# 2007 YILI MERKEZî YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2005 MALî YILI GENEL VE KATMA BÜTÇELİ İDARELER KESİNHESAP KANUNU TASARILARI TÜMÜ ÜZERİNDE SON GÖRÜŞMELER

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Deniz Baykal (CHP, Antalya)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 43. Birleşim
- **Tarih:** 25 Aralık 2006
- **Gündem:** 2007 YILI MERKEZî YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2005 MALî YILI GENEL VE KATMA BÜTÇELİ İDARELER KESİNHESAP KANUNU TASARILARI TÜMÜ ÜZERİNDE SON GÖRÜŞMELER
- **Tutanak (TBMM):** https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c142/b043/tbmm221420430744.pdf
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2006-12-25-2007-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-ile-2005-mali-yili-gen

> Deniz Baykal (CHP), 25 Aralık 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 43. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2007 YILI MERKEZî YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2005 MALî YILI GENEL VE KATMA BÜTÇELİ İDARELER KESİNHESAP KANUNU TASARILARI TÜMÜ ÜZERİNDE SON GÖRÜŞMELER); konuşma 5.737 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2006 yılı bütçe tasarısıyla ilgili görüşmelerin sonuna gelmiş bulunuyoruz.

Bütçe, Genel Kurulumuzda, kısa bir süre içinde de olsa, milletvekillerimiz tarafından ele alınıp tartışılmıştır. Bu tartışmaların, artık, standart bir nitelik kazanmaya başladığını görüyorum. Hâlbuki, ekonomimizin içinde bulunduğu durum, Türkiye'nin çok ciddi bir ekonomi politikası tartışmasına ihtiyaç gösteriyor. Bütçe görüşmelerimizin, bu açıdan bir fırsat olarak değerlendirilmesini çok isterdim. Maalesef, Hükümet ve iktidar sözcüleri, olayı, daha çok siyasal amaçlı, propagandaya yönelik günlük söylemle geçiştirme anlayışı içinde bir müzakereyi tercih etmişlerdir ve maalesef, çok ciddi bir ekonomi politikası irdelemesi yapılamamıştır. Hâlbuki, Türkiye'nin, böyle bir politika tartışmasına, Parlamento düzeyinde ciddi ihtiyacı var. Çünkü, çok ciddi, kaygı verici işaretler, gelişmeler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunları, kamuoyumuzun dikkatine, Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz sunmaya çalıştık. Bütçe görüşmelerini, arkadaşlarımız, ben, hem Komisyonda hem Genel Kurulda bu çerçeve içinde değerlendirdik. Ama, bunun, iktidar tarafından geçiştirilmek istendiğini üzüntüyle görüyorum.

Değerli arkadaşlarım, o nedenle, işin temelini, bir kez daha, kamuoyumuzun, Türkiye Büyük Millet Meclisimizin dikkatine sunmayı görev biliyorum. Bir süre sonra, bu konulan, geriye yönelik olarak, geriye dönük olarak konuşma durumunda olacağız.

Önce, nerede durduğumuzu bir anlayalım. Değerli arkadaşlarım, Türkiye, 2001 krizi sonrasında bir program uygulamaya yönelmiştir ve bu programın uygulanmasının, şimdi, altıncı yılını tamamlamış bulunuyoruz, bu bütçeyle yedinci yıla gireceğiz.

Bu dönemin bir bölümü, bundan önceki iktidar döneminde geçmiştir; yedi yıllık dönemin üç yılı AKP öncesi dönemde geçmiştir, dört yılı AKP döneminde geçmiştir. Şimdi, AKP'nin beşinci yılına girmiş bulunuyoruz.

Bu dönemde izlenen program, AKP'nin yaptığı program değildir. AKP, devraldığı programı uygulamaktadır. IMF bir program yapmıştır, bu programın ilk üç yılı, bundan önceki parlamento ve bundan önceki hükümet döneminde uygulanmıştır, son dört yılı da AKP tarafından uygulanmaktadır. Program aynıdır, çerçeve aynıdır, o program işlemektedir; hatasıyla sevabıyla, yürürlükte olan program o programdır. Bu program, bundan önceki iktidar döneminde, 2001 krizinden sonra, 2002 yılında önemli sonuçlar vermeye başlamıştır. 2002 yılında yüzde 68,5 olan tüketici fiyatları, 2001 yılı sonunda 68,5 iken 2002 yılı sonunda yüzde 30'un altına, yüzde 29,7'ye inmiştir. Yani, program, bir yıl içinde, 2001-2002 yılları arasında 68,5'den enflasyonu, 29,7'ye indirmiştir. Kim indirmiştir? Bundan önceki parlamento. Hangi hükümet indirmiştir? Bu Hükümet değil, bundan önceki hükümet.

Yani, o programın özünde, enflasyonu indirmeye yönelik mekanizmalar vardır, o mekanizmalar işletilmiştir. O programın, şimdi, AKP İktidarı dönemindeki dördüncü uygulama yılının sonun- dayız. Yüzde 29,7'yle devralınan enflasyon, dördüncü yılın sonunda, şimdi, yüzde 10'a gelmiştir. Bir yılda, 68,5'ten 29,7'ye inmiştir; dört yılda, 29,7'den yüzde 10'a inmiştir ve ilk kez, değerli arkadaşlarım, ilk kez, bu yıl, enflasyon yeniden yükselmeye başlamıştır. Enflasyon, ilk kez, bu yıl, yeniden, bir önceki yılın üzerine çıkmaya başlamıştır. Bu, görmezlikten gelinecek bir olay değildir, bir konjonktürel olay diye geçiştirilecek bir durumu da yoktur. Mayıs ayında yaşanan olay da Türkiye ekonomisinin yapısıyla doğrudan ilgili bir olaydır ve öyle anlaşılıyor ki, Türkiye ekonomisinde, artık, yeni bir aşamaya gelinmiştir. Eski programla gidilebilecek yere gelinmiştir. Şimdi, yeni bir programa ihtiyaç var, yeni bir anlayışa ihtiyaç var, yeni bir yaklaşıma ihtiyaç var. İzlenmekte olan program, birtakım sinyaller vermeye başlamıştır, uyarı sinyalleri vermeye başlamıştır, gidişat iyi değil demeye başlamıştır. Enflasyonun düşmekten yükselmeye yönelmesi, bu sinyallerden sadece bir tanesidir.

