# 2010 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı (s.s.: 442) ve 2008 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2008 bütçe yılı kesin hesap tasarısına ait genel uygunluk bildirimi ve eki raporların sunulduğuna dair sayıştay başkanlığı tezkeresi ile plan ve bütçe komisyonu raporu (s.s.:443)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Devlet Bahçeli (MHP, Osmaniye)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 31. Birleşim
- **Tarih:** 14 Aralık 2009
- **Gündem:** 2010 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI (S.S.: 442) VE 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2008 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISINA AİT GENEL UYGUNLUK BİLDİRİMİ VE EKİ RAPORLARIN SUNULDUĞUNA DAİR SAYIŞTAY BAŞKANLIĞI TEZKERESİ İLE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU (S.S.:443)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/devlet-bahceli-23-2009-12-14-2010-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-s-s-442-ve-2008-yi

> Devlet Bahçeli (MHP), 14 Aralık 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 31. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2010 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI (S.S.: 442) VE 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2008 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISINA AİT GENEL UYGUNLUK BİLDİRİMİ VE EKİ RAPORLARIN SUNULDUĞUNA DAİR SAYIŞTAY BAŞKANLIĞI TEZKERESİ İLE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU (S.S.:443)); konuşma 4.750 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

MHP GRUBU ADINA DEVLET BAHÇELİ (Osmaniye) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2010 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı hakkında Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini açıklamak üzere huzurunuzda bulunuyorum. Bu vesileyle Milliyetçi Hareket Partisi Grubu ve şahsım adına yüce Meclisin değerli üyelerini saygılarımla selamlıyorum.

Bütçe hakkında değerlendirmelerime geçmeden önce, geçtiğimiz hafta meydana gelen iki üzücü olayla ilgili düşüncelerimi açıklamak istiyorum.

Bildiğiniz gibi, 7 Aralık Pazartesi günü Tokat’ın Reşadiye ilçesi kırsalında asayiş görevi yaparken uğradıkları hunhar bir saldırı sonucu 7 askerimiz şehit olmuş ve 3 askerimiz de yaralanmıştır. Henüz bu olayın acısı içindeyken yeni bir acı haberle milletçe sarsıldık. 10 Aralık Perşembe günü Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde bir maden ocağında meydana gelen grizu patlaması sonucu göçük altında kalan 19 işçimiz maalesef hayatını kaybetmiştir. Çoluk çocuğunun rızkını yerin altında, zor şartlarda temin etmeye çalışırken ve vatandaşlarımızın güvenliği için asayiş görevini yaparken hayatını kaybeden işçilerimize ve aziz şehitlerimize bir kez daha Cenabı Allah’tan rahmet diliyorum. Yakınlarına, milletimize, çalışma ve silah arkadaşlarına sabır ve başsağlığı, yaralılarımıza ise acil şifalar temenni ediyorum. Bu gibi felaketlerin bir daha yaşanmaması için yeterli tedbirlerin zamanında alınmasını, sorumluların tespit edilmesini ve gereğini bekliyorum.

Değerli milletvekilleri, Aralığın 17’sinde İslam dünyası için mukaddes bir dönem olan muharrem ayına giriyoruz. Peygamberimizin torunlarının şehit edildiği bu ay, nifakın, fitnenin ve tefrikanın nasıl büyük acılara neden olduğunun en talihsiz ve en üzüntü verici örneğinin yaşandığı tarihî bir ibretin başlangıcıdır. Mazlumların ve masumların acılarını paylaşıyorum. Bu aydan alacağımız derslerin ve derinden duyacağımız acı anıların, başta Türk ve İslam dünyası olmak üzere, bütün insanlığın hayırlarına vesile olmasını Cenabı Allah’tan diliyorum.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bütçe görüşmeleri, Hükûmet icraatının değerlendirildiği, muhalefetin Hükûmetin politikaları hakkında uyarı, tenkit ve tavsiyelerini dile getirdiği Türkiye Büyük Millet Meclisi adına önemli bir denetim vesilesidir. Devletin hangi alanlara ne kadar kaynak ayıracağını, hangi alanlardan ne kadar kaynak toplayacağını gösteren bütçenin kuşkusuz en önemli özelliği nimet ve külfetin vatandaşlarımız arasında dağıtılırken hangi kıstaslara ve hakkaniyete riayet edildiğinin ortaya çıktığı bir gösterge olmasıdır. Zira, vatandaşlarımızı yoksulluklarından ziyade uygulanan politikalar sonucu ortaya çıkan haksızlıklar, eşitsizlikler ve adaletsizlikler daha fazla yaralamakta, daha derin izler bırakmaktadır.

