# Kopenhagdaki ab ülkelerinin katıldığı zirve toplantısına ilişkin

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Deniz Baykal (CHP, Antalya)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 11. Birleşim
- **Tarih:** 17 Aralık 2002
- **Gündem:** KOPENHAGDAKİ AB ÜLKELERİNİN KATILDIĞI ZİRVE TOPLANTISINA İLİŞKİN
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2002-12-17-kopenhagdaki-ab-ulkelerinin-katildigi-zirve-toplantisina-iliskin

> Deniz Baykal (CHP), 17 Aralık 2002 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 11. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: KOPENHAGDAKİ AB ÜLKELERİNİN KATILDIĞI ZİRVE TOPLANTISINA İLİŞKİN); konuşma 3.333 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Başbakanın 59 uncu maddeye göre söz alması üzerine, Kopenhag Zirvesiyle ilgili düşüncelerimizi ifade etmek için huzurunuzdayız; bu vesileyle, Sayın Başkanı, sayın milletvekillerini, bir kez daha saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başbakanın gündemdışı konuşması dolayısıyla, biz, grup adına söz aldık. Tabiî, gönül isterdi ki, bu konuyu, böyle bir gündemdışı konuşma ve onun cevabı niteliğinde değil, daha ayrıntılı, daha rahat bir ortamda ele alıp, görüşme fırsatını bulalım. Konu önemlidir, Türkiye'de, bu konuda, lehte aleyhte çok değerlendirme yapılıyor. Gerçeğin ortaya çıkması, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki tartışmalarla sağlanacaktır; buna katkı yapmamız gerekiyor. Bunu, rahat bir ortamda yapmayı tercih ederdim; ama, şimdi Sayın Başkanın hoşgörüsüne ve bize daha rahat bir konuşma zamanı tanıyacağına olan güven içinde, ben de düşüncelerimi, İçtüzüğümüzün kısıtlarına bağlı kalma gayreti içine girmeden, bir büyük, önemli millî konuyu Parlamentoda konuştuğumuzu bilerek düşüncelerimi aktarmak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, gerçekten tarihî günler yaşıyoruz. Bir süre önce Kopenhag'ta gerçekleştirilen zirve, Türkiye bakımından çok önemli gelişmelere yol açtı. Bu zirvenin doğru değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Elbette, bu konuyu bir iktidar-muhalefet tartışması, çekişmesi içinde ele almak fevkalade yanlıştır. Konu, bir millî meseledir; Türkiye'nin bu konuyu çok ciddî, ayrıntılı bir şekilde ele almasına, konuşmasına ihtiyaç vardır. Ben, elimden geldiğince buna gayret edeceğim; ama, yapacağım tespitlerin iyiniyetli, hepimizin temenni ettiği olumlu bir çerçeveye sığması yer yer mümkün olmayacaksa, biliniz, bu bizim muhalefet gayretkeşliğimizden değil, karşı karşıya bulunduğumuz tablonun ağırlığından kaynaklanacaktır. Karşı karşıya bulunduğumuz tabloyu bütün unsurlarıyla, bütün ağırlığıyla değerlendirmek, kavramak durumundayız.

Değerli arkadaşlarım, 2002 yılının aralık ayının 12'sinde, 13'ünde gerçekleşen Kopenhag'a, biz, Avrupa Birliğinden üyelik müzakerelerimizi başlatmak üzere tarih almak için gittik. Türkiye'nin üyelik müzakerelerini başlatmak için tarih alma konusunda, geçmiş Avrupa Birliği uygulamaları ve bizimle ilgili alınmış olan kararlar dikkate alındığı zaman çıkan tablo şudur: Türkiye, 1999 Helsinki Zirvesinde Avrupa Birliğine bir aday ülke olarak kabul edilmiştir. Aday ülke olarak kabul edilen Türkiye'nin, 1993 Kopenhag kriterlerini -yani, bu son Kopenhag değil, 1993 Kopenhag kriterlerini- 1993 Kopenhag'ının siyasî kriterlerini karşılaması halinde, Türkiye'yle üyelik müzakerelerinin başlamaması için hiçbir neden yoktur. Türkiye, 1999'da aday ülke ilan edilmiştir ve Türkiye'ye "1993 Kopenhag siyasî kriterlerini karşıla seninle üyelik müzakeresi başlar" denilmiştir. Avrupa Birliğinde şimdi 15 tane ülke vardır, 10 tane ülke girmek üzeredir, 2 tane ülke -Romanya ve Bulgaristan- 2007'de girecektir. Bu 27 ülkenin hiçbirisi aday ülke haline geldikten ve Kopenhag siyasî kriterlerini karşıladıktan sonra üyelik müzakeresi için bir gün bile beklemek durumunda kalmamışlardır. Türkiye, adaysa ve Kopenhag 1993 kriterlerini karşılıyorsa, Türkiye'yle üyelik müzakerelerinin başlaması zorunludur; durum budur, bütün başka ülkeler için böyle olmuştur, Türkiye için de böyle olmamasını gerektirecek hiçbir özel neden yoktur.