Yani, enflasyondaki bu değişime, tekrar, bir dikkatinizi çekmek isterim. 2005 yılında üretici fiyatları enflasyonu 2,66 idi; şimdi, bu yıl 11,67 olmuştur. 9 puan, üretici fiyatları enflasyonu, 2006'da, 2005'e göre artmıştır. Tüketici fiyatlarıyla enflasyon, bu yıl 9,86 olmuştur, geçen yıl 7,61'di. 2 puan da tüketici fiyatları enflasyonu bu yıl artmıştır. Neye rağmen artmıştır? Türkiye, enflasyonu indirmek için bütün imkânlarını seferber ettiği hâlde, yüzde 6,5 faiz dışı fazla verme politikasını bu yıl da sürdürdüğü hâlde, üretici fiyatlarını baskı altına aldığı hâlde, işçi ücretlerini düşürdüğü hâlde, memur maaşlarını düşürdüğü hâlde, emekli maaşlarını düşürdüğü hâlde, yatırımları kıstığı hâlde, sadece enflasyona endeksli bir politikayı, Türkiye, kararlılıkla ve fedakârlıkla uyguladığı hâlde, bu defa, ilk kez, son altı yıldan beri ilk kez, bu yıl, enflasyon düşmemiştir, yükselmeye başlamıştır. Bu, üzerinde durulması gereken çok temel bir noktadır ve tek sinyal de bu değildir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de ekonomi, bir istikrar programı uygulamış olmasına rağmen, çok ciddi ölçüde açık veren bir ekonomidir. Yani, bütçe, açık verilmemesi için her türlü tedbir alınarak ve bütün harcamalar baskı altında tutularak yönetildiği hâlde, Türkiye ekonomisi, çok ciddi açık veren bir ekonomi olmuştur; dış dünyayla ilişkilerimiz, bu açığı, çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştur. Türkiye'de, dış ticaret açığı kaygı verici bir düzeye çıkmıştır ve büyümedeki değişime rağmen dış ticaret açığı azalmamakta, artışını sürdürmektedir. AKP İktidarı iş başına geldiği zaman Türkiye'deki dış ticaret açığı 14,5 milyar dolardı, 2002 yılında, şimdi 52,5 milyar dolar olmuştur dış ticaret açığı ve buna bağlı olarak da Türkiye'de, cari açık, 2002 yılında, iktidar iş başına geldiği zaman 1,5 milyar dolardı, bugün 34 milyar dolar düzeyine cari açık gelmiş bulunmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, bu, Türkiye'de, hepimizi düşündürmesi gereken kaygı verici bir sürecin işlemeye başladığını, bize, çok açık bir biçimde göstermektedir.

Türkiye'de, geride bıraktığımız dönemde ekonomiye baktığımız zaman, sadece enflasyon oranında değil, ama, dış ticaret açığında, cari açıkta ve büyümede kaygı verici bir gelişmeyi görüyoruz. Artık, büyümenin de, on dokuzuncu çeyrek dönemde devam eden büyümenin de, artık, umutsuz sinyaller vermeye başladığını ve 2006 yılının üçüncü çeyreğinde, büyümenin, yüzde 3 düzeyine düşmüş olduğunu görüyoruz. Bu, Türkiye'de, kaygı verici bir sürecin işlemeye başladığını gösteriyor; bu, Türkiye'de, ekonominin, açık veren ve borçlanan bir ekonomi hâline dönüştüğünü bize gösteriyor.

Sayın Başbakan ve Maliye Bakanı, bu borçlanma konusunda, zihinleri karıştırma çabasını kararlı bir şekilde sürdürüyorlar, ama, gerçekler çok açıktır. Türkiye ekonomisinin, özel sektörün dış borçlan, kamu sektörünün iç ve dış borçları birlikte düşünüldüğü zaman, bugün geldiğimiz noktadaki toplam yükümlülüğü 370 milyar dolardır. Türkiye'nin gayrisafî millî hasılası, en son rakamlara göre 390 milyar dolardır, ama, ekonominin iç ve dış yükümlülüğü 370 milyar dolardır.

Bir kriz döneminden altı yıl sonra, ekonominin neredeyse yüzde 90'ına, gayrisafî millî hasılanın yüzde 90'ına yönelik bir borç tablosu, hiçbir şekilde, kabul edilebilir, tahammül edilebilir sayılamaz. Bu gayrisafî millî hasıla içinde borç oranı hesaplanırken, sadece kamunun, sadece net iç borçlarıyla yapılacak bir hesaplamanın gerçeği bize göstermediğini dikkatinize sunmak istiyorum.

Bu tablo neye yol açmıştır? Bu tablo, ekonomide, faizlerin yüksek bir düzeyde devam etmesine yol açmıştır. Faizler, yüzde 22,5 düzeyindedir. Türkiye'de reel faizler, yüzde 13,5 düzeyindedir. 2007 yılında enflasyonu yüzde 4'e indirmeyi amaçlıyoruz, yüzde 4 enflasyonu öngören bir programın uygulanması sırasında, reel faizler, yüzde 13-13,5 olarak ortaya çıkıyor. Bu, bir şeyin işaretidir: Güvensizliğin işaretidir, güvensizliğin...

Bakınız, Merkez Bankası, son günlerde, birbiri üstüne alarmlar çekiyor, uyanlar yapıyor. Bu uyanlar, iki noktada ortaya çıkıyor: Bir, ekonominin giderek daha fazla dış borca dayanıyor olmasından Merkez Bankası telaşlıdır ve ilgilileri uyarma ihtiyacını hissetmiştir. "Eğer, döviz kazancınız yoksa, dövizle borçlanmayın." diyor. Bu demektir ki, Türkiye'de, bugünkü kur düzeyi gelecek açısından güvenilir değildir. Bu kur düzeyinin devam edeceğini kabul ederek ekonomiyi işletmeye yönelmek, büyük riskleri göze almak demektir. Bu, ciddi bir uyarı olarak ortaya konmuştur. Bu uyarı, özel sektöre de yapılmıştır, kişilere de yapılmıştır, devlete de yapılmıştır. Gerçekten de, Türkiye'de, çok ciddi bir kur riski tablosu ortaya çıkmaya başlamıştır.

Yine, Merkez Barkası, son zamanlarda, ekonominin, dolarizasyon denilen, giderek dolara dayalı bir hâle dönüşüyor olmasından ciddi bir kaygı içine girmiştir ve bu konuda da uyarılarını gündeme getirmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, ekonominin ciddi kriterlerine bakıyorsanız, o kriterleri size söylüyorum: Dış ticaret açığı, cari açık, ihracatın ithalatı karşılama oranı, yüzde 6,5 faiz dışı fazla uygulanmasına rağmen -ki, dünyada, Türkiye gibi altı yıl üst üste yüzde 6,5 faiz dışı fazla uygulamasını gerçekleştirmiş bir başka ülke yoktur- dış borçların, iç borçların toplamının azalmaması, borçların artmaya devam etmesi ve Türkiye'de, ihracatın ithalatı karşılama oranının giderek düşmeye başlaması. Yüzde 69,9'du 2002 yılında, şimdi, geldiğimiz noktada, ihracatımız, ancak yüzde 60,4'ünü ithalatın karşılıyor. Bu da, haziran ayı itibarıyla ortaya çıkan tablodur. Yıl sonunda ne olacağını, hep birlikte göreceğiz.

Değerli arkadaşlarım, bu, kabul edilebilir, sürdürülebilir bir tablo değildir. Türkiye böyle kurtulamaz, ekonomimiz böyle kurtulamaz; Türkiye, böyle, sürdürülebilir bir kalkınmayı gerçekleştiremez, böyle, istihdam sorununu, işsizlik sorununu çözemez, böyle, refah sorununu çözemez.

Bu, Türk ekonomisinin, giderek daha dışa bağımlı, dışarıdan yönlendiren, dışarıdaki dalgalanmalardan etkilenen, kaynaklarını kendi kalkınması, büyümesi için değil, dış ülkelerin, dış ekonomilerin çıkarları doğrultusunda kullandırmaya mecbur kalan bir ilişkiler düzeni içine Türkiye'nin girmesi demektir ve böyle bir ilişkiler düzeni içine, maalesef, girilmiştir.

