# 59 uncu hükümet programı üzerindeki görüşmeler

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Cemil Çiçek (AK Parti, Ankara)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 52. Birleşim
- **Tarih:** 21 Mart 2003
- **Gündem:** 59 UNCU HÜKÜMET PROGRAMI ÜZERİNDEKİ GÖRÜŞMELER
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/cemil-cicek-22-2003-03-21-59-uncu-hukumet-programi-uzerindeki-gorusmeler

> Cemil Çiçek (AK Parti), 21 Mart 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 52. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 59 UNCU HÜKÜMET PROGRAMI ÜZERİNDEKİ GÖRÜŞMELER); konuşma 5.231 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; 59 uncu Cumhuriyet Hükümetinin Programıyla ilgili olarak, burada dile getirilen hususlara cevap vermek üzere, huzurunuzdayım. Şahsım ve hükümetim adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Parlamento çalışmalarımız içerisinde söylediğimiz her söz, yaptığımız her çalışma, muhakkak ki, önemlidir; ama, bunlar içerisinde üç metin var ki, bunların ayrı bir değeri var, ayrı bir yeri var siyasî hayatımız bakımından. Onlardan bir tanesi, kalkınma planlarıdır. Kalkınma planları, aslında, devletin, siyaset yapanların gelecekle ilgili stratejileridir; önümüzdeki beş yıla dünya ölçeğinde, Türkiye ölçeğinde nasıl baktıklarını, Türkiye'yi nereye getirmek istediklerini ortaya koyan hedef metinlerdir; bu bakımdan önemlidir.

En az onun kadar önemli olan iki metin daha var. Bunların başında da, hükümet programı geliyor. Aslında, hükümet programları, bir siyasî heyetin, ülkenin sorunlarına nasıl yaklaştığını, hayatı nasıl anladığını, sorunlara getirdiği çözümleri, işbaşında kaldığı sürece, bu ülkeye vaat ettikleri hususları, hedefleri, çerçeveleri ortaya koyan metinlerdir. Onun için, fevkalade önemlidir. Bu önemi sebebiyledir ki, bu metinler üzerinde, hükümet programları üzerinde yapılan müzakereler de o derece önemlidir. Onun için, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına burada dile getirilen görüşleri, gerçekten dinledim; yalnız sol kulağımızla değil, sağ kulağımızla da dinledik. (AK Parti sıralarından alkışlar) Hatta, olmadı, can kulağımızla dinlemeye çalıştık; ama, samimî olarak bir şeyi itiraf etmek durumundayım. Ben, Cumhuriyet Halk Partisinin konuşmalarını ilgiyle takip eden bir insanım. Özellikle, siyasî hayata girdiğim günden beri de fevkalade önemliydi; ama, itiraf etmeliyim ki, bugünkü konuşma kadar light bir konuşma dinlemedim. (AK Parti sıralarından alkışlar) Buna bozulabilirsiniz, buna tepki verebilirsiniz; ama, emin olun, çıktıktan sonra diyeceksiniz ki, hakikaten, bugünkü konuşmanın kalorisi yoktu; çünkü, bir hükümet programıyla ilgili bir şey söylüyorsanız, bizim yanlışımızı söylerken kendi doğrularınızı da ortaya koymak mecburiyetindesiniz; çünkü, siyaset anlayışı bunu gerektirir, kaliteli siyaset de bunu gerektirir. Öbür türlüsü geçmişte çok denendi; Türkiye bir yere gelmedi.

Şimdi, iktidarın görevi doğruyu yapmaktır. Muhalefetin görevi de yanlışı yaptırmamaktır. Yanlışı yaptırmamak için, doğruyu söyleyen kadar doğruyu bilmek gerekir. (AK Parti sıralarından alkışlar) Şimdi, üç kişi, üç değerli hatip, burada konuşma yaptı; acaba, doğru adına ne söyledi ya da bizim bu programımızda nerede yanlış var onları söyledi. Muhalefet, her şeye olumsuz bakmak değildir. Hele hele, günümüz anlayışında, Avrupaî anlamda -şimdi, hep Avrupa Birliğine de gireceğiz diyoruz ya- muhalefet, kendi doğrularını da yanlışla birlikte ortaya koyup, topluma bir mukayese imkânı vermektir.

Şimdi, bizim programımızdaki bazı konularla ilgili cümlelerimizi yeterli bulmadılar, ayırdığımız sayfayı yeterli bulmadılar; bu da çok doğru bir anlayış değil. Bir konuya verdiğiniz önem, sayfa adediyle, satır adediyle sınırlı değildir. Eğer, oraya doğru şeyleri yazdıysanız, bir tek cümle bile sizin niyetinizi, o konuyla ilgili çerçevenizi ortaya koymaya yeter. Desem ki "adalet mülkün temelidir"; buna ilave edecek, fazlaca bir şey söylemeye gerek var mı?

Şimdi, eğer meseleye o ölçekten baktığımızda, bu programda tarımla ilgili birkısım sayfalar vardı, sanayiyle ilgili düşüncelerimiz vardı; çevreyle ilgili, kentleşmeyle ilgili, konutla ilgili, demokrasiyle ilgili, özgürlükle ilgili... bunların hiçbirisi Cumhuriyet Halk Partisini ilgilendirmiyor mu? Cumhuriyet Halk Partisi bu konularla ilgili hiçbir şey söylemedi. Acaba söylememiş olmaları, zımnen, bizim bu söylediklerimizin doğru olduğu anlamına mı geliyor, böyle bir lisanı hal ile itiraf mı etmiş oluyorsunuz?

Evet, eğer sayfa adedine ya da bazı şeylerin konuşulup konuşulmamasına bakıyorsanız, o takdirde Cumhuriyet Halk Partisi, demek ki, sadece iki üç konu üzerinde siyaset yapan, onun dışındaki toplumsal sorunlarla, toplumun diğer kesimleriyle ilgisi, alakası olmayan bir parti konumuna düşmüş olur. Bunu da, doğrusu, Cumhuriyet Halk Partisine yakıştıramam.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, burada, yadırgadığım bir husus var. Bunu, lütfen, bundan sonra yapmamış olmamız gerekir diye düşünüyorum, hukuka ve kanuna saygılı bir insan olarak. Bir partinin ismi evvela tüzüğünde yazar, hem ismi yazar, hem kısaltılmış şekli yazar. Bu tüzük götürülür, İçişleri Bakanlığına verilir. Bu tüzükte, aynı zamanda, İçişleri Bakanlığına verdiğimiz metinlerde, partinin amblemi de vardır. Sonra, Cumhuriyet Başsavcılığına gider bu metinler. Sonra, seçim zamanlarında Yüksek Seçim Kurulu bu metinleri, bu bilgileri alır, oy pusulalarına basar ve vatandaş, o isme göre bu partiyi tanımlar. Şimdi, nedense bir süreden beri bir söylem haline geldi. Biz, tüzüğümüzde "Adalet ve Kalkınma Partisi", kısaltılmış isim olarak "AK Parti" diyoruz. Sonra, verdiğimiz metinlerde bu böyle, resmî metinlerde de bu böyle; ama, nedense, bir "ak" düşmanlığı mı vardır onu bilemiyorum ya da "ak" kelimesinden bir rahatsızlık mı var onu anlayamıyorum. Bizim ismimiz "AK Partidir". Siyasî kimliğimiz, siyasî metinler bunu gerektirdiği halde, "AKP" denmeye devam ediliyor.

