# Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanunun ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması hakkında (s.s.486)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Çetin Soysal (CHP, İstanbul)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 80. Birleşim
- **Tarih:** 31 Mart 2010
- **Gündem:** YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUN İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.486)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/cetin-soysal-23-2010-03-31-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanunun-ile-bazi-kanun-ve-kanun-hukm

> Çetin Soysal (CHP), 31 Mart 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 80. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUN İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.486)); konuşma 1.110 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın 5’inci maddesi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım.

Tabii, bu tasarı, Türkiye Cumhuriyeti tarafından İstanbul’da bir Türk-Alman Üniversitesi kurulmasına ilişkindir. Ancak, bunun, ne yazık ki Alman Başbakanın, Sayın Merkel’in ülkemizi ziyaret ettiği bir süreçte gündeme gelmesi, sanki Sayın Merkel’e bir jestmiş gibi görülmektedir. Tabii, bu da beraberinde bir şirin görünme anlayışını mı getiriyor diye düşünmemek mümkün değil. Aslında, karşılıklı ilişkiler elbette ki gelişmeli, karşılıklı ilişkiler son derece önem taşımalı. Nitekim, Plan ve Bütçe Komisyonumuzun almış olduğu karara da bir baktığımız zaman, Komisyonun tasarı üzerindeki kararında “en çok Türk vatandaşının yaşadığı ülkenin Almanya olması nedeniyle karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesi adına atılmış olan bu adımın olumlu olduğu, ancak devletler arasındaki ilişkilerde karşılıklılık ilkesinin gözetilmesi gerektiği ve bu doğrultuda Almanya’da da benzer bir üniversitenin kurulması gerektiği, böylece iki ülke arasındaki ilişkilerin daha gelişeceği,” ifade ediliyor.

Niye bu eş zamanlı değil? Niçin biz bu konuda adım atıyoruz ancak aynı adımı Almanya atmıyor? Sayın Merkel’in de “Neden olmasın.”ını fazla büyütmenin de çok fazla bir önemi yok. “Neden olmasın.”a baktığımız zaman, aslında “Neden olmasın.”ın, “olmayacak” anlamına geldiğini de görmemek mümkün değil, onu da görmezlikten gelemeyiz. Bu, karşılıklı olmalı. Adım atılacak ise Almanya’nın da ciddi bir adım atması gerekmekte iken aynı adımı, aynı yaklaşımı orada gördüğümüz söylenemez.

Yine aynı şekilde “Üniversitenin Türkiye’ye getireceği mali yükün fazla olduğu, Almanya’nın sadece akademik personel konusunda yardım sağlamasının yeterli olmadığı,” yine Komisyonumuz tarafından ifade edilmektedir. Bunları, her ikisi de dikkate alınması gereken, Komisyonun doğru tespitleri olarak değerlendiriyoruz.

Yine Komisyonun bir tespiti daha var: Yoğunluk açısından İstanbul’da çok fazla üniversite bulunduğu, üniversitenin İstanbul dışında bir ilde kurulmasının önemli olduğu ifade ediliyor. Doğru bir yaklaşımdır. İstanbul’da yeni bir üniversitenin kurulması, İstanbul’un yükünü daha da fazla artıracaktır. Özellikle Beykoz’da, belirlenen yerde yapılması hâlinde, her ne kadar Sayın Bakan “Orası kesin değil.” dese bile, oraya bir yoğunlaşmanın olduğunu görmekteyiz. Oraya baktığımız zaman, yeşil alanları ciddi şekilde talan edilebilecek bir altyapının oluştuğunu da görüyoruz.

Onun için, yer seçimi konusunda da Komisyon aslında doğru bir adım atıyor. Bu anlamda, İstanbul dışında olmasının çok daha önemli olabileceğini ve buna dönük bir çalışmanın yapılmasının daha ciddi olabileceğini ifade etmek ve bu doğrultuda bir çaba sarf etmek doğru olabilir diye düşünüyorum. Ancak, tabii, eğitim sistemimize baktığımız zaman, Türk-Alman Üniversitesinin kurulması hiçbir şeyi değiştirmeyecektir eş zamanlı da olmadığı için çok fazla bir önemi olmadığını görüyoruz.

Değerli milletvekilleri, ne yazık ki okullarımızda baştan aşağı çok önemli problemlerle karşı karşıyayız. Eğitim sistemimiz bir çıkmazın içindedir. “Eğitimde bir fırsat eşitliği vardır.” demek mümkün müdür? Hayır. Eğitim sistemimize baktığımız zaman, ne yazık ki eğitim tamamen paralı hâle gelmiş, artık, Anadolu’daki çocuklarımızın eğitimle ilgili bundan sonraki süreçte beklentileri yok olma noktasına gelmiş.

Görüyoruz, izliyoruz ve biliyoruz ki eskiden Anadolu’daki liselerin bir önemi vardı; Anadolu liselerine baktığımız zaman, Konya lisesinin de, Diyarbakır lisesinin de, Sivas lisesinin de, Antalya lisesinin de bir önemi var idi. Bugün baktığımızda, bu liselerin gerçekten artık işlemez hâle geldiğini, yeterince eğitimin verilmediğini görüyoruz, yaşıyoruz ve bugün bu liselerdeki sistemin, artık üniversitelere yeterince öğrenci taşımadığını da görmekteyiz. Hatta üniversitelerin de çok ciddi şekilde eğitim düzeyinin düştüğünü görüyoruz. Örneğin, yapılan bir araştırmayı söyleyeyim size. “Çanakkale Savaşı Ruslara karşı mı, Japonlara karşı mı yapıldı?” sorusuna yüksekokulda 100 öğrencinin… Ki magazinleşmiş, her 18 Martta bunu anıyoruz, Anzaklar geliyor, basında yer alıyor, Çanakkale’ye Sayın Başbakan dâhil birçok insan gidiyor ve dikkatler oraya çekilmiş olmasına rağmen, 100 öğrenciye sorun, 98’inden alacağınız yanıt ya “Japonlar”dır ya “Ruslar”dır. Yani, bilgi düzeyinin ne kadar eksik, ne kadar yetersiz olduğunu, gözleme dayalı eğitimin olmadığını, eğitim sisteminin ne kadar çarpık olduğunu ve bunu dahi, güncelleşmiş, magazinleşmiş bir olayı dahi, hatta ülkenin Başbakanının gittiği… Hatta, gezi olarak giden öğrencilerin dahi bu konuda yeterli bilgi sahibi olmaması büyük bir eksiklik olarak karşımıza çıkıyor.