Değerli arkadaşlarım, bu amaçla, biz, iktidar-muhalefet tam bir dayanışma içerisinde, görüş birliği içerisinde 2003'te; yani, aralıktan hemen sonra bizimle üyelik müzakeresini başlatmalısınız talebiyle gittik. Bu, bizim tercihimiz değil, bu, bizim hakkımızdır; 27 ülkenin uyguladığı gerçektir; Türkiye'ye de uygulanması gereken muameledir. Biz, 2003'te üyelik müzakeresini başlatmayı hak etmiştik. Bunu talep ettik; ama, maalesef, 2003 yılında üyelik müzakeresine başlama hakkını, Avrupa Birliği yöneticilerine kabul ettiremedik.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin 2004 yılında, ekim ayında hazırlanacak olan ilerleme raporuna, değerlendirme raporuna göre, eğer olumlu bir sonuç ortaya çıkarsa, 2005 yılından itibaren, fazla gecikmeden, mümkünse 2005'in ilk aylarında ya da ortasında, temmuzda ya da en geç sonunda; ama, 2005 yılında -çünkü, 2005 telaffuz edilmiştir ve gecikmeden denilmiştir- üyelik müzakerelerinin başlaması gerektiği kabul edilmiştir.

Bu kabul, Shcröder ile Chirac'ın, çok önce, arkadaşlarımız oraya gitmeden önce, ilan ettikleri takvimin aynısıdır. O takvimde de, Türkiye'nin, 2004 yılı sonundaki ilerleme raporuna bağlı olarak, orada ortaya koyacağı sonuca bağlı olarak, 2005 yılı temmuzunda kesin olarak üyelik müzakeresinin başlayacağı taahhüt edilmişti. "Rapor olumlu olacak, 2005 Temmuzu" denilmişti. Şimdi "rapor olumlu olacak, 2005'te bakacağız, gecikmeden bakacağız, en erken tarihte bakacağız" denilmiştir; değişen, fiilen değişen bir şey yoktur.

Sonuç şudur ki, Türkiye'ye iki yıllık bir bekleme süresi dayatılmıştır. Bu haklı değildir, bu doğru değildir. Bunu almamız gerekirdi, alabilirdik, almalıydık; ama, alamadık. Bir defa bunu tespit edelim. Bunu, hükümete yönelik olumsuz bir eleştiri, değerlendirme olarak söylemiyorum. Kimse de, geçmiştekiler alamazdı, biz alıyorduk falan demeye kalkmasın. Bu, onun meselesi, bunun meselesi değildir; bu, Türkiye'nin meselesidir, maalesef, Türkiye, bütün çabasına, gayretine, iktidarıyla, muhalefetiyle, Cumhurbaşkanıyla el ele vermiş olmasına rağmen, bunu alamamıştır; bunu tespit ediyoruz, bunu görelim.

Değerli arkadaşlarım, bu, üzüntü verici bir saptamadır. Bundan gerçekten büyük tedirginlik duyuyorum. Ben isterdim ki, bu alınsın. Alınmış olsa, en büyük sevinci ben duyacaktım; ama, alamadık. Almamız gerektiğini söyledim, almak için ne yapılması gerekiyorsa yapmaya çalıştık, hepimiz gayret gösterdik.

İşte, biz, çok gezdik, dolaştık, alttan aldık, üstten aldık, her türlü yoldan saptık ve sonunda bu böyle ortaya çıktı, iyi oldu... Bunları bırakınız, bunlar doğru değil; yok böyle bir şey. Yani, bugün, Hazreti Mevlana'yı anma günü, hiç olmazsa bugün, eğri oturalım, doğru konuşalım. (CHP sıralarından alkışlar)

NURETTİN AKTAŞ (Gaziantep) - Her zaman doğruyu söyleyelim.

DENİZ BAYKAL (Devamla) - Evet, her zaman da, bugün özellikle... Bugün özellikle...

