# 2006 merkezi bütçe kan.tas.(adalet bak.,ceza ve infaz kur.ile tutukevleri iş yurtları kur.,türkiye adalet akademisi başk.,yargıtay başk.) 9 uncu tur

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Cemil Çiçek (AK Parti, Ankara)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 36. Birleşim
- **Tarih:** 19 Aralık 2005
- **Gündem:** 2006 MERKEZİ BÜTÇE KAN.TAS.(ADALET BAK.,CEZA VE İNFAZ KUR.İLE TUTUKEVLERİ İŞ YURTLARI KUR.,TÜRKİYE ADALET AKADEMİSİ BAŞK.,YARGITAY BAŞK.) 9 UNCU TUR
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/cemil-cicek-22-2005-12-19-2006-merkezi-butce-kan-tas-adalet-bak-ceza-ve-infaz-kur-ile-tutukevl

> Cemil Çiçek (AK Parti), 19 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 36. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ BÜTÇE KAN.TAS.(ADALET BAK.,CEZA VE İNFAZ KUR.İLE TUTUKEVLERİ İŞ YURTLARI KUR.,TÜRKİYE ADALET AKADEMİSİ BAŞK.,YARGITAY BAŞK.) 9 UNCU TUR); konuşma 5.341 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Adalet Bakanlığı bütçesi vesilesiyle burada görüşlerini ifade eden çok değerli arkadaşlarıma, sözlerimin başında, hassaten teşekkür etmek istiyorum.

Burada dile getirilen hususlar -katılırız ya da katılmayız- kısmen doğru, kısmen yanlış da olabilir; ama, hepsi iyi niyetle dile getirilmiş olan hususlardır. Belki bir kısmı eksik bilgilere dayanmaktadır. Bu bilgileri, burada, huzurlarınızda vermek suretiyle, doğru bir kanaate ulaşabilmek açısından bir görev ifa edeceğiz. Onun için, dile getirilen hususlar, benim bakımımdan, önemle üzerinde durulan, durulması gereken konulardır.

Hepimiz biliyoruz ve inanıyoruz ki, bir demokratik ülkede alternatifi olmayan kurumların başında yargı gelmektedir; çünkü, yargı, bir ülkenin geleceğidir. Yargı olmadan, toplumda huzuru, barışı, hak ve özgürlükleri teminat altına almak da mümkün değil. Yargının ne kadar önemli olduğunu burada uzun uzun anlatıp vaktinizi almaya gerek görmüyorum; çünkü, yargı adına, hukuk devleti adına, yargı bağımsızlığı adına bu ülkede çok şey söylenmiştir. Bu sözler esas itibariyle doğrudur. Eksik olan, bunların gereği yeterince yapılmamıştır. Biz de, zaten, Hükümet olarak, olabildiğince, eldeki imkânlar ölçüsünde, bunların gereğini yerine getirmeye gayret ediyoruz.

Hiç şüphesiz, yargının itibarı, en fazla üzerinde durulan, tartışılan ve bizim de üzerinde durmamız gereken bir konu. Elbette, kurumlar eleştirilebilir, eleştiri herkesin hakkıdır; ama, bu eleştirilerin hududunu, dozunu iyi belirlemek lazım. Kurumların yıpratılmış olması bu ülkede çok ciddî sorunlara sebebiyet verir. O nedenle, son zamanlarda, yargı adına, yargıyla ilgili konuşmaların biraz dozunun kaçtığını, yargının bu anlamda sessiz kalmasının bu suçlamaları kabul ettiği gibi bir sonuca varılmaması gerektiğini, yargının bazı tartışmalar karşısında bir şey söylememiş olmasının hukuka saygının gereği olduğunu burada ifade etmek istiyorum; ama, müsaade ederseniz, bir tespiti de yapmamız gerekir. Şimdi, burada sıkça vurgu yapılıyor; Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda Adalet Bakanının bulunmasından, müsteşarın katılmasından tutun, yargı bağımsızlığına, hâkim teminatına varıncaya kadar, arkadaşlarımız burada görüşlerini dile getirdiler, dışarıda da bu konular dile geliyor.

Acaba, bu mahkemelerin bağımsızlığı, yargının bağımsızlığı, hâkim teminatı niçindir? Bütün demokratik ülkelerde, yargının bağımsız olması, hâkimlerin -Türkiye'de savcıları da buna dahil ediyoruz, başka ülkelerde savcılık belki farklı statüdedir; ama, bizde savcılık da hâkim statüsünde olduğu için, bunların- teminat altına alınmasının en önemli sebebi, önüne gelen ihtilaflarda, herhangi bir tesir altında kalmaksızın, hukuka, yasalara, dosyadaki delil durumuna ve vicdanî kanaatine göre karar vermesini temin etmek içindir. Eğer bunu temin edebiliyorsak, mesele yok; ama, bunu temin etmek sadece yasal düzenlemelerden ibaret kalmıyor.

Bakınız, belki de mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkim teminatıyla ilgili en özgün, en önemli düzenlemeler, bizim 138 inci maddemizde var. Şimdi bu 138 inci maddeyi, son günlerdeki tartışmalara da bu anlamda cevap teşkil etmesi açısından ifade etmek istiyorum.

"Mahkemelerin Bağımsızlığı

Madde 138.- Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görüşmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz."

Şimdi, bu cümleler o kadar açık ve net ki... Şimdi, bu kadar açık hükümler karşısında, bu ülkede iki aydır olup bitenlere bir bakın.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, Türkiye'de herhangi bir ihtilaf yargının önüne geldiği zaman, dava açılıp açılmaması o konuda, doğrudan doğruya yargı yetkisiyle ilgilidir; tutuklama veya tahliye kararı, doğrudan doğruya yargı yetkisinin kullanılmasıyla alakalıdır; o davayla ilgili olup, mahkûmiyet kararı verilmesi ya da beraat kararı verilmesi, doğrudan doğruya yargı yetkisinin kullanılmasıyla ilgilidir. Eğer bunlar yargı yetkisinin kullanılması değilse, o zaman nedir yargı yetkisinin kullanılması? Birilerinin gelip bunları izah etmesi lazım; ama, son zamanlarda, herkes, belli davalar sebebiyle, kendisini hâkimin, savcının yerine koydu, beraat ettirdi, mahkûm ettirdi, sanıkları buldu. O kadar çok olaylar oldu ki şu son iki ay içerisinde... O zaman, biz, burada... Bugün ben düşünüyorum Adalet Bakanı olarak; eğer bu böyle olacaksa, daha dosyalar bilinmeden, içeriğinde ne var bilinmeden hükümler verilecek, sanıklar mahkûm haline getirilecek, tahliyeler gerçekleşecek, mahkûmiyetler gerçekleşecekse, gerçekten Adalet Bakanlığının bütçesine ne gerek var, hâkime, savcıya ne gerek var, yargı teşkilatına ne gerek var! Maşallah, herkes, her mesleğin mensubu kendisiyle ilgili aklamayı yapıyor, mahkûmiyetleri yapıyor, kararları da veriyor, geriye dönük olarak da, yargıya, bunları onaylarsa yargı görevini yapmış oluyor, bunların gereğini yapmazsa ya da onlar gibi bir karar vermezse yargı gereğini yapmamış oluyor.

