# 2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı ve plan ve bütçe komisyonu raporu ile 2006 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2006 bütçe yılı kesin hesap tasarısına ait genel uygunluk bildirimi ve eki raporlarının sunulduğuna dair sayıştay başkanlığı tezkeresi ile plan ve bütçe komisyonu raporu (s.sayısı: 57-58)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Devlet Bahçeli (MHP, Osmaniye)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 29. Birleşim
- **Tarih:** 4 Aralık 2007
- **Gündem:** 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI VE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU İLE 2006 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2006 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISINA AİT GENEL UYGUNLUK BİLDİRİMİ VE EKİ RAPORLARININ SUNULDUĞUNA DAİR SAYIŞTAY BAŞKANLIĞI TEZKERESİ İLE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU (S.SAYISI: 57-58)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/devlet-bahceli-23-2007-12-04-2008-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-ve-plan-ve-butce-komis

> Devlet Bahçeli (MHP), 4 Aralık 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 29. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI VE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU İLE 2006 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2006 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISINA AİT GENEL UYGUNLUK BİLDİRİMİ VE EKİ RAPORLARININ SUNULDUĞUNA DAİR SAYIŞTAY BAŞKANLIĞI TEZKERESİ İLE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU (S.SAYISI: 57-58)); konuşma 4.515 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

MHP GRUBU ADINA DEVLET BAHÇELİ (Osmaniye) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı hakkındaki görüşmelerimizi açıklamak amacıyla huzurunuzda bulunuyorum. Bu vesileyle Milliyetçi Hareket Partisi Grubu ve şahsım adına yüce Meclisin değerli üyelerini saygılarımla selamlıyorum.

Sözlerimin başında, Isparta’da vuku bulan elim uçak kazasında hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır ve metanet diliyorum.

Bütçe görüşmeleri, hükûmetlerin icraatlarının muhasebesinin yapıldığı ve muhalefetin siyasi iktidarın politikaları hakkında uyarı, tenkit ve tavsiyelerini dile getirdiği önemli bir imkân ve vesiledir.

3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelen ve 22 Temmuz 2007 seçimleriyle yetki tazeleyen Adalet ve Kalkınma Partisi beş yıldır ülke yönetimindedir. Bu süreçte AKP Hükûmetleri, millet öncelikli siyaseti şiar edindiklerini, büyüme ve adaletli kalkınma hedeflerini gerçekleştirmeyi ve Türkiye’yi bir hukuk devleti hâline getirmeyi amaçladıklarını söyleyegelmişlerdir. “İçeride siyasi ve ekonomik güven ve istikrar ortamı, dışarıda da güçlü ve itibarlı bir Türkiye”, AKP Hükümetleri tarafından bir klişe slogan olarak kullanılmıştır. Ancak, Türkiye’nin gerçekleri ve yaşanan gelişmeler, bu sloganların içinin doldurulamadığını, izlenen politikaların fiilî sonuçları, bunların boş bir iddia olduğunu ortaya koymuştur. Karşımızdaki gerçek Türkiye tablosu ile AKP’nin çizmeye çalıştığı pembe tablolar arasındaki fark, gece ve gündüz farkı kadar büyüktür.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütçeler, devletin hangi alanlara ne kadar kaynak ayıracağını, hangi alanlardan ne kadar kaynak toplayacağını gösteren, ekonominin yıl içindeki seyrini sayısal olarak ifade eden mali tablolardır. Bu nedenle, bütçeler ekonomik olduğu kadar sosyal yönleriyle de önem arz etmektedir. Bütçelere güven duyulması için bunların öngörülebilir hedeflere ve sağlam kaynaklara dayanması gerekmektedir. Bütçenin başarısı, mali disiplinle birlikte yapısal reformların gerçekleştirilmesine, vergi geliri performansının artırılarak sürdürülmesine ve kayıt dışı ekonominin azaltılmasına bağlıdır. Kamu kaynaklarının etkin ve verimli bir şekilde kullanılmasını sağlamak için, başta mal ve hizmet alımları olmak üzere kamu harcamalarının kontrol edilmesi, vergi reformunun gerçekleştirilmesi, kayıt dışıyla etkin mücadele edilmesi ve kamu harcamalarını azaltarak kamu gelirlerini artıracak tedbirlerin uygulamaya konulması gerekmektedir. Bunu yaparken de dar ve sabit gelirlilerin yükünü artıracak adil olmayan tedbirlerden kaçınılması bir zarurettir.

2008 bütçesinin değerlendirilmesine geçmeden önce, AKP’ye hâkim olan ve kendileri hükûmet olmadan önceki dönemde yapılanları yok sayma anlayışı üzerinde kısaca durmak istiyorum.

Bilindiği üzere, başta enflasyon hedeflemesi ve dalgalı kur politikası olmak üzere bugün ülkemizde uygulanan ekonomik politikaların temelleri 57’nci Hükûmet döneminde atılmıştır. 2001 yılında yaşanan kriz sonrası hazırlanan ekonomik programla enflasyonla mücadele ve makro istikrarın sağlanması için önce örtülü, sonra resmî enflasyon hedeflemesine geçileceği, dalgalı kur politikası uygulanacağı ve ekonominin yapısal sorunlarının giderilmesi için gerekli bütün tedbirlerin alınacağı kamuoyuna açıklanmış ve program uygulamaya konulmuştur.

Bu çerçevede, 57’nci Hükûmet döneminde, enflasyon hedeflemesinin olmazsa olmazı olan Merkez Bankasının bağımsızlığa kavuşturulması sağlanmıştır. Bankacılık alanında yapılan düzenlemelerde BDDK faaliyete geçirilmiş, 57’nci Hükûmet dönemine kadar kimsenin dokunamadığı, kaynaklarını hâkim ortaklar lehine kullandıran ve halk deyimiyle hortumlanan bankalar ile mali yapısı aşırı derecede zayıflamış ve mali piyasalar için risk teşkil eder hâle gelmiş olan bankalar, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmiştir. Sorumlular hakkında alacak davaları ve şahsi iflas davaları açılmış, bunların malları üzerine ihtiyati tedbir konulmuş ve yurt dışına çıkışları mahkeme kararıyla yasaklanmıştır.