Bugün, Türkiye'nin borçları artmıştır. Türkiye'de sıcak para olağan üstü yükselmiştir, 55 milyar dolara yükselmiş bir sıcak para tablosu vardır. Türkiye'nin elindeki varlıklar satılmıştır, el değiştirmiştir, mülkiyet değiştirmiştir. "Türkiye'ye yabancı sermaye giriyor." diye, Sayın Maliye Bakanı, Başbakan, bundan övünç payı çıkarmaktadır. Ama, bu, kaygı verici olması gereken, düşündürücü olması gereken bir durumu ortaya koyuyor. Türkiye'nin varlıkları, büyük ekonomik kuruluşları, satılıyor, devrediliyor, el değiştiriliyor, Türkiye'nin pazarı paylaşılıyor. Bu, Türkiye halkının, Türkiye ekonomisinin güçlenmesine, üretimini arttırmasına, yatırımının gelişmesine, istihdamının çoğalmasına yardımcı olmuyor. Var olan kuruluşlar el değiştiriyor, bankalar el değiştiriyor, sanayi kuruluşları el değiştiriyor, Türkiye'de, marketler, yabancı yatırım alanında hızlı bir gelişme sergili- yor; ekonomi, sanayi, tarım, üretim, işsizlik ve ithalatı karşılamaya yönelik gerçek ihracat, ne yazık ki, gereken, özlediğimiz şekilde bir ilerleme göstermiyor.

Türkiye ekonomisi, daha teslim olmuş bir ekonomi hâline geliyor. Kendi ayakları üzerinde duramayan bir ekonomi hâline, her geçen gün, daha büyük ölçüde, evet, dönüşüyor. Bunun sonucu, tabii, Türkiye'de sosyal sorunların çok daha yüksek düzeye çıkmasıdır.

Bu çerçevede, hemen, şu şeye de dikkatinizi çekeyim: Başbakan, "180 milyar dolar aldığımız millî gelirin, üzerine, dört yılda 210 milyar dolar koyduk." diyor. Bu hesaplama, sanal bir hesaplamadır, gerçekçi bir hesaplama değildir. Türkiye'nin millî gelirinin zaman içindeki değişmesini, birbiriyle, yıllar itibarıyla birbiriyle mukayese edebilmek istiyorsak, yapmamız gereken şey, hesaplamayı, döviz kurundaki değişikliklerden yararlanarak yapmak değil, sabit fiyatlar üzerinden bunu yapmaktır. Bunu yaptığımız zaman -ki, bu yapılmıştır- Resmî Gazete'de yayınlanan Dokuzuncu Kalkınma Planı'nın 2007 programına göre sabit fiyatlarla, yani 1998 yılı fiyatlarıyla, Türkiye'deki gayrisafı yurt içi hasıla artışları, 2006'da, 1998'e göre, sekiz yılda, sadece yüzde 19,7 artmıştır. Öyle "Yüzde 100" falan "seksen yıllık cumhuriyet tarihinde olmayanı gerçekleştirdik..." Bunlar ciddi işlerdir. Sabit fiyatlarla bu mukayeseyi yapmak mecburiyeti vardır. "Cumhuriyet döneminin tümünden daha fazla kalkınmayı dört yılda gerçekleştirdik" deme arzusunu saygıyla karşılıyorum; ama, bunu söyleme imkânı yoktur. Çünkü, sabit fiyatlarla bu hesabı yapmak zorunluluğu vardır. Bunu yaptığımız zaman da dört yıl öncesindeki gelirin, sadece yüzde 20'sinin arttığı görülmektedir. Bu artış, yeterli ve tatmin edici bir artış sayılabilir de ama, bilmeliyiz ki, yükselen piyasalar diye bilinen o 27 tane ülke -içlerinde Hindistan'ı, Çin'i de var- arasında, bu hız, bizi, ilk beşin içine de sokmamıştır. Yani, Çin yüzde 10'la, Hindistan yüzde 8'le, diğer ülkeler bundan daha yüksek rakamlarla kalkınmalarını gerçekleştirmektedirler. Eğer, cumhuriyet tarihiyle bir mukayese yapmak istiyorsa Sayın Başbakan, ona ben yardımcı olayım. Bütün cumhuriyet tarihinde, Türkiye'nin, 2002 yılında, AKP iş başına geldiği zaman, kendisine teslim edilen toplam, kamunun iç, dış ve özel sektörün dış borç miktarı 220 milyar dolardı, Sayın Başbakan, dört yılda, buna 150 milyar dolar eklemiştir. Yani, üçte 2'si kadar, seksen yılın üçte 2'si kadar borcu, yükümlülüğü dört yılda Sayın Başbakan yapmıştır. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, bu izlenen politikanın yol açtığı sonuçlara bir kez daha dikkatinizi çekmek isterim. Bu, tabii, Türkiye'de, bir defa, gelir dağılımını daha da çarpık hâle getiriyor. Bakınız, bu çerçevede, dikkati çeken bir noktayı ifade etmek istiyorum, Türkiye'de, yurt içinde yerleşik insanların toplam mevduatı, zaman içinde nasıl bir değişme gösterdi: 10 milyara kadar olan mevduat miktarı, Aralık 2004'te 26 katrilyondu, Eylül 2006'da 22 katrilyona düştü. Yani, 10 milyar ve altındaki, Türkiye'deki, yerleşiklerin toplam mevduatı, iki yılda, AKP İktidarının işbaşında bulunduğu iki yılda, 26 katrilyondan 22 katrilyona düşmüştür. Buna karşılık, 1 trilyonun üzerindeki mevduatta, Türkiye'de, 27 katrilyondan 57 katrilyona bir sıçrama olmuştur. Olağanüstü, 1 trilyonun üzerinde mevduat hesaplarının toplamında, 27'den 57'ye, yüzde 112'lik bir artış bu dönemde gerçekleşmiştir. Bu, izlenen politikanın neye yol açtığını, bize, çok açık bir biçimde göstermektedir.

Bu tablo fevkalade önemlidir. Gerçekten, bu politikanın bir sonucu olarak, ülkemizde, yoksulluk ve açlık rakamları kaygı verici bir noktaya gelmiştir. Bugün, 1 milyona yakın açlık sınırında insan ve 20 milyona yakın yoksulluk sınırında insan bulunmaktadır. İşçi ve memurların çoğunluğu yoksulluk sınırının altından maaş almaktadırlar, 1 milyar 900 milyonluk yoksulluk sınırının altında ve 2007 programı, bize, şu resmî verileri vermektedir: 1994 yılında, kamu işçilerinin reel ücretleri 100 ise 2000*de 111, 2005'te 95 olmuştur. Yani, 2000'e göre 2005 yılında, bu iktidar döneminde, kamu işçilerinin reel ücretlerinin endeksi 111'den 95'e düşmüştür. Özel sektör işçilerinin endeksi, 2000'de 119,4 iken, 2005'te 97,7'ye düşmüştür. Memurların 1999'da ücret endeksi 123,1 iken 2005 yılında 115 olmuştur. Yani, işçi ve memurların, bu dönemde, çok ciddi bir gelir kaybına maruz kaldığı, bizim, 2007 yılıyla ilgili programın resmî rakamları içinde zaten yerini almıştır. O nedenle, kimse kimseyi aldatmasın. İşçilerin, memurların, emeklilerin gelirinin, aslında, ciddi bir erozyona tabi tutulduğu resmî verilerle ortadadır. Kaldı ki, gerçek geçim gücünü öğrenmek, ölçmek istiyorsak, işçi ve memurların, emeklilerin, harcamaları içinde çok önemli yer tutan kira harcamasının, bu dönem içinde, yüzde 100'lük bir artış gösterdiği de, gene, resmî bilgilerle ortadadır. Bu kira artışı karşısında, işçi ve memurların durumu, çok daha sıkıntılı bir noktaya gelmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu tablo, Türkiye'de izlenen ekonomi politikasının, halk ve vatandaşlar açısından nasıl büyük bir tahribata yol açtığını, çok net bir şekilde bize göstermektedir; toplumun değişik kesimlerine baktığımız zaman bunu açıkça görüyoruz, fiyatlarda, bu, kendisini açıkça göstermektedir.