Şimdi, bakınız, bu çelişkileri her gün yaşıyoruz. Bir olay oluyor, bravo yargıya, hukuk dersi verdi, demokrasi dersi verdi; ertesi gün, tu kaka, böyle yargı olmaz... Ee, böyle değerlendirme de olmaz!

Şimdi, bakınız, bu, yargının işine müdahale boyutu, konusu, giderek Türkiye hudutlarını da aşıyor, önüne gelen, Avrupa Birliği makamlarından, dosyayı bilmeden, alelusul, yarım yamalak bilgilerle, Türkiye'deki yargı yetkisinin kullanılmasıyla ilgili beyanlarda bulunuyor.

V. HAŞİM ORAL (Denizli) - Bravo.

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Şimdi, bir dava açılıyor, iki gün içerisinde karar verilsin isteniyor.

Değerli arkadaşlarım, suçta kullanılan bir tabancanın otomatik mi, yarı otomatik mi olduğuna Belçika yargısı iki senedir karar veremedi, iki senedir!.. Filanca davada, bugün savcılık davayı açmış, ertesi gün karar verilsin isteniyor.

Arkadaş, onlarınki yargıysa, bizimki de yargıdır; bizimki müstemleke yargısı değil. Bizim yargıçlarımız, savcılarımız, müstemleke savcısı, müstemleke yargıcı değildir. (AK Parti sıralarından alkışlar) Yabancılara bu anlamda çanak tutarak Türkiye'nin yargı yetkisini kullanmasına müdahaleye hiç kimsenin imkân vermemesi gerekir. Yargının hatası olmaz mı?..

ORHAN ERASLAN (Niğde) - Siz imkân verdiniz, başkası değil; ama, siz imkân verdiniz.

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Şimdi, Orhan Bey, benim âdetim değildir. Biz, sizinle, yukarıda, bunları hep konuşuyoruz. Bakınız, ben, burada, siyasî bir konuşma yapmıyorum. Biz bunları vermiyoruz. Şimdi, dinleyeceksin, ona göre... Gelirsen, bunu her yerde de tartışırız. Ben, gayet açık ve net, bazı şeyleri bilerek konuşuyorum.

Tabiatıyla, yargı da hata yapar, her kurum gibi hata yapar, her kurum gibi hata yapar… Biz, yargının bu noktadaki hatasını ne savunuruz ne de onu örtbas etmek gibi bir niyetin içerisine gireriz; çünkü, bu, bizatihi yargıya en büyük kötülük olur. Onun için, dedim ki: Yargı bağımsızlığını, hâkim teminatını sağlamak, yargıya itibarı sağlamak, hem bizim görevimizdir, bunun gereğini yapmalıyız hem de bu görevi yapan hâkim ve savcılarımız yaptıkları görevin ne kadar kutsî olduğunu, özellikle, şu geçtiğimiz süreç içerisinde, herkesin gözünün yargı üzerinde olduğunu bilerek, o dikkat içerisinde, o hassasiyet içerisinde çaba göstermeleri lazım, kararlarını ona göre vermeleri lazım. Bilmeleri lazım ki, yaptıkları her iş, Türkiye'de tartışma konusu olabilecektir bundan sonra; ama, ne olursa olsun, bunu bir eleştiri hududu içerisinde tutarak değerlendirmek ayrıdır; ama, bu ülkenin içişlerine müdahale edecek tarzda, bu işleri bu noktaya getirmek daha farklı bir olaydır.

Şimdi, Türkiye'nin, o ülkelerden istediği teröristler var. Bizim hukukumuza göre bunlar teröristtir ya da o suçtan yargılanıyor. Biz diyoruz ki: Bunu verin; bak iki tane, üç tane kişiyi öldürmüş; kendisine iş veren kişiyi öldürmüş, oradaki masum sekreteri öldürmüş; bunu verin bize. Şimdi, bakın, her celsede zafer işaretleri yaparak, bunlar o mahkemelerde boy gösteriyorlar. Peki, tartışılan konu ne; suçta kullanılan silah, orada, üzerinde taşıdığı silah otomatik miydi, yarı otomatik miydi? Bizim burada hayatını kaybeden insanlar oranın yargısı için bir anlam ifade etmiyor ve bunun kararının verilmesi için iki sene geçti ve halen temyiz safhasında, ne karar verilecek bilemiyoruz, muhtemelen de olumsuz karar verecekler; yani, Türkiye'ye iadesi noktasında karar vermeyecekler. "Verin bunu" diyoruz; her platformda bunları dile getiriyoruz.

Bir başka ülkeden... "Terör örgütünün yöneticisi, Türkiye'de pek çok kanlı eylemin teşvikcisi, karar vericisi durumunda olan falanca kişiyi bize iade edin" diyoruz, "yargı bağımsızdır, biz karışamayız…" Peki, sizin yaptığınız ne şimdi; yargının işine karışmanın ötesinde, yargı yetkisinin kullanılmasına karışmanın ötesinde ne anlam ifade ediyor?

Bu ülkede, yargı bağımsızlığı adına çok şey söylendi, çok büyük laflar edildi; ama, son iki aydan beri yaşanan olayları yargı bağımsızlığıyla bağdaştırmak mümkün değil, yargıyla bağdaştırmak, yargının işleviyle bağdaştırmak mümkün değil. Herkes konuşuyor; ama, bu dönemde konuşması gerekenler de, maalesef, susuyor. O da, bir başka calibi dikkat husustur.

SALİH KAPUSUZ (Ankara)- Sadece konuşmuyor, baskı da yapıyor.

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)- Evet, şimdi, bunu, yeri gelmişken bu vesileyle ifade etmek isterim.