Buradan iki anlam çıkar: Birincisi, ak düşmanlığından kaynaklanır. Biz, gerçekten bir ak partiyiz. (AK Parti sıralarından alkışlar) Milletimiz bizi ak parti olarak gördü ve anamızın ak sütü kadar helal reyleriyle biz buraya geldik. Biz, milletin partisiyiz. (AK Parti sıralarından alkışlar) Millet bize "AK Parti" diyorsa, bu çatı altındaki herkes, bizi böyle telaffuz etmeye, böyle anmaya mecburdur. Bu, hukukun gereğidir, yasalara saygının gereğidir.

MEHMET SEVİGEN (İstanbul) - Hükümet Programı üzerinde konuş, partiyi anlatma...

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Aksi varit olursa, hepimizin kimlik cüzdanı var, orada ismimiz yazıyor. Şimdi, ben, ismi Mustafa olan birisine "Muso" desem yakışık alır mı, bu doğru olur mu, bu siyasî nezakete sığar mı?! Gelin, bu neviden nitelemelerden vazgeçelim; çünkü, benim anlayabildiğim kadarıyla, şu bir saatlik konuşma içerisinde iki kavrama karşı bir tepki var: Bir "ak" kavramına tepki var, öyle anlıyorum; bir de "muhafazakârlık" kavramına bir tepki var. Şimdi, bunların ikisinden de başka türlü bir anlam çıkarmaya gerek yok. Muhafazakâr parti, toplumun değerlerini benimseyen, toplumu önemseyen, toplumun mukaddeslerini yücelten, baştacı eden ve bizi biz yapan değerlere asgarîden saygıyı ifade eden bir kavramı ifade eder. (AK Parti sıralarından alkışlar) Bundan rahatsız olmaya gerek yok, bunun içini başka anlamlar yükleyerek doldurmaya da gerek yoktur. Eğer bu toplum muhafazakâr olmasaydı, bunca yaşadığı sıkıntılara ve bunca şoklara rağmen, bugün huzur ve barış içerisindeki bir Türkiye'yi tesis etmek mümkün olmazdı, bu ülke, kargaşadan, anarşiden, terörden başını bir türlü alamazdı. Bunca sıkıntılara ve olumsuz göstergelere rağmen, halen demokrasi yaşıyorsa, halen biz siyaset yapabiliyorsak ve insanlarımız kanuna, hukuka, devlet otoritesine saygı gösteriyorsa, bunun birinci ayağı, muhafazakâr bir toplum olmasından kaynaklanıyor. Onun için, bu neviden kavramları, siyasette başka anlamlara çekmeye gerek yok; yerli yerine oturtmak ve siyaseti doğru tavsif etmek lazım gelir.

Değerli arkadaşlarım, biz, ne yapmak istediğimizi, evvela, 3 Kasım seçimlerine giderken seçim beyannamemizde söyledik; başka partiler de söyledi. O yetmedi, 58 inci Hükümet Programında söyledik, Acil Eylem Planımızda söyledik ve şimdi 59 uncu Hükümet Programımızda söylüyoruz. Bizim bu söylediklerimiz içerisinde, başka anlam çıkarmayı gerektirecek ve bunun üzerinden birilerinin kafasına soru işareti sokmamızı mümkün kılacak en ufak bir şey olduğu kanaatinde değilim.

Şimdi, gölge taşlanarak siyaset yapılamaz. Gelin, siyaset adına gölge taşlamayalım; çünkü, geçmişte bu gölgeler taşlandı, yarım yamalak gazete malumatları üzerine siyasî demeçler verildi, bunlar üzerinde bu memlekette kavga yapıldı, gürültü çıkarıldı, kamplaşmalar oldu, kutuplaşmalar oldu; Türkiye'nin geldiği nokta da burasıdır.

Ha, bir şey daha söyleyeyim: Hiçbir parti, diğer partinin meşruiyetini test etme kantarı da değildir. Bunun altını da özellikle çizerim. (AK Parti sıralarından alkışlar) Eğer, bir partiye birileri meşruiyet tanıyacaksa, o, milletin ta kendisidir, anayasasıdır. Biz de, bu memlekette siyaset yapan her parti kadar Anayasaya bağlı, Anayasadaki devletin niteliklerine bağlı ve millet tarafından da aklanmış, millet tarafından tescil edilmiş bir partiyiz. Dolayısıyla, rejimle ilgili, laiklikle ilgili meselelerde bir başka partiden cevaz alacak noktada değiliz. (AK Parti sıralarından alkışlar) Eğer metin okunmuş olsaydı, bu, çok açık olarak da ortaya çıkacaktı. Kaldı ki, biz, 58 inci Hükümet Programında da, Acil Eylem Planımızda da, Anayasa değişikliği yapacağımızı söylemişiz. Türkiye'de bunu söylemeyen parti var mı?! Bu Anayasayı yapanlar bile belli bir süre sonra, "ben bu Anayasanın kefiliyim, bunda delik açtırmam" diyenler dahi, aradan on sene geçtikten sonra, Anayasanın eskidiğini kabul etmiş, değişmesinin lazım geldiğini ifade etmiştir. Onun içindir ki, hiçbir parti gösterilemez ki, seçim beyannamelerinde, seçim meydanlarında bu Anayasanın eskidiğini söylemiş olmasın, bu Anayasanın topluma dar geldiğini söylemiş olmasın.

Biz, şimdi burada ne diyoruz; "Artık, ülkemize dar gelen yürürlükteki Anayasa yerine, katılımcı ve özgürlükçü yeni bir anayasayı hazırlayacağız. Bu anayasanın hazırlanmasında, kendi fikirlerimiz kadar, muhalefet partilerinin ve tüm toplumsal kesimlerin katılımını en etkin biçimde sağlama çabası içinde olmaya söz veriyoruz" diyoruz. Şimdi, "hava bulutlu" dan "bana niye ördek dedin" mantığını bırakmanın zamanı gelmedi mi hâlâ?! (AK Parti sıralarından alkışlar) Gelmedi mi?.. Leblebiden nem kapmanın ne anlamı var?