Değerli arkadaşlarım, dediğim gibi, maalesef, tarih, hak ettiğimiz tarih değildir. Öyle, gayretle, çabayla, işte özel etkiyi kullanarak, bastırarak, taktik uygulayarak "taktik dedik, önce yüksek söyledik, sonra ortaya razı olduk" yaklaşımlarıyla falan bu iş olmaz. Olmadı arkadaşlar, olmadı!.. Olması gerekiyordu, olmadı. Olsun istedik hepimiz, gayret gösterdik; olmayacağını da, yavaş yavaş biz sezdik, Sayın Cumhurbaşkanı da sezdi hatırlayacaksınız, bunu ben de ifade ettim gelince, bir büyük senaryo oynanıyor diye, üzüntülerimi de ifade ettim. Olmadı...

Şimdi, niye olmadı; bunu anlamamız lazım; niçin olmadı?.. Değerli arkadaşlarım, biz, niye olsun istiyorduk? Yani "bu kadar önemli mi bu; Türkiye, 2003'te alacaktı 2005'te alıverdi tarihi; niye bu kadar üzülüyorsunuz; bir devletin yaşamında, iki yılın bu kadar önemi olur mu; iki yıl sabrediverelim, iki yıl bekleyiverelim, bu işi de o kadar büyütmeyin" demek mümkündür. Pek çok kişi de böyle düşünmektedir "tarih aldın, daha ne istiyorsun" demektedirler.

Değerli arkadaşlarım, mesele sabırsızlık meselesi, telaş meselesi, bir an önce bu işi halledelim meselesi değildir. 2003'te Türkiye'nin üyelik müzakeresine başlayabilmesi ile 2005'te Türkiye'nin üyelik müzakeresine başlaması arasında, Türkiye'nin aleyhine, zamanın ötesinde, iki yılın ötesinde çok büyük bir fark vardır. Nedir o fark; değerli arkadaşlarım, bir defa, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, eğer 2005'te üyelik müzakeresine geçersek, karşımızda 15 değil 25 ülke olacaktır ve o ülkelerden birisi de Kıbrıs olacaktır; yani, 2003'te başlamayı başarabilmiş olsaydık, hükümetin, bizim istediğimiz ve mücadele ettiğimiz gibi ve hakkımız olduğu gibi... Kopenhag kriterlerini karşılamışız; Türkiye Büyük Millet Meclisi, bizden önceki Meclis -saygıyla anıyorum- gerçekten çok büyük bir iş yapmış, bir büyük demokrasi reformu gerçekleştirmiş, işin temelini rahatlatmış. Daha sonra paketi hazırlamışız, hızla onu gerçekleştireceğimizi de ortaya koymuşuz. Kopenhag kriterleri bakımından bir "eksik" suçlamasını hak eden bir konumda olmaktan çıkmışız. Almamız lazım... Verilmedi "bekleyin" denildi. "E canım bekleyiverelim, iki yıl geçer, göz açıp kapayıncaya kadar..." Geçer de, bu iki yılın içinde, karşımızda 15 iken 25 ülke olur, ülkelerden birisi Kıbrıs olur. Bu arada, 2005'te masaya otururken, bize, Yunanistan'la Ege'deki sorunlarınızı çözdünüz mü diye sorarlar; çünkü, Helsinki'de, Türkiye ile Yunanistan'ın arasındaki Ege sorununun, sınır sorunlarının çözülmesi için gerekenin yapılması; eğer çözülemezse, konunun, Adalet Divanına gönderilmesi talep edilmiştir. Papandreu da, Kopenhag toplantısından sonra "Helsinki'yi de unutmayalım, Helsinki de masada duruyor" demiştir. Yani, 2005'te gelirseniz, bizimle Ege'deki sorunları da çözeceksiniz, öyle geleceksiniz demiş. Türkiye'nin üyelik müzakeresinin 2005'e ertelenmesi, Yunanistan ile Ege sorunlarını çözme mükellefiyetinin sorumluluğunun da önümüze getirilmesi demektir. Bu bakımdan, bu iki yıl olmasın istiyorduk, daha rahat olsun diye; ama, şimdi, Ege konusu da ele alınacaktır ve çözülmesi zorunlu hale gelecektir.