Tabiatıyla, yargı, yaptığı yargılama işinde bir hata yapıyorsa, bunu düzeltmenin yolu yine yargı yolundandır; mitinglerle, protestolarla, eylemlerle değil, yargı yolundan gidilecektir. Onun içindir ki, Ceza Muhakemesi Yasasında itiraz yolları var, kanun yolları var, olağanüstü kanun yolları var. Bu da olmuyorsa, İnsan Hakları Mahkemesi gibi birden fazla süreç var. Bunların hepsini kullanmak mümkün; ama, şimdi öyle bir noktaya getirildi ki, terazinin bir tarafına yargı oturtuldu, öbür tarafına başka kesimler oturtuldu, birisi vicdandan, insaftan yana, yargı ise insafsızlığı, kanunsuzluğu, kuralsızlığı vesaireyi temsil eder noktaya getirilmeye çalışılıyor. Bu doğru değildir. Bu yargı hepimizin yargısıdır. Eksiğini kendisi düzeltecektir. Biz ona yardımcı olacağız. Bununla ilgili düzenlemeleri yapacağız, bu süreci çalıştıracağız. O nedenle, yargıyı, bu anlamda, olduğundan çok daha fazla hırpalamak, bu devlete, bu topluma çok büyük zarar verir, bunun sıkıntısını hep beraber çekeriz.

Bakınız, eğer devletin kurumlarını çalışamaz, işleyemez, işletilemez hale getirirsek, bu Anayasada düzenlenmiş olan hakları ve özgürlükleri kullanmamız da mümkün olmaz, teminat altına almamız da mümkün olmaz. Buna özellikle dikkat etmemiz gerektiğini bu vesileyle ifade etmek istiyorum.

Tabiatıyla, yargının sorunları var. Bu sorunların eğer bir dönemde, bir defada çözülmesi mümkün olsaydı zaten şimdiye kadar bunları herkes çözerdi; ama, şunu iddia ediyorum, çok açık ve net iddia ediyorum: Yargı bugün dünden daha iyidir; yarın bugünden daha iyi olacaktır. (AK Parti sıralarından alkışlar) Şimdi birçok hâkim ve savcımız Anadolu'nun ücra köşelerinde bunları dinliyorlar, bunları görüyorlar. Doğubeyazıt'tan Bodrum'a, Marmaris'e, Lüleburgaz'dan Mardin'e, Diyarbakır'a varıncaya kadar Türkiye fizikî mekânlar itibariyle bir şantiyeye dönmüştür. Bunu herkes biliyor. Mesela, biraz evvel konuşan değerli arkadaşımızın memleketinde şu an 2 tane, 3 tane adliyeyi bitirdik, bitirmek üzereyiz. Bunlardan bir tanesi geçmiş dönemde yapılamıyordu. Şu an bizim üç sene içerisinde yargı alanında yaptığımız yatırımlar, geriye dönük yirmi yılın, otuz yılın yatırımından çok daha fazladır, bunu da iddia ediyoruz. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Belki, Türkiye'de şuna karşı çıkılamadı; ilk defa, bu anlamda, yargı bağımsızlığı adına, buna karşı çıkan da bizleriz. Dikkat ederseniz, yargı teşkilatları büyük ölçüde hükümet konaklarının içerisindedir. Bu, Türkiye'de adaletin, yargı bağımsızlığının anlaşılabilmesi, toplum açısından algılanabilmesi açısından çok önemli bir eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır; çünkü, bakınız bu hükümet konaklarına, yürütmeye en mutena yerler ayrılmıştır; valinin odası deniz manzaralıdır, hukuk işleri müdürünün odası deniz manzaralıdır… Bunları küçümsediğimden değil, bunların da hepsi devletin organlarıdır, kamu görevlileridir, hepsi de saygıdeğer işler yapıyorlar; ama, yargıya gelince, ilave bir yük vagonu gibi, kuzeye bakan yerler, zemin katlar, en olumsuz yerler yargıya ayrılmıştır. Bugüne kadar da, sadece senede bir defa bunları konuşmanın ötesinde kimse bir adım atmamıştır.

Biz, artık, şu gün geldiğimiz nokta itibariyle -bunu herkes biliyor- fizikî mekân noktasında belli bir çıta koyduk ve bu çıtayı bugün yakaladık. Önümüzdeki iki sene içerisinde göreceksiniz, her gün bir ihale yaparak -bugün Konya'nın ihalesi yapıldı, yarın Eskişehir'in ihalesi yapılıyor, yarın; hep de büyük ihaleler; Manisası, Antalyası dahil olmak üzere -il bazında hepsini teker teker belli bir noktaya getiriyoruz. İnşallah, en büyük proje İstanbul içindir. Bugün Devlet Planlamadan onayı çıktıysa, Anadolu yakasını büyük ölçüde rahatlatacak, Türkiye'nin en büyük kapalı alan projesi, yaklaşık 300 000 metrekare; 250-300 trilyona mal olacak bir projeyi, biz, ihaleye çıkarmış olacağız. Arkasından da, inşallah, önümüzdeki yılın belli bir tarihinde, inanıyoruz ki, Avrupa yakası için de böyle bir projeyi gerçekleştirmiş olacağız.

Bununla mesele tabiatıyla bitmiyor, yargının başkaca da sorunları var; ama, sorunları tekrar ederek günü kapatmak yerine, her gün çözerek, her gün bu sorunları küçülterek, azaltarak geleceğe yürümek lazım. Bu noktada da, müsaade ederseniz şunu söyleyeyim: Başkaları, hukukun üstünlüğünün, yargının bağımsızlığının, hâkim teminatının, yargının öneminin lafını etti, işini biz yapıyoruz; evet, işini biz yapıyoruz, işini biz yapıyoruz. (AK Parti sıralarından alkışlar) Bu ülkede uzun süre görev yapanların kendi vilayetlerinde bile bir adliye binası yoktu, adalet sarayı yoktu, onları dahi biz yapıyoruz bugün. Çünkü, onlar için, adalet hizmetleri, seçim kazandıran hizmetler değildi. Ben hep ifade ettim, bugün bir defa daha ifade ediyorum; adalet hizmeti, hiçbir iktidara seçim kazandırmaz. Bir yere, 20 trilyon, 30 trilyonluk bina yapacaksınız, vallahi o bina, vatandaş bakımından ne ölçüde değerlendirilir onu bilemem; ama, 30 trilyonu özel idareye verseniz, o ilin içme suyu problemi de ortadan kalkar, yol problemi de. Ama, biz şuna inanıyoruz: Her şey, her karar, her yatırım seçim için önemli değil. Yargı, yargıya verilen önem, Türkiye'nin geleceği için önemlidir. Belki seçimi kazandırır ya da kazandırmaz; ama, ülkenin geleceğini teminat altına alır. Biz, bu inançla, bu anlayışla, olabildiğince, sizlerin de katkısıyla, bunları gerçekleştirmeye çalıştık.