İktidar iş başına geldiği zaman, benzin 1 milyon 696 bin liraydı, bugün 3 milyondur; tüp gaz, 19 milyondu, bugün 35 milyondur; ekmek, 150 bindi, bugün 300 bindir; işsiz sayısı, 2 milyon 487 bindir bugün, 2 milyon 412 bindi. Bu arada da, Türkiye'de, 3,6 milyon insanın iş gücü kesimi içine girdiği de dikkate alınmalıdır.

Bugün, Türkiye'de, protesto edilen, karşılıksız çıkan çeklerin sayısı 2 katına çıkmıştır. İşbaşına geldiğinizde 748 bin adet çek karşılıksız çıkardı, şimdi 1 milyon 535 bin adet. 2002'de 498 bin adet protestolu senet vardı, bugün 2 milyon 803 bin adet.

Değerli arkadaşlarım, bu tablo, iktidarın, vatandaşın gelir düzeyini, geçim düzeyini etkileyen gerçek resmi olarak önümüzde durmaktadır.

Tarımdaki sorunları, zaten, her vesileyle söylüyoruz, ama, bir kez daha işaret etmek istiyorum. Gerçekten, Türkiye'de, iktidar, kotaları kaldıracağını iddia ettiği, tarımdan alınan vergiyi, mazot ve akaryakıtın tarıma yönelik olarak alınan vergisini kaldıracağını taahhüt ettiği hâlde, bunların hiçbirisi gerçekleşmemiştir. Buna karşılık, tarım ürünlerinin fiyatları çok ciddi bir şekilde düşmüştür ve 1 litre mazotu 4 kilogram buğdayla alan köylü, bugün, 7 kilogram buğdayla ancak alabilir hâle gelmiştir. Bu, çeltikte de böyledir. Edirne'de, daha bu yıl, 4 tane çeltik üreticisi çiftçi intihar etti. İlk kez, cumhuriyet tarihinde ilk kez, bir çiftçi, ekonomik borç nedeniyle, ekonomik yük nedeniyle intihar etmek zorunda kalmaya başlamıştır. Çok acı bir tablodur, bunu, herkesin değerlendirmesi gerekir diye düşünüyorum.

Narenciye batırılmıştır, zeytin batırılmıştır, pamuk batırılmıştır. Türkiye'de, zeytinyağı primi, bir önceki yıl 250 bin liraydı, 100 bin liraya indirdiniz. Bugün, 110 bin lira olarak ilan edildi, 6 milyon lira olan zeytinyağı 3 milyon liraya düştü. Narenciyede ihracat primi, 100 dolardan 50 dolara, 60 dolara indirildi. Derhâl 100 dolara çıkarılması lazım, 100 dolar civarına, ama, bir türlü harekete geçilmedi. Esnaf, büyük sorunlar ve şikâyetler içinde. Bu manzara, iktidarın izlediği ekonomi politikasının, sosyal sorunlarını Türkiye'nin, çözmediğini, bize net bir şekilde göstermektedir.

Türkiye'de, -geçen, açış konuşmasında da işaret etmiştim, hiçbir iktidar yetkilisi, ağzını açıp bir şey söylemedi- Türkiye'de, kaçak sektör gelişiyor. İktidarı ilgilendiren bundan daha önemli bir konu olabilir mi? Sadece akaryakıtta 8,5 milyar dolarlık bir kaçak sektörünün bulunduğu resmî verilerle ortada, Meclisin komisyonunun yaptığı verilerle ortada; 2,5 milyar dolarlık bir vergi kaybı var, kimsenin kılını kıpırdattığı yok. Göz göre göre, Türkiye'de gümrük diye bir olay kalmamış, Türkiye'de ekonominin kontrolü diye bir olay kalmamış, yol geçen hanı hâline Türkiye ekonomisi dönüşmüş. Türkiye'de işsizlik var, Türkiye'de yatırımsızlık var, Türkiye, bir kaçak cenneti hâline gelmiş; Türkiye'de akaryakıt kaçak, sigara kaçak, içki kaçak, Türkiye'de şeker kaçak, Türkiye'de telefon kaçak. Değerli arkadaşlarım, Türkiye sahipsiz, Türkiye sahipsiz... Bu manzara... Bir yandan kayıt dışı ekonomi almış başını gidiyor. Geride bıraktığımız dört yıllık dönemde, Türkiye'nin temel sorunları olarak ortada duran bir vergi reformu vardı, kayıt dışı ekonominin kayıtlı ekonomi hâline dönüştürülmesi olayı vardı ve gene, bu dönemde, Türkiye'de, sosyal güvenlik reformunun tamamlanması ihtiyacı vardı. Bunların hiçbirisine el atılmamıştır. Sosyal güvenlik reformu konusunda yapılan çalışmalar da, tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır, tam bir perişanlık ortaya çıkmıştır.

Burada, Sosyal Güvenlik Yasası konuşulurken, arkadaşlarımız, hepimiz uyardık. Bunun Anayasaya aykırı olduğunu görmek için, anayasa profesörü olmaya, hukukçu, hâkim olmaya ihtiyaç yok, hukuk fakültesinin birinci sınıf öğrencisi bile, o getirilen Yasa'nın Anayasa aykırı olduğunu görecek durumdaydı. (CHP sıralarından alkışlar) Bunu, bir türlü anlatamadık. Göstermelik, dostlar alışverişte görsün anlayışı içinde bir Sosyal Güvenlik Yasası çıkardınız. Yasa, Anayasa Mahkemesinden döndü, tek çatı çöktü, sistem karmakarışık bir manzara içine girdi. Burada anlattık. "Hayır, bunları konuşmayacağız, bu temel yasadır, kırk maddeyi bir arada konuşacağız" dediniz. Kırkar kırkar konuştunuz, geldiğiniz sonuç ortada. Nihayet, Cumhuriyet Halk Partili milletvekili arkadaşlarımız "sizi kaderinizle baş başa bırakacağız" dedi "bunun müzakeresi içinde sorumluluk almayacağız" dedi ve arkadaşlarınız terk ettiler. AKP Grubu gibi çıkardınız o kanunu. Çıkardınız ne oldu? Anayasa Mahkemesinde çöktü. Yazık değil mi Türkiye'ye, yazık değil mi Türkiye'nin zamanına? Dört yılınız geldi geçiyor, iktidarınız geldi geçiyor, ortaya bir ciddi eser bırakmak lazımdı. Bir sosyal güvenlik reformu, bir sosyal güvenlik düzenlemesi...

Kayıt dışı ekonomi tamamen sahipsiz bırakılmış, artmış.