Burada, AKP’nin hortum edebiyatı ve istismarı hakkında bir noktaya dikkat çekmek isterim: 22 Temmuz seçimleri öncesinde, başta sayın Başbakan olmak üzere, AKP sözcüleri, bu dönemde bankalardaki hortumların önü kesilerek batık bankaların fona devredilmiş olmasını, bunların 57’nci Hükûmet döneminde hortumlandığı gibi takdim ederek, en hafif tabiriyle, siyasi etikle bağdaşmayan bir saptırmadan medet ummuşlardır. Bu konuda bir karalama kampanyası başlatan AKP’nin, 57’nci Hükûmet döneminde, yolsuzluk operasyonlarıyla tutuklanan ve mal varlıkları üzerine ihtiyati tedbir konulan birçok hortumcunun vergi borçlarını vergi barışı kapsamında affetmesi, kendileri açısından hazin bir ibret vesilesi olarak hatırlanacaktır. (MHP sıralarından alkışlar)

Kamu bankaları finansal ve operasyonel bazda yeniden yapılandırılmış, bu bankaların arpalık olarak kullanılmalarına son verilmiştir. 57’nci Hükûmet göreve geldiğinde, gayri safi millî hasılanın yüzde 12,5’ini geçmiş olan kamu bankalarının görev zararları tasfiye edilmiş, sermaye yapıları güçlendirilmiştir. Bunun sonucunda da kamu bankaları gerçek anlamda kârlı hâle geçmiştir.

KİT sisteminin kronik hastalığı olan görev zararı uygulamalarına son verilmiş, daha önceden çıkarılmış olan görev zararı kararnameleri iptal edilmiş ve KİT’lerin daha verimli çalışmaları için gerekli altyapı yapıları oluşturulmuştur.

Ülke için önemli ya da tekel statüsüne haiz olan sektörlerde, bağımsız düzenleme kuruluşları oluşturularak, bu sektörlerin daha hızlı gelişebilmelerine önayak olunmuştur. Tarıma destek verdiği iddia edilen ama kendilerine aktarılan kaynakları köylüye ulaştıramayan tarımsal kuruluşlara ilişkin yeni düzenlemeler yapılmış ve doğrudan gelir desteği uygulaması başlatılarak, küçük çiftçinin korunması yöntemi benimsenmiştir.

Yüzde 70’lerde devralınan enflasyon, 2002 yılında yüzde 30’un altına çekilmiş ve aynı anda hem enflasyonu düşürme hem de büyümeyi sağlama açısından önemli bir başarı gerçekleştirilmiştir. Enflasyondaki düşüşe paralel olarak nominal ve reel faizler düşürülmüştür. Reel faizler Nisan, Mayıs 2002’de yüzde 16’ya kadar gerilemiştir.

58 ve 59’uncu Hükûmetlerin en büyük şansı, böyle bir tabloyu devralmış olmasıdır. Yeni bir program hazırlamak bir yana, devraldığı ekonomik programı dahi hakkını vererek uygulama basiretini gösteremeyen Hükûmet, alması gereken önlemleri zamanında almamıştır. Bunun yerine, uluslararası piyasalarda faizlerin düşmesi ve likidite bollaşması gibi, dış konjonktür gelişmelerinin ekonomide yarattığı bazı olumlu etkileri kendi başarısı zannederek, sürdürülebilirliği şüpheli başarıları, gerçek ekonomik gelişme ve kalkınmaya tercih etmiştir. Türkiye ekonomisi, bütün bu yanlış anlama ve uygulamalar neticesinde, yeniden aşırı değerlenmiş Türk lirası, çok yüksek dış açıklar, bunca özelleştirme ve yerli şirketlerin yabancılara satışına rağmen artan iç ve dış borçlar, işsizlik ve yoksulluk sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Nitekim, IMF de son raporlarında, Türkiye’nin, dünyanın en riskli ekonomilerinden biri olduğuna vurgu yapmaya başlamıştır. Ülkemizin en önemli risk göstergelerinden olan faiz dışı cari açık rakamları, tarihinde daha önce hiç görülmemiş seviyelere ulaşmış ve alarm vermeye başlamıştır.

Yerli paranın değerinin kısa vadede sermaye hareketleri, uzun vadede ise cari işlemler hesabında yaşanan gelişmeler tarafından belirlendiğini anlamayan ya da anlamak istemeyen Hükûmet, artan yabancı sermaye girişlerini kendi başarısı zannetmiş ve özellikle 2004 yılından itibaren ülke için bir risk unsuru olmaya başlayan sıcak para girişlerini kontrol etmeyerek önemli bir hata yapmıştır.

Dış konjonktürün sonsuza kadar olumlu sürmeyeceğini idrak edemeyen Hükûmet, uygulaması önceden başlatılan dalgalı kur rejimini de yanlış anlamış ve dalgalı kurun ülkemizi ödemeler dengesi krizlerinden koruyacağını zannetmiştir. Oysa, dalgalı kur rejimi uygulayan diğer ülke örneklerine baktığımızda durumun hiç de böyle olmadığı görülmektedir. Nitekim, 1994-1999 döneminde Brezilya’da, 1989-1997 döneminde Meksika’da, ve 1987-1992 döneminde Kanada’da yaşananlar dalgalı kur uygulamalarının, tek başlarına ödemeler dengesi krizlerine çare olmadığının sadece birkaç örneği olarak karşımızda durmaktadır.

Cari açık 2002 yılındaki 1,5 milyar dolarlık seviyesinden, 2006 yılı sonunda 33 milyar dolara yükselirken, Hükûmet açığı kapatmaya yönelik önlemler almak yerine bir şeyler satarak ya da borçlanarak bu açıkları nasıl finanse ederim diye çabalamıştır.

İhracattaki artışlardan sürekli bahseden Hükûmet, nedense patlayan ithalattan ve ithalat ile ihracat arasındaki farkı gösteren ve 7 milyar dolardan 41 milyar dolara çıkan dış ticaret açığını görmezden gelmeyi tercih etmiştir.