Değerli arkadaşlarım, sadece bu da değil; 2004 yılının ortalarında Avrupa Parlamentosu seçimi yapılacak, Avrupa Parlamentosu yeniden oluşacak ve Avrupa Parlamentosunun hükümeti mesabesindeki komisyonun üyeleri değişecek daha sonraki tarihlerde, ama, 2005'ten önce; Komisyonun başkanı değişecek; bugün bize bu taahhütleri yapanlar gidecek, yerine başkaları gelecek. Avrupa Birliğinin konvansiyon çalışmaları, anayasa çalışmaları sonucunda, Avrupa Birliğinin Komisyon Başkanı olan zat, büyük bir ihtimalle Parlamento tarafından seçilecek. Böylece, hükümetlerin telkinlerine değil, seçmenin telkinlerine duyarlı bir komisyon ve başkanı ortaya çıkacak ve bu yeni kadro, büyük bir ihtimalle, yeni bir genişleme stratejisi ortaya koyacak. Bütün bunlar, Türkiye bakımından, yeni sorunların, önemli sıkıntıların karşımıza çıkacağı anlamına geliyor.

Değerli arkadaşlarım, bunlar olmasın istedik. 2003'ü başarabilmiş olsaydık -ki, başarmamız gerekiyordu, hakkımızdı- bunlardan kurtulacaktık. Bunları, şimdi, ayrıca çözmek durumundayız. Bize ne denilmiştir; "2004'ten sonra bakacağız, 2005'te bunu değerlendireceğiz ve bütün bunların da çözülmesi şartını o dönemde arayacağız."

Değerli arkadaşlarım, bunlar, tabiî, gecikmenin bizim açımızdan yaratacağı sorunlar. Avrupa Birliği üyesi ülkeler bu iki yıllık gecikmeyi niçin istediler? Niçin, onlar, Türkiye'ye biraz daha farklı muamele yaparak, iki yıllık bir süreyi de yaşamak ihtiyacı içine girdiler? Bu soru zihnimizde olarak, yayınlanan sonuç bildirgesine bakacak olursak, zirve bildirisine bakacak olursak ipuçlarını buluyoruz. Bunlardan birisi şudur: "Türkiye, gerçekten, son zamanlarda, demokratikleşme doğrultusunda çok önemli adımlar attı, Kopenhag kriterlerini karşılama doğrultusunda ciddî işler başardı; ama, bunların bir de uygulamasını görelim" diyorlar, "bunların uygulanıp uygulanamayacağını görelim" diyorlar.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasasını değiştirmiş, yasalarını değiştirmiş. Kopenhag kriterlerini uygulama doğrultusunda fevkalade önemli kararlar almış, en güç koşullarda bunu yapmış. Şimdi, Avrupa Birliğiyle üyelik müzakeresi için tarih beklerken "Bunları yaptınız; ama, acaba, samimî misiniz; acaba, bunları gerçekten uygulayacak mısınız; bunlar kâğıt üzerinde kalmayacak mı, bunun güvencesi ne" diye zihinlerinden bir soru geçiyor. O sorunun geçtiğini, yayımlanan bildirinin içinde görüyoruz. Değerli arkadaşlarım, ben, bundan büyük ıstırap duydum. Ben, Türkiye'nin çıkardığı Anayasanın ve kanunların, acaba, ciddiyetle, samimiyetle çıkarılıp çıkarılmadığının, çıkarıldıktan sonra samimiyetle uygulanıp uygulanmayacağının, başka hiçbir ülkeye uygulanmayan bir anlayışla, bir talep olarak Türkiye'nin önüne konulmasından, bu Meclisin bir üyesi olarak büyük acı duydum, ıstırap duydum. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, kimsenin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin samimiyetini sorgulamaya hakkı yoktur. Biz, gerekeni yapmışızdır; elbette uygulayacağız; başka türlüsü düşünülebilir mi?! "Canım, çıkardınız; acele etmeyelim, bir görüverelim." Bu yaklaşım, Türkiye'ye çok kırıcı bir yaklaşım olmuştur; bundan büyük üzüntü duyuyorum. Bu gecikmenin altında yatan ana nedenlerden birisi olarak bunu dikkatinize sunuyorum.

İkinci bir unsur "yeni bir hükümet var; bu hükümetin gidişatını hele bir görelim; bu hükümetin anlayışını, uygulamasını, sözlerinde samimî olup olmadığını, başka bir ikinci gündeminin olup olmadığını, gerçekten, bize, kendisini gösterdiği gibi devam edip etmeyeceğini bir görelim" anlayışı da, maalesef, bildirgeye yansımıştır. Bundan da sizin adınıza değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına gene büyük ıstırap duyuyorum. Önümüzdeki dönemde Avrupa'da Avrupa Birliğine üyelik müzakeresiyle alınması söz konusu olan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olmanın ötesinde Türkiye'dir, Türk Milletidir (CHP sıralarından alkışlar) ve bugünkü hükümet de Türk Milletinin kararıyla işbaşına gelmiş bir hükümettir. Bu hükümetin de böyle bir sınava tabi tutulmasından, tereddütle karşılanmasından, gene büyük ıstırap duyuyorum, acı duyuyorum; bunu da içime sindiremiyorum. Arkadaşlarımın dikkatine de bunları sunuyorum.

