# 2005 mali yılı bütçe kan.tas. son gün tümü üzerinde

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Deniz Baykal (CHP, Antalya)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 43. Birleşim
- **Tarih:** 28 Aralık 2004
- **Gündem:** 2005 MALİ YILI BÜTÇE KAN.TAS. SON GÜN TÜMÜ ÜZERİNDE
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2004-12-28-2005-mali-yili-butce-kan-tas-son-gun-tumu-uzerinde

> Deniz Baykal (CHP), 28 Aralık 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 43. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2005 MALİ YILI BÜTÇE KAN.TAS. SON GÜN TÜMÜ ÜZERİNDE); konuşma 5.481 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2005 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının görüşmelerinin son aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Bu oturumumuzda, bütçeyle ilgili değerlendirmelerimizi yaparak, bütçeyi yürürlüğe koymayı ümit ediyoruz. Bütçe çalışmasının bu noktasında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun düşüncelerini ve değerlendirmelerini Türkiye Büyük Millet Meclisine ve kamuoyumuza sunmak üzere huzurunuzdayım; bu vesileyle, Sayın Başkan sizi, değerli milletvekillerimizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bütçe görüşmeleri, ekonominin genel durumunun değerlendirilmesi, gidişatın fotoğrafının çekilmesi, halkın gerçek durumunun anlaşılması için bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Geçmişte bütçe görüşmeleri, hep bu çerçevede, önemli toplantılar niteliğinde gerçekleşmişti; günümüzde, yavaş yavaş sıradanlaşmaya başladı. Tabiî, günümüzde bütçe görüşmelerinin ilgiyi ve dikkati kaybetmeye yönelmesinin altında, bütçelerin, giderek otomatik belirlenen, siyasî müzakereyle içeriği şekillendirilemeyen, bir anlamda, Türkiye'nin denetimi ve tercihi dışında ortaya çıkan bir çerçeveyi uygulamaya yönelmiş olması önemli bir unsur durumundadır. Bütçeye ilgiyle, merakla bakmak için fazla neden kalmamıştır; çünkü, bütçeler, esas itibariyle otomatik bir uygulama metni haline gelmiştir. Türkiye'nin IMF'yle ekonomik ilişkisinin getirdiği kısıtlamalar ve çerçeveler bütçeyle uygulanmaya başlanmıştır ve bütçeye yönelik tartışmalar önemini kaybetmiştir; ama, aslında ben, bulunduğumuz noktada, tam bu noktada, bütçenin bir yeni anlayışla değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum; çünkü, Türkiye'de her şey otomatiğe bağlanmış, çaresiz bir tablo içerisinde gidişat yolu tutmuş ve her şey böyle devam edecek gibi bir bekleyiş ve anlayış kontrolünde yürüyor; bu, çok doğru, çok sağlıklı bir değerlendirme değil. Bütçeyi, bir durum değerlendirmesi için, gidişatın nereye olduğunun doğru anlaşılması için bir fırsat olarak görmek ve kullanmak ihtiyacı var. O nedenle, bu çerçevede, biz, Türkiye'nin ekonomik durumuyla ilgili bir genel değerlendirmenin, bu vesileyle, yapılmasında yarar görüyoruz. Bu konudaki anlayışımızı sizlerle paylaşmak istiyoruz. Çünkü, önümüze getirilen rakamlar, bir çaresizlik duygusu içerisinde, teslimiyet duygusu içerisinde değerlendiriliyor. Sevinilecek tarafları varsa oralardan sevinç rüzgârları estirilmeye çalışılıyor; üzüntü verici tarafları varsa görmemezlikten gelinmeye çalışılıyor ve böylece, bu, bir rutin işlem, sıradan bir bürokratik faaliyet halinde yürüyor, olayın siyasî özü kayboluyor.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de ekonominin gidişatı neyi ortaya koyuyor? Nasıl bir ekonomik gidişat söz konusudur? Tabiî, bu konuya cevap teşkil etmek üzere Türkiye'de pek çok değerlendirmeler yapılıyor. Her çevrenin kendine göre bir teşhisi var, bir değerlendirmesi var; bu teşhisi, değerlendirmeyi kabul ettirmeye çalışıyor; ama, bizim, daha gerçekçi bir biçimde ekonominin nereye doğru gittiğini doğru fotoğraflamamız gerekir diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, 1999 yılından beri bir IMF programını yürütmeye çalışıyor. Bu program 2001 yılında yenilendi. AKP Hükümeti, bu bütçeyle üçüncü bütçesini Türkiye Büyük Millet Meclisine sunuyor. Bu bütçenin gerisinde iki tane bütçe vardır; bu, üçüncü bütçedir. Bu bütçelerin tümü de IMF ilişkileri çerçevesi içerisinde şekillenmiş bütçelerdir. Türkiye, IMF'yle 19 tane anlaşma yapmıştır. Şimdi, hükümetimiz 20 nci anlaşmayı yapmaya çalışıyor. Dünyada IMF'yle 20 tane anlaşma yapmış bir başka ülkenin varlığından, ben, haberdar değilim. 16-17 tane yapmış olanlar var; şimdi, Türkiye, 20 nci IMF anlaşmasını yapıyor.

Değerli arkadaşlarım, bir ekonominin, Türkiye konumundaki bir ekonominin iyi işleyip işlemediği, gidişatın olumlu ve iyi bir istikamete doğru olup olmadığı nasıl belirlenir, hangi ölçüyle belirlenir, neye bakacağız ki, ekonomi iyi diyeceğiz; ilk yapılması gereken iş, galiba, buna doğru bir cevap vermektir. Ekonomiyi ölçerken kullanacağımız kriterleri doğru saptamamız gerekiyor; çünkü, ortada çok kriter var. Bunların bir kısmının anlamı yoktur, bir kısmı yapaydır, bir kısmı önemlidir; ama, onun tam öte tarafında bambaşka olumsuz işaretler vardır. O nedenle, neye bakacağımızı görmemiz lazım.

Şimdi, baktığımız zaman, Türkiye'de, bizim sevinmemize yol açacak bazı gelişmeler var. Nedir onlar?.. Enflasyon iniyor; enflasyonun inmesine bağlı olarak faizler iniyor; Türkiye'de, büyüme kendisini hissettirmeye, göstermeye başladı; büyüme konusunda sevindirici sayılabilecek işaretler var. Tablo da aşağı yukarı budur.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, enflasyonla mücadele, tabiî, çok önemli, Türkiye'nin temel konusu. Türkiye, yıllardır bu mücadelenin içinde, özellikle, işte, 1999 yılındaki IMF programıyla buna başlandı, metot 2001 yılında değiştirildi, şimdi o devam ediyor. Hatırlayacaksınız, bu enflasyonla mücadelenin ölçülmesi açısından şunu zihnimizde tutmakta yarar var: 2001'de yüzde 88,6 olan TEFE, enflasyonla mücadele sonucunda, 2002'de yüzde 30,8'e düşmüştü. Yani, toptan eşya fiyatları endeksi, yüzde 88,6'dan yüzde 30,8'e 2002 yılında düşmüştü ve 2001 yılında yüzde - 9,5 olan büyüme hızı, 2002'de yüzde 7,9'a çıkmıştı. Yani, 2002 yılında, AKP iktidarı görevi devralmadan önce, Türkiye'nin uygulamakta olduğu IMF programının bir sonucu olarak, enflasyon yüzde 88'den yüzde 30'a düşmüştü, büyüme de - 9,5'tan + 7,9'a çıkmıştı.