Değerli arkadaşlarım, Adalet Bakanlığı olarak, sadece fizikî mekân, bilgisayar vesaire, bunların üzerinde durmuyoruz. Bugün, Türkiye'de, bilgisayarı olmayan hiçbir hâkim ve savcımız yoktur. Devlet örgütü içerisinde de, teknolojiyle bu kadar yüz yüze gelmiş ve bu imkâna kavuşmuş bir başka devlet örgütü de yoktur. Artık, değil hâkim ve savcılarımıza, stajyerlerimize dahi biz bunları temin etmeye çalıştık, çalışıyoruz; kurayı çekip tayin edildiği yere giderken, eline de, mutlaka bir dizüstü bilgisayarı verip gönderiyoruz. Bunlar, şu iki üç sene içerisinde olan hadiseler.

Tabiatıyla, bundan evvel yapılan çalışmalar da var. Ben, siyasî hayatımda, hiçbir zaman, benden evvel yapılmış bir işi görmezlikten gelmedim, bunu çok doğru da bulmuyorum. Hepimiz, hangi hükümet olursa olsun, herkes imkân ölçüsünde, gücü yettiğince bu ülkeye hizmet etmeye çalışıyor. Bizden evvelkiler de, ister yasal bazda, ister kurumsal bazda, isterse imkân olarak, bu yargıya bir şey verebilmenin gayreti ve çabası içerisinde olmuşlardır; onlara da, ister bakan olarak, ister bakanlık bürokrasisi olarak, emeği geçenlere teşekkür ediyorum.

Ama, bir şey daha var bakınız: Şu üç yıllık dönemde, Türkiye'nin, 1963, hatta bir bakıma 1959'dan beri yürütülen bir devlet politikası var; Avrupa Birliğiyle beraber olmak, Avrupa çatısı altında yer alabilmek. Bu bir devlet politikasıdır; tek başına iktidarların veya koalisyonların, hepsinin hedefi bu olmuştur, bu noktada da belli ölçüde katkılar sağlanmıştır; ama, hepimiz biliyoruz ki, bugün Türkiye, eğer Avrupa Birliği konusunda bir statü değişikliğine geldiyse, bir sınıf atladıysa, lig atladıysa, ikinci ligden birinci lige çıkma noktasında önemli bir ivme yakaladıysa, ümit ediyorum ve takdir ediyorsunuzdur ki, şu üç yıllık parlamento çalışması içerisinde, en çok yasa gönderen Bakanlık biziz, bizim Bakanlığımızdır. Ondan sonra, bu tasarılar üzerinde Adalet Komisyonumuz çok büyük gayret sarf etmiştir, çok büyük çaba sarf etmiştir. Yine bazı yasalar açısından, Plan ve Bütçe Komisyonumuz ve Anayasa Komisyonumuz da önemli katkı sağladı ve sizlerin de teker teker ve gruplar olarak katkınızla, bugün Türkiye, müzakere sürecini başlatmıştır, 7 konuda tarama sürecini bitirmiştir ve 2006 içerisinde bu süreci de tamamlayacak yeni bir safhaya, yeni bir merhaleye gelmiş olacaktır. Bu da, Adalet Bakanlığının şu iki üç sene içerisinde yaptığı en önemli hususların başında gelmektedir. Hatta, bu iki üç sene içerisinde yaptığımız bazı düzenlemeler var ki, bunlardan bir tanesi, iki tanesi dahi, bu ülkede dört yıllık iktidar döneminde yapılamamış olan reformlardır.

Hiç şüphesiz, bu kadar köklü değişikliğin, köklü yasal düzenlemelerin olduğu bir yerde, yargının, zaman zaman, bu değişiklikleri özümsemede, bu değişiklikleri hayata ve önündeki ihtilaflara uygulamada eksiklikleri, aksaklıkları olabilecek. Bunun için de demokratik sabır gerekir, bunun için biraz tahammül gerekir. Hiçbir yerde, bir gecede davalar bitmiyor.

Bakınız, şu yaşadığımız tartışmalara baktığınızda, bu kadar, bir bardak suda fırtına koparılmasaydı, fırsatçılık yapılmasaydı, bu davalar üzerinden siyaset yapılmasaydı, muhalefet yapılmasaydı -muhalefeti kastetmiyorum; Meclis içerisindeki muhalefeti kesinlikle kastetmiyorum- başka türlü hesaplarla bu meseleye yaklaşım söz konusu olmasaydı ve dosyanın içeriği bilinerek bu meseleye bakılabilseydi, bugünkü sıkıntılar hiç de olmazdı. Bu konuyu gündeme getiren iktidar değil. Bu konuyu sizler de getirmediniz. Filanca yerde bir konuşma, bir mülakat basın tarafından gündeme geliyor. Bu konuyla ilgili, önümüzdeki günlerde, incelemeyi yaptırıyoruz. Teferruatlı bir açıklamayı da, kamuoyunun doğru bilgi sahibi olması açısından, kimi kendi vicdanında yargılayacaksa ona imkân verme açısından teferruatlı bir açıklamayı da biz burada yapacağız veya dışarıda yapacağız, bu çatı altında yapacağız.

Şimdi, konuyu gündeme getiren sizler değilsiniz, bizler değiliz. Yazılıp çizilmelerden sonra bir kısım insanlar, Türkiye'nin muhtelif yerlerinden, muhtelif savcılıklara başvurmuşlar. İki noktada takipsizlik kararı var, iki cumhuriyet savcılığı takipsizlik kararı vermiş. Sanki, bu takipsizlik kararlarını veren bu ülkenin yargısı değil, bu ülkenin savcıları değilmiş gibi, o iki takipsizlik kararı yok farz edilerek, taa Brüksellerden açıklama yapılıyor. Yahu burada iki tane karar var; bir tanesi "Basın Kanunu açısından zamanaşımı dolmuş" diyor, bundan dolayı takipsizlik kararı veriyor; öbürü, gerekli savunmayı da aldıktan, Bakanlığa da sorduktan sonra, Bakanlık bu konudaki cevabını verdikten sonra "bu eleştiri hududu içerisinde kalıyor, kalmaktadır; bundan dolayı dava açmaya gerek yoktur" diyor, takipsizlik kararı veriyor. Bunu da veren bu ülkenin yargısıdır, bu ülkenin savcılarıdır. Bir başka yerde de bir başka vatandaş grubunun açtığı dava sebebiyle bugün tartışılan konu gündeme geliyor. Bize tekrar sormuş mahkeme, bugün sabah 09.00; 9'a 20 kala geldi. Arkadaşlarımızı çağırdık. Ayrıca, üniversitelerden de bu konuda uzman olan insanları, çok değişik üniversitelerden, fakültelerden bilim adamlarımızı da bu konuda davet ediyoruz, bunların da görüşlerini alıyoruz; ama, arkadaşlarımızın şunu bilmesinde fayda var; Bakınız, Adalet Bakanlığı bu konuda bir gecikmeye maruz kaldığı için -bugün gelinen nokta hangi noktaysa, nasıl değerlendiriyorsak- bize atfedilebilecek bir ihmal burada söz konusu değil; çünkü, dava 30 Haziranda açılıyorsa, biz, zaten 8 Haziran 2005 tarihi itibariyle demişiz ki, bakınız, 1 Haziranda yeni yasalar yürürlüğe giriyor. Aynı yazıyı İstanbul Başsavcılığının açtığı soruşturmaya da vermişiz; yani, takipsizlikle sonuçlanan, "eleştiri hududu içerisinde kalıyor" denilen karara mesnet teşkil eden soruşturma açısından da demişiz ki… O yazı bize 31 Mayıs akşamı gelmiş, 31 Mayıs günü; ertesi gün, 1 Haziranda yeni Ceza Yasası, Ceza Muhakemesi Yasası yürürlüğe giriyor. Arkadaşlarımız incelemişler ve hemencecik diyorlar ki: Bu bir usulî hükümdür -mealen söylüyorum- usul hükmüdür; yeni yasaya göre, yeni düzenlemelere göre, bu tip suçlardan dolayı artık Adalet Bakanlığı izni gerekmiyor; siz bakın, gereği neyse onu takdir edin diyoruz. Cevap vermeyerek işin uzaması, işin bu noktaya gelmesi diye, bizim, bir arzumuz, bir beklentimiz asla söz konusu olamaz. Mahkeme neden dolayı tekrar ihtiyaç duymuş bu yazı varken, bu yazıyı cevaben göndermiş olmamıza rağmen?