Değerli arkadaşlarım, aslında, tabiî, Avrupa Birliğinin bize karşı takındığı bu çekingen tavrın altında yatan ana olaylardan birisi, Avrupa'nın içinde sadece marjinal, radikal, uçuk siyasî hareketlerin değil, o ülkelerin temel siyasî hareketlerinin bir kısmının da Türkiye'nin Avrupa Birliği içinde yer almasına prensipte karşı çıkma anlayışı içine girmeleridir. Bu tablo, maalesef, kaygı verici bir gelişmeyi ortaya koymaktadır. Fransa'da, Almanya'da -Almanya'da CDU/CSU- iktidar alternatifi bir büyük parti, prensibinde olmaz diye karşı çıkıyor; Fransa'da Giscard d'Estaing, çeşitli siyasî partiler, belli medya grupları Türkiye'nin üyeliğine prensipte karşı çıkıyorlar. Onların bu tavrı, iktidar partilerini de, hükümetleri de, ister istemez, etkisi altına alıyor ve Türkiye'nin Avrupa Birliği içindeki konumu bu gelişmelerden olumsuz etkileniyor. Bu da, Türkiye'ye yönelik ayaksürüme politikasının altında yatıyor. Bu manzara karşısında, gecikme değil, hızlı davranma, zamanında karar alma, konunun üzerine yürüme, daha doğru bir strateji olarak benimsenmeliydi.

Değerli arkadaşlarım, sonuç bu. Türkiye, istediği takvimi alamadı, 2005'i aldı. 2005'te bu iş olacak. İnşallah olacak. Olacak diye çalışacağız; ama, bilelim, çok ciddî sorunlar var, çok ciddî engeller var, demin ifade ettiğim sıkıntılar var. Bunlara karşı, yine, el ele, iktidar-muhalefet hep birlikte mücadeleye devam edeceğiz. Bu, hepimizin ortak davasıdır; ama, bu güçlüklerle karşı karşıya olduğumuzu da hepimizin çok yakından bilmesi gerekiyor.

Kopenhag Zirvesinin bizim açımızdan en üzüntü verici sonucu, Kıbrıs'ın, bir anlaşma gerçekleşmeden, Avrupa Birliğine alınacağının kesinlik kazanmış olmasıdır. Tabiî, bu zirveden önce -Sayın Başbakanın biraz önce yaptığı konuşmada da söylediği gibi- bu karar, Helsinki'de alınmış olan kararın bir uzantısıdır; doğrudur; ama, maalesef olmuştur. Olay budur ve çok yanlış olmuştur. Yani, bu, gerçekten, Türkiye'yi ciddî sorunlarla, sıkıntılarla karşı karşıya bırakabilecek bir büyük haksızlıktır. Yıllarca, Türkiye'ye "siz, Kıbrıs sorununun çözümünü sağlamadıkça, size, üyelik için takvim vermeyeceğiz" denilmişti.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

DENİZ BAYKAL (Devamla) - Yıllarca, Türkiye'ye bu muamele yapılmıştı. Yıllarca, Türkiye'ye "Kıbrıs sorunu çözülmeden size üyelik takvimi verilmez" denmişti, "Ege sorununu çözmeden üyelik takvimi verilmez" denmişti. Şimdi, ne görüyoruz; Kıbrıs'ın içindeki iki parçadan birisini -"parça" diyorsam, otuz yıla yakın bir süredir, yirmisekiz yılın gerçeğini ortaya koyuyor; iki ayrı toplum, iki ayrı millet, iki ayrı din, iki ayrı dil, iki ayrı siyasî organizasyon, iki ayrı yapı, yirmisekiz yıldır devam ediyor, yirmisekiz yıldır- bu parçalanmış yapının parçalarından birisini Avrupa Birliğine tam üye olarak almakta, Avrupa Birliği sakınca görmüyor. Bunu haklı, makul, vicdana uygun, mantığa uygun diye kabul etmek kesinlikle mümkün değildir. Türkiye'ye diyeceksiniz ki, üyelik müzakeresine başlamam için Yunanistan'la sorununu çöz. Türkiye'ye diyeceksiniz ki, Kıbrıs sorununu çöz, öyle seninle üyelik müzakeresine başlarım; ama, Kıbrıs'taki iki parçadan birisini Avrupa Birliğine tam üye olarak kabul etmeyi içinize sindireceksiniz. Bunun aklı, mantığı, eşitliği, hakkı, hukuku yoktur, bunun mantığı yoktur; bunu kimseye kabul ettiremezsiniz. Bunu, Aristoteles'e kabul ettiremezsiniz, Sokrates'e kabul ettiremezsiniz, bunu Descartes'a kabul ettiremezsiniz, bunu Goethe'ye kabul ettiremezsiniz; ama, maalesef, bunu kabul ettiler (CHP sıralarından alkışlar) ve bugün biz, bu kadar büyük bir haksızlığa maruz bırakılmış bir ülke konumundayız. Bunları unutmayalım. Bunlar gerçek diye, bunları hatırlatmak için söylüyorum. Uygulanan manzara bu. Böyle geldik buraya.