Değerli arkadaşlarım, bunlar, ülkenin kalıcı sorunları. Bir tek parti iktidarının böyle sorunlara sırt dönmüş olması çok büyük bir sorumsuzluk olmuştur ve Türkiye bu konularda da allak bullak bırakılmıştır.

Türkiye'de ne artmıştır, ne canlanmıştır? Yolsuzluk artmıştır, yolsuzluk canlanmıştır, her türüyle yolsuzluk canlanmıştır. Değerli arkadaşlarım, geçen defa da söyledik, Türkiye'de Ak Enerji operasyonu yapıldı. Ne oldu Ak Enerji? Ne çıktı? Kim var mahkemede? Telefonlar dinlendi, olaylar ortada, milletvekilleri işin içinde, yazıhanelerde kimler var biliyoruz, müteahhitler işin içinde, yüksek bürokratlar işin içinde, hepsi ortalıkta; ne oldu? 2,5 milyar dolarlık iş, kapandı gitti!

Gümrüklerde bunca yolsuzluk ne oldu? Kapıkule'de 20 euro bahşiş almış olan gümrükçüleri tutukladınız, Türkiye'deki yolsuzluk işi bitti(!) Olur mu öyle şey? Kim var onların arkasında? (CHP sıralarından alkışlar)

Gebze'de gerçekleştirilen o büyük gümrük yolsuzlukları, müsteşarların, genel müdürlerin işin içinde olduğu, AKP'li siyasetçilerin işin içinde olduğu o büyük gümrük yolsuzluğu ne hâlde? Bu Mecliste, bir önceki bütçede konuşmaları okudum: "Bir araba gönder" diyor "hatchback olsun" diyor; hatırlıyorsunuz. Ne oldu, onlardan ne çıktı?

Gümrük yolsuzlukları yok, enerji yolsuzlukları yok...

Ali Dibolardan ne çıktı, Ali Dibolardan ne çıktı? Değerli arkadaşlarım, kaçamazsınız bu Ali Dibo işinden, kaçamazsınız! (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bakınız, bu Ali Dibo işi öyle görmezlikten gelinecek iş değil. Çok açık.

Bir milletvekili, bir şerefli milletvekili -kendisini yürekten kutluyorum- (CHP sıralarından alkışlar) Fuat Geçen, çıktı, sorumlu bir partili gibi, önce partisinin platformunda "Burada yanlış bir iş oluyor." dedi. "Rahatsızım, buna el koyun." dedi. "Nereden çıkarıyorsun? Ortalığı karıştırıyorsun." dediler, baskı altına aldılar. Israr etti. Belge topladı. "Belge yok." dediler, belge koydu. "Ortada senin dışında bir tespit var mı?" dediler, göstermelik, birkaç milletvekili gönderildi "bir şey yok" diye kapatılmak istendi. Döndü, geldi, İhale Kurumu, onların 145 tanesinin, 186 ihalenin 145 tanesinin mevzuata aykırı olduğunu tespit etti. Bu İhale Kurumu AKP İktidarının oluşturduğu Kurum'dur.

Değerli arkadaşlarım, birbirimizi aldatmayalım. Böyle kararlar kolay çıkar mı? Yani böyle bir karar alıyorsa böyle bir Kurul, mutlaka onun alınmasını gerektiren durumların olduğu açık değil midir? Yani, böyle bir tablo karşısında harekete geçmek gerekmez mi? Bu arkadaşımızı çağırıp dinlemek gerekmez mi? En ağır suçlamalarla partiden attınız, ortada, durumun ciddiyeti görüldü. Elde yığınla bilgi, belge:

AKP Merkez İlçe Yönetim Kurulu üyesi: Hatay Vakıflar Bölge Müdürlüğü hizmet binası dış cephe yapım işi. İskenderun Cezaevi onarımı. İskenderun MİT hizmet binası ve lojman onarımı verilmiş. AKP İl Disiplin Kurulu üyesi: 5 okulun onarım işi.

AKP İl Yönetim Kurulu eski üyesi: Pilot öğretim okullarının alımı. Antakya Belediyesi hizmet araçlarının zorunlu trafik sigortası yaptırılması. Antakya Belediyesi 105 aracın sigorta işi.

Gençlik Kolları İl Başkanı: İskenderun Devlet Hastanesi, 143 kalem sarf malzemesi alımı. İskenderun Körfez Devlet Hastanesi, 28 kalem ilaç alımı. İskenderun Körfez Devlet Hastanesi, 54 kalem ilaç, tıbbi sarf malzemesi alımı.

AKP Merkez İlçe Yönetim Kurulu üyesi, İl Genel Meclisi Başkanı. Bunların hepsi milletvekilinin yazdığı listeye göre dağıtılıyor. Olur mu değerli arkadaşlarım böyle bir şey? Olur mu böyle bir şey? Başbakan diyor ki: "Canım, miktarları önemli değil." Yani, ne demek miktarları önemli değil, ne demek miktarları önemli değil? Yani, Başbakanın ilgisini çekmek için, ancak Oferlerin ilgi göstereceği düzeyde mi yolsuzluk olması lazım? (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Ne oldu Ofer işinden? Ne oldu Ofer işinden? O 14.70'lik TÜPRAŞ hissesinin satımı mahkemede hukuksuz bir satış olarak tescil edildi. 700 milyon dolar hazine kaybı var bu işten, 700 milyon dolar. Kim ödeyecek bunu? Kim ödeyecek bunu? Üstüne yatın, iktidarın terminolojisiyle, Maliye Bakanının terminolojisiyle "soğuk su için" Böyle laflarla mı geçiştireceğiz bunu? Yazık değil mi? Anadolu'da insanlar namusunu koruyabilmek için, şerefini koruyabilmek için, çoluğunun çocuğunun rızkını karşılayabilmek için büyük mücadeleler veriyorlar. Namuslu yaşamak için mücadele veriyorlar. Bir yere gelip tıkanınca intihar ediyorlar. 700 milyon doların hesabını soramıyorsunuz. (CHP sıralarından alkışlar) Böyle Meclis olur mu? Böyle iktidar olur mu? Millet sizi buraya bunun için mi gönderdi? Bu soyguna göz yumun diye mi gönderdi? AKP parti üst yöneticileriyle, örgütüyle yolsuzluğun içindeyse görmemezlikten geliverin diye mi gönderdi? Yazıklar olsun!.. Yazıklar olsun!. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bunları söylediğim zaman Başbakan çıkıyor diyor ki: "En büyük Ali Di- bo Yuvacık Barajı."

MAHFUZ GÜLER (Bingöl) - Doğru.