2003-2006 döneminde, uluslararası piyasalarda faiz oranları düşmüş ve Türkiye’nin de dâhil olduğu gelişmekte olan ülkelere, bir sermaye akışı başlamıştır. Bu sermaye akışı sonucu, birçok gelişmekte olan ülke, Türkiye kadar ve hatta Türkiye’den daha yüksek büyüme hızlarına ulaşmış ve büyümelerini finanse etmişlerdir. Bu çerçevede, 2003-2006 dönemindeki büyümenin ülkemize has bir olgu olmadığını belirtmek gerekmektedir. Gelişmekte olan ekonomiler, bir bütün olarak 2003 yılında yüzde 6,7; 2004 yılında yüzde 7,7; 2005 yılında yüzde 7,4; 2006 yılında ise yüzde 7,3 büyüme göstermişlerdir. Ancak uluslararası piyasalarda, faiz oranlarının sonsuza kadar düşük seyretmesi mümkün değildir ve faiz oranları yükselmeye başlamıştır.

Gelişmiş ülkelerde yaşanan faiz oranı artışlarının, gelişmekte olan ülkelerden sermaye kaçışlarına sebep olacağı ve bu durumun, ekonomik istikrarı yok edebileceği unutulmamalıdır. TL’nin aşırı değerlenmesinden kaynaklanan sanal büyüme, enflasyon düşüşü ve bütçe iyileşmeleri uğruna; dış açıklar, artan borçlar, işsizlik ve yoksulluk yaratan Hükûmet, döviz kurlarında yaşanacak dalgalanmalar sonucu, bütün bu sanal başarıların tehlikeye gireceğini ve gerçekle yüzleşmek zorunda kalacağını çok iyi bilmelidir.

Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankasının açıkladığı hedef faiz oranları, 1996-2000 Mart döneminde yüzde 5’in altına hiç düşmemiş iken 2002 yılı boyunca yüzde 1,25 seviyesinde kalmış, 2003 yılında yüzde 1’e düşmüş ve bu seviyede kalmış, daha sonra, 2006 yılında ise yeniden, yüzde 5’e çıkmıştır. 2007 yılında da Amerika Birleşik Devletleri hedef faiz oranları yüzde 4,5 veya yüzde 4,75 seviyelerinde seyretmiştir. Benzer durum, libor faiz oranlarında da yaşanmıştır. 2000 yılı ve öncesinde, yüzde 6 ve üzerinde seyreden on iki aylık libor faiz oranı, 2002 yılında, yüzde 1-2 aralığında seyretmiş ve 2004 yılının sonunda yüzde 3’e çıkmıştır. 2006 yılında ise libor faiz oranları yüzde 5’i geçmiştir.

Uygulanan, sıcak paraya dayalı ekonomik politikaları desteklemek için, elde tutulan rezervlerin maliyeti de giderek artmış ve bu maliyet, milyar dolarları geçmiştir. Hükûmet, dış borçlanma maliyetlerinin yüzde 7’ler civarında seyrettiği bir dönemde, elde bulunan rezervlerin yüzde kaç getiriyle plase edildiğini ve aradaki farktan dolayı ne kadar kaynağımızın, başta, ABD olmak üzere Batılı ülkelere transfer edildiğini açıklamalıdır. AKP Hükûmetleri döneminde, ülkemizde yaşanan iç talep, yüksek değerli TL ve ithalata bağımlı büyüme, ancak dışarıdan sermaye ya da borç bulunduğu sürece sürdürülebilir.

Serbest dalgalı kur uygulamasına geçilmişken, özellikle 2006 yılında 100 dolarlık büyümeye karşılık 58 dolar ithalat yapılmış olması, ithalata bağlı büyümenin sürdürülebilirliğinin tartışmalı olduğunu göstermektedir. 2008 bütçe taslağına baktığımızda, 2007 yılında, 100 dolarlık büyümeye karşılık 42 dolarlık ithalat, 2008 yılında ise 100 dolarlık büyümeye karşılık 52 dolarlık ithalat beklendiği görülmektedir. Türkiye’de, ekonominin, bu derece sıcak paraya ve dış borca bağımlı kılınması, bu Hükûmetler döneminde, dış politikamızın da bir finansman aracı hâline gelmesine sebep olmuştur. Hükûmetin, 2004 yılından itibaren, sıcak para girişlerini denetleme yoluna gitmemesi, ülkemiz ekonomisini kur hareketlerine aşırı derecede duyarlı hâle getirmiş ve Hükûmetin elini kolunu bağlamıştır. Yanlış anlaşılan ve uygulanan enflasyon hedeflemesi ülkemizde örtülü bir kur hedeflemesi sistemine dönüşmüştür. Bugün ülkemizde yaşanan enflasyon düşüşü ve büyüme, baştan sona, aşırı değerlenen TL ve kısa vadeli sermaye girişlerinin bir sonucudur.

Bütün bunlardan daha vahim olanı, Sayın Başbakanın, durumu anlamamakta ısrar ederek, TL’nin aşırı değerlenmesinden mütevellit dolar cinsinden gayrisafi millî hasıla hesaplarıyla kişi başına gelirin 7 bin dolara çıktığını iddia etmesidir. Cumhuriyetin kişi başına geliri seksen yılda 2.500 dolara çıkardığını, oysa kendi dönemlerinde bunun 5 bin doları geçtiğini söyleyerek, kendi dönemlerinde yapılanların cumhuriyetin bütün yaptıklarından daha fazla olduğunu söyleyecek kadar ölçüyü kaçıran Sayın Başbakan, bunun sebebinin yüksek faiz ve sıcak para olduğunu hâlâ görmemekte ya da görmek istememektedir. Unutulmamalıdır ki, benzer bir durum 1988-1993 döneminde yaşanmış, kişi başına gelir 1.600 dolar seviyesinden 3 bin doların üzerine çıkmış, ancak daha sonra yaşanan ödemeler dengesi krizi kişi başına geliri yeniden 2 bin dolar seviyelerine indirmiştir.