Şimdi, bu trend devam ediyor. Bugünkü hükümetin bizim önümüze koyduğu manzara budur. 2003 yılında da, 2004 yılında da, Türkiye'de, enflasyondaki düşme, öngörüldüğü şekilde, aşağı yukarı gerçekleşmiştir. Ekim ayında bir hafif, bizi üzen bir gölge geçer gibi olmuştur; ama, umut ediyoruz onlar kontrol edilecektir ve enflasyon, 2004 yılında da, 2003 yılında olduğu gibi düşmeye devam edecektir.

Bu, sevindirici bir olaydır; ama, bir ekonomiyi, bütün ölçüleri bırakarak sadece bununla ölçmek kadar yanlış bir şey olamaz. Buna bağlı olarak faizler düşmüştür, düşmesi kaçınılmazdır; yani, yüzde 88 enflasyon olan bir ortamda faizlerin yüzde 90'ın üzerinde olması kadar doğal bir şey yoktur. Enflasyon yüzde 30'a düştüğü zaman faizler de yüzde 35'e, yüzde 40'a doğru düşer, yüzde 20'ye düştüğü zaman yüzde 20 civarına düşer. Bu, çok doğaldır. Bu, enflasyondaki inişin bir uzantısıdır, bir doğal sonucudur.

Türkiye'de, büyümeyle ilgili olarak da kendisini gösteren gelişme, üst üste üçüncü yıl ekonomi büyüme işaretleri veriyor; bunu, memnuniyetle karşılıyoruz; ama, özellikle, 2004 yılında kaygı verici bir tablo ortaya çıkmaya başlamıştır büyüme bakımından. Çünkü, birinci üç aylık dönemde, birinci çeyrekte önemli, etkileyici bir büyüme hızı kendisini göstermiş; 12,5'lik bir büyüme ortaya çıkmış; ikinci üç aylık dönemde 14,3'lük bir büyüme gerçekleşmiş, daha da hızlanmış yılın ikinci üç ayında; ama, üçüncü üç ayında birdenbire bu büyüme 4,7 düzeyine düşmüştür. Bu da yüksek bir büyüme sayılabilir hepsi birlikte düşünüldüğü zaman; ama, burada dikkat edilecek nokta, bir gaz, bir fren... İstikrarlı, sürekli, güven veren bir büyüme temposunu ekonomimizin yakaladığını söylemek olanağı yok. Yüksek büyüme hızları, ani düşüşler, tekrar yüksekler... Bu, güven vermiyor. İstenen, yüzde 7'yse yüzde 7 sürekli, yüzde 8'se yüzde 8 sürekli, istikrarlı, geleceğe de güven veren bir şekilde sağlanabilmesi. Bu bakımdan, enflasyonda düşme var, enflasyondaki düşmeye paralel faizde düşme var; ama, reel faizde düşme var mı, onu konuşacağız. Reel faizde maalesef o düşme yok. Büyüme hızında memnuniyet verici işaretler var; ama, oturmuş değil, güven verici değil, sürekli olacağı konusunda bizi tatmin edecek bir tablo içinde değil. Şimdi, böyle bir manzaradayız.

Burada neye bakacağız peki -bunu konuşuyoruz hep, başından beri konuştuğumuz bu- Türkiye'de ekonominin bakılacak pek çok yönü var. Nedir bunlar; bir, önce Türkiye, borçlar karşısında nasıl bir manzara sergiliyor, Türkiye'nin borç tablosu nedir, borçların durumu nedir; önce bunların aydınlatılması gerekiyor.

Ayrıca, ne gerekiyor; Türkiye'nin dışticareti, yani, borçları belirleyen ana alt unsur, dışticaret nasıl gelişiyor? Geleceğe yönelik olarak dış ticaretimiz umut ve güven veren bir istikamette mi? Sevindirici bir tablo sergiliyor mu, yoksa, kaygı verici bir tablo mu var? Türkiye'de dış ödemeler dengesiyle ilgili cari işlemler açığı manzarası ne? Türk ekonomisi, cari işlemler dengesi bakımından nasıl bir olay gösteriyor? Bu, borç, dış ödemeler dengesi, dışticaret açığı, cari işlemler açığı, bunların hepsi çok önemli; çünkü, biz, Türkiye olarak geride bıraktığımız dönemlerde daima döviz krizleriyle karşı karşıya kaldık. Yani, Türkiye, kalkınmak için büyük hamleler yaptı, yatırımlar yaptı, sanayileşme çıkışları gerçekleştirdi; ama, bir süre sonra nefesi kesildi, döviz problemleri kendisini gösterdi, devalüasyonlar onu takip etti; böyle sıkıntılı bir sürecin içinden geçtik; tarihî olarak, daima, biz bir döviz problemini karşımızda bulduk. Şimdi, içerisinde bulunduğumuz dönemde buna kaygı yok; dalgalı kur uyguluyoruz, merak etmeyin deniliyor; ama, Türkiye'deki bu dış ödemeler dengesiyle ilgili gelişmelerin özel bir ilgiyle ele alınması her zamankinden daha büyük bir ihtiyaç olarak, bence, kendisini gösteriyor.

Ayrıca, tabiî, borçlar ne durumda? Dış ödemeler dengesi ne durumda? Cari açık ne durumda? Yatırımlar ne durumda? Türkiye yatırım yapıyor mu? Türkiye'nin yatırım yapıp yapmaması, olağanüstü önemli, ülkenin geleceği için önemli, yarın için önemli. Yatırım yapmayan bir ekonominin geleceğe güvenle yürüyor olduğunu söylemek kesinlikle mümkün değil. Yatırımlar tablosu nedir? İşsizlik tablosu nedir? Vergiler artıyor mu azalıyor mu? Vergiler adaletli mi, değil mi? Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik hizmetleri nasıl yerine getiriliyor? Gelir dağılımı düzeliyor mu? Kayıtdışı ekonomi giderek kontrol altına alınıyor mu? Ana sorunlar bunlar. Bunlar olursa bir ülkede, ekonomi olumlu istikamette gelişiyor deriz. Bunlar olmuyor, hele, bunların tersine bir gelişme oluyorsa, eyvah, kaygı duymayı gerektiren bir tablo vardır, ekonomide ciddî sıkıntılar şekilleniyor demektir. Şimdi, böyle baktığımız zaman ne görüyoruz?..

