşim tutanağı, 24 Mayıs 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/burhan-kuzu-22-2005-05-24-turkiye-cumhuriyeti-anayasasinin-bir-maddesinin-degistirilmesi-hk-s (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