Meseleye bütçe açısından bakıldığında da, alındığı iddia edilen mesafelerin büyük oranda aşırı değerli TL’den kaynaklandığı görülmektedir. Aşırı değerli TL, gerek doğrudan ve gerekse dolaylı olarak bütçe dengesini olumlu yönde etkilemektedir. Mesela, yüksek değerli TL, ithalatı ve dolayısıyla ithalattan alınan KDV gibi gelirleri artırırken, döviz cinsinden borç faizi ödemeleri gibi bazı ödemeleri düşük göstermektedir.

İçeride vergilendiremediği sektörlerde kota yoluyla ithalat kapısını açan Hükûmet, bir yandan yolsuzluklara davetiye çıkarırken, öte yandan vergiyi içerideki üretimden değil ithalattan alarak bütçe dengesi oluşturma gayreti içine girmiştir. Bu politikalar sonucunda büyüme, enflasyon ve bütçe konularında bazı olumlu gelişmeler sağlanmakla beraber, işsizlik, yoksulluk, dış açıklar ve borç artışı konularında başarısız olduğu ortadadır.

AKP döneminde yaşanan ekonomik büyüme istihdam yaratmamıştır. Tarım ürünlerinde bile dış ticaret açığı vermeye başladığımız ve köyden kente göçüşün hızlandığı bir ekonomik politikayla istihdamın artırılması esasen mümkün değildir. Öte yandan, Hükûmet, yoksul kesimlerin gelirlerini artırmadığı hâlde zaman zaman yoksulluğun düştüğünü iddia etmektedir ki, bunun da temelinde aşırı değerlenen TL vardır.

İstihdam yaratmayan, tarımı çökerten, yoksulluğu, dış açıkları ve borçları artıran ekonomi politikalarını daha uzun süre sürdürmek isteyen Hükûmet, ülkemizin önündeki ekonomik riskleri gerektiği gibi değerlendirememekte ve hatalı politikalarda ısrar etmektedir.

Uygulanan ekonomik politikaların bugüne kadar çökmemiş olması, bir “peso problemi” vakasına işaret etmektedir. Önümüzdeki süreçte Türkiye, düşük kur, yüksek faiz politikalarından vazgeçmediği ve ihracata ve ülkenin döviz cinsinden gelirlerini artırıcı politikalara yönelmediği sürece ne işsizliğin ve yoksulluğun azaltılması ne borçların ödenmesi ne de dış açıkların kapatılması mümkün olacaktır. Büyük dış açıkların borçla ve sıcak parayla finansmanı, uyuşturucuyla tedavi gibidir ve bu süreçte hastalık tedavi edilmemekte, aksine ilerlemektedir.

Değerli milletvekilleri, ekonomi politikası üzerindeki bu genel değerlendirme ışığında, şimdi, temel ekonomik göstergelerin ayrıntılarına ilişkin bazı tespitlerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum. Son iki yılda enflasyonla mücadelede ciddi sorunlar ve tıkanıklıklar yaşanmaktadır. Enflasyon oranı 2006 bütçesinde yüzde 5 öngörülmüş, yüzde 9,6 gerçekleşmiştir. 2007’de yine yüzde 4 öngörülmüş, ancak yüzde 6,5 olarak revize edilmiştir. 2008’de öngörülen yüzde 4’lük hedefin de tutmayacağı anlaşılmaktadır. Merkez Bankasının inandırıcılığını olumsuz etkileyen bu durum, önümüzdeki dönemde enflasyonla mücadeleyi zora sokmaktadır. Bunun temel nedeni, yine ekonomideki kırılganlıktır.

Düşük kur, bir yandan enflasyonun artmasını engellerken, diğer yandan enflasyonu kur hareketlerine aşırı derecede duyarlı hâle getirmiştir. Bu yüzden, 2006 ve 2007 yıllarında olduğu gibi, bu kur politikasıyla, enflasyonun hedeften büyük ölçüde sapma riski mevcuttur.

Büyüme rakamları incelendiğinde, büyümenin sürdürülebilirliğinin de pamuk ipliğine bağlı olduğu görülmektedir. Düşük kur yüksek faiz nedeniyle yurda gelen kısa vadeli sermayenin finanse ettiği büyümenin kalıcı olması beklenemeyecektir. Nitekim, ekonomik büyüme yavaşlamış ve 2004’ten sonra bir durağanlık ve düşüş sürecine girmiştir.

Büyümeyi yavaşlatan en önemli etken ise, düşük kurun ithalatı çok cazip hâle getirmesi sonucu, yurt içinde, özellikle ara malında yaşanan üretim daralmasıdır. Bu durumun sürdürülebilir olmadığı, bu eğilimin devam etmesi hâlinde düşük büyüme ve yüksek cari açık sorunlarının birlikte yaşanacağı ortadadır. Bunun anlamı da, birçok iş yerinin kapanması ve dolayısıyla işsizliktir.

Değerli milletvekilleri, son yıllarda ortalama yüzde 7’nin üzerinde gerçekleşen büyümenin nimetleri vatandaşa yansımamıştır. İşsizlik ve gelir dağılımı adaletsizliği konusunda kayda değer bir iyileşme sağlanamamıştır. İşsizlik, en önemli sorun olmaya devam etmekte, özellikle eğitimli işsizler çığ gibi büyümekte, gençlerimiz gelecekten ümitlerini kesmektedir. TÜİK'in verilerine göre çalışabilir nüfusun iş gücüne katılma oranı 2002 yılında yüzde 49,6 iken 2006 yılında yüzde 48,0 oranına düşürülmüştür. Böylelikle 2002 yılına oranı dikkate alındığında, 2006 yılında 830 bin kişinin, iş gücüne, dolayısıyla işsiz sayısına dâhil edilmediği anlaşılmaktadır. Buna rağmen işsizlik oranı 2002-2005 yıllarında yüzde 10,3 seviyesini korumuş, 2006 yılı itibarıyla da yüzde 9,9 oranına inmiştir. 2002 yılında 2 milyon 464 bin kişi olan işsiz sayısı, 2006 yılı itibarıyla 2 milyon 446 bin kişi olup, sadece 18 bin kişi azalmış gözükmektedir. Ancak çalışmaya hazır olduğu hâlde iş aramayanlar iş gücüne, dolayısıyla işsiz sayısına dâhil edilmemekte olup, 2002 yılında 1 milyon 20 bin kişi olan iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar, 2006 yılında 2 milyon 87 bin kişiye yükselmiştir.