Tabiatıyla, dosya gelmiştir; şimdi bakacağız, inceleyeceğiz, verilmesi gereken cevap neyse onu da vereceğiz. İşi askıda bırakmayız; çünkü, bu işten istifade etmek isteyen fırsatçılar var, bir bardak suda fırtına koparmak isteyenler var. Onlara fırsat vermemek adına, ama, yargı sürecinin de kafasına gözüne vurarak değil, kendi usulü çerçevesinde yapıldığını hesaba katarak, herkesin bu noktada bir demokratik sabır, bir demokratik anlayışı göstermesini, özellikle, ben, buradan rica ediyorum.

Tabiatıyla, yargıyla ilgili olarak, zaman zaman, basında yazılar çıkıyor, haberler çıkıyor, değerlendirmeler çıkıyor. Sizi temin ederim, biz, bunların hepsini dikkate alıyoruz, hepsini dikkate alıyoruz. Eğer bir konu bizim Bakanlık olarak, Bakan olarak yetki alanımıza giriyorsa, onunla ilgili önce inceleme başlatıyoruz; çünkü, yazılan birkısım bilgiler eksik olabiliyor. Eksik bilgiye dayalı, kamuoyunda yanlış kanaatler oluşuyor. O oluşuma meydan vermemek adına da, acaba, bu işin aslı nedir, esası nedir diye, önce inceleme başlatıyoruz. Aksi halde, bu ülkede hâkim ve savcılar soruşturmalardan başını alamaz. Aşağıda duruşma yapacak, yukarıda müfettişlere hesap verecek. O zaman, bu yargı, bu işin içerisinden çıkamaz. Yerli yersiz de hâkimi, savcıyı soruşturmalarla bezdirmenin doğru olmadığı kanaatini taşıyorum ve üç yıldır da bu tecrübeyi yaşıyoruz; ama, yazılan çizilen önemliyse, onu önemsiyoruz, onunla ilgili bir inceleme başlatıyoruz.

Mesela şu zamanaşımı konusuyla ilgili bir arkadaşımızın dile getirdiği; 5.12.2005 gün ve 51112 sayıyla biz bu zamanaşımı olayını sormuşuz, basında çıktığı için, önemli bulunduğu için. Nedir burada; evvela bunu soruyoruz, bilgi alıyoruz, eğer, burada, bu kararları verenlerin hukukî bir sorumluluğu varsa, tabiatıyla bunun gereğini yapma adına da bundan sonraki işlemi başlatacağız; ama, ben şunu da biliyorum: Hatırlarsınız, daha geçen sene bu zamanaşımı konusu, Türkiye'de en çok suiistimal edilen konuların başında geliyor, en çok suiistimal edilen; çünkü, hep biliyoruz ki, birkısım hazırlık soruşturmalarını doğrudan doğruya savcılarımız yapmıyor; eğer kamu görevlileri işin içerisine girdiyse, bu soruşturmalar o ilgili bakanlıklarda vesairelerde yapılıyor veya o kurumun kendi yasasındaki usullere göre yapılıyor.

Şimdi, bizim bildiğimiz bazı dosyalar sebebiyle, dört sene on ay bekletilip, onbir ay bekletilip, zamanaşımının dolmasına bir ay kala bu dosyaların yargının önüne gönderildiğini gördük. Şimdi, bir ay içerisinde, zamanaşımının dolmasına bir ay kalmış, savcının onu araştırması, sanıkları bulması, ifadesini alması ve ona uygun bir iddianame tanzim etmesi âdeta imkânsızdır ya da gelişigüzel bir iddianame tanzim edilerek dava açılacaktır; sonuçta da, uzun yargılamalardan, uzun masraflardan sonra kişi beraat edecektir veya zamanaşımı sebebiyle mahkeme o kişiyle ilgili vermesi gereken kararı veremeyecektir. Bunu dikkate almak suretiyle, o tarih itibariyle, ben, bütün savcılıklara bu zamanaşımı konusuna dikkat çekerek, bu konuda hassas olunması gerektiğini bir bakan olarak da ifade etmeye çalıştım.

Şimdi, burada, üzerinde durmamız gereken husus şu: Bakınız, konuşmaların önemli bir kısmında, Adalet Bakanından bu işlere müdahale etmesi, bu işlerle ilgili karar vermesi, bu işlerle ilgili cevap vermesi, bu işlerle ilgili işlem yapması isteniyor. Peki, buna karşılık söylenen ne; adalete siyaset karışmasın. Şimdi, bir taraftan "yargının siyasetle ilişkisini keselim" deniliyor, öbür tarafta bir siyasî kişi olan Adalet Bakanını, şunu niye yapmadın, bununla ilgili niye karar vermedin, şunu neden yapmadın... Bu çelişkiyi en çok Avrupa Birliği yaşıyor.