DENİZ BAYKAL (Devamla) - Eğer öyleyse değerli arkadaşlarım, bir an bile tereddüt etmeyin. Bir an bile tereddüt etmeyin. Bu konunun aydınlığa kavuşturulması için ne gerekiyorsa yapın. Her türlü destek bizden. O gün söyledim, bir kez daha söylüyorum Sayın Başbakana: Eğer, bu Yuvacık Barajı'yla ilgili olarak milletvekili dokunulmazlığını kaldırmazsanız namertsiniz, namert. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, ayakta alkışlar) Eğer kendinize güveniyorsanız derhâl kaldırın, derhâl kaldırın. Biz güveniyoruz kendimize. Güveniyoruz, çünkü, bizim anlayışımızda, yolsuzluk yapan bizim adamımızsa yolsuzluğu örtbas edelim diye bir şey yoktur, hiçbir zaman da olmayacaktır. Yolsuzluk yapan hesabını verecektir. Yolsuzluk yapan o partiden olabilir, bu partiden olabilir, bizim partiden de olabilir. Eğer bir kuruş milletin hakkını yemişse, hesap sormayan namerttir. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, ne oldu, hani, millete, hep beraber çıkmıştık seçim öncesinde, dokunulmazlığı kaldıracağız diyorduk? Ne oldu? Ne oldu? Sizin yiğitliğiniz o kadar mıydı? (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu acı bir tablodur. Bakın, Türkiye'nin meseleleri çözülür, Türkiye'nin meseleleri sahipsiz değildir. Türkiye bu meselelerin altında da ezilmez, ama, Türkiye'nin meselelerini çözmek için, önce, samimi, dürüst, sözüne güvenilir, kendine güvenen, kendine güvenilir, ahlaklı yöneticilere ihtiyaç vardır, önce buna ihtiyaç vardır. (CHP sıralarından alkışlar) Eğer bu yoksa, bu konuların çözümü mümkün değildir.

Bakınız, bu dokunulmazlık meselesi işin özü. Geçen defa söyledim, gene ifade etmek istiyorum: Evet, dokunulmazlığın mutlaka çözülmesi lazım. Niçin? Çünkü, yolsuzlukların içinde bir sacayağı vardır, bir üçlü ortaklık vardır. Bu ortaklığın bir ayağında haramzade işadamı vardır; AK Enerjide de vardı, gümrük yolsuzluğunda da vardı, Ofer'de de vardı, her yerde vardır haramzade iş adamı. Öbüründe, aç gözlü bürokrat, aç gözlü bürokrat, o da vardır ve bütün bunların ötesinde, bir de, namussuz siyasetçi vardır, namussuz siyasetçi! (CHP sıralarından alkışlar)

Bunu kırmak lazım. Neyle kıracaksınız? O namussuz siyasetçi orada var olduğu sürece bu üçlüyü çözemezsiniz. Kaldırın dokunulmazlığı... Kaldırın dokunulmazlığı, çözelim. Türkiye için bu bir mecburiyet. Değerli arkadaşlarım, dünyanın hiçbir yerinde, ne Avrupa'da ne Amerika'da bu ölçüde bir dokunulmazlık hiçbir milletvekilinde yoktur, sadece Türkiye'de var. Bununla bir yere gitmek mümkün değil, bunu mutlaka düzeltmemiz lazım.

Değerli arkadaşlarım, yolsuzluk, temel bir konumuz. Türkiye, dış politika bakımından bu dönemde çok ciddi yanlışlıkların içinden geçti, çok büyük yanlışlıklann içinden geçti. Neyse ki, çok vahim olabilecek bir yanlışlığı Türkiye Büyük Millet Meclisi tuttu. Bu dönemde, 1 Mart 2003'te Türkiye Büyük Millet Meclisine bu Hükümetin getirdiği tezkere, 1 Mart tezkeresi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararıyla, Cumhuriyet Halk Partisinin öncülüğünde reddedildi. Bu ret kararına katkı veren 100 kadar AKP'li milletvekili arkadaşlarımı yürekten kutluyorum, hepinize yürekten teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar) Hükümete rağmen alınmış bir karardır, AKP üst yönetimine rağmen alınmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisine yakışan şanlı, tarihî, vatanseverce bir karar olmuştur. Bu kararla iftihar ediyoruz. Bir an için düşünün, eğer, AKP Hükümetinin ve yönetiminin talimatı doğrultusunda o 1 Mart tezkeresi geçmiş olsaydı, bugün Türkiye ne noktada olurdu? Orta Doğu ne noktada olurdu? Güneydoğu Anadolu ne noktada olurdu? Toprak bütünlüğümüz ne olurdu? Ulusal bütünlüğümüz ne olurdu? Ne kadar büyük bir tehlikenin içine sürüklenmekten, Hükümete rağmen kurtulduk. O sayede bugün, Orta Doğu'da, her toplum Türkiye'ye saygıyla bakıyor. "Helal olsun, siz orada, size yöneltilen baskılara direndiniz. Doğru bildiğiniz yolda kararlı davrandınız ve burada bu yangının içine, bu terör bataklığının içine başkalarının hesabına sürüklenmediniz" diyorlar ve o sayede Türkiye bugün, Orta Doğu'da her platformda saygıyla karşılanıyor. O sayede İslam Konferansı'nda bir vatandaşımız genel sekreter olarak seçimle işbaşına geliyor. Bütün bunların altında bu olay, bu 1 Mart tezkeresi yatıyor. Amerika üzüldü biz o kararı aldığımız zaman, ama, şimdi geldiğimiz noktada Amerikan halkı da Türkiye Büyük Millet Meclisinin aldığı kararın önemini, değerini kavrıyor, onlar da aynı noktaya gelmiş bulunuyor. Siyaset böyle, günübirlik baskılara boyun eğerek bir yere gidilmez. Bölgeyi bilmek lazım, ülkenin şartlarını bilmek lazım ve dünyayla ilişkiyi dürüstçe, ona göre kurmak lazım. Ama, siz, eğer, dünyayla ilişkiyi ahbap çavuş anlayışıyla kurarsanız, her istenilene "evet" derseniz, size yönelik her baskıyı kabul ederseniz "şu kadar para ver, bu kadar para ver" diye gidip, temsilcilerinizi oraya gönderip pazarlık ederseniz, o politikayla bir yere varamazsınız. Maalesef, ta, o günden başlayarak bugünkü İktidar, devletin dış politika götürme kurumlarını bir yana bırakmış ve özel yandaşlarıyla, ahbap çavuş ilişkileriyle, kısa devre temaslarla "al gülüm ver gülüm" hesaplarıyla Türkiye'nin dış politikasını götürmeye yönelmiştir ve bunun sonucunda da Türkiye'yi çok ciddi sorunlarla, sıkıntılarla karşı karşıya bırakmıştır. Devlet sorumluluğu taşımayan danışmanlar ön plana geçmiştir. Büyükelçiler, Başbakanın yaptığı konuşmalara alınmamış, özel kişilerle, kapalı devre temaslarla, Türkiye, kim bilir hangi hesaplara angaje edilmiştir. Bu danışmanlardan birisi, Amerika'da gazetecilerin önünde "Bu Başbakanı kullanın, delikten aşağıya süpürmeyin, onu kullanın" diye sözleriyle Türkiye'deki siyaset anlayışını dünyaya teşhir etmiştir. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu yanlışlar o noktalardan başladı, ne yazık ki, orada kalmadı, AB'yle ilişkilerimizde de çok vahim bir hata yapılmıştır. Bu hatayı önlemeye çalıştık Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak, ana muhalefet olarak elimizden gelen her gayreti gösterdik. Bu hata, maalesef, 17 Aralık 2004 tarihinde gerçekleştirilen zirvede yapılmıştır. Türkiye'nin, maalesef, bu süreçte Avrupa Birliği üyeliği Güney Kıbrıs Rum yönetimi tarafından rehin alınmıştır. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini Kıbrıs'a bağlayan bir belge 2004 yılına kadar oluşturulmuş değil idi, 2004 yılına kadar. Ne yazık, 2004 yılında, 1999 Zirvesi'nde bu doğrultuda bir gelişme ortaya çıkınca Türkiye'de Hükümet tepki göstermiştir ve o zamanki Finlandiya Başbakanı Lipponen Ankara'ya gelmiş ve Avrupa Birliğinin, Kıbrıs'ı Türkiye'nin AB'yle müzakeresinde ön şart olarak görmediğini ifade eden bir mektubu Türkiye'ye vermiştir. Yani, 99'da tescil edilmiştir ki, Kıbrıs ön şart olmayacak. Ama, maalesef, 17 Aralık 2004 Zirvesi'nde bunun tam tersi ortaya çıkmıştır. Ankara Anlaşması'nın uygulanması için ek protokol imzalanması istenmiştir ve Kıbrıs Rum yönetimi, bu protokol aracılığıyla Türkiye tarafından resmen tanınacağı bir ilişki düzeni içine Türkiye'yle sokulmak istenmiştir. Bu, hâlbuki, Türkiye'nin üyelik müzakeresi yapması için Karma Protokol'ü o üyelerle imzalamasına yönelik bir zorunluluk yoktur. Nitekim, o tarihe kadar Türkiye, Finlandiya, Avusturya ve İsveç'le ek protokol imzalamadığı hâlde ve onlar Avrupa Birliği üyesi bulundukları hâlde üyelik müzakeresini götürmüştür. Ama, sadece Kıbrıs Rum yönetimini Türkiye'ye tanıtmak için, sanki Türkiye'nin müzakeresinin bir ön şartı imiş gibi o anda bunu Türkiye'ye dayatmışlardır ve böyle bir protokolü imzalamamız istenmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu, yıllardır Türkiye'den istenip de alınmayan tavizlerin elde edilmesi için bir fırsat oluşturmuştur. Biz, bunu gördük ve 17 Aralık günü, ben, yaptığım bir basın toplantısıyla, Brüksel'deki Sayın Başbakana "Sakın onu imzalamayın, atlayın uçağınıza Türkiye'ye gelin. Bunu imzalamamanın sorumluluğunu sizinle Türk halkı karşısında paylaşmaya hazırım" diye açıklama yaptım. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Başbakan kısa bir tereddüt geçirdi, ondan sonra ikna edildi ve imzalar atıldı. Sayın Be- şir Atalay imzasını attı ve "biz, evet bunu kabul edeceğiz" dediler. Hata orada yapılmıştır değerli arkadaşlarım.