Bunlar içerisinde dikkat çekici olan iş bulma ümidini kaybedenlerdir. İş bulma ümidi olmayanların sayısı 2002 yılında 73 bin kişi iken, 2006 yılı itibarıyla bu sayı 706 bin kişiye yükselmiştir. 2006 yılı için yüzde 9,9 olarak ifade edilen işsizlik oranı, çalışmaya hazır olduğu hâlde iş aramayanlar ile eksik istihdam dâhil edildiğinde gerçekler yüzde 20,5 olmaktadır.

2008 yılı bütçesinde sabit sermaye yatırımlarının ayrıntısına bakıldığında, kamu yatırımlarının gayri safi millî hasılaya oranındaki düşmesini sürdürdüğü görülmektedir. Esasen 2007 yılı merkezî yönetim bütçesindeki yatırım harcaması ödeneklerinin 12,1 milyar YTL, 2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Tasarısı’ndaki yatırım ödeneklerinin 11,8 milyar YTL olduğu dikkate alındığında, cari fiyatlarla dahi yatırımlarda bir azalma olduğu çok açıktır. Bu durum, sabit fiyatlarla yapılan incelemede daha açık bir şekilde görülmektedir.

2007 yılında KÖYDES ve BELDES projeleri için yapılan harcamalar incelendiğinde, KÖYDES projesinde ödeneklerin yüzde 60’ının seçim öncesi dört ayda, BELDES projesinde ise başlangıç ödeneklerinin eylül ayı itibarıyla aşıldığı ve harcamaların seçim öncesi üç ayda gerçekleştirildiği görülmektedir. KÖYDES projelerine ayrılan ödeneklerin 2007 yılında 2 milyar YTL’den 2008 yılında 500 milyon YTL’ye düşürülmesi, bu konuda samimi bir yaklaşım ortaya konulmadığını çok net olarak ifade etmektedir. Ayrıca, 2008 yılı tasarısında yer alan BELDES projesi kapsamında belediyelerin altyapısını geliştirmek amacıyla öngörülen 300 milyon YTL’lik ödeneğin, proje kapsamındaki belediyelerin sayısı dikkate alındığında, çok yetersiz kalacağı aşikârdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yoksulluk, Türkiye’nin en önemli meselelerinin başında gelmektedir. TÜİK’in 2005 yılı yoksulluk araştırmasına göre, nüfusun 0,87’si gıda, yani açlık yoksulluğu sınırın altında iken gıda ve gıda dışı yoksulluk oranı yüzde 20,5’tir. Bu oran, kentlerde 12,8’e kadar düşerken kırsal kesimde yüzde 32,95’e kadar yükselmektedir. Başka bir ifadeyle, Türkiye genelinde her 5 kişiden 1’i, kentlerde her 8 kişiden 1’i ve kırsal kesimde her 3 kişiden 1’i yoksuldur. Toplamı 14,7 milyon yoksul vatandaşın 9 milyonu kırsal kesimde yaşamaktadır.

Dolar bazında hesaplanan yoksulluk araştırmaları gerçeği yansıtmamakta olup, tamamen, Türk parasının dolar karşısında değer kazanmasının istatistiklerle yansıyan çarpık bir sonucudur. Bu ülkenin yoksul vatandaşları ne gelirini dolar üzerinden kazanmakta ne de harcamasını dolar üzerinden yapmaktadır. Gerçekte, yoksulluğun son yıllarda nereden nereye geldiğini açıklayan en önemli gösterge, harcama esaslı göreli yoksulluk oranıdır. Buna göre hesaplanan göreli yoksulluk oranı, 2002 yılındaki yüzde 14,74 düzeyinden yüzde 16,16 düzeyine yükselmiştir.

Vatandaşlarımızı yoksulluktan kurtaracak politikalar uygulanmamakta, sadece bir kısım ihtiyaçları ayni ve nakdî yardımlarla geçici olarak giderilmektedir. Muhtaç durumda olan insanlara dönük uygulamalar, toplumda sadaka kültürünün yaygınlaşmasına ve veren ele her zaman için sadakat ve minnet borcu psikolojisinin oluşmasına yol açmaktadır. Geçmişte veren elin devlet olduğu, alan el tarafından açıkça bilindiği için, yardım alan kişi “Allah devlete zeval vermesin” söylemiyle, her zaman için sadece devletine bağlılık duygusu içinde olmuştur. Ancak, AKP döneminde yardımı veren el her zaman için AKP ile aynileştirilmiştir. Yüce İslam dininin sosyal dayanışma felsefesini yansıtan “sağ elin verdiğini sol el bilmemeli” anlayışı, maalesef AKP tarafından yok sayılmış, devlet bütçesinden finanse edilen yardımlar parti kimliğiyle bütünleştirilerek, yoksul insanların, minnet duygusu altında ezilmesine yol açmıştır. (MHP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, AKP döneminde vergi tabana yayılamamış, dolaylı vergiler artırılmış, kayıt dışı ekonomi büyümüştür. AKP Hükûmetinin büyüme ve enflasyon hedefleriyle vergi geliri hedefleri arasında bir oransızlık ve çarpıklık bulunmaktadır. Yüzde 5,5 büyüme ve yüzde 4 enflasyon hedefine karşılık, 2008 yılında ÖTV’de yüzde 15,7, ithalattan alınan KDV’de yüzde 17,3, banka ve sigorta muameleleri vergisindeyse yüzde 23,5 oranında artışlar görülmüştür. Bu durum, Hükûmetin dolaylı vergilere ve özellikle ithalattan alınan KDV’ye bağımlı kalmaya dayalı çarpık anlayışını sürdüreceğini ortaya koymaktadır. 2008 yılı bütçesinde toplam vergi gelirlerinin 2007 yılı gerçekleşme tahminine göre yüzde 13,3 artacağı öngörülmektedir. Hedef büyüme ve enflasyon hedef ışığında bu artış, vergi gelirlerinin reel olarak artması anlamını taşımaktadır. Ancak, Hükûmetin vergi oranlarını mı artıracağı, yoksa yeni vergiler mi ihdas edeceği sorusu açıkta kalmaktadır. Bir şey çok açıktır ki, Hükûmet umudunu üretime değil ithalata bağlamıştır.