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, bugün, 160 milyar dolar dışborçla, dünyada, en çok borçlu ilk 10 ülkeden biridir. Toplam net kamu borcu, gayri safî millî hâsılamızın 2000 yılında yüzde 57'siydi, şimdi yüzde 80'e dayanmıştır. Kasım 2002'de, yani, AKP İktidarı işbaşına geldiği tarihte, kamu kesiminin toplam içborcu 144 katrilyon lira idi, şimdi, toplam içborcumuz 235 katrilyon liradır; yani, 91 katrilyon lira, geride bıraktığımız dönemde, iki yıllık dönemde, Türkiye'nin borç stokuna ekleme yapılmıştır. Eski borçlardan bahsetmiyorum, bu iktidarın döneminde üretilen, ortaya çıkarılan yeni borçlardan söz ediyorum. 144 katrilyon lira devralındı, 91 katrilyon lira eklendi. Bu ne demektir biliyor musunuz; üçüncü yılın sonunda, cumhuriyet tarihinin, taa Atatürk'ten, İsmet Paşa'dan, Bayar'dan, Menderes'ten, Demirel'den, Bülent Ecevit'e kadar, Tansu Çiller'e kadar, Mesut Yılmaz'a kadar, Necmettin Erbakan'a kadar, gelmiş geçmiş bütün başbakanların yaptığı, cumhuriyet tarihinin toplam içborcu kadar bir içborcun, bu üçüncü yılın sonunda ortaya çıkması söz konusu olacaktır demektir. Yani, Türkiye'nin seksenüç yılda yaptığı borca eşit bir borcu, Türkiye, üç yılda yapma konumuna gelmiştir.

Değerli arkadaşlarım, konsolide bütçenin, sadece konsolide bütçenin kamu kesimi toplam borç stoku 2002 yılı başında 141 milyar dolardı; bugün, 230 milyar dolar olmuştur. Konsolide bütçenin toplam kamu borç stoku, bu iktidar döneminde, 90 milyar dolar artırılmıştır; 141 milyar dolar, 90 milyar dolar artırılmıştır. Bu ne demektir, biliyor musunuz; sizin, bu iktidar döneminizde, iki yılda, her Türk vatandaşına, siz, 1 250 dolar ek borç yaptınız. İki yılda, her Türk vatandaşının borcunu 1 250 dolar artırdınız; ama, bu iki yılda, gayri safî millî hâsılayı, adam başına düşen geliri 1 250 dolar artırmadınız. Gayri safî millî hâsılaya getirdiğiniz artıştan fazlasını, her bir insanımıza borç olarak yazdınız. Bu borçların vadeleri kısa, faizleri yüksek ve maalesef, bu borçlar, çok büyük ölçüde kura bağımlı bir nitelikte. Dışborçlar, zaten kuru doğrudan yansıtıyor, içborçlar, yüzde 20'siyle dövize endeksli borçlar niteliğinde; yani, kurdaki oynamalar buraya yansır. Bazen bu yansıma olumlu olur. Eğer, değerli bir paranız varsa, paranızı gerekenin üzerinde değerli tutuyorsanız, borçlar gereğince artmıyor gibi gözükür; ama, bir süre sonra kur politikasının şartları sizi gerçekçi bir kur uygulamaya mecbur ederse, o zaman, birdenbire görürsünüz ki, borçlarınız, o zannettiğiniz kadar o düzeyde değil, çok daha yüksek bir düzeydedir ve birdenbire tablo tersyüz olabilir.

Değerli arkadaşlarım, piyasalardaki kullanılabilir fonların, bu borçları ödeme arayışı içinde, giderek daha büyük bir kısmının malî sistem dışına çekildiğine tanık oluyoruz. Bu, 2002'de yüzde 47 düzeyindeydi, 2003'te yüzde 52'ye çıktı, 2004'te yüzde 62'ye; içekonomik kaynakların yüzde 62'si, şimdi borç ödemeye yönelik olarak kullanılıyor; çünkü, piyasadan bu borçlanma gerçekleştiriliyor.

Bu borçlanmayı, yani, bu iktidar döneminde ortaya çıkan borçlanma konusundaki bu tabloyu, olumluya doğru bir sevindirici gelişme olarak değerlendirmek olanağı var mı?! Bu borç tablosundan memnuniyet ifade etmek, bunun, iyi bir gelişme olduğunu söylemek kesinlikle mümkün değil; çok açık, üzüntü verici bir tablodur ve her sorunun altında da bu borçluluk tablosu yatar. Bir süre sonra başka sorunlara bu kendisini yansıtacaktır. Bu açıdan bakarak, bir sevinç ifade etmek olanağı yoktur.

Dışticaret nasıl gelişiyor; dışticaret ilişkilerine baktığımız zaman, maalesef, aynı sıkıntılı tabloyu görüyoruz. Kasım 2002'de siz iktidarı devraldığınız zaman Türkiye'nin 14 100 000 000 dolarlık bir dışticaret açığı vardı; yılda 14 100 000 000 dolar açık yapıyordu Türkiye. Şimdi geldiğimiz noktada, geride bıraktığımız 12 aya göre, dışticaret açığı 32 500 000 000 dolardır; büyük bir olasılıkla, yıl sonunda 35 000 000 000 dolarlık bir açık olarak bunun gerçekleşmesi de söz konusudur.

Yani, 14 100 000 000 dolardan aldığınız dışticaret açığını, şu anda 32 500 000 000 dolara çıkarmış durumdasınız. Yani, siz, 144 katrilyon olarak aldığınız borçları 235 katrilyona çıkarmış durumdasınız; 141 milyar dolarlık borcu, 230 milyar dolarlık borca çıkarmış durumdasınız. Bu da sevindirici bir manzara değil; gayri safî millî hâsılanın yüzde 11'i, 12'si düzeyinde dışticaret açığı veren bir ülke haline dönüşmüş durumdayız.

İthalatın içindeki tüketim mallarının oranı, payı, aramalların oranı, payı, yatırım mallarının oranına, payına göre hızla artıyor. Türkiye, giderek daha çok tüketiyor, daha çok ithalat yapıyor ve ithal ettiğini de, çoğu kere tüketime yönelik olarak kullanmak durumunda oluyor.

İhracatın ithalatı karşılama oranı, geçen yıl, 2003 yılında yüzde 73 idi, bu yıl ekim ayı itibariyle yüzde 64'e düşmüştür. Yüzde 60'lar alarm verir. Bir ülkenin dışticareti, ihracatı ithalatının yüzde 60'ını ya da onun altında bir kısmını karşılar hale gelmişse, o ülkenin dışticareti çok ciddî bir kırmızı alarm veriyor demektir.

Bu gelişmelerin bir sonucu olarak, Türkiye'nin cari işlemler dengesi de, maalesef, olumsuz bir tablo sergilemektedir. Siz iktidara gelirken aldığınız cari işlemler açığı 1 500 000 000 dolardı, bugün, şu anda 14 400 000 000 dolara gelmiştir. Türkiye, 15 milyar dolarlık cari açığı konuşuyor; 1 500 000 000 dolardan 10 katı yüksek bir düzeye çıkan cari açığı.