Bu Anayasanın dar geldiğini herkes kabul ediyorsa, her parti söylüyorsa ve millet de bunu böyle anlıyorsa, o Anayasayı değiştireceğiz; kiminle, sizlerle beraber değiştireceğiz. Teşekkür ederim, birinci paket sırasında, hakikaten çok anlamlı, çok önemli bir katkı sağladınız. Ben ve arkadaşlarım, sadece bu kürsülerde değil, her platformda, bu katkınızı şükranla ifade etmeye çalıştık. Bu değişikliği sizlerle beraber yapacağız. Kaldı ki, bu Mecliste bunun geleneği de teşekkül etti. Uzlaşma Komisyonu kuruluyor. O komisyon da, partilerin Meclisteki dağılımına bakmaksızın, sandalye sayısına bakmaksızın, eşit üyelerden teşekkül ediyor ve bu metinler oybirliğiyle hazırlanıyor. Dolayısıyla, yöntemi belli. Herkesin şikâyet ettiği bir Anayasa ve diyoruz ki: "Özgürlükçü bir anayasaya Türkiye'nin ihtiyacı var."

Değerli arkadaşlarım, siyaset yaptığımız dönem, 2003. Artık, yasakçı dönem geride kaldı. Eskiden, yasakçılığı bir siyaset üslubu, bir siyaset modeli haline getirmiş dönemler oldu bu ülkede, böyle partilerimiz de oldu; ama, bunlar geride kaldı. "Yeter, söz milletindir" denildi ve millet, bu yasakçılığı sandıkta ortadan kaldırdı. Kaldı ki, yasakçılığın en organize olduğu, en sistematize olduğu rejimler, bugün, tarihten silindi. Eğer, yasakçılık bir ülkeyi bir yere getirebilseydi, Saddam rejiminde Irak bir yere gelebilirdi.

Meseleleri, oturup, doğru anlamak lazım. Özgürlüklerden korkmaya gerek yok. Milletimize güvenmemiz lazım, insanlarımıza güvenmemiz lazım. Artık "millet bir şeyden anlamaz" deyip, tepeden bakma dönemi geçmiştir. Millet, belki de kendisini yönetenlerin yapmış olduğu birçok yanlışı, götürmek istediği birçok uçurumu kendi ferasetiyle önlemiş ve tekrar, rejimi yerli yerine oturtmaya, sistemi yerli yerine oturtmaya çalışmıştır. Dolayısıyla, millete güvenmek lazım. Özgürlükçü bir anayasayı eğer bu dönem başarabilirsek, bu dönemin milletimize en büyük armağanı o olacaktır.

Dolayısıyla, bu Anayasanın değişmesi gerekiyor. Nerelerinin değişmesi gerekiyor; bu gayet açık; çünkü, Türkiye'nin taraf olduğu sözleşmeler var, Türkiye'nin altına imza koyduğu metinler var, Türkiye'nin içerisinde yer almaya çalıştığı bir demokrat dünya var, o dünyanın standartlarına uygun yeni bir anayasa yapma mecburiyetimiz var. Eğer, biz, bunu, kendi irademizle yapmazsak, kendi isteğimizle yapmazsak, sonra sıkışıyoruz, zaman daralıyor, hiç olmayan bir zamanda, hiç olmayan bir üslupla, hiç de bize yakışmayan bir şekilde anayasa değişiklikleri yapıyoruz. Geçtiğimiz dönemde bunun başka misalleri de vardır. Onun için, biz diyoruz ki, toplumun bütün kesimleriyle işbirliği yapmak suretiyle bir anayasa değişikliğini yapmaya mecburuz. Milletimize yakışan da özgürlükçü bir anayasadır.

Kaldı ki, bir şeyi daha ifade etmemiz lazım; çünkü, 58 inci Hükümet Programında da, bu anayasa lafı üzerinden, bu kürsüde, aşağı yukarı 20 dakikaya yakın bir konuşma oldu. Bizim niyetimiz o değil, maksadımız o değil; gayet açık bir metin. Ben biliyorum ki, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunda çok değerli hukukçularımız var: Hemen, buradan görüyorum, Sayın Güneş var; Adalet Komisyonunda çok değerli hukukçu arkadaşlarımız var. Eğer onlardan birine sorulabilmiş olsaydı, şunun bilinmesi lazımdı: Anayasanın 2 nci maddesi, değiştirilemeyecek maddeler arasındadır. Bu ülkede, hiç kimse, değiştirilmesi mümkün olmayan bir şeyi, anayasa değiştireceğim diye değiştiremez. Bu, Anayasaya aykırı. Bu Anayasa değişecekse, Anayasadaki usullere göre, esaslara göre değişecek. 2 nci maddenin değişmeyeceği yazılı olduğu halde, kim böyle bir yola tevessül eder? Ayrıca, bizim aklımızdan geçmeyen, niyetimizden geçmeyen bir şeyi, bir bühtanı, ikide bir önümüze getirip, koyup, bunun üzerinden siyaset yapmak, doğrusu, geldiğimiz noktada, geldiğimiz zaman dilimi içerisinde, bir an evvel terk edilmesi gereken bir alışkanlıktır diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, biz, hizmet partisiyiz, bunun için kurulduk. Her partinin hedefi de budur; millete hizmet etmek için kurulur. Ben, herkesi öyle görüyorum, öyle anlıyorum. Herkes, çıkar, millete fikirlerini, düşüncelerini söyler; sonra da, millet, bunlar arasında bir değerlendirme yapar ve sonuçta kararını verir. 3 Kasımda, bu millet, 40'a yakın partiyi, seçime giren 20'ye yakın partiyi dinledi, sonuçta tercihini yaptı; AK Partiyi iktidar yaptı, Cumhuriyet Halk Partisini de muhalefet yaptı. Dolayısıyla, milletin ortaya koyduğu irade üzerinde spekülasyon yapmanın bir anlamı yok. Biz, neye göre iktidar olduk; milletimizin önüne koyduğumuz metinlere ve vaatlerimize göre. Şunun şurasında dört ay oldu olmadı. Bakınız, herkes kabul ediyor; insafla kabul etmek lazım, değerlendirmek lazım ki, şu yakın tarihimiz içerisinde, hiçbir hükümetin önünde bugünkü kadar büyük meseleler olmadı. Bunlardan birisi dahi, hükümetlerin feleğini şaşırtmaya yeter. İnsafla bunun altını çizmemiz lazım.