Değerli milletvekilleri, cari açık Türkiye ekonomisinin yumuşak karnı olmaya devam etmektedir. 2002 yılında 1,5 milyar dolar olan cari işlemler açığı 2006 yılında 32,9 milyar dolara yükselmiştir. Cari işlemler açığının gayrisafi millî hasılaya oranı da 10 kattan fazla artarak yüzde 8’in üzerine çıkmıştır. Cari açık sıcak parayla finanse edildiğinden taşıma suyla dönen ekonomi çarkı çok ciddi bir riskle karşı karşıyadır. AKP beş yılda kamu borç stokunu 132,8 milyar dolar, toplam borç stokunu 225,4 milyar dolar artırmıştır. 2002 yılı sonunda 180,3 milyar dolar olan kamu iç ve dış borç stoku 2007 yılı, Eylül ayı itibarıyla, 313,1 milyar dolara yükselmiştir. Beş yıllık dönemde kamu borç stoku dolar bazında yüzde 73,7 oranında artmıştır. Özel kesim borç stokunda da son beş yılda hızlı bir artış yaşanmıştır. 2002’de 43,2 milyar dolar olan özel kesim dış borç stoku Haziran 2007 itibarıyla 138,5 milyar dolara ulaşmış olup, beş yıllık artış oranı yüzde 220’dir. Ayrıca, özel sektörün kısa vadeli borç stoku 37 milyar dolara ulaşmış olup kur riski aşırı derecede artmıştır. Türkiye’nin toplam borç stoku, son beş yılda, ortalama her ay 4 milyar dolar artmıştır. Böylece, AKP Hükûmetleri 3.244 dolar olarak aldığı kişi başına düşen borç miktarını 6.162 dolara yükseltmiştir, yani, AKP, vatandaşlarımızın her birine 2.923 dolar ilave borç yüklemiştir.

Kamunun yanı sıra özel sektörün borcundaki hızlı artış da, üretmeden tüketen ve borcu borçla kapatan bir ekonomik yapının özel sektörde hâkim olduğunu ve riskin katlanarak arttığını göstermektedir. Kurlarda yaşanacak olumsuz gelişmeler, reel sektörde geniş çaplı iflaslara ve işten çıkarmalara neden olabilecektir.

Değerli milletvekilleri, yaklaşık 20 milyonun üzerinde kişinin tarımla uğraştığı ülkemizde, uygulanan politikalar Türk tarımını hızla çökertmektedir. Tarım sektörünün millî gelirden aldığı pay 2002 yılındaki yüzde 13,4 seviyesinden 2006 yılında yüzde 11 seviyesine gerilemiştir. 2007 yılı için ise 10,6 olması program hedefi olarak öngörülmüş ise de daha düşük gerçekleşmesi beklenmelidir. Bu durum, zaten kıt kanaat geçinen çiftçimizin AKP İktidarı tarafından uygulanan politikalar sonucunda fakirleştiğini göstermektedir.

Tarımsal desteklerin millî gelire oranı 2002 yılında yüzde 1,11 iken 2006 yılında da 0,92 olmuştur. 2007 yılı bütçesinde yer alan tarımsal amaçlı transferlerde başlangıç ödeneğinin yaklaşık yüzde 71’inin nisan, mayıs ve haziran aylarında harcandığı ve ödeneklerin tamamına yakınının bitirildiği dikkate alındığında, bütçenin samimilik ilkesine uygun olarak değil, seçim öncesi çiftçilerimizi istismara yönelik gerçekleştirildiği görülmektedir. 2008 yılındaki tarımsal destekleme ödeneğinin, 2007 yılından kalan ödenmeyen miktar da dikkate alındığında, tarım sektöründe yapılacak transferlerin yetersiz olacağı açıktır.

Esnaf ve sanatkârların durumu da içler acısıdır. Esnaf ve sanatkârlar piyasadaki durgunluğun yanı sıra, ağır vergi yükü altında ezilmektedir. AKP döneminde esnaf ve sanatkâr sicilinde kayıt sildirenlerin sayısındaki yükselme, protestolu senet ve karşılıksız çek rakamlarında görülen yüksek artışlar ve vergi mükellefi sayısında görülen azalma, esnaf sanatkâr ve bütün ticaret erbabının faaliyetlerini yürütmekte sıkıntıya düştüğünü açıkça göstermektedir.

Değerli milletvekilleri, sosyal güvenlik kurumlarının açıkları ülkenin kanayan yarası olmaya devam etmektedir. Sosyal Güvenlik Kurumuna 2006 yılında gayrisafi millî hasılanın yüzde 4’ü kadar toplam bütçe transferi rakamının, 2007’de yüzde 5,3’ü, 2008’de yüzde 5,1’i olarak gerçekleşmesi beklenmektedir. Sosyal güvenlik kurumlarının aktif-pasif dengesi 2006 yılında 2,03’e kadar düşmüştür. Bu olumsuz yapının oluşmasında kayıt dışı istihdamın önemli bir etkisi bulunmaktadır. Ancak, kayıt dışı istihdamın önlenmesi konusunda etkin yapısal tedbirler alınmamıştır.

Kamu personel rejiminde istihdam, statü ve ücret karmaşası yaşanmaktadır. Personel rejimi reformu gerçekleştirilememiş, mevcut sistem giderek daha adaletsiz, daha dengesiz ve içinden çıkılmaz hâle getirilmiştir. 2008 bütçesinden ayrılan pay, kamu çalışanlarına bir kere daha hayal kırıklığı yaşatmıştır. Hükûmet, çoğunun yoksulluk sınırının altında ücret aldığı çalışanları ve emeklileri insanca yaşayabileceği bir ücret düzeyine kavuşturamadığı gibi, bütçede öngörülen rakamlar herhangi bir iyileştirme hedefinin olmadığını da göstermektedir.