Değerli arkadaşlarım, cari açık gayri safî millî hâsılanın yüzde 5'ini bulduğu zaman, yine, kırmızı alarm kabul edilir. Türkiye'de gayri safî millî hâsılaya kabaca 300 milyar dolar dersek, bu, 15 milyar dolara geldiği zaman kırmızı alarm var.

Bunlar, sevindirici olaylar değil; bunlar, çok ciddî bir manzarayı gösteriyor. Bunun ortaya çıktığı tablonun; yani, bu yüksek borç tablosunun, dışticaret açığı ve cari açık manzarasının karşısında ne duruyor; Türkiye'de faizdışı fazla konusunda birkaç yıldan beri sergilenen olağanüstü çaba duruyor. Türkiye, yüzde 6,5 faizdışı fazla verme politikasına angaje. Şu anda, dünyada, yüzde 6,5 faizdışı fazla verme çabası içerisinde olan başka hiçbir ülke yoktur. Geçmişte, Bulgaristan bir ara o duruma girdi, hızla çıktı. Şimdi, Türkiye, kaçıncı yıldır ki, yüzde 6,5 faizdışı fazlayı verme durumundadır.

Faizdışı fazla, Türkiye'de, borçların azaltılması için uygulanıyor. Borçlar azalıyor mu; borçlar azalmıyor. Faizdışı fazla uygulamanın bir bedeli, yatırımları kesmektir, orta dönemde kalkınmayı sıkıntıya sokmaktır. Faizdışı fazlanın bu kadar yüksek olması, kamu hizmetlerinin çok ciddî bir şekilde sıkıntıya girmesi demektir, ücretlerin daralması demektir. Bütün bunları Türkiye uyguluyor. Niçin uyguluyor; borçlar azalsın diye. Azalmıyor. Niye azalmıyor; çünkü, reel faizler, Türkiye'de borçların azalmasına izin vermiyor.

İstikrarlı bir ekonomide olması gereken faiz düzeyinin 2 katı civarında bir faizi Türkiye olarak ödüyoruz. Önümüzdeki yıl yüzde 8 bir enflasyon hedefine sahibiz. Gelecek yıl ödemek üzere yapılan borçlanmaların faizi, hâlâ, yüzde 20'ye yakın düzeylerde kendisini gösteriyor. Bu, Türkiye'de, çok ciddî bir reel faiz kanamasının yürürlükte olduğunu gösteriyor. Reel faizin bu kadar yüksek olması, yüksek borçluluk tablosu olan bir ekonomide en ciddî sorun olarak kendini gösteriyor.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, bu yüksek faizdışı fazla politikasının sonucu olarak, kamu yatırımlarından vazgeçmiş bir görüntü sergiliyor. Cumhuriyet tarihinin en düşük düzeyini 2004 yılında yaşadık; Türkiye'de kamu yatırımları yüzde 4'e düştü. 1970'lerde bunun 2 katıydı, 1980'lerde yüzde 9'du, 1990'lı yıllarda yüzde 7 ortalama oldu ve şimdi, yüzde 4 oldu. Nüfus artmış, kentler büyümüş, altyapı ihtiyacı yaygınlaşmış, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik talebi artmış; ama, Türkiye, yatırım yapamayan bir ülke ve bu, Türkiye'nin hem halini hem de geleceğini çok ciddî şekilde tahrip eden bir tablo yaratıyor. Şimdi, böyle bir manzaranın içerisindeyiz.

2003 fiyatlarıyla, yani, sabit fiyatlarla, 1990'ların ikinci yarısında yapılan altyapı yatırımları 18-19 katrilyondu. Şimdi, aynı fiyatlarla 2004 yılında yapılmış olan altyapı yatırımları 10 katrilyon düzeyinde olmuştur. Bu kadar ağır bir gerilemeyi, altyapı yatırımlarındaki gerilemeyi yaşamak durumunda kalmışız.

Tabiî, kamu yatırımlarının azalması, Türkiye'nin geçmiş yıllardan beri yöneldiği büyük yatırım projelerini tamamlama şansını da ciddî şekilde sıkıntıya sokuyor; yani, örneğin, Devlet Su İşlerinin projelerinin tamamlanması onbeş yıl gerektiriyordu, şimdi bu tempoyla bu iş otuz yıla sarkmaya başlıyor. Bunun sonucu ne oluyor; bunun sonucu, Türkiye, sularını, ekonomisinin hizmetine sokamıyor. Yatırım yapılmış; yüzde 80'i, yüzde 90'ı yapılmış yatırımın; ama, yüzde 10'unu veremiyorsunuz, onu vermediğiniz için, Türkiye, yaptığı o trilyonlarca liralık yatırımın nemasını alamayan, bir büyük israfa seyirci kalan bir ülke konumuna düşüyor. Bugün, Devlet Su İşlerinin yatırımıyla sulama yapan bir çiftçimiz, dönümünü 10 000 000 liraya suluyor; ama, o yatırım tamamlanmayınca, kendi çabasıyla, elektrik kullanarak, pompa kullanarak, aynı miktarda araziyi, 1 dönüm araziyi 70 000 000'a sulamak zorunda kalıyor. 1'e 7 çok büyük bir haksızlık, vatandaşın, çiftçinin sırtına bindiriliyor. Üstelik, yatırım yaparsanız kendi suyunuzu kullanacaksınız; şimdi, yatırım yapmadığınız için, 70 000 000'a suladığınız her dönümde, başka ülkelerden ithal ettiğiniz doğalgaza, ithal edilen yabancı enerji kaynağına para ödemek zorunda kalıyorsunuz.

Bu tabloda hiçbir değişme olmamıştır; yatırımsızlık aynen devam ediyor; artarak devam ediyor. Türkiye'nin en vahim konularından biridir ve orta vadeli geleceğini çok ciddî şekilde sıkıntıya sokmaktadır. Bütün bunların gösterdiği bir şey var; izlenen bu ekonomi politikası, babalarımızın mirasını ve çocuklarımızın hakkını yiyen bir ekonomi politikası haline geliyor.

Değerli arkadaşlarım, bunun en önemli sonuçlarından biri de işsizliğin çok tehlikeli bir düzeyde ortaya çıkmasıdır. Maalesef, Türkiye'de, geride bıraktığımız dönemde, çok tehlikeli bir işsizlik tablosuyla karşı karşıyayız, bir işsizlik felaketi kendini gösteriyor. Bugün, istediğiniz araştırmayı yapın, Türkiye'nin en önemli sorunu nedir diye sorun, alacağınız cevap "işsizlik" olacaktır. Türkiye, daha, geçmişin yaralarını saramadı; ama, yeni ortaya çıkan işgücü talebine de cevap veremeyen bir noktada.