Şu kadar zamandır "Avrupa Birliği" diyoruz. Hani hatırlar mısınız "eğer AK Partiye rey verilirse, AK Parti iktidar olursa, Avrupa Birliği süreci tehlikeye girer, şöyle olur, böyle olur; Avrupa Birliğine girişin teminatı bizleriz" denildi; bizim üzerimizden, yine, hayalet taşlayarak, bir sürü spekülasyonlar yapıldı. Millet, bunların hiçbirisine itibar etmedi, hepsini geldiği yere geri gönderdi; ama, insafla kabul etmemiz gerekir ki, 4 Kasım sabahından 12 Aralık akşamına kadar AK Partinin yapmış olduğu çalışmanın onda 1'ini -geriye dönük- başka hükümetler yapmış olsaydı, bugün, Türkiye, 2004 aralığını beklemek durumunda olmazdı. Bunu kabul etmeniz lazım. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Bu noktada, Cumhuriyet Halk Partisinin de katkısı oldu; iktidar ve muhalefet... Doğrusu, millet de bu üslubu benimsedi. Gelin, bu üslubu devam ettirmeye çalışalım; Türkiye'nin yararı buradadır. Türkiye'nin dış meselelerinde, önemli meselelerinde omuz omuza vermemizin zamanı gelmiştir. Bakınız, bunun en güzel örneğini, daha dün, İngiliz Parlamentosu verdi. Demokrasinin beşiği oraysa, işte, güzel örnekler oralarda da var.

4 Kasımdan 12 Aralık akşamına kadar, biz, Avrupa Birliği için yapılması gereken ne varsa yaptık; bütün toplum kesimlerini de yanımıza almak suretiyle, Avrupa'nın dolaşmadığımız başkenti kalmadı ve 4 Kasımdan 12 Aralık akşamına kadar, dünyanın gündeminde, Batı'nın başkentlerinde, hep Türkiye olmuştur, hep AK Parti iktidarı olmuştur.

Burada, bu vesileyle ifade edeyim: Halen, şu an, buradaki dış misyonlarda görev yapan bir değerli bürokratın beni ziyarete geldiğinde söylediği şey şudur: "Ben, onaltı senedir bu kuruluşta görev yapıyorum. 4 Kasımdan bugüne kadar yaptığım çalışmalarda, hiç bu dönemdeki kadar rahat etmedim; hep Türkiye aleyhine kötü şeyler söylenirdi, yanlış şeyler söylenirdi, Türkiye'ye olumsuz bakılırdı. İlk defadır ki, böyle bir kuruluşta devletimi temsil etmenin gururunu yaşıyorum. Size teşekkür ederim" demiştir. Dolayısıyla, bakınız, işin doğrusunu yapmak, işin güzelini yapmak, birlikte bu güzellikleri ortaya koymak varken, toplumumuzda tereddütler meydana getirmenin hiçbir anlamı yoktur diye düşünüyorum.

Avrupa Birliği meselesi... Geriye dönüp bir bakalım; bu ülkede, bu Parlamento çatısı altına, "Çırpınırdı Karadeniz" türküsünü siyasî söylem olarak gündemlerine getiren, meydanlarda konuşan insanlar geldi. Onlar, bugün burada yok. Gıyapta konuşmak için söylemiyorum, bir tespit anlamında söylüyorum. 1990'dan beri Türk cumhuriyetlerine gidip gelen, belli aralıklarla oraları ziyaret eden, Türkiye acaba oralarda ivme mi kazanıyor, ileri mi gidiyor geri mi gidiyor, ağırlığı var mı yok mu... Çok şükür, bunu mukayese imkânına sahip oldum. Samimiyetle söylüyorum ki, uzunca bir zamandan beri, Türkiye Cumhuriyeti, maalesef, oraya karşı görevlerini yerine getiremedi. Üçbuçuk yıllık geriye dönük iktidar döneminde doğru dürüst temaslar yapılamadı. Ekonomide kaybettik, siyasette kaybettik, çok şeyde kaybettik. Olumsuzlukları söylemek istemiyorum; ama, 4 Kasım sabahından itibaren, bir taraftan Avrupa, öbür taraftan Türk cumhuriyetleriyle en üst düzeyde temas, bu iktidar döneminde yapıldı. Şimdi, bunun arkasının gelmesi gerekiyor; aksi halde, bu boşluk, başkaları tarafından dolduruluyor. Eğer, biz, Ortaasya'da doğru bir politika takip edemezsek, Ankara'da da sağlam oturmamız mümkün değildir. Oraya karşı, Türkiye'nin, her seviyede ilgisinin ve alakasının devam etmesi lazım. 4 Kasım sabahından itibaren, bu ilgi tekrar kurulmaya başlamıştır. İlk defadır ki, Türkiye, içine kapanık olmaktan çıkmış, kaplumbağa siyasetinden kurtulmuş, çok yönlü bir dışpolitikanın ipuçlarını vermeye, çabasını ortaya koymaya, hedeflerini ortaya koymaya çalışmıştır.

Yeri gelince hep söyleriz, yüzde 98'i Müslüman olan bir ülke... İslam dünyası diye, geçen hükümet programlarında doğru dürüst bir kavram var mı? Biz, çevremizdeki İslam ülkeleriyle bile ilişkimizi kestik. İlk defadır ki, bu hükümetler döneminde, AK Parti iktidarı döneminde, bölge politikalarının oluşturulabilmesi bakımından, bölgemizdeki sıkıntıların bertaraf edilmesi bakımından, acaba birlikte bir çözüm bulabilir miyiz diye bu ülkelerle temas da, ilk defa bu hükümet döneminde başlamıştır, AK Parti iktidarları döneminde başlamıştır.