Değerli milletvekilleri, AKP döneminde, yolsuzlukla mücadele alanında da hiçbir somut ve köklü tedbir alınmamıştır. AKP’nin beş yıllık iktidar dönemi, Sayın Başbakan, bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları, parti yöneticileri ile bürokratlar ve iş adamlarının birlikte anıldığı birçok yolsuzluk iddiasının gündeme geldiği yıllar olmuştur. Milletvekilliği dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda verilen sözler bugüne kadar yerine getirilmemiştir. AKP’nin teftiş kurullarını kaldırma girişiminde bulunarak, yolsuzlukla mücadelenin en önemli araçlarından biri olan ve devletin temel fonksiyonları arasında yer alan denetim işlevini yok etmeye kalkışması, yolsuzlukla mücadele konusunda samimiyetsizliklerini açıkça göstermektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AKP Hükûmetleri döneminde Türkiye suç ve suçlular cenneti hâline gelmiştir. Avrupa Birliğine uyum, demokratikleşme ve hak ve özgürlüklerin yaygınlaştırılması adına suç siyaseti, ceza ve adalet sisteminde yapılan düzenlemelerin toplum hayatımız üzerindeki olumsuz etkileri, asayiş durumuna ilişkin verilerle sabittir. Geçtiğimiz iki yılın değerlendirmesini yaptığımızda, ülkenin önümüzdeki yıllarda kişi ve toplum güvenliği bakımından ne kadar riskli ve emniyetsiz bir ülke hâline gelebileceğinin açık işaretlerini görebilmekteyiz. Elbette, hiç suç işlemeyen bir toplum düşünülemez, ancak suç oranları, toplumda güven ya da korku duygusunun hâkimiyeti konusunda önemli ipuçları vermektedir. Bu rakamlar suç ve suçluların âdeta toplumu kuşattığını, vatandaşın can, mal ve namus emniyetinin sürekli bir tehdit altında bulunduğunu, devlet otoritesine olan inancın zedelendiğini ve sokaklarda suçluların hâkim olduğunu göstermektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dış politikada yaşananlar, bugün Türkiye'nin karşısına karanlık bir tablo çıkarmıştır. Vizyon odaklı ve etkili bir dış politika izlendiğini, Türkiye'nin küresel sorunların çözümüne katkıda bulunan ve ortaklığı aranan uluslararası bir aktör hâline geldiğini iddia eden AKP’nin bu alandaki karnesi içler acısıdır. Türkiye'nin millî çıkarlarını ve hassasiyetlerini gözetmeyen, millî davaları Türkiye'nin sırtında bir yük olarak gören AKP, dış politikayı “Ver, kurtul.”, “taviz” ve “teslimiyet” anlayışıyla yürütmüştür.

Dış politika, günü ve görüntüyü kurtarmak amacıyla bir aldatma ve göz boyama aracı olarak görülemez. Hayati konulardaki millî çıkarlarımız ucuz pazarlıkların konusu hâline getirilmiş, bölgesel bir güç potansiyeli olan Türkiye, uluslararası ilişkilerde etkisi ve ağırlığı olmayan marjinal bir ülke konumuna itilmiştir.

Kıbrıs’ta gelinen nokta ortadadır. Kıbrıs sorununun çözümü ve Kıbrıs Türklerinin geleceği, Rumların etkisi ve kontrolü altındaki Avrupa Birliğine havale edilmiştir. Kıbrıs’ın Avrupa Birliği ipoteği altına sokulmasıyla, siyasi ve hukuki sonuçları olacak tehlikeli bir süreç başlatılmıştır.

Öte yandan, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri Kıbrıs’ın rehini hâline getirilmiş, böyle bir rehin-ipotek denklemi gölgesinde her iki konuda da kör bir çıkmaza girilmiştir.

AKP Hükûmetinin adını “kazan-kazan” koyduğu teslimiyet anlayışı sonucu Türkiye Kıbrıs’ta zemin kaybetmiş, Kıbrıs sorunu da sanal Avrupa Birliği sürecinde ilk kırılma ve kopma noktası olmuştur.

Türkiye'nin Avrupa Birliği tam üyeliği nihai hedef olmaktan çıkmış, süreç, Avrupa Birliğinin yörüngesinde kalacağı özel ilişki modeline yönlendirilmiş ve bu bile, Kıbrıs dâhil bir dizi ön şart dayatmaya bağlanmıştır. AKP Hükûmetinin Avrupa Birliği macerasında gelinen nokta bu olmuştur.

Bu gerçekler ortadayken, AKP Hükûmetinin hâlâ Avrupa Birliğinin dayatmalarını karşılamak için özel bir heyecan duyması siyasi bakımdan izahı ve anlaşılması güç bir garabet olarak karşımızdadır. Bu çerçevede, Türkiye’nin millî değerlerine hakaret etmeyi serbest bırakmak için hazırlık yapması ve etnik bölücülüğün önünü açacak arayışlar içinde olması Türkiye’yi çok tehlikeli bir sürecin beklediğini göstermektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AKP Hükûmetinin Irak politikası da her yönüyle bir iflas tablosudur. Irak’taki gelişmeler Türkiye’nin iç ve dış güvenliğini, millî birliğini ve hayati çıkarlarını çok ciddi biçimde tehdit eden vahim boyutlar kazanmıştır.