Katılım öncesi ekonomik program hazırlandı. Bu programda, Türkiye'nin önümüzdeki üç yıl için iş bulma umudu 1 600 000 kişiye yönelik olarak ifade edilebiliyor; önümüzdeki dönemde 1 600 000 kişiye iş vereceğiz deniliyor. Türkiye'de, her yıl 850 000 kişi iş ordusuna katılıyor. Bu, üç yılda 2 500 000 insandır. Bu demektir ki, Türkiye'de, zaten çok ağır olan işsizlik tablosu, önümüzdeki üç yıl boyunca daha da ağırlaşacaktır ve hükümet de bunun farkındadır, bunu öngörmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bugün, işsiz sayısı, ikinci çeyrekte 10 407 000 kişiyi bulmuştur; resmî işsizlik sayısı. Bu istatistikler çok tartışmalıdır, güvenilir de değildir; ama, kabaca bir fikir veriyor diyorsanız, Türkiye'de, resmen 10 500 000 insan işsiz olduğunu beyan ediyor. Türkiye'de, işsiz olduğunu beyan edenlerin sayısında azalma var; çünkü, iş bulma umudu azaldıkça, işsizliğini ilan edenlerin sayısı da, ona bağlı olarak azalıyor. Bugün, kahveleri dolduran gençler işsiz, 40-50 kişinin alınacağı işlere, ilan üzerine başvuranların sayısı, bununla mukayese edilemeyecek şekilde binleri buluyor. Güvenlik görevlisi olmak üzere sıraya girmiş, bekleyen üniversite mezunu gençler var. Bütün bunlar Türkiye'deki işsizlik tablosunun acı görüntüleri.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, şu anda, 10 katrilyon liranın üzerinde İşsizlik Fonunda kaynak birikmiştir. Sadece, bu yıl, 2005 yılında İşsizlik Fonuna 5,4 katrilyon liralık bir ekkaynak gelecektir; ama, şu ana kadar işsizlikle mücadele için Türkiye'nin harcadığı para, 2004 yılında, sadece 239 trilyon lira olmuştur. 5,4 katrilyon lira, bu yıl, İşsizlik Fonuna kaynak gelecek, bu yıl planlanmış olan harcama da 296 trilyon liradır; yani, Türkiye, işçilerden ve işverenlerden, işsizliğe karşı mücadele etmek üzere kestiği fonları, primlerden oluşan fonu, bir çeşit vergi gibi, borç finansmanında kullanma noktasındadır. İşsizlikle mücadele için toplanan fonlar, işsizlikle mücadele için değil, tam tersine, maalesef, Türkiye'de rantiye kesimin faizinin finansmanı için kullanılmaktadır. Bu da çok acı bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

Kayıtdışı işçilik ve kayıtdışı ekonomik alan hızla gelişmektedir. Yapılan çalışmalar açıkça göstermiştir ki, son bir yıl içerisinde, Türkiye'de, kayıtdışı işçilerin sayısı yüzde 55,4'e çıkmıştır ve 12 670 000 kişinin kayıtdışı olduğu, Devlet İstatistik Enstitüsünün resmî rakamlarıyla ifade edilmektedir. 2003 yılında yüzde 50,6 idi, şimdi yüzde 55,4'e çıkmıştır. 2002 yılında yüzde 52 düzeyinde kayıtdışı istihdam vardı. Değerli arkadaşlarım, dünyanın bilinen herhangi bir ülkesinde bu ölçüde bir kayıtdışı manzarası yoktur.

Şimdi Türkiye'deki ekonomik tablo aşağı yukarı şekillenmiş oluyor. Türkiye'de borçlar artıyor, cari açık artıyor, dışticaret açığı artıyor, reel faizler düşmüyor, Türkiye'de kamu yatırımları azalıyor, kayıtdışı sektör genişliyor, işsizlik artıyor... Bunlar somut, bilimsel, ekonomik, teknik tespitler; ama, bu manzara karşısında, ekonomi düzeliyor, iyiye gidiyor diye kendimizi aldatmaya gayret ediyoruz. Değerli arkadaşlarım, bu doğru bir yaklaşım değildir. Ciddî sorunlarımız var, önemli sorunlarımız var. Maalesef, o ciddî, önemli sorunları çözme umudunu dahi ifade edebileceğimiz bir aşamaya hâlâ gelebilmiş değiliz. Şu anda dahi ekonomi her an bir kırılganlık manzarası sergilemeye devam ediyor ve ekonominin, makroekonomik dengelerin yerine oturduğunu, Türkiye'nin rahatladığını, önünün açıldığını, bu politikanın, bizi, aynen bu şekilde uygulanarak yakın bir sürede kendi ayaklarımız üzerinde duracağımız bir aşamaya getireceğini söylemek olanağı maalesef yok.

Değerli arkadaşlarım, ekonominin bu tablo içinde bulunması, unutmayalım, o yüzde 6,5 faizdışı fazlaya rağmen ortaya çıkmıştır; yani, borçlardaki artış, diğer artışlar, yüzde 6,5 faizdışı fazla. Şimdi böyle bir tablonun sonucunda eğer ekonomi başarılı bir noktada olsaydı, herhalde, bugünkü hükümet çıkıp derdi ki: "Ekonomiyi toparlamaya başladık; IMF'yle özel bir ilişki kurmaya gerek yok, kendi yolumuza kendimiz devam edeceğiz." Ama, maalesef, hükümet, bunu ifade etme noktasında değildir; olmadığını kendisi de tespit etmiştir ve şimdi, iki yıllık ağır bir IMF programı uygulamasının sonucunda, hükümet, IMF'ye gidip "lütfen, bizi bırakmayın; lütfen, bizi kendi halimize bırakmayın; biz, kendi halimizle devam edemeyiz. Tablo ortada; bize sahip çıkmaya devam edin, bize destek verin; sizinle üç yıl daha beraber yürümeye hazırız, gönüllüyüz, bunun gereğini yapacağız" demiştir. Niye demiştir; demek zorundadır da onun için. Niye demek zorundadır; ekonomi toparlanmamıştır da onun için!.. Ekonomi toparlanmış olsaydı, bir üç yıl daha, getir, vur kelepçeyi elime diye, hükümet gönüllü olabilir miydi. (CHP sıralarından alkışlar)

Piyasalar demiştir ki: "Aman, sakın ha, IMF'den kopma; koparsan işler karışır." Hükümet de "gerçekten, sakın kopmayayım; koparsam, ben ayakta kalamam, yığılır kalırım olduğum yere. O nedenle, IMF gelsin, sahip çıksın" demiştir. Şimdi, AKP, IMF'yle, iki yılın üzerine -üçüncü yıl başlamak üzere- üç yıllık bir IMF programına girmiştir.

Bu neyi gösteriyor; bu başarıyı mı gösteriyor?! Makroekonomik dengelerin oturduğunu mu gösteriyor?! Türkiye'nin kendi yolunu kendisinin çizebileceğini mi gösteriyor?! Tam tersini gösteriyor. Niçin; işte, deminden beri anlattıklarımdan dolayı. Onları herkes görüyor.

Bakmayın siz, gazeteler bunları yazmıyor diye, bunlar yok değildir. Herkes birbirinin moralini bozmamaya çalışıyor, aman oluyor, bitiyor havasını vermeye çalışıyor. Bundan bir şikâyetimiz yok; versinler, moral de önemli bir unsur; ama, işin gerçeğini de görelim. İşin gerçeğinde, Türkiye, kendi ayakları üzerinde duracak aşamaya gelmemiştir, 6,5 faizdışı fazlaya devam diyoruz.