Bakın, şimdi, 2006 yılında bu son zirvede bir kriz çıktı Türkiye-AB ilişkilerinde. Bu kriz şimdi çıkacağına o noktada çıkmalıydı. Eğer o noktada çıkmış olsaydı, biz imza atmamış olacaktık. Şimdi imzayı attık, Sayın Beşir Atalay imzaladı, daha sonra 29 Temmuz 2005'te Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül, ek protokolü kabul edeceğimizi imzasıyla ifade etti, Türkiye angaje oldu. Şimdi, onun gereğini yapma noktasına gelince, yapamıyoruz diye çırpınıyoruz ve kriz oradan çıkıyor. Temelinden çıkacak değerli arkadaşlarım, yapamayacağımızı o an söyleyeceğiz. Eğer, onu o zaman söylemiş olsaydık, Avrupa anlayacaktı ki, Türkiye, Kıbrıs'ın ön şart yapılmasını kabul etmeyecektir. Oturup yeniden düşünecekti, bizimle bu gerçeği içine sindirerek ilişki kurmayı eğer göze alıyorsa ilişki kuracaktı. Hayır, bunu istemiyorsa, Türkiye'nin tavize müsait olmadığını görecekti. Şimdi, "tavize açığız" sinyalini verdik, o sinyal alındı. Şimdi Kıbrıs isteniyor, o Kıbrıs'ı verirsek arkadan başkaları gelecek.

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) - Adalar var, adalar.

DENİZ BAYKAL (Devamla) - Hepsi gelecek, hepsi sırada. Bir kere taviz verdiniz mi sonu gelmez.

Biz, Bulgaristan nasıl girdiyse biz de öyle Avrupa Birliğine gireceğiz demeliydik. Bize ön şart koşulmasını reddetmeliydik. Vahim bir hatadır. Şimdi bu hatayı, bu son toplantıda nasıl düzeltiriz diye Hükümet bir arayışa girdi ve bizi bambaşka noktaya getirdi.

Bir öneri geliştirmişiz, öneri yazılı değil. Yabancılardan öğreniyoruz, öneri tek taraflı bir taahhüt Türkiye tarafından. Diyoruz ki: "Bir tek limanımızı karşılıksız açarız; sizin de, bir yıl içinde, bir yılın sonuna kadar geçecek süre içinde benzer şekilde bir liman açmanızı bekleriz bir iyi niyet jesti olarak, ama biz açacağız." Bunu, "Güzel, taviz vermeye başladığınız anlaşılıyor, meseleyi kabul ettiniz, adım atmanın zorunluluğunu görüyorsunuz, memnun olduk, ama yetmez. Sizin taahhüdünüz sadece bir limanı değil, tümünü açmaktır. Açınız ve üstelik de böyle bir bekleyişi siz şart olarak koşmuyorsunuz, bunu da anlıyoruz ama, biz tümünün açılmasını bekliyoruz" dediler. Bizim Hükümet bu öneriyi... Bu, dış politikamızın büyük bir zaaf anıdır. İlk kez, Türkiye, ciddi mi değil mi, var mı yok mu, söyleyemediği bir önerinin yaratacağı bulanıklık içinde politika götürmeye teşebbüs etmiştir. Sayın Başbakan grup toplantısında diyor ki: "Karşılıksız değildir bu öneri, biz karşılıklı söyledik." Yani, onlar bir liman açacak, biz bir liman açacağız.

Değerli arkadaşlarım, karşılıklı söylediyseniz, bunun yeni öneri tarafı nerede? Türkiye daha önce yaptığı açıklamada zaten -Acil Eylem Planında- bütün limanlarını karşılıklı olarak açmaya hazır olduğunu söylemişti. Şimdi karşılıklı olmayışı bunun yeni unsuruydu. Herkes öyle anladı. Ama bunu açıkça söyleyemiyoruz, kendi vatandaşımıza söyleyemiyoruz. Cumhurbaşkanına bilgi verildi, verilmedi, o tartışmalar...

Değerli arkadaşlarım, çok büyük bir yanlış olmuştur. Türkiye kendi kazdığı kuyuya kendisi düşmüştür. Bu girişimle bizim taviz vermeye hazır olduğumuz bir kez daha resmen ortaya çıkmıştır, ama bu kabul görmemiştir ve Türkiye sıkıntılı bir noktanın içine maalesef sürüklenmiştir. Bundan büyük üzüntü duyuyorum. Bu dış politika anlayışı, temel konularda bizi çok tehlikeli bir sürecin içine çekebilir. Buna herkesin dikkatini bir kez daha çekmek istiyorum.

Altın gol, altın gol diyorlardı, işte altın gol, Kıbrıs golü, bizim kendi kalemize atmamız beklenen goldü, onu atmaya da ne yazık ki teşebbüs ettik.