Şimdi, ilerleme raporuna bakarsanız, bu söylediğim konuyla ilgili olarak önemli tespitleri var. Önümüzdeki tarama süreci içerisinde, müzakere süreci içerisinde, yargının tam bağımsız olması adına, şunlar, şunlar, şunlar olmasın diyor; ama, somut bir davaya geldiği zaman, hükümetten, adaletten, Adalet Bakanından, bu konulara müdahale edip bu konuyla ilgili karar vermesi isteniyor. Biz bunları yaşadık. İkili görüşmelerimizde -bunlar tutanaklarda var- nezaket hudutları içerisinde biz bunları ikaz ettik; hatta, tam tersi bazen bu ölçüye kaçırırcasına da, evsahipliğimizin gereği olan gösterdiğimiz misafirperverliği lütfen yanlış anlamayın, kusura bakmayın, yargının işine müdahale etmeyin demişizdir; bunun da kaç tane örnekleri vardır. Gayet açık. "Filancalar niye tutuklu, niye tahliye etmiyorsunuz?.." Biz bunları yaşadık. "Falanca niye tutuklu, niye tahliye etmiyorsunuz?.." Cezaevlerinin önüne varıncaya kadar protestolar yapıldı. Altında yatan ne; bunları tahliye ettirin. Kim tahliye ettirecek; Adalet Bakanı mı; cezaevinin anahtarı bende mi; olması doğru mu?! Bu kararı verecek Türk yargısıdır.

Bakın, demin misallerini verdim; dört sene, beş sene, birkısım işlere karışmış olduğu iddia edilen kişileri istiyoruz. O mahkeme, bu mahkeme, dört sene, beş sene, o ülkenin mahkemelerinde top geziyor. En sonunda bir gecede bir ilham geliveriyor "sabahleyin gelin alın" deyiveriyorlar. Hani, bu iş bu kadar kolay idiyse, bu kararı verecek idiyseniz, dört senedir niye top gezdirdiniz; niye o mahkeme, niye bu mahkeme?!

Bakınız şimdi Roj TV, terör örgütüne resmen destek veriyor. Gayet açık ve nettir. Şimdi Med TV İngiltere'de kapatılıyor -Almanların televizyonu- Fransa'da kapatılıyor teröre destek verdiği için, sabahtan akşama terörle mücadelede işbirliği toplantıları yapıyoruz; ama, halen Roj TV'yi kapatmama adına "benim yetkim yok, benim haberim yok; biz bu işe karışmayız, ötekine karışmayız..." Ama, Türkiye'deki somut bir davaya gelince, her türlü saygı ölçüsünü aşarcasına ve Türkiye'nin kurumlarını, en başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere, hiçbir zaman hak etmediği birkısım uygun olmayan ifadelerle, Türk yargısının işine karışma gayreti içerisinde oluyorlar. Eğer bu yaptığınız doğruysa, o zaman ilerleme raporunda yazdıklarınızın tümü yanlıştır. Evet, tümü yanlıştır. (AK Parti sıralarından alkışlar) Tabiatıyla biz Avrupa Birliğine girmeyi arzu ediyoruz, bunun için de bu çatı altında çok önemli yasaları yaptık; ama, çifte standarda hiçbir zaman razı olmayacağımızı da herkesin iyi bilmesi lazım. Hukuk her yerde aynı uygulanacak. Brüksel'de de aynı, Paris'te de aynı, Ankara'da da aynı şekilde uygulanırsa, bu Birliğin bir anlamı vardır. Eğer, orada farklı, burada farklı, işimize gelince metreyle ölçeceksek, işimize gelince arşınla ölçeceksek, o zaman bu Avrupa Birliği benim inandığım değerleri de temsil etmiyor demektir.

O nedenle, bir şeyi daha burada yeri gelmişken ifade edelim. Adalet Komisyonundaki arkadaşlarımız…

MUHARREM KILIÇ (Malatya) - Sayın Bakan, bir an önce ilerleme raporunun gereğini de yapmamız gerekiyor yalnız.

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Yapacağız, yapacağız. Neyi, nasıl yapacağımızı, birlikte yapacağız.

Şimdi, yeri gelmişken, Adalet Komisyonundaki arkadaşlarımız biliyor, orada zaman zaman bunları gündeme gelen tasarılar sebebiyle konuşuyoruz; ama, Değerli Genel Kurul üyelerimizin bilgi sahibi olması, bizi dinleyen vatandaşlarımızın bu anlamda bilgi sahibi olması adına bir konuya da açıklık getirmemiz lazım. O da şu: Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu meselesidir.

Şimdi, Türkiye'de yargının tek problemi o, siyasallaşma buradan oluyor düşüncesiyle -Sayın Cumhurbaşkanımızın burada yaptığı konuşmada da var, 2 nci sayfada- Adalet Bakanı ve Müsteşarı bu kuruldan çıksın... Eyvallah, çıkması gerekiyorsa çıkar. Buna bir itirazımız yok da; ama, fotoğrafı doğru görmek lazım, doğru okumak lazım. Şimdi, 1980 öncesi, Kurulda, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda, Adalet Bakanı da yoktu, Müsteşarı da yoktu; ama, tutanaklar var, açın bakın; durup dururken, o sistem çok iyi işliyordu da, her şey dört dörtlük de, hiçbir sıkıntı yoktu da bugünkü sisteme geçilmedi ki. O sistemin de kendine göre sıkıntıları oldu, çok iyi işlemedi; işlemediği için, sonra bugünkü sisteme geldi. Bugünkü sistem iyi işliyor mu; bunun da kendi içerisinde aksaklıkları var. Onları da müsaade ederseniz söyleyeceğim; ama, burada bir şeye dikkat etmemiz lazım. Bakınız, burada deniliyor ki: "Keza bir şikâyet konusu daha vardı, bu da 1961 Anayasasıyla kurulmuş olan Yüksek Hâkimler Kurulu. Fonksiyonunu iyi bir şekilde yerine getirememişti, birçok şikâyetler vardı, birçok huzursuzluklar, tedirginlikler vardı. Bunların hepsinin halledilmesi için" diye başlayan, burada görüşmeler olmuş. Demek ki, 1980 öncesi de bakanın ve müsteşarın olmadığı kurulda da işler iyi gitmiyordu. Eğer bugün bundan dolayı iyi gitmiyor diyorsak, o zaman da iyi gitmiyordu.

V. HAŞİM ORAL (Denizli) - Etik değil.

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Ama, burada bir yaklaşım var; ona dikkatinizi çekmek istiyorum. Şimdi, nedense, sık sık darbelere muhatap olduğumuzdan mıdır nedendir, kendi mesleğini kötüleyen, kendi yaptığı işi kötüleyen bir zümre haline geldik. Bakınız, bu ülkede en büyük sıkıntıyı siyasetçi çeker; yeri gelir idama da gider. Her türlü işi yaparsınız, her gün buraya onbinlerce insan gelir, binlerce insan gelir, bunlarla ilgili, görevimiz gereği, hiç yüksünmeden, gece gündüz koştururuz; ama, tu kaka yapılmak gerektiğinde en evvel siyasetçi. Şimdi, buraya nasıl geldik, neden geldik; bunda bizim biraz hatamız var. Hani onun için dedim ki, demiri çürüten biraz kendi pasıdır. Biz, kendi kendimizi tükettik; iktidar-muhalefet dalaşıyla, ben iyiyim sen kötüsün dalaşıyla, bir defa, siyaseti, siyaset kurumunu, yaptığımız yanlışlar da var şüphesiz, yüzüne bakılamaz hale geldik. Sanki bu ülkede herkes dürüst, herkes görevini dört dörtlük yapıyor, bütün haksızlığı, hukuksuzluğu, yolsuzluğu yapan bu kurummuş gibi, siyaseti ve siyasetçiyi sokağa çıkamaz hale getirdik ve sonuçta da şu oldu: Siyasetçiler her şeyi berbat eder, biz düzeltiriz.