Dünyada, bırakınız bir yılı, eğer, şimdi, 6,5 faizdışı fazla önümüzdeki üç yıl içerisinde gelecek olursa bu IMF programıyla, iki de bundan öncekiler, beş yıl boyunca 6,5 faizdışı fazla vermiş, dünyada bir tane ülke bulamazsınız!.. Ve buna rağmen, borçları azalmayan bir ülke, buna rağmen reel faizleri düşmemiş bir ülke; bu da yoktur.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, makroekonomik tablo bu. Peki, vatandaşın durumu ne; bunun içinde vatandaşın durumu. Bugün yaşadığınız, gördüğünüz sorunlar, şikâyetler onun bir uzantısı. Yani, bugün "enflasyonu indirdik" diyoruz; doğrudur, indirdik; ama, şunu bir doğru dürüst ölçmeyi başarsak da hepimiz sevinsek. Çok açıkça biliyoruz ki biz, mesela, 2002'den Kasım 2004'e kadar iki yılda dana eti yüzde 56 artmıştır; beyaz peynir yüzde 52 artmıştır; çay yüzde 59 artmıştır; tozşeker yüzde 42 artmıştır; kömür yüzde 56 artmıştır; tüpgaz yüzde 61 artmıştır; mazot, yüzde 66 artmıştır.

Değerli arkadaşlarım, daha dün, yeni yıl müjdesi vermek üzere, Ankara Belediyesi, öğrenci biletleri dahil, ulaşım harcamalarına yüzde 33,3 zam yaptı. Yüzde 33,3!.. Enflasyon yüzde 8 olacak diyoruz 2005 yılında, üçte 1 bütün fiyatları artırdı Ankara belediyesi. Yani, bu nereden kaynaklanıyor, neyin sonucudur? Dolar düşüyor, Türkiye'de ulaşım masrafları artıyor. Yani, Ankara Belediyesinin çocuklara dağıtılan toplarının ya da gösterişli açılış töreni harcamalarının bedelini, şimdi, Ankara'nın emeklisi, öğrencisi, memuru, esnafı ulaşım ücretlerini üçte 1 artırarak mı ödeyecek?! (CHP sıralarından alkışlar) Sizin seçim öncelerinde dağıtılan nohut, fasulye poşetlerinin bedelini, şimdi, bütün Ankara halkı mı ödeyecek?! Niye o zaman söylemiyordunuz bunu oradan karşılayacağız diye?! (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bakınız, toplumun çeşitli kesimlerinin durumuna bir göz atınız. Memurlar ne noktadadır, memurların geliri ne oluyor? Böyle şikâyetler daima vardır da, benim asıl dikkati çekmek istediğim, şimdi bir ek haksızlık yapılıyor; geçmişten farklı bir tablo var. Şimdi izlenen IMF programının belli amaçları var. Yüzde 6,5 faizdışı fazla vereceksin, yatırımları indireceksin, memur maaşını indireceksin, işçi ücretini indireceksin, emekli parasını indireceksin; bütün bunlar onun bir parçası. Bu uygulanıyor Türkiye'de. Bu uygulamanın sonucu da işte gördüğümüz manzara çıkıyor.

Bugün Türkiye'de, ortalama memur maaşı 700 000 000 lira civarında; Türkiye'de açlık sınırı 496 000 000 lira!.. Açlık sınırı!.. Yoksulluk sınırı 1 500 000 000 lira. 700 000 000 liraya biz yüzbinlerce memurumuzu çalıştırıyoruz, öğretmenimizi çalıştırıyoruz, polisimizi çalıştırıyoruz; adliye kâtiplerini, sağlık memurlarını, hemşireleri çalıştırıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, giderek geriliyor... Giderek geriliyor... Geride bıraktığımız dönemde memurların reel gelir kaybı, geçen yıla göre yüzde 10 civarında oldu. Sanayi işçileri yüzde 7,4 reel gelir kaybına maruz kaldılar. Bugün kamu kesiminde çalışan insanların; polislerin, öğretmenlerin ezici çoğunluğu yoksulluk sınırının altında gelir almak durumunda ve işsizlik tablosunu da dikkate alınca, çoğu kere, her ailede bir kişi çalışıyorsa insanlar kendilerini mutlu sayıyorlar. Artık herkesin iş bulduğu tablolar maalesef kayboldu. Bir kişinin maaşına bütün aile bakıyor; bazen o çalışan bir memurun maaşı oluyor, bir polisin maaşı, bir öğretmenin maaşı oluyor; bazen bir emeklinin maaşı oluyor, bazen bir işçinin maaşı oluyor. O dudak bükülen emekli maaşı, bilesiniz ki bazen bütün bir ailenin ihtiyacını karşılamaya gayret ediyor. Yaşı kemale ermiş anneler, babalar, bir emekli maaşıyla, çocuklarının yanında sığıntı durumuna düşmeden, hafif bir katkı yaparak orada hayatı taşımaya gayret ediyorlar.

Bu insanların içinde bulunduğu gelir düzeylerini daha başka bir açıdan değerlendirmeye ihtiyacımız var. Olaya, sıradan, alışılmış bir rakam gibi bakarak hüküm vermek maalesef geçerli değildir.

Değerli arkadaşlarım, memurların yoksullaşmakta olduğu bir dönemden geçiyoruz. Öyle dönemler olmuştur ki, memur olmak bir güvenceydi, bir rahatlıktı; şimdi, memurluk bir yoksulluk anlamı taşır hale gelmiştir.

Bakın, siz, bir Acil Eylem Planı yaptınız. Bu Acil Eylem Planında yapılan somut taahhütlerden birisi, altı ay ila bir yıl içinde bir personel reformu çıkarmaktı. Çıktı mı personel reformu? Nerede bu personel reformu?