Hal böyle olunca, şu aradan geçen dört aylık süre zarfında, eğer insafla değerlendirmek gerekirse, dört aya sığmayacak kadar, dışpolitikada çok ciddî gayretler, çabalar gösterilmiştir. Tabiî, dışpolitikayı götürürken, içerideki durumumuza da bakmamız gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, burada dile getirilen hususların hiçbirisinin sorumlusu AK Parti iktidarı değildir. Bugünkü olumsuz sonuçlara bakarak AK Partiyi değerlendirmek yanlış olur. Biz, bu sonuçları ortadan kaldırmaya, sebepleri izale etmeye çalışıyoruz. Eğer, bu ülkenin sorunları dört ayda değişebilseydi, dört ayda ortadan kaldırılabilseydi bugüne kadar bunların çıkmış olması lazımgelirdi. Kaldı ki, zaten "biz bu işleri düzlüğe çıkarırız" diyen "ben Halep'te kırk arşın atladım" diyen ne kadar babayiğit varsa, 3 Kasım seçimleri öncesi çıktılar meydana; çoğunun kırk santim atlayamayacağına millet karar verdi; neticede, bu başarıyı AK Partinin göstereceğini tescil etti. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Dolayısıyla, biz, samimiyetle, ülkenin meselelerini çözmeye çalışıyoruz, geceyi gündüze katarak bu işleri düzeltmeye çalışıyoruz; ama, ülkenin içinde bulunduğu manzarayı da doğru tespit etmek lazım. Bakınız, 15 Ekim itibariyle, Anayasa gereği, İçtüzük gereği, giden 57 nci hükümet bir bütçe koydu orta yere. Zaten, o bütçeye bakmak bile, 4 Kasım sabahı -çünkü, o metin başkalarının ortaya koyduğu bir siyasî metindir- ülkenin hangi iç sıkıntılarla karşı karşıya olduğunu açıkça ortaya koymaya yeter. Daha 15 Ekim itibariyle bu devletin iki yakasının bir araya gelmesi mümkün değil. Bu ülkedeki yolsuzluklar, israf, memleketi, maalesef, dik yürüyemez hale getirmiştir. O hırsızlıklar ve yolsuzluklardır ki, bu ülkeyi namerde muhtaç hale getirmiştir. Şimdi, AK Parti olarak, geceyi gündüze katarak yapmaya çalıştığımız şey, acaba, devletin iki yakasını bir araya getirebilir miyiz... Hazırladığımız metin, Hükümet Programı, bir anlamda, devletin iki yakasını bir araya getirme çabası ve gayreti içerisinde olan bir metindir. Elbette, bu metinde eksik olanlar olabilir, yanlış olanlar olabilir; buna hiç itirazım yok; ama, bu metnin hiç mi doğru tarafı yok; yani, bu 51-52 sayfalık metinde "şurası yanlış, ama, burası doğru" diyebileceğimiz bir tek cümle, bir tek hedef, bir tek çözüm yok mu?! Hakkı teslim etmek lazımgelirse, ben, eksiğimi kabul ederim, yanlışımı da kabul ederim; ama, lütfen, bu işin doğrularını da birlikte söyleyelim ki, bu memlekette, 2003'te, yeni bir siyaset üslubunu da geliştirmiş olalım diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, tabiatıyla, biz, burada, sorunlara genel yaklaşımlarımızı ortaya koyduk. Zaten, hükümet programları, böyle bir çerçeveyi ifade eder. Bunun içinin doldurulması, hükümetin huzurunuza getireceği yasa tasarılarıyla ilgilidir. Bu çerçevelerin içerisini, bu yasa tasarılarıyla, bu reformlarla yapmaya çalışacağız; ama, şunu kabul etmemiz lazım: Bugün, burada zikredilen pek çok konu var ki, aslında, hepimiz, şurasından veya burasından, Türkiye'nin sorunu olduğunu kabul ediyoruz. Mesela, Türkiye'nin bir eğitim sorunu var. Kimse "eğitim sorunu yoktur" diyemez; üniversitesinde var, temel eğitiminde var, lisesinde var, her tarafında var. Eğitim adı altında, Türkiye'yi, giderek bir mesleksizler toplumu haline getiriyoruz, mesleksizler toplumu... Hepimizin kapısındadır, sizin de kapınızda... Liseyi bitirmiş, askerliğini yapmış, geliyor... Soruyorsunuz -lise mezunu neyi bilir- Kızılırmak'ın uzunluğunu biliyor, Türkiye'nin komşularını saymayı biliyor; ama, bu bilgi, ekmek parası kazanmasına yetmiyor. Bu sistem çürümüştür, bu sistem köhnemiştir, bunu değiştireceğiz diyoruz, değiştirmeliyiz diyoruz, meslekî eğitime önem vermeliyiz diyoruz.

Üniversitelerin hali ortada. Üniversiteler en seçkin kurumlar; ama, Türkiye'nin, bugün, ayak nasırı haline gelmiştir. Bilim yok. Kafanın içiyle uğraşılacağına, dışıyla uğraşılıyor. (AK Parti sıralarından alkışlar) Halen köhnemiş sistemleri devam ettirmeye gayret ediliyor. Yani, bilime dayalı, üretime dayalı, yazmaya dayalı eğitim sistemi ortadan kalkmış, herkes, ideoloji bezirgânlığıyla koltuk kapmanın çabası içerisinde, gayreti içerisinde. Bu, böyle gitmiyor. Üniversiteleri liseleştirdik. Lisedeki sıkıntı neyse, üniversitedeki sıkıntılar da, aynen, bir yıl sonra, iki yıl sonra oraya yansımış oluyor. Gelin, oraları özgür bir ortam haline getirelim diyoruz. Onun çerçevesi belli. Zaten, Millî Eğitim Temel Kanununda, bu düzenlemeler yapılırken nelere dikkat etmemiz gerektiği açıkça orta yerde. Dolayısıyla, eğer, eğitimle ilgili bir düzenleme yapılacaksa, bir çaba gösterilecekse, bunu birlikte yapacağız. Biz, bu noktadaki kriterlerimizi ortaya koyduk. Bunun neresine yanlış diyorsanız -samimiyetle söylüyorum- sadece sol kulağımızla değil, can kulağımızla dinlemeye hazırız biz. (AK Parti sıralarından alkışlar) Çünkü, bunun da bir fazilet olduğuna inanıyoruz. Yani, şöyle bir mantık içerisinde değiliz: Muhalefet hep yanlış söyler, iktidar hep doğru söyler. Biz, -yeri gelmiş- 7 üyeli bir derneğin bile feryadına, beyanına, bildirisine itibar etmeye, acaba buradan da ülkemiz yararına bir cümle çıkar mı, bir imkân çıkar mı, bir çözüm çıkar mı diye göznuru dökmeye, bunları dinlemeye hazırız. Kaldı ki, Anamuhalefet Partisini haydi haydiye dinleriz; çünkü, anamuhalefet önemlidir, muhalefet önemlidir. Hepimizin bildiği bir şey var ki, iktidar her rejimde var, muhalefet demokraside var. Dolayısıyla, demokrasi yaşasın istiyorsak, en az iktidar kadar muhalefet partileri de saygındır, saygıdeğerdir ve toplumsal bir görevi vardır. O sebeple, biz, bu programda neresi eksik bulunuyorsa, neresi yanlış bulunuyorsa, çözümleriyle birlikte, emin olun, dinlemeye hazırız; nerede istiyorsanız, gelip, bu bilgileri almaya hazırız. Kaldı ki, gerek 58 inci hükümet gerekse 59 uncu hükümet, sadece bunu söylemekle kalmadı; uzun zamandır toplanamayan Ekonomik Sosyal Konsey, ilk defa bu iktidar döneminde toplandı. Bu anlayışımızın gereği olarak, katılımcılığın gereği olarak, toplumda uzlaşma olsun, sorunları birlikte çözelim diye... Çünkü, kavga ederek harcayacak zamanımız kalmadı, kavga etmeye mecalimiz de kalmadı. Eğer, bir atımlık barutumuz varsa, bunu, birlik içerisinde, dirlik içerisinde, Türkiye'nin iyiye gitmesi için, Türkiye'nin iyiliği için, Türkiye'nin refahının artırılması için kullanmak mecburiyetindeyiz. Onun için, farklı bir anlayışı ortaya koyabildiğimiz takdirde, siyasetin kalitesi de yükselecek, siyasetin itibarı da yükselecektir. Biz, şimdi, bu kürsüye geldiğimiz zaman hep diyoruz ki, Yüce Meclis, Yüce Meclis... Gerçekten de bu Meclis yücedir; ama, yüce tavırları da ortaya koyarak, bu düşüncenin, bu fikrin arkasına güzel örnekleri koymak durumundayız. Zannediyorum, bu dönem, böyle bir fırsatı Türkiye yakaladı; bu fırsatı, iktidarıyla yakaladı, muhalefetiyle yakaladı. Gelin, bu fırsatı boşa kullanmayalım milletimize güzel örnekleri birlikte yapalım diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, bir de, vatandaşımıza "umutlar tükendi" filan tarzında, hep olumsuz anlamlar taşıyan, olumsuzluklar taşıyan birkısım mesajlar vererek Türkiye'de siyaset yapma alışkanlığını da bırakalım.