Şimdi, bu Anayasadaki birkısım hükümler bu mantıkla hazırlanmışlardır; ne olur ne olmaz, bu siyasetçiye bu imkânları bırakmayalım, bunlar her şeyi berbat eder, her şeyi yanlış yapar... Değil arkadaşlar; bu ülkede, filanca mesleğin mensupları ne kadar dürüstse, biz de o kadar dürüstüz; filanca mesleğin mensupları görevini ne kadar liyakatle yapıyorsa, biz de o kadar yapıyoruz; çünkü, biz, bir ortalamayız; bu toplumun ne en iyileriyiz ne de en kötüleriyiz. Gelin, bu noktada bir birleşelim. Ondan sonra da siyasetçi burada kalsın mı kalmasın mı veya falanca kurumda...

Şimdi, Adalet Komisyonunda bir nebze, Plan ve Bütçe Komisyonunda da ifade etmeye çalıştım; şu hâkimler ve savcılarla ilgili olarak, başka ülkelerde; şimdi, Avrupa Birliği diyoruz ya, Avrupa Birliğini birçok noktada; şimdi, bakınız, birkaç tane ülkeden size okuyacağım.

Fransa: Fransa, tabiatıyla, bizim bakımımızdan, en fazla üzerinde önemle durulması gereken bir ülke. Niye; üniter devlet demişiz, birçok kurumu oradan almışız, birçok aydınımız orada yetişmiş, 1982 Anayasası da büyük ölçüde Fransız Anayasasından önemli kurumlar, önemli ilkeler almış. Dolayısıyla, bu kurul, büyük ölçüde oraya benzetilmiş, Fransa'ya. Şimdi, Kurulun Başkanı Cumhurbaşkanı -bir partiye dayalı olarak seçilir Cumhurbaşkanı- Başkan Yardımcısı Adalet Bakanı. 16 üyeli Yüksek Yargı Konseyinin 6 üyesi kürsü hâkimliğinden, 6 üyesi savcılardan, 1 üyesi Millet Meclisinden, 1 üye Senatodan seçilen üyelerden oluşur. Bakın, Senatonun ve Meclisin seçtiği, milletvekillerinin seçtiği üyeler var orada. Biz, bir tek bakanı çıkarmaya çalışıyoruz, orada bunlar var. Peki, hâkimlik mesleğine kabulleri kim veriyor? Orada da, ilkönce staj için alıyorlar, sonra "siz hâkim olabilirsiniz" diyorlar. Kim veriyor; 5'i asıl, 2'si yedek üyeden oluşan komisyon yapar, komisyona 2 üyeyi Adalet Bakanlığı, 2 üyeyi Millî Hâkimlik Okulu, 1 üyeyi Danıştay, 1 üyeyi Yargıtay Başsavcısı, 1 üyeyi de Yargıtay Başkanı seçer. Yani, Hâkimlik Okulu Müdürünü ise, yine Adalet Bakanı yargıçlık mesleğinden seçer.

ORHAN ERASLAN (Niğde) - Biz de öyle yapalım…

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Demek ki, eğer, siyaset karışıyor diyorsak, yargıçlık okulundan seçilen de, bir siyasetçinin tayin ettiği kişi seçecek.

Şimdi, İsveç'e geçiyoruz: İsveç Yüksek Yargı Konseyi, hükümet tarafından atanan 6 hâkim. Hükümet… Parlamento değil, hükümet…2 parlamenter, 2 de sendika temsilcisi ve 1 genel müdürden oluşuyor İsveç'te.

İngiltere: Hadi, biraz farklı sistem. 25 000'i bulan sulh hâkimleri ile diğer hâkimleri Adalet Bakanı atar. Ne kurulu var ne şusu var ne busu var.

Almanya: Eyalet sistemi; Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamı Parlamento tarafından seçilir, tamamı.

Şimdi, hiç dahlimiz olmayan, bu hükümetin, benim mensup olduğum partinin dahli olmadan, Anayasa Mahkemesi, kendisinin hazırladığı bir taslakta "5 tane üye de Parlamentodan seçilsin" dedi, biz, buna karşı çıktık. Böyle bir şey olur mu?! Bir Parlamento, kendi yetkisini… Bakın, Almanya'da tamamını seçiyor. Haa, şu söylenebilirdi: Eğer, 5 kişi seçilecekse, 3'ünü iktidardan, 2'sini muhalefetten seçelim denilebilirdi veya başka türlü formüller bulunurdu; ama "seçim işini Parlamento yaparsa, kötü yapar" tarzındaki bir mantığa bir ders verilmiş olurdu. (AK Parti sıralarından alkışlar) Tam tersi bir anlayışla; biz kötü yaparız, siz iyi yaparsınız…

Şimdi, Avusturya: Hâkimler, hükümetin teklifi üzerine, Federal Başkan ya da Adalet Bakanınca atanır.

Belçika: Hâkimler, istinaf mahkemesi başkan ve üyeleri hükümet tarafından sunulacak 2 aday arasından Kral tarafından seçilir. Yargıtay üyeleri Kral tarafından atanır. Belçika'da, Yüksek Yargı Konseyi üyelerini Adalet Bakanı atar.

İspanya: Hâkimlerin mesleğe kabul, atanma ve disiplin işlerinde yetkili Yargı Konseyi Kral tarafından atanan, 12'si hâkim ve savcılardan, 8'i Temsilciler Meclisi ve Senatonun önermesiyle olur; orada da, Parlamento, yani siyasîler...

İsterseniz listeyi uzatabilirim; ama, yorucu bir çalışma yaptınız, çok fazla söylemiyorum, burada hepsinin var, Polonya'nın var, Portekiz'in var, İtalya'nın var, Hollanda'nın var, Danimarka'nın var, her taraftan var; ama, şunu bilmemiz lazım, şuna bu ülkede artık son vermemiz lazım...