Şimdi, Kopenhag'ta Kıbrıs alınıyor. Bize diyorlar ki "siz de anlaşıverin canım, siz de anlaşıverin..." Anlaşalım da, yani, her iki toplumun meşru haklarına saygı gösterecek, geleceğini güvence altına alacak bir çözüm şansı varsa anlaşalım; onu arıyoruz zaten. "Canım siz de köşeye sıkıştınız, o kadar da hassas olmayıverin..." İşte, bunu da hazmetmiyorum, bunu da kabul etmiyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu muamele Türkiye'ye bilerek yapılmıştır; yani, bu büyük adaletsizliği Avrupalı dostlarımız bilmiyorlar mı; biliyorlar. Niçin yapıyorlar; çünkü, zihinlerindeki tablo öyledir. Öyle bir Türkiye'yi o hale getirerek almak istiyorlar, Kıbrıs'ı o hale getirerek almak istiyorlar ve bizi de ona güdüyorlar, yönlendiriyorlar, oraya doğru bizi itiyorlar ve çok da mesafe aldılar, çok da mesafe aldılar...

Değerli arkadaşlarım, gerçekten, üzüntü verici bir manzara. Şimdi, Türkiye, Kıbrıs'ın Avrupa Birliğine girdiği bir tabloyla karşı karşıyadır. Kıbrıs, Londra ve Zürih Antlaşmalarıyla kurulmuştur. Londra ve Zürih Antlaşmaları yürürlükte olmaya devam ediyor; hayatı o yönlendiriyor, o orada, işliyor.

Şimdi, bu manzara karşısında, bizi, inanıyorum, milletimizi çok derinden yaralayan bir tabloyla karşı karşıya kaldık. Sayın Dışişleri Bakanı -kendisine saygı sunuyorum; ama, düşüncelerimi ifade etmek zorundayım- bu kritik ortamda, Türkiye'nin güdülmek istendiği, yönlendirilmek istendiği, bir uluslararası senaryonun, bir tezgâhın parçası olarak bir noktaya doğru yönlendirilmek istendiği bir aşamada, iki gün önce, bir televizyon konuşmasında, maalesef, şunları söyledi: "Çözüme ulaşılamaması halinde, 1960 anlaşmalarındaki Rum tarafı, Ada'yı temsilen, tek başına girer." Daha vahimi ise, Sayın Bakan, "Rum tarafının tek başına tüm Ada'yı temsilen AB'ye üye olması halinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Avrupa Birliği topraklarının bir kısmını işgal etmiş gibi gösterilmeye çalışılması tehlikesi vardır" diyor.

Değerli arkadaşlarım, dünyada 6 milyarın üzerinde insan var. Bu 6 milyarın üzerindeki insanın arasından bu sözleri söylememesi gereken birinci kişi, Türkiye'nin Dışişleri Bakanıdır. (CHP sıralarından alkışlar) Bu sözler içimizde derin bir yara açmıştır, derin bir yara açmıştır... Bu sözlerin tahribatını nasıl telafi edeceğiz, doğrusu bilemiyorum. Bizim Silahlı Kuvvetlerimiz, Kıbrıs'a, 1960 anlaşmalarından kaynaklanan meşru haklarımıza dayanarak girmediler mi? Bu anlaşmalar hâlâ geçerli değil mi? Yoksa bu anlaşmalar değişti de bizim haberimiz mi yok?! Uluslararası anlaşmalara uygun olarak Kıbrıs'a giren askerlerimiz nasıl işgalci durumuna düşürülebilir?! Bunu söylemeye kim cesaret edebilir?! Yabancıların bile söylemeye cesaret edemedikleri bir şeyi siz nasıl söylersiniz?! (CHP sıralarından alkışlar) Türkiye Dışişleri Bakanının görevi, böyle düşünenlere yanlış düşündüklerini anlatmaktır. Şimdiye kadar bu sözü Yunanlar ve Rumlar söyledi ve her defasında, Türkiye'den gerekli tepkiyi aldı. (CHP sıralarından alkışlar) Günün birinde, Türk Dışişleri Bakanının da aynı sözleri söyleyeceğini onlar bile tahmin edemezlerdi, tahayyül edemezlerdi.