Şimdi, bir iktidara ümit tükendi mi tükenmedi mi; bunun göstergesi, benim veya bir kişinin beyanı değildir, sadece kamuoyu araştırmaları da değildir; iktidara ümidin devam edip etmediğinin en önemli göstergesi, bizatihi milletin kendisidir.

Bakınız, AK Parti iktidara geleli şunun şurasında dört ay oldu, eski tabirle, kırkı bile çıkmadı daha; ama, bakınız, iki defa testten geçiyoruz; bir Siirt'ten geçtik; itirazı olan var mı?!. Siirt'ten, bundan daha güzel test var mı, ümidin devam edip etmediğini gösteren?! (AK Parti sıralarından alkışlar)

İkincisi, pazar günü Çorum'da var. Çorum'da seçim yapıyoruz, onbinlerce insan orada rey kullanacak. Bakalım, kime ümit bağlamış, ümidi devam ediyor, kimden ümidi kesmiş; bunun hepsini de pazartesi günü sabahı görmüş olacağız. Eğer bu söylediklerimde yanlış varsa, o zaman, ben, oturup düşüneceğim. Eğer başkalarının fikri yanlış çıkıyorsa, tahmini yanlış çıkıyorsa, onların da oturup düşünmeleri lazım diye düşünüyorum.

Dolayısıyla, benim görebildiğim, Siirt seçimlerinin sonuçlarına bakarak diyoruz ki, bu hükümete milletin ümidi devam ediyor, desteği devam ediyor. Bu desteğin bize ne vebal ne sorumluluk yüklediğinin çabası ve gayreti içerisindeyiz ve inşallah, milletimize karşı da yaptığımız hizmetlerle mahcup olmayacağız diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, siyaset, benim anlayabildiğim kadarıyla, sadece konuşmak değildir, sadece doğruları söylemek değildir; siyaset, doğruları söylemek kadar doğruları da yapmaktır. Belki Türk siyasetinin temel eksikliği, yeteri kadar doğruların söylenmiş, fakat, yeteri kadar doğruların yapılamamış olmasıdır.

Biz, burada, elbette, başka partilerin de, başka iktidarların da söylediği, kendimiz de inandığımız için, birkısım doğruları aldık; inandığımız için aldık ve yapmayı taahhüt ettiğimiz için, taahhüt etmek istediğimiz için, gereğini yapmak için aldık. Bunların başında kamu yönetimi geliyor. Hep beraber söylemiyor muyuz; artık bu devlet yapısı hantaldır, bu devlet çalışmıyor, bu devlet giderek millete yük olmaya başladı, topladığımız vergiler şuraya gidiyor buraya gidiyor, köklü bir reform ihtiyacı var. Bizim söylediğimiz, bu genel doğrudur, herkesin kabul ettiği doğrudur.

AK Parti olarak diyoruz ki, bunlar geçmişte yapılamadı, biz yapacağız. Bunu acil eylem planımızla ortaya koyduk. Şimdi, bizim muhalefetten beklediğimiz, bu doğruları niye yapmıyorsunuz, eylem planınıza uygun olarak bunu niye gündeme getirmediniz diye bizi sıkıştırmanızdır. Eğer bunları yapmazsanız- iktidar boşluğu olabilir; ama, bir rejim için, bir demokrasi için en büyük tehlike, muhalefet boşluğudur- eğer Cumhuriyet Halk Partisi, bugün 59 uncu hükümeti tenkit ettiği şekliyle, o muhtevayla tenkit etme durumunda olursa, korkarım ki, bir süre sonra, toplum, Mecliste muhalefet boşluğu var kanaatine varır. (AK Parti sıralarından alkışlar) Bunu doğru bulmam, bunu rejim hesabına fevkalade tehlikeli bulurum. Onun için, gelin, biz iktidar olarak yaptığımızı doğru yapalım, siz de muhalefet olarak yaptıklarınızı doğru yapın; çünkü, rejimin selameti bundadır; milletin geleceği de, bu iki doğrunun bir noktada kesişmesine bağlıdır.

Değerli arkadaşlarım, tabiatıyla, Türkiye olarak zor bir dönemden geçiyoruz, sıkıntılı bir dönem. Bunu kabul etmeyen hiç kimse yok. Keşke sorunları zamanında çözebilseydik, keşke konuları sorun haline getirmeseydik. Bu ülkede, hepimiz kabul ediyoruz ki, yarım yüzyıldır tartıştığımız konular var; halen bir çözüme bağlayamadık. Bağlayamadığımız için de, işte, kırk yılın çarşambası geldi AK Parti iktidarının önünde duruyor. Onun için, tabiatıyla "bu sorunların, bu sıkıntıların sebebi biz değiliz" diyoruz; bu doğrudur; ama, bu, sorunları çözmemek için de bizim bir bahanemiz değildir. Onun için, gayret sarf ediyoruz, bu sorunları ortadan kaldıralım diye uğraşıyoruz. Bunların başında da, dışpolitika sorunlarımız geliyor.