V. HAŞİM ORAL (Denizli) - Partizanlığa!..

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Bugün biz iktidarız, yarın bir başkası olabilir; ama, siyasetçi yaparsa…

MEHMET SOYDAN (Hatay) - İyi yapar…

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - … kötü yapar, başkaları yaparsa iyi yapar; siyasetçi yaparsa, siyaset sokar; başkaları olursa, objektif karar verir. Arkadaşlar, bir gerçeği kabul etmemiz lazım; bugün, siyaset kurumu olarak, çoğumuz, başkalarından artakalan siyaseti yapıyoruz, size de çok fazla siyaset alanı kalmıyor. Bunu anlayabildiğimiz an, bunu gerçekten anlayabildiğimiz an, bu ülkede demokrasi kökleşmiş olacak. (AK Parti sıralarından alkışlar) Onun için, benim, şahsımla ilgili hiçbir endişem yok, gayet net ve açık söylüyorum; olabildiğince, bu görevde objektif davranmaya da gayret ediyorum, hakka, hukuka riayet etmeye gayret ediyorum; çünkü, biri bir yere gelecek diye, vicdanen kendimi sorumlu tutacağım bir yanlışı yapmamaya elimden geldiği kadar gayret ediyorum; ama, bilelim ki, dünyada insan varsa, problem de vardır. Sistemleri, mümkün olduğu kadar objektif kurallara bağlamamız lazım.

Arkadaşlarımızın birisinin haklı olarak söylediği bir husus var; Yargıtay üyeliğine seçim. Evet, bugün, Yargıtay üyeliğine seçim noktasında, şahsen, benim de isyan ettiğim, doğru bulmadığım; bunu kuruldaki arkadaşlarımız da bilir, Bakanlık bürokratları da bilir… İstedik ki, bununla ilgili düzenlemeyi Yargıtayın kendisi yapsın. Çünkü, ben, hükümet olarak karıştığımda, yargının işine karışmış gibi olur. Ben de, hem bugünkü Sayın Başkanımızdan hem bundan evvelki Sayın Başkanımızdan rica ettim. Çünkü, istinaf mahkemeleriyle ilgili, bölge adliye mahkemeleriyle ilgili yasa da yürürlüğe girince, mutlak suretle, Yargıtay Kanununda da bir değişiklik yapılması gerekiyor. Onun için, bu uyumu sağlamak adına, gelin fırsat varken, fırsatı değerlendirerek… Adalet Komisyonundaki arkadaşlar olarak da -hani yüzleri için söylemiyorum, bu türlü bir şeye de hiç ihtiyacımız yok- olabildiğince parti kimliklerimizi dışarıda bırakarak, olabildiğince doğruyu yapmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla şöyle bir dönemde, gerçekten, objektif kriterlere bağlı bir Yargıtay Yasası yapalım. Yargıtaya seçilirken kulise dayalı olmasın, hemşericiliğe dayalı olmasın; başka türlü kriterler değil, meslekî yetenek, bilgisi, birikimi, objektif değerler öne çıksın. Yani, adamın doktorası varsa; iki tane, üç tane, beş tane hâkim almış, bir tanesinin doktorası varsa gelin ona 10 puan verelim, 20 puan verelim. Master yaptıysa 15 puan verelim. Çünkü, Yargıtay hukuk üretecek. Yeni sistemde bölge adliye mahkemeleri de devreye girince, büyük ölçüde, Yargıtay içtihat mahkemesi olacak. Buna inanıyoruz, bunu gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Yabancı dili varsa, buna ilave imkân verelim. Bakınız, şimdi Avrupa Birliği süreci başladı, bizim, şu an, en az 300 tane, yabancı dil bilen hâkime ihtiyacımız var, savcıya ihtiyacımız var; bütün yargı teşkilatına baktığınızda, bu müzakereleri bire bir yürütecek 50 tane hâkim ve savcıyı zor buluruz. Böyle bir sıkıntı var. Biz bunları giderebilmek adına Adalet Akademisini kurduk. Orada lisan kursları açmaya çalıştık. Bazı üniversitelerle işbirliği yapmaya çalışıyoruz. Eğer Yargıtaya seçilecek bir kişi bir yabancı dil biliyorsa ona ayrı bir puan verelim, iki dil biliyorsa ona ayrı puan verelim. Yargıtayda geçirdiği dosya sayısı, onanan dosya sayısı, bilimsel eserler… Olabildiğince bunları kriterlere bağlayalım, o takdirde, bunlar olur üstelik. Bakın, bunlar benim düşüncem; ama, size net olarak söyleyeyim, Sayın Genel Sekreterimiz de burada, herhalde burada sizlerin dile getirdiği, benim dile getirdiğim hususlar da Yargıtayımızca değerlendirilecektir. Bize gönderdikleri taslakta bu konularla ilgili bir düzenleme söz konusu değil. Ümit ederim… Çünkü, biz, taslakla ilgili düşüncelerimizi kısmen ifade etmeye çalıştık. Tekrar bir araya gelip bunları değerlendirmemiz lazım. İşte, o takdirde, sadece Adalet Bakanlığının bulunup bulunmamasıyla ilgili mesele değil. Yargının bu anlamda pek çok problemi var. Arkadaşlar haklı şeyler söylediler. Objektif kriterlere bağlarsak, işte, o zaman, bir kısım indî, keyfî, şahsî ölçüler, değerlendirmeler ortadan kalkar ve bugün dile getirdiğimiz şikâyetlerin önemli bir kısmını da ortadan kaldırmış oluruz diye düşünüyoruz.

Tabiatıyla, Adalet Bakanlığı, sadece yargı ve yargılama işlemiyle uğraşmıyor. Adaletin yavaş işlediği noktasında yargıya yönelik çok da doğru olmayan, belli ölçüde doğruluk payı var; ama, çok da doğru olmayan bir değerlendirme var.

Değerli arkadaşlarım, yargı, sonuçtur. Bir ülkenin tapu teşkilatı iyi çalışıyorsa, bir ülkenin nüfus teşkilatı iyi çalışıyorsa, gümrük teşkilatı iyi çalışıyorsa -bunları misal olarak veriyorum- yargıyla bağlantılı olan kurumlardan istenilen cevaplar süratle geliyorsa…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Hemen bitiriyorum Sayın Başkan.

---

**Kaynak gösterme:** Cemil Çiçek (AK Parti, Ankara). “2006 merkezi bütçe kan.tas.(adalet bak.,ceza ve infaz kur.ile tutukevleri iş yurtları kur.,türkiye adalet akademisi başk.,yargıtay başk.) 9 uncu tur”. TBMM Genel Kurulu, 36. Birleşim tutanağı, 19 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/cemil-cicek-22-2005-12-19-2006-merkezi-butce-kan-tas-adalet-bak-ceza-ve-infaz-kur-ile-tutukevl (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