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin en önemli konularından birisi, çalışan insanların yaptıkları işle orantılı bir biçimde maaşlarını almalarına imkân verecek, özlük haklarını güvence altına alacak bir düzenlemenin getirilmesidir. Bugün, yığınla statü, yığınla birbirinden farklı düzenleme kamu kesimini bir keşmekeş içine sokmuştur. Adaletsizlik, haksızlık, çalışan memurların günlük yaşamının bir parçası haline gelmiştir. Aynı işi yapan, aynı eğitimi almış; ama, birbirinden çok farklı ücret alan memurlarla Türk idaresi işini görmeye çalışıyor. Bunları bir an önce düzeltmek lazım. Siz "bunları altı ay içinde düzelteceğiz" diye çıktınız; ama, maalesef bu son dönemde bunu daha da karmaşık hale getirdiniz. Bugün Türkiye'de kamu kesimi iyice çığırından çıkarılmış bir noktadadır. Çünkü, özerk kuruluşlar aracılığıyla Türkiye'de kamu görevlileri arasındaki uçurum çok daha tehlikeli bir noktaya getirilmiştir. Bugün imtiyazlı bürokrasi adacıkları vardır; dokunulmaz bürokrasi adacıkları vardır; maaşlar çok yüksektir; bürokratik olanakların tümü onların elindedir; ama, öbür taraftan Türkiye'nin polisi, öğretmeni 800 000 000 lirayla aile geçindirmeye, çoluk çocuk geçindirmeye çalışır; ama, eğer, BDDK'da, TMSF'de ya da oluşturulmuş olan o imtiyazlı bürokratik alanlarda iş bulacak desteğiniz varsa, bir eliniz yağda bir eliniz baldadır, kimse sizin yanınıza yaklaşamaz. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, üstelik, bu ekonomik sorunların yanı sıra, bu iktidar döneminde, çok tehlikeli bir kıyım uygulaması gerçekleştirilmiştir ve kamu çalışanları, iktidarın vücut dilinden anlayıp anlamadıklarına bağlı olarak, her türlü haksızlığa maruz bırakılmışlardır. Millî Eğitim Bakanlığı, bu konuda en iddialı kuruluş durumundadır; arkasından da Sağlık Bakanlığı vardır. Bu ikisi, Millî Eğitim Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı, çalışanlarına, neredeyse zulmeden bir bakanlık haline gelmiştir. (CHP sıralarından alkışlar) Daha işe başlar başlamaz, gece yarısı baskınlarıyla talim terbiyelere el atılmış, bütün genel müdürlükler askıya alınmış, bütün il müdürlükleri değiştirilmiş, bütün okul müdürlükleri değiştirilmiştir. Geçenlerde, bir arkadaşımız soru sordu; "Sayın Bakan, uzatma da kısaca söyleyiver, değiştirmediğin kaç müdürün var; il müdürlerinden kaçını, kaç tanesini değiştirmedin" dedi. İş, artık, şakaya vurulur hale gelmeye başlamıştır. Aynı şekilde Sağlık Bakanlığında...

Değerli arkadaşlarım, partizanlık ve kadrolaşma ve devlet olanaklarını ele geçirme çabası, çalışması, çığrından çıkmıştır; Kızılay'a kadar uzanmıştır. Kızılay Teşkilatı, Türkiye'nin en köklü, en eski bir hayır kurumu olmasına rağmen, partizanca kavgaların bir savaş alanı haline getirilmiştir; hükümet, bu konuda, yargı kararlarını da yok sayarak, kendi yakınları olarak düşündüğü insanları desteklemek için her şeyi göze almıştır.

ASIM AYKAN (Trabzon) - Yolsuzluklar nerede, yolsuzluklar?!

DENİZ BAYKAL (Devamla) - TÜBİTAK aynı şekilde, Anadolu Ajansı aynı şekilde. Geçenlerde, Anadolu Ajansındaki bir gazeteci, Millî Eğitim Bakanının gizlice geçiştirmek istediği bir yönetmeliği kamuoyunun bilgisine sunmuştur. Yurtlarda ırkçılık, din istismarı yapanların atılmayabileceğini düzenleyen, gizli denilebilecek bir yönetmeliği, Millî Eğitim Bakanlığının arşivinden çekip kamuoyuna sunmuştur ve bunu yapan gazeteci derhal yerinden uzaklaştırılmış, atılmıştır, bir başka yere gönderilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bütün bunlar, nasıl bir yönetim zihniyetiyle karşı karşıya bulunduğumuzu, bize, çok açık bir biçimde göstermektedir.

Sayın Başbakan da, bürokratik oligarşiden şikâyet ediyor. Sayın Başbakan, oligarşi mi kaldı sayenizde?! Ne oligarşisi kaldı ne demokrasisi kaldı... Memurların tümünü aldığınız yerden değiştirdiğiniz, bir tane genel müdürü yerinde bırakmadınız, bir tane daire başkanını yerinde bırakmadınız, kendi tayin ettiklerinizden, şimdi, kendiniz "bürokratik oligarşi var" diye şikâyet etmeye kalkıyorsunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, bu bütçeyle, esnafımıza birtakım ek sıkıntılar da getiriliyor; onu da vatandaşlarımın dikkatine sunmak istiyorum.

Biliyorsunuz, bu bütçeyle, çalışan emeklilerin çalışmaya devam etme hakkı elinden alınacaktır. Yani, yıllardan beri çalışıyor, işinden maaş alıyor, bir de emekli maaşı var babasından, eşinden kalma; hayır, sen, onu almaya devam edemezsin, ya onu alacaksın ya bunu. Onunla geçinmek mümkün mü; hayır, onunla geçinmek mümkün değil. İkisini toplasan, doğru dürüst, açlık sınırının üzerinde bir geçim düzeyini ancak sağlayabilecek; onu da çok görüyoruz ve onu iptal ediyoruz. Bu, zihniyetini ortaya koyan bir şey; yani, bütçenin felsefesi bu tip yerlerde kendisini gösteriyor.

Sağlık bakımından, sağlık primi açısından da yüzde 10 Bağ-Kurlulara bir prim mecburiyeti getiriliyor. Bunu, şimdi, önümüzdeki dönemde Bağ-Kurlular yaşayarak görecekler. Tabiî, prim borçlarının ödenmesi konusunda getirilen düzenlemeler, maalesef, borçları ödenemez hale getiriyor. 220 milyar lira borcu olan bir insan, birbuçuk iki yıl sonra, borcunun 1 trilyon liraya, 2 trilyon liraya çıktığını görüyor ve bu borçları ödemek artık imkânsız hale dönüşüyor.

Bu bütçenin felsefesini yansıtan bir başka olay şu: Özelleştirme kapsamı içine alınan kuruluşlarda çalışan engelli ve mağdur konumundaki insanların özelleştirmeden önce işlerine son verilmesi gerekiyor ki, alan kişi, engelli ve mağdur bir çalışanı devralmış olmasın. Ne kadar acı bir manzara değerli arkadaşlarım; yani, özelleştirmeden yararlanacak olanların gözüne gireceğiz diye, Türkiye'deki mağdur insanları, engelli insanları binbir güçlükle bulabildikleri işlerden dahi yoksun bırakmayı içinize sindirebiliyorsunuz!

Değerli arkadaşlarım, tabiî, Türkiye'de vatandaşın durumunu düşünürken, asıl büyük sorunu yaşayan, çiftçimiz, tarım kesimi. Gerçekten, olağanüstü bir sıkıntının içinden geçmeye gayret ediyorlar; yetiştirdikleri ürünler bir önceki yılın altında satılıyor, kullandıkları malların fiyatları kat kat artıyor ve giderek sıkıntı olağanüstü yüksek bir düzeye çıkıyor. Ege'deki üretici, 1 200 000 liraya sattığı pamuğunu bu yıl 800 000 liraya sattı, 210 000 liradan sattığı çekirdeksiz yaşüzümü bu sene 150 000 liradan sattı. Çukurovalı, Akdenizli üretici, 500 000 liradan sattığı limonu bu sene 200 000 liraya sattı, 400 000 liradan sattığı mandalinayı 300 000 liraya sattı, 450 000 liradan sattığı portakalı 350 000 liradan sattı. Buna karşılık, geçen yıl üre gübresinin fiyatı 330 000 liraydı, bu yıl 520 000 lira oldu; kompoze gübrenin fiyatı 290 000 liraydı, 425 000 liraya çıktı; mazot, 1 365 000 liraydı, 1 809 000 liraya çıktı; traktör, 24 milyar liradan 30 milyar liraya çıktı. Trakyalı üretici, geçen yıl Tekele 220 000 liraya sattığı beyaz üzümü, bu yıl, 150 000 liradan satamaz hale geldi.