Aslına baktığımız zaman, eğitim sistemimizdeki olumsuzluklar had safhada. Bakın, ataması yapılamayan binlerce öğretmen, 200 binin üzerinde ataması yapılamayan öğretmen var, bir o kadar da öğretmen açığı olduğu ifade edilmekte ama baktığımız zaman, eğitimini almış ve gerçekten bu konuda katkı sunmak isteyen öğretmenlerimiz artık işsizler ordusuna katılma aşamasına geliyor, 200 binin üzerinde ataması yapılamayan bir öğretmen kitlesiyle karşı karşıyayız. Sözleşmeli öğretmenlere baktığımız zaman, sözleşmeli öğretmenlerin de gerçekten çok büyük acı ve sancılar yaşadığını görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde Güneydoğu’daydım, orada öğretmenlerin getirmiş olduğu sorunları hayretler içerisinde izledim. Örneğin, İzmir’de yaşayan bir öğretmenimizin özürlü çocuğu var. Sözleşmeli öğretmen, eşi orada ama Güneydoğu’da görev yapıyor. Güneydoğu’da görev yaparken özürlü çocuğunu görme imkânı bile yok. Özürlü çocuğunu oraya getirmeye kalktığı takdirde özürlü çocuğunu orada yetiştirebilecek koşullar yok. Eş durumundan ötürü burada sancılar yaşanıyor. Yine, bir öğretmen, ataması yapılmış, sözleşmeli öğretmen, ona verilen görev ne ise onu yerine getirmek zorunda, feryadını, çığlığını duyurmaya çalışıyor ve orada, o öğretmenimizin, bir çığlık içerisinde “Tuvaletleri temizlemek zorunda kalıyorum çünkü verilen görev neyse onu yapmak zorunda kalıyorum. Öğretmenlik hariç her türlü görevi yapmak durumunda kalıyoruz.” diye feryatları var. Bunları, isimlerini söylemek istiyorum ancak iş güvencesi olmadığı için, işlerine son verilme endişesi ve korkusu olduğu için bunları söylemekte ne yazık ki zorluk çekiyoruz ama baktığımız zaman buna bile razı oluyor.

Örneğin, okul öncesi eğitim veren öğretmenler üç yıl meslek lisesini okuyacak, iki yıl yükseğini okuyacak ama lisans alamayacak. Buna bir çözüm üretilmeyecek mi? Bu insanlar niçin üç yıl meslek lisesine gidiyor? O meslek lisesi niçin var? İki yıl yükseği niçin var? Bu eğitimi aldıktan sonra niçin… Her yıl 3.555 kişi mezun oluyor bu okullardan. Okul öncesi eğitimi vermek için yetiştirilmiş bu çocuklarımıza, bu gençlerimize biz lisans vermeyecek miyiz? Buna bir çözüm bulmamız gerekmiyor mu? Ne yazık ki bu da binlerce insanın kapılarda, mesleklerini hayata geçirme konusunda zorluklar yaşamasına neden oluyor.

Şimdi, yaşadığımız bir olay: Bundan bir süre önce bir Bedrettin olayını yaşadık. Bedrettin 5 yaşında, 5 çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu. Şimdi, bu çocuğa yine bir başka çocuklar tarafından, aynı işi yapan çocuklar tarafından işkence edildiğine tanık olduk. Şimdi, bu çocuklar niçin mendil satmak zorunda kalıyor? Bu çocuklar niçin ciklet satmak zorunda kalıyor veya bu çocuklar niçin ayakkabı boyamak zorunda kalıyorlar? Şimdi, valilikler, bunlara dönük alışveriş yapma veya bu çocukların getirdiği şeyleri satın almama yasağı getirdi. Bu, yasaklarla değil, bu insanların… Örneğin, Adana’daki bir köye “dilenci köy” deniyor, “dilenci köy” diye ifade ediliyor. Niçin o köy dilenci? Niçin o köy o hâle gelmiş? Niçin orada eğitime önem vermemişiz? Niçin o insanların gelişimine katkı sunmamışız? Niçin İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde çocuklar Selpak satmak zorunda kalıyorlar, mendil satmak zorunda kalıyorlar veya ciklet satmak zorunda kalıyorlar veya dilenmek zorunda kalıyorlar?

Değerli arkadaşlarım, ne yazık ki yoksulluk, açlık, sefalet, işsizlik had safhada ve insanlar çocuklarını okula gönderme yerine çalıştırmak durumunda kalıyorlar. Bu işi kaynağından çözmemiz gerekir iken bizim olaya yasakçı bir anlayış içerisinde bir eğilim göstermemiz doğru bir yaklaşım değil.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Çetin Soysal (CHP, İstanbul). “Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanunun ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması hakkında (s.s.486)”. TBMM Genel Kurulu, 80. Birleşim tutanağı, 31 Mart 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/cetin-soysal-23-2010-03-31-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanunun-ile-bazi-kanun-ve-kanun-hukm (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