Bu sözlerin anlamı nedir? Bu sözlerin söylenilmesi yanlış olmuştur; hepimiz çok üzüldük; ama, ben kendi kendime sormaktan kendimi alıkoyamıyorum. Bu sözler niçin söylenmiştir? Sayın Bakan bu söylediklerimi bilmez mi; elbette bilir; ama, Sayın Bakan, niçin bunları söyleme ihtiyacı içine girmiştir? Bunları söyleyerek ne yapmaya çalışmaktadır? Bu sözler sıradan bir hata olmanın ötesinde, kararlaştırılmış olan bir politikanın, uygulanmaya çalışılan bir politikanın bir kilometre taşı olarak mı telaffuz edilmiştir; bunu sormaktan kendimi uzak tutamıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu planla bu sözlerin anlamı nedir? Kime hangi mesajı vermek istiyorsunuz? Kofi Annan Planının eksikliklerini, yanlışlarını söyleyenlere gözdağı mı vermek istiyorsunuz? Bu planla ilgili çekinceleri olan Türk Silahlı Kuvvetlerine mi mesaj vermek istiyorsunuz?! Amacınız nedir? Bir Dışişleri Bakanı, ne anlama geleceğini düşünmeden, yurt içinde ve dünyada nasıl yorumlanabileceğini hesaba katmadan böyle sözler söyler mi?! Kofi Annan Planının avukatlığını yapmak size mi düştü?! (CHP sıralarından alkışlar) Hele hele, bu plan kabul edilmezse başımıza ne gibi sıkıntılar çıkabileceğini söyleyerek felaket tellallığı yapmak, toplumu korkutmak, ikna etmeye çalışmak size mi düştü?!

Türk Dışişleri Bakanı bunları mı söylemeliydi; yoksa, bu gibi endişeleri Türk Halkına, Kıbrıs Türklerine karşı bir baskı unsuru gibi kullanmak isteyenlere karşı tepki mi göstermeliydi... Eğer, Türkiye'nin, Kıbrıslı Türklerin tezlerini savunacak gücünüz ve cesaretiniz yoksa susmasını bileceksiniz. (CHP sıralarından alkışlar) Karşı tarafa kozlar vererek, zafiyetinizi gösterecek sözler söylemeyeceksiniz.

Dışişleri Bakanının sözleri büyük bir talihsizlik olmuştur. Unutulmasın ki, Dışişleri Bakanının sözleri devleti bağlar, bütün dünyada bu sözler, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin görüşleri olarak kabul edilir. Bu düşüncelere sahip olan bir bakanın hâlâ göreve devam etmesi, hükümetin de aynı görüşleri paylaştığını ortaya koyuyor. Bu, hazin bir durumdur ve sanıyorum ki, size oy veren, size devlet sorumluluğu veren vatandaşlarımızın beklentisi bu değildir.(CHP sıralarından alkışlar) Daha ilk günden, devletin çıkarlarını ve itibarını zedeleyici sözler söylemenizi kimse beklemiyordu.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu düşünceleri kesinlikle paylaşmadığımızı, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklerinin üzerine baskı yapmak isteyenlere karşı bütün gücümüzle direneceğimizi, yüksek huzurunuzda ifade etmek istiyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Türkiye, baskı altında politika yapacak bir ülke değildir, başkalarının tazyikiyle politika yapacak, taviz verecek bir ülke değildir, başkalarının baskılarına boyun eğecek bir Dışişleri Bakanına layık bir ülke değildir.(CHP sıralarından alkışlar)

Tekrar ediyorum, biz, Kıbrıs'ta barışı ve bir çözümü destekliyoruz, makul ölçülerde, karşılıklı esneklikler gösterilmesine de karşı değiliz; ama, Türk toplumunun geleceğini tehlikeye düşürerek, Türkiye'nin güvenlik çıkarlarını zedeleyerek, ortaya atılan önerilere karşı çıkacaklara direnmesini hep birlikte bilmeliyiz. Millî gururumuzla, haysiyetimizle kimsenin oynamasına izin vermemeliyiz. (CHP sıralarından alkışlar)

Girit'te yaşananların şimdi Kıbrıs'ta tekrar planlanmakta olduğuna dikkatinizi çekiyorum. Tarihî bir sorumlulukla karşı karşıyasınız. Bunun hesabını, elbette, bugünkü insanlar da, yarınki kuşaklar da, tarih de değerlendirecektir, soracaktır.

Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğiyle üyelik müzakerelerine başlama tarihini 2004 yılı sonundan daha erkene çekmek için hükümetin göstereceği bütün çabalara destek vermeye hazırız. Türkiye'nin hakkını elde etmek için hükümetin yapacağı bütün çalışmalara destek vereceğiz. Önümüzdeki dönemde, eğer, Kıbrıs'ta, bizim, 13 Aralıkta önümüze sunulan ve uygun görmediğimiz, hükümetimizin uygun görmediği, kabul etmediği öneri, Kofi Annan önerisi daha da geliştirilerek, daha da adaletli, dengeli, kabul edilebilir bir noktaya çekilerek bir anlaşma sağlanabilirse, bundan mutluluk duyarız; ama, Kofi Annan Planını, 13 Aralıkta reddettiğimiz Annan Planını, 28 Şubatta, esas itibariyle hiçbir değişikliğe tabi tutmadan kabul edecek olursak, bize, Kopenhag'ta, kapalı kapılar arkasında, Kıbrıs tavizi temelinde bir pazarlık yapılmadığını kimsenin inandırarak söylemeye hakkı olamaz. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, barışçı bir çözümü mümkünse deneyelim ve gerçekleştirelim. Sorunlar belli; Karpaz'ı gözden çıkarmayacak, Türklerin içine 70 000 Rum'un getirilip yerleştirilmesini öngörmeyecek, siyasî hak eşitliğini kabul edilebilir düzeyde güvence altına alacak ve Türkiye'nin garantilerini sulandırmayacak, sürdürecek bir çözüm ortaya çıkarsa, memnuniyetle, hepimiz bunu destekleyelim; ama, bu çözüm ortaya çıkmazsa, işte asıl o zaman, hükümetin hükümet olduğunu göstermesine ihtiyaç vardır. O noktada milletçe çok büyük bir sınav vermek durumundayız. Kuzey Kıbrıs Türk Halkını yalnız bırakmayacağımızı, onlara haksız ve adaletsiz bir şekilde zulümle uygulanan politikayı desteklemeyeceğimizi, o politikaya kurban etmeyeceğimizi, ekonomik bakımdan onların yanında, arkasında olacağımızı göstermek zorundayız. 200 000 KKTC vatandaşına, eğer, 70 milyonluk Türkiye sahip çıkamayacak haldeyse, yazıklar olsun. (CHP sıralarından alkışlar) O, 200 000 kişiyi orada refah ve mutluluk içinde yaşatmanın şartlarını elbirliğiyle sağlamalıyız. Hükümetin bu doğrultuda atacağı bütün adımlarda onlarla tam bir dayanışma içinde olacağız. Gerekirse, Sayın Başbakanla el ele, bir anlaşma olmadıktan sonra umutsuzluğa düşecek olan -olmazsa eğer- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Halkına moral vermek, onlara birlikte sahip çıktığımızı göstermek için Kıbrıs'a gitmeye de hazır olduğumu burada ifade ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Sayın Başkana, gösterdiği anlayışa teşekkür ederek sözlerimi tamamlıyorum. Bu konu, gerçekten, önemli bir konudur, böyle bir gündemdışı konuşmaya cevap çerçevesi içinde ele alınarak noktalanacak bir konu değildir ve maalesef, bu konu, Türkiye'de, soğukkanlı bir biçimde ele alınıp tartışılma şansına da sahip olamamıştır. Bir olupbittiyle ülke olarak karşı karşıya bulunuyoruz. Buna karşı uyanık ve tedbirli davranmalıyız. Türkiye Büyük Millet Meclisinin gerçekleri en iyi şekilde değerlendireceğine de güveniyorum. Bu inanç, bu güvenle düşüncelerimi sizlere ilettim. Türkiye Büyük Millet Meclisini tekrar sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından ayakta alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Deniz Baykal (CHP, Antalya). “Kopenhagdaki ab ülkelerinin katıldığı zirve toplantısına ilişkin”. TBMM Genel Kurulu, 11. Birleşim tutanağı, 17 Aralık 2002. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2002-12-17-kopenhagdaki-ab-ulkelerinin-katildigi-zirve-toplantisina-iliskin (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