Değerli arkadaşlarım, patates üreticisi, soğan üreticisi, aynı şekilde, iki yılda, çok ağır bir darbe yedi. Tütünün ve şekerpancarının artık lafı bile edilmiyor. Neredeyse, tütün ve şekerpancarı yerine, Türkiye, dışarıdan ithal edilen tütünle yapılan sigaraları ve dışarıdan ithal edilen mısıra dayalı nişasta özlü tatlandırıcı temelinde şekeri kullanma noktasına getiriliyor. Türkiye daha çok tatlandırıcı kullansın diye, uluslararası normlar zorlanarak, kullanılabilecek olan tatlandırıcı oranı, yönetmeliklerle iki katına çıkarılıyor. Bütün bunlar, Türkiye'yi, ithalata, tarım alanında da ithalata sevk ediyor ve Türkiye, kendi çiftçisini desteklemiyor; ama, başka ülkelerin desteklenmiş çiftçilerini, gene, biz, onlardan ithalat yaparak, ek olarak kendimiz de destekliyoruz.

1 milyar liraya satılan dana şimdi 500 000 000 liraya satılamıyor. Köylünün sütü 450 000 liraya satılabiliyor; halbuki, geçen sene de aşağı yukarı aynıydı ve geçen yıl 15 000 000'a süt yeminin torbasını alırken, şimdi, 22 000 000'a o süt yeminin torbasını alıyor. Bal üreticisi, 120 000 000 - 130 000 000 liraya sattığı balı, bu yıl, 50 000 000 liraya satamıyor. Bu, çiftçinin halidir değerli arkadaşlarım.

Geçen yıl ton başına 50 dolar olan limon ihraç primi 42 dolara, 40 dolar olan portakal ihraç primi 35 dolara sizin iktidarınızda inmiştir; narenciye üreticisi perişan olmuştur. İhraç primlerinin azaltılmasının hiçbir haklı gerekçesi yoktur; Türkiye tarımına darbe vurma, ihracatına darbe vurma dışında hiçbir sonucu da olmamıştır.

Toprak Mahsulleri Ofisinin alım yerlerinin çoğu kapatılmıştır, çiftçi tüccarın kucağına itilmiştir; açık olan alım yerlerinde de, çiftçiyi tüccara itmek için her türlü eziyet çektirilmektedir.

Kaçak et, Türkiye'nin bir gerçeği haline gelmeye başlamıştır. Doğu ve güneydoğu sınırlarından yaygın bir biçimde kaçak et girişi yaşanmaktadır.

Tarım 2003 yılında yüzde 2,5 gerileme yaşadı. Yine, önümüzdeki yıl da durum parlak gözükmüyor, bir gerileme bekleyişi ortada duruyor.

Çiftçiler yaşadıkları zor durumdan dolayı taksitlendirdikleri borçlarını ödeyemiyorlar. Yatırılamayan taksitler için aylık yüzde 11 faiz işletiliyor, borcunu ödeyemeyen çiftçiden yüzde 132 faiz isteniyor. Olacak iş midir bu?! Yüzde 132!.. Normal alacağı kredinin faizi de yüzde 30.

Değerli arkadaşlarım, enflasyonun yüzde 10'lara inmeye yöneldiği bir ortamda yüzde 15 - 20 civarında bir reel faizi çiftçiye uygulamak, çiftçiye olan borcumuzu ödemek anlamına kesinlikle gelmez.

Yine, Acil Eylem Planında söz verilmişti, altı ay içinde çerçeve tarım kanunu, bir yıl içinde tarım ürünleri sigorta kanunu çıkartılacaktı, çıkmadı ve geride bıraktığımız yıl 2 katrilyon lira Türk çiftçisi o afetlerden dolayı zarar gördü, söz verildiği halde çıkarılmadığı için hiçbir ödeme de ciddî olarak yapılamadı.

GAP bir kenara itildi. 2002 yılında 850 trilyon lira olan GAP yatırım tahsisleri 2004 yılında 818 trilyona indirildi. Türkiye'nin en önemli projelerinden birisi, Türkiye'nin en sıkıntılı coğrafyasına en kestirmeden refah taşıyabilecek olan bir projeyi göz göre göre bir kenara atıyoruz.

Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü devre dışına çıkarılıyor ve tarıma yönelik bu olumsuzluklar hızla yaygınlaşıyor.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, çiftçiye çektirilen eziyet sadece bunlardan ibaret değil. Büyükşehirlerle ilgili bir belediye kanunu çıkardık; hani, pergel kanunu... Koyuyorsunuz hükümet binasının olduğu yere pergelin sivri ucunu, 50 kilometreyi çeviriyorsunuz ve diyorsunuz ki, bunlar büyükşehir. Şimdi, bu uygulamanın bedelini ödeyenlerin başında çiftçiler geliyor, köylüler geliyor; çünkü, çekilen sınırın içinde köyler de yer alıyor ve o köylüler, birdenbire, kendilerini belediye olmuş gibi buluyorlar ve bunun bedelini ödemek zorunda kalıyorlar.

Erzurum'dan muhtarlar geldi, şikâyetleri, cenazelerini kaldıramamak. Zaten kış vurmuş, karakış gelmiş, - 30 derecede, Erzurum'da her yer donmuş, mezarı kazmak bile mesele. Böyle bir ortamda, şimdi, bir de, cenazesini kaldırmak için doktordan bir rapor almak zorunda. Eskiden muhtarın kararıyla sağlanan bir uygulamaydı, şimdi, büyükşehir belediyesinden izin alma zorunluluğuyla karşı karşıya bırakıldı; sağlıkocağına gidecek, sağlıkocağında doktor bulursa doktor bulacak -yol açıktır kapalıdır, kimse bunlarla meşgul değil- ve cenazesini gömebilmek için, vatandaş, büyükşehir belediyesi olmanın bedelini ödeyerek beklemek zorunda kalacak, sıkıntı yaşar durumda olacak.

Bu yasayı çıkarır çıkarmaz köyler belediye sayıldı ve bunun sonucu olarak, bütçesindeki paralara elkonuldu, köy bütçesindeki paralara.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Deniz Baykal (CHP, Antalya). “2005 mali yılı bütçe kan.tas. son gün tümü üzerinde”. TBMM Genel Kurulu, 43. Birleşim tutanağı, 28 Aralık 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2004-12-28-2005-mali-yili-butce-kan-tas-son-gun-tumu-uzerinde (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