Bakınız, dışpolitika konularını konuşurken geçmişte yaptığımız bir yanlışı burada siyaset adına itiraf edip meseleyi doğru bir zemine oturtmamız lazım. Şimdi, genelde, bizim siyasî söylememizde "vatanseverler", "vatan hainleri" kavramları çok kullanılır. Siyasette bunun kadar tehlikeli, bunun kadar ayırımcı iki kavram bilmiyorum. Bunun bir kantarı yok. Bunun bir kantarı olmadığı için, filancalar çok vatansever, falancalar az vatansever... Bu ülke için, bu ülkenin menfaatına, kendi düşüncesi bana göre yanlış bile olsa, ben herkesin vatansever olduğuna, düşüncelerini bu anlayışla dile getirdiğine inanıyorum ve olabildiğince de bunlardan istifade etmeye çalışıyorum.

Şimdi, içinden geçtiğimiz dönem, Türkiye'nin belki yüz yıllık geleceği bakımından gerçekten tarihî önemi olan günlerdir. İşte, Ortadoğu'da işler karıştı, Ortadoğu'da kan gövdeyi götürdü, götürüyor. Türkiye olarak, hiç kimse, insafı olan hiç kimse, bu partinin barış için çaba göstermediğini, üzerine düşeni yapmadığını söyleyemez. Emin olun çalmadığımız kapı kalmadı; bunu, yalnız sizlere söylemiyorum, bu vesileyle, milletimize ifade etmeye çalışıyorum. Çalmadığımız kapı kalmadı. Bilinen bilinmeyen, açıklanan açıklanmayan her türlü yola başvurduk; acaba, bu bölgede barış olur mu... Çünkü, bu bölgenin barış içerisinde olması, en evvel, Türkiye'nin menfaatınadır. Biz, hem inancımız itibariyle hem tarihî geçmişimiz itibariyle hem de geldiğimiz nokta itibariyle barışı en çok isteyen milletiz. Bizim devletimizin geleneksel politikası, bölgede, dünyada, evimizde, evimizin dışında her tarafta barış esasına dayanır. Böylesine geleneksel bir politikayı sürdüren bir devlet ve onun adına şu an icrai hükümet eden bizler, sonuna kadar barıştan yana olduk; ama, hepiniz görüyorsunuz ki, bizden başka da bu çabayı gösteren olmadı. Şimdi, geldiğimiz nokta itibariyle, kimse, AK Parti iktidarlarına üzerine düşeni yapmadı diyemez. Elimizden geldiği kadar uğraştık; ama, barışı temenni etmek başka, barışı temin etmek başkadır; temin etmeye de gücümüz yetmedi. Gücümüzü aşan noktada, kimse başkasının ağzıyla, bu ülkeyi, bu devleti, bu devletin hükümetlerini, Meclisi suçlamasın.

TUNCAY ERCENK (Antalya) - Kimin ağzı?..

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Hakikaten, birçok kişi, barışı istiyoruz gözüktü; ama, elaltından yardım yapmaktan da geri kalmadı. Dolayısıyla, barış istiyoruz; ama, barış isterken de, ülkemizin menfaatlarını korumak gibi de bir sorumluluğumuz var, tarihimize karşı var, milletimize karşı var, Meclisimize karşı var. Bu sorumluluğun gereği neyi gerektiriyorsa dün onu yaptık, bugün bunu yapıyoruz, yarın da onu yapmaktan geri kalmayacağız; bundan herkes emin olmalıdır. Bu noktada üzerimize ne düşürse yapacağız.

İşte, Irak meselesini biz böyle anlamaya çalıştık. Ülkemizin menfaatlarını korumaya çalıştık. Orada akan her kan, herkesten evvel bizi rahatsız eder. Bizim, Irak'ta yaşayan insanlarla tarihî beraberliğimiz var, kardeşliğimiz var, akrabalığımız var. Başkaları aklı verdi, geçmişte, ekmeği vermedi -bunun altını çiziyorum- başkaları ekmeği vermedi, aklı verdi, silahı verdi, fitne fesadı ekti oraya, birsürü gizli servisler orada cirit atıyor, NGO adı altında birsürü kuruluş orada fitne fesat tohumlarını ekmeye devam ediyor, orada katliamlar oldu. 517 000 kişi Türkiye hudutlarına geldi zaman -ben o zaman hükümetteydim- Kırşehir'den, Nevşehir'den, Niğde'den patates, başka yerden bulgur, un toplayarak, oradaki insanlara yardımcı olmaya çalıştık, bunlar, bizim görevimizdi. Orada kimin kanı akarsa aksın, en evvel bu ülkenin insanının yüreği yanar; ama, bir şeyi de görmemiz lazım, biz, o bölgede tekrar bir Bosna dramı yaşamak istemiyoruz, bir Kosova dramı yaşamak istemiyoruz. Devletimiz meseleye böyle bakıyor, biz, hükümet olarak meseleye böyle bakıyoruz. Bunun dışındaki her türlü düşünce, devlete de bühtandır, bize de bühtandır; bunu da açıkça ifade etmek isterim. (AK Parti sıralarından alkışlar) Çünkü, bakınız, bu meselede, ne tip çarpıtmaların olduğunu görüyoruz. Bir taraftan manşet attılar -maalesef, birçok kurum, birçok kuruluş iyi bir imtihandan geçmedi- "Türk'ün kanını parayla mı satıyorsunuz" dediler; ama, sonra "6 milyar dolar ne oldu" diye bizden hesap sormaya kalktılar. (AK Parti sıralarından alkışlar) Şimdi, ya o söylediğiniz doğru ya bu geldiğiniz nokta doğru. Onların da bir tercih yapmış olması lazım gelir, onların da sorumluluk taşıması lazım gelir. Yazan çizen, söyleyen konuşan kim ne varsa, gelin, bu noktada hepimiz aynı hedefe yönelelim; o hedef de, burasıdır.