Değerli arkadaşlarım, vaktimin kısıtlı olduğunu görüyorum. Değinmem gereken bir önemli konu bu cumhurbaşkanlığı konusudur. Bu konudaki anlayışımı da bir kez daha milletimizin ve Meclisimizin önüne koymak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bizim Anayasa'mızda cumhurbaşkanlığının çok özel bir yeri vardır, çok saygın bir yeri vardır. Anayasal sistemimizin, kurumların uyum ve iş birliği içinde işletilmesinin, Türkiye'nin en saygın biçimde temsil edilmesinin ve Anayasa'mızın sahiplenilmesinin gerçekleştirileceği en önemli sorumluluk noktasıdır. Bu sorumluluk noktasına gelecek olan insan, çok doğal olarak, bütün Türkiye'nin yakın ilgisi içinde olacaktır ve toplumun her kesimi, bu seçimle, haklı olarak yakından ilgilenecektir. Biz de, bu konunun Türkiye için en uygun, en doğru şekilde çözülmesini arzu ediyoruz ve buna katkı yapabilmek istiyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bizim, cumhurbaşkanlığı konusunda Anayasa'nın koyduğu çerçevenin temel alınması gerektiğiyle ilgili hiçbir tereddüdümüz yoktur. Elbette, Anayasa'mızın 104'üncü maddesinin öngördüğü şekilde bir cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekleştirilecektir. Seçim, Türkiye Büyük Millet Meclisinde gerçekleşecektir. Anayasa'mızın koyduğu şartlan karşılayan bir kişi cumhurbaşkanı seçilecektir ve bu, Meclisin sorumluluk duygusuyla yapacağı değerlendirme sonucunda ortaya çıkacak bir karar olacaktır. Bütün bunları hepimiz çok iyi takdir ediyoruz, çok iyi görüyoruz.

Bu tablo, tabii, bizi, cumhurbaşkanı seçiminin nasıl olması gerektiğiyle ilgili anlayışımızı ifade etmekten uzak tutmamalıdır. Bu konuda da hepimizin çok ciddi görevi olduğunu düşünüyorum ve bu görevi yerine getirmeye çalışıyorum.

Değerli arkadaşlarım, elbette, cumhurbaşkanı, Anayasa'nın öngördüğü şartları karşılayan birisi olacaktır. Ama, Anayasa'nın öngördüğü şartları karşılayanların arasında olmaması gereken insanlar da vardır. Yani, Anayasa'nın şartlarının karşılanması "en uygun cumhurbaşkanının ne olması" sorusuna en iyi cevabı vermemize yetmez. Yani, Anayasa'nın şartları yerine getirilmelidir, ama, mesela, bence, benim anlayışıma göre, halkıyla ilişkisini, ordusuyla, askeriyle ilişkisini, yargısıyla ilişkisini olması gereken zemine oturtmamış bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından alkışlar)

Yani, mesela, kendi askerine "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir." diyen bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Mesela, kendi vatandaşına, bir talep önüne koyduğu zaman "Ananı da al git." diyen bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Mesela, Türkiye'ye eyaletler sistemi öneren bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından alkışlar) Mesela "Türklük bir alt kimliktir." diyen bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından alkışlar)

Mesela, Atatürk'ü anlayamamış, Atatürk'ü sevememiş bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Mesela "Anıtkabir'de sap gibi duruyorlar." diyen bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından alkışlar)

Mesela, Hikmetyar'ın önünde diz çöküp, fotoğraf çektirmiş bir insan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Mesela "El Kaide'ye kefilim." diyen bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından alkışlar)

AYHAN ZEYNEP TEKİN BÖRÜ (Adana) - İnadına olacak!..

DENİZ BAYKAL (Devamla) - Kıbrıs konusunda, Cumhurbaşkanına "sana mı soracağız" diyen bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır.

Cumhurbaşkanına ve muhalefete "Aç tavuk kendisini buğday ambarında görür. Üç koyunu gü- demeyenler..." diyen bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar; AK Parti sıralarından "İki, iki" sesleri)

Danışmanı, kendisi hakkında eğer "Onu kullanın, lavabodan aşağıya süpürmeyin." demişse, o insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

"Dokunulmazlığı kaldıracağız." diye söz verip kaldırmamışsa, o insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

"Harem" ile "harim"in farkını bilmiyorsa, o insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Hakkında bunca itiraz varken "Bana, cumhurbaşkanlığıma karşı çıkanlar harimime giriyorlar." diyor ise bir insan, cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

"Türbanı kaldırmak için Parlamentoda mutabakat lazım, mutabakat yok." deyip de, "Cumhurbaşkanını biz bildiğimiz gibi seçeriz." diyen insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Villa yapmak için orman arazisini işgal edip, tahrip ettiği için on bir ay hapis cezasına mahkûm olmuş bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Hakkındaki yolsuzluk dosyaları Türkiye Büyük Millet Meclisinin raflarında bekletilirken, hesabını verememiş bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

"Aklan da gel." denilebilecek bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Bir önceki Meclis Başkanına "Onun gelişi aslında hilafetin gelişidir." dedirtecek bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Danıştaya, Yargıtaya "Diyanete sor." diyen bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine "Ulemaya sor." diyen bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Oferlerin talimatıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinden kanun çıkartılmasına destek veren bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Doğru dürüst bir mal beyanı yapamayan bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Çocuklarına iş adamı arkadaşlarının parasıyla Avrupa'da okuma imkânı veren bir insan cumhurbaşkanı olmamalıdır. (CHP sıralarından alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUZAFFER KÜLCÜ (Çorum) - Anayasa ne olacak Sayın Baykal?

BAŞKAN - Sayın Baykal, ek sürenizi veriyorum, lütfen konuşmanızı tamamlar mısınız.

DENİZ BAYKAL (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, bakınız...

AHMET RIZA ACAR (Aydın) - Aday ol, aday!

DENİZ BAYKAL (Devamla) - Bakınız, eskiden "İş adamları devlet adamlarının eşlerine hediye veriyor." diye şikâyet edilirdi, şimdi iş adamları siyaset adamlarına haraç veriyor, haraç.

Bu Oferler hakkında, İsrail'deki gazete "Gittikleri ülkede hükümetleri maymuna çevirir." diyordu, İsrail gazetesi bunu diyordu. Şimdi Türkiye'de İstanbul'un imar düzenine, Türkiye'nin belediyecileri, mimarları değil, Oferler, Arap şeyhleri karar veriyor.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, baş örtüsü, sadece saçları örten bir örtüdür; baş örtüsü, eşlerin ayıplarını örtmeye yetmez. (CHP sıralarından alkışlar, AKP sıralarından sıra kapaklarına vurmalar, şiddetli gürültüler)

Değerli arkadaşlarım, değerli arkadaşlarım... (AKP sıralarından gürültüler, "Yuh" sesleri, sıra kapaklarına vurmalar; CHP sıralarından "Ne oldu?" sesleri)

---

**Kaynak gösterme:** Deniz Baykal (CHP, Antalya). “2007 YILI MERKEZî YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2005 MALî YILI GENEL VE KATMA BÜTÇELİ İDARELER KESİNHESAP KANUNU TASARILARI TÜMÜ ÜZERİNDE SON GÖRÜŞMELER”. TBMM Genel Kurulu, 43. Birleşim tutanağı, 25 Aralık 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2006-12-25-2007-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-ile-2005-mali-yili-gen (erişim: 1 Kasım 2026). TBMM kaydı: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c142/b043/tbmm221420430744.pdf

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