Kuzey Irak’ta Türkiye’ye muhâsım etnik devlet yapılanmasında son aşamaya gelinmiş, Barzani’nin himayesinde bu bölgede yuvalanan PKK’nın terör tehdidi had safhaya ulaşmış ve Türkmen kardeşlerimizin varlığına kastetmeyi ve Kerkük’ü zorla ele geçirmeyi amaçlayan stratejik planın son perdesi açılmıştır. Türkiye’ye her vesileyle meydan okuyan Barzani karşısında sessiz ve tepkisiz kalan AKP Hükûmeti inisiyatifi her alanda peşmergelere bırakmakla kalmamış, Türkiye’nin millî güvenliğini de Barzani’ye havale etmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’nin karşısındaki iç ve dış güvenlik tehdit ve tehlikeleri ağırlaşarak sürmektedir. Kanlı terör tırmanmış, etnik bölücülük ve hain tahrikler hız kazanmıştır. Millî birliğimizin ve bölünmez bütünlüğümüzün dayandığı temelleri yıkmayı amaçlayan topyekûn bir saldırı başlatılmıştır. Tek vatan, tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek dil ilkeleri sorgulanmakta ve yıkılmak istenmektedir. Türkiye’nin millî devlet niteliği ve üniter yapısı hedef alınmıştır. Türk milletinin bin yıllık kardeşliği tehdit altındadır. Terörün tırmandığı bir dönemde etnik bölücüler hain emellerini siyasi yollarla gerçekleştirme ümidiyle yeniden ortaya çıkmıştır. Böyle bir ortamda, siyasi çözüm çağrıları yoğunluk kazanmıştır. Türkiye’nin bölünme modelleri parti kongrelerinde ve ABD Büyükelçisinin resmî konutunda Sayın Başbakanın yakın çevresinde yer alan AKP milletvekillerinin de katıldığı etnik davetlerde alenen tartışılmaktadır. Sayın Başbakanın dağdaki militanları siyasi af vaadiyle özendirerek şehirlere ve siyasete davet anlamına gelen beyanları, silahın bırakılması için siyasi tedbirler arayışına girdiğini gösterir işaretler, etnik bölücülerin siyasi, hukuki koruma altına alınması, herkes kabul etmelidir ki, haklı endişeleri de davet eden vahim gelişmeler olmuştur. Etnik bölücülüğün meşru bir faaliyet alanı hâline getirilmesi için siyasi süreçler başlatılması işaretlerinin arttığı bir ortamda Hükûmetin terörle mücadelede hedef küçültmesi Türk milletinde derin bir hayal kırıklığı ve infial yaratmıştır.

AKP Hükûmetinin PKK’yı Kuzey Irak’tan söküp atmak ve tasfiye etmek hedefinden vazgeçerek, fiilî saldırıların durdurulması amacıyla sınırlı bazı tedbirlerle yetineceği artık anlaşılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin sınır ötesi operasyon yetkisini vermesinden altı hafta geçtikten sonra askerî makamlarımıza siyasi direktif verilmesi ve kış şartlarının gelmesi sınırlı bir bölgede nokta operasyonlarıyla yetinileceğini ve PKK’yı gerçek anlamda tasfiye edecek çapta bir askerî müdahalenin gündemde bulunmadığını ortaya koymuştur. Diplomatik ve siyasi zeminin hazırlandığı gibi gerekçeler bu gerçekleri değiştirmeyecektir.

Önümüzdeki dönemde, silah bırakma ve siyasi süreç denkleminde Türkiye’nin karşısına hangi tehlikelerin çıkacağı daha iyi görülecek ve anlaşılacaktır. Hükûmet Programı üzerinde 3 Eylül 2007 günü yaptığım konuşmada, bölücü terörün siyasi gündemine hizmet edecek zorlamaların bir kardeş kavgasına davetiye çıkarmak olacağının artık idrak edilmesi gerektiğini dile getirmiştim. Aradan geçen üç ay içinde cereyan eden gelişmeler bu konudaki endişelerimizi maalesef çok ciddi biçimde artırmıştır. Bu tehlikeye karşı Hükûmeti uyarmak, bu felaket gidişatına engel olmak, bizim için bir vatanseverlik görevi ve borcudur. Burada ateşle oynayan, bu samimi gayretler içinde olanlar değil, pusulasız bir sürükleniş içinde bulunan şartları hazırlayanlardır. Siyasi istismar ve rant hesapları da aynı adreste aranmalıdır.

Başta Sayın Başbakan olmak üzere, bu konuda sorumluluğu olan herkes dürüst bir vicdan muhasebesi yapmalı ve gelecek seçimleri değil, gelecek nesilleri düşünerek Türkiye'nin geleceğini ateşe atacak bu yoldan bir an önce dönme basiretini gösterebilmelidir. (MHP sıralarından alkışlar) Türkiye'nin millî birliğinin ve kardeşliğinin sigortası olan milliyetçi hareket ve Türk milliyetçileri bu konuda her bakımdan vicdan huzuru içindedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bilindiği üzere UNESCO tarafından Hazreti Mevlânâ’nın doğumunun 800’üncü yıl dönümü olan 2007 yılı “Mevlânâ Yılı” ilan edilmiştir. İçinde bulunduğumuz 1-17 Aralık 2007 tarihleri de “Hazreti Mevlânâ’nın 734’üncü Vuslat Yıl Dönümü” olarak anılmaktadır. Bütün karanlıkları aydınlatan ışığı, ulaştığı bütün gönülleri ısıtan sıcaklığı ile Hazreti Mevlânâ’nın anlayış, düşünce ve inanç zenginliğinin, siyaset, ilim ve toplum hayatımıza yansımasını diliyor, Hazreti Mevlânâ’yı rahmetle anıyorum.

2008 yılı bütçesinin Türkiye’miz için hayırlı sonuçlar getirmesi temennisiyle yüce heyetinizi en içten duygularla selamlıyor, saygılarımı ve teşekkürlerimi sunuyorum. (MHP sıralarından ayakta alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Devlet Bahçeli (MHP, Osmaniye). “2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı ve plan ve bütçe komisyonu raporu ile 2006 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2006 bütçe yılı kesin hesap tasarısına ait genel uygunluk bildirimi ve eki raporlarının sunulduğuna dair sayıştay başkanlığı tezkeresi ile plan ve bütçe komisyonu raporu (s.sayısı: 57-58)”. TBMM Genel Kurulu, 29. Birleşim tutanağı, 4 Aralık 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/devlet-bahceli-23-2007-12-04-2008-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-ve-plan-ve-butce-komis (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