Dolayısıyla, şu an, biz, AK Parti iktidarı olarak, bir devlet politikası yürütüyoruz. Elbette, siyasî sorumluluğu bize aittir; elbette, bunun omuzlarımıza yüklediği mesuliyet neyse, biz, onu, şerefle, şanla taşımaya hazırız; ama, biz, hiçbir şeyi kendiliğimizden yapmıyoruz; devletin ilgili birimleriyle istişare ederek, danışarak, bilgimizi, tecrübemizi, devletimizin hafızasını orta yere koyarak bir politika götürmeye çalışıyoruz hem burada hem Kıbrıs'ta hem başka tarafta. Onun için, eğer bir siyaset yapılacaksa, onu tarım alanında yapalım, sanayileşme politikalarında yapalım, başka tarafta yapalım; ama, dışpolitika konusunda, olabildiğince beraberliklerimizi öne çıkarmak suretiyle, şu zor dönemi birlikte geçmemiz lazım. Hakikaten, çok sıkıntılı bir dönem, çok zor bir dönem. İnşallah, bu zorlukları birlikte aşmak bu Parlamentoya nasip olacaktır, inşallah AK Parti iktidarına nasip olacaktır diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, Kıbrıs konusu, tabiatıyla, bizim, en önemli konumuz, bununla ilgili de, zaman zaman birkısım çarpıtmalar oluyor. Ne söylüyorsak, ne yapıyorsak, ne demek istiyorsak, bunu çok açık söyledik; söylediğimiz her şeyin de arkasında duruyoruz, durmaya da devam edeceğiz. Gelip, size, her zaman hesap vermeye de hazırız. Hele hele dışpolitika konularında, eski alışkanlıkla değil... Şu AK Parti iktidarı döneminde, eski Başbakanımız, şimdiki Dışişleri Bakanımız, üç defa, muhalefet partisi liderini ziyaret etti; etmesi gerekiyordu, yapılan doğruydu, böyle olması gerekiyordu. Bu gelenekleri artırmamız lazım, bu güzellikleri artırmamız lazım. Dediğim gibi, bu noktalarda eğer bir yanlışımız varsa, biz, bunu düzeltiriz; ama, kimse, bunun üzerinden de başka anlamlar çıkarma gayreti içerisinde olmamalıdır. Böylesine sıkıntılı bir dönemde, bu devlet ve bu hükümet, geldiğimiz noktada, yedi cephede birden mücadele vermek gibi bir durumla da karşı karşıyadır. Ee, Türkiye'yi de bu noktaya biz getirmediğimize göre, geçmişi suçlayarak olumsuzlukları ortadan kaldıramadığımıza göre, gelin, bu sıkıntıları ortadan kaldırabilme noktasında, Meclis içindeki, Meclis dışındaki bütün partilerle işbirliği yapalım. Nitekim, bunun örneklerini de vermeye çalıştık. Bu, aslında, bizim, bir siyaset anlayışımızı ifade ediyor. Hükümet Programının girişinde yazdığımız metinde, siyaseti bir uzlaşı alanı haline getirelim dedik. Ben, bunda bir yanlışlık görmüyorum, bir beis de görmüyorum; çünkü, öbür metodu çok denedik, yani, siyaseti kavga alanı kabul etmeyi çok denedik. Hatırlıyorum, o zaman, tek kanallı televizyon var iken, her akşam, şu parti lideri, öbür parti liderine, acaba, nasıl usturuplu bir laf edecek, nasıl köşeye sıkıştıracak... Siyasetin bir horoz dövüşü haline geldiği dönemleri yaşadık. Bir kısmımız o partinin arkasında, bir kısmımız öbür partinin arkasında saf bağladık. Sonra yumruklarımızı sıktık, sonra dişlerimizi gıcırdattık. Onlar olmadı, sopalara, taşlara sarıldık, o da yetmedi, silahlara sarıldık. İşte, bu, öbür üsluptu. Bu üslubun hepsi geride kaldı. Onu geride bırakın diye, bu 2 partiyi, millet, Meclise seçti getirdi. (AK Parti sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, biz, yeni bir siyaset anlayışını birlikte tesis etmeye mecburuz. Onun için, siyaset, bir uzlaşı alanıdır; uzlaşacağız, konuşacağız, müştereklerimizi öne çıkaracağız. İnanıyorum ki, ülkemizin kaynaklarını kavgaya değil, enerjimizi birbirimizi boğazlamaya değil, kendi varlığımızı bir başkasının yokluğunda aramada değil, birlikte yaşamada arayacağız. Fikirleri ne olursa olsun, düşünceleri ne olursa olsun, orijini ne olursa olsun bu coğrafyada yaşamanın, bu devletin vatandaşı olmanın, böyle bir kültüre, böyle bir medeniyete mensup olmanın gururunu, hazzını kendi içimizde taşıyarak enerjimizi, gücümüzü birleştireceğiz ve inşallah, aynen İstiklal Harbinde olduğu gibi, sıkıntılı zamanlarda oluğu gibi bu zorlukları birlikte aşacağız. Bunun yolu uzlaşı alanı haline getirmekten geçiyor siyaseti. Kavga alanı haline getirmek, Türkiye'ye bir fayda getirmedi. Belki, bunun en acı tecrübelerini de Türkiye yaşamış oldu. İşte, AK Parti, kurulduğu günden beri, esas itibariyle, böyle bir fikri temsil ediyor. Buradaki 365 kişilik grup içerisinde, çok değişik partilerde görev yapmış arkadaşlarımız var; siyasete ilk defa bu parti çatısı altında girmiş olanlar var; belki, daha evvel, bu parti, çatısı altında olmadan evvel farklı dünya görüşlerini temsil eden insanlar var; ama, netice itibariyle, bu parti, bir şemsiye olarak, Türkiye'de ne varsa onu kabul etti. Siyaset de, zaten, realiteleri kabul etmektir. Realitelere sırt çeviren, gerçeklere sırt çeviren, millete sırt çeviren bir partinin gidebileceği de hiçbir yer yoktur, bu siyasetin Türkiye'yi götürebileceği de bir yer yoktur. Onun için, biz, AK Parti olarak, AK Parti iktidarı olarak, bu ülkede ne varsa hepsi bizim kabulümüzdür. Bu ülkede kim ne söylüyorsa hepsini can kulağıyla dinlemeye hazırız. Bu ülkede insanların düşüncesi, kanaati ne olursa olsun, işbirliği yapılabileceğine inanıyoruz. Birlikte sorunların üstesinden gelebileceğimize inanıyoruz. Çağdaş siyaset de budur, AK Partinin ve AK Parti iktidarının Türkiye'de tesis etmeye çalıştığı siyaset de budur. İnanıyorum ki, bu geçtiğimiz süreçte, bu anlayışla, bu mantaliteyle, sorunlara böyle yaklaşmak suretiyle bu sıkıntıların üstesinden geleceğiz. İnşallah, milletimiz, önümüzdeki zaman dilimi içerisinde bugünkü sıkıntılardan kurtulacak, geleceğe güvenle bakabilmenin hem fikrî zeminini hem siyasî zeminini, her türlü ortamını bu iktidar döneminde bulmuş olacaktır diye düşünüyorum.

Bu temenniyle hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Cemil Çiçek (AK Parti, Ankara). “59 uncu hükümet programı üzerindeki görüşmeler”. TBMM Genel Kurulu, 52. Birleşim tutanağı, 21 Mart 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/cemil-cicek-22-2003-03-21-59-uncu-hukumet-programi-uzerindeki-gorusmeler (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