Takdir edersiniz ki, ekonomiyi siyasetten, ekonomik faaliyetleri sosyal konulardan, ekonomik yorumları, güvenlik, asayiş, kültür, dış politika gibi alanlardan ayırmak ve ayrı düşünmek mümkün değildir. Birbirini doğrudan etkileyen bu girift yapıda iyi giden bir ekonomide diğer alanlarda ciddi zafiyet olmayacağı gibi, bu alanlarda işler iyi gidiyorsa ekonominin de iyi gidiyor olması beklenmelidir.

Ne yazık ki, yedi yıldır iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisinin milletimize reva gördüğü ekonomik ve sosyal tablo, yatırım ve üretimin artmadığı, işsizliğin çığ gibi büyüdüğü, yoksulluğun derinleştiği, millî ve manevi değerlerimizin istismar edildiği, aile bağlarımızın, toplumsal ahlaki değerlerimizin yerle bir edildiği, gerilim ve kutuplaşmanın yönetim tercihi olduğu, huzurumuzun kalmadığı, dirliğin hasar gördüğü, kardeşliğimizin yaralandığı vahim bir tablodur. Bu sosyoekonomik dağınıklık ve zayıflık, doğal olarak diğer alanlara da sirayet etmiştir.

2009 yılı bütçe yılı milletimiz açısından üzüntü verici olayların, hayal kırıklığı ve talihsizliklerin yaşandığı bir yıl olmuştur. Bizi biz yapan, bir arada tutan ortak değerlerin kaynaştırıcılığı yerine, tarihî ve kültürel derinliği olmayan yapay farklılıkların ayrıştırıcılığı üzerinden siyaset yapıldığı bu dönemde, iktidar gücü, kronikleşen sorunlara çözüm üretmek için kullanılmak yerine istismar, gerilim ve kutuplaşma yönünde kullanılmıştır. Sorunlar karşısında başarısızlığa uğranılan her durumda geçmişi suçlama geleneği sürdürülmüştür. Vatandaşın ekonomik ve sosyal hayatına ilişkin beklentilerinin boşa çıktığının farkına varıldığı her durumda mutlaka bir istismar vesilesi bulunmuştur. Sistemli gayretlerle yıpratılan devlet ve toplum hayatımızın hemen her alanında yaşanan kutuplaşma ve cepheleşmeler giderek derinleşmiştir.

Ekonomik gelişmeler de yaşadığımız genel bunalımdan farklı bir seyir izlememiştir. Yatırımlar azalmış, üretim daralmış, borçlanma artmış, yoksulluk derinleşmiş, çığ gibi büyüyen işsizlik sosyal hayatı tehdit eder hâle gelmiştir. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, ekonomik kararlardaki ahenksizlik ve sosyal ahlaktaki çöküşün hızlanmasıyla, körüklenmek istenen kardeş kavgası geleceğe umutla bakılmasına mâni olmuştur. İşçi, memur, esnaf, köylü ve emeklilerden oluşan mağdurlar kendi kaderine terk edilmiş, işsizlik önlenememiş, yoksulluk azaltılamamış, gelir dağılımı adaletli hâle getirilememiştir.

Siyasi yönetim şekli ve üslubu, siyasette etik anlayışa duyulan ihtiyacı göstermesi bakımından ibret verici olmuştur. Yolsuzluk ve yozlaşma artmış, merkezî ve yerel idarelerde kamu kaynakları yandaşlara dağıtılmaya devam edilmiştir. Yargıya intikal eden yolsuzluklar, hayırsever vatandaşlarımızın inançlarının istismar edilişlerinin sınır tanımaz bir seviyeye çıktığını göstermiştir. Siyasi ve ahlaki çürüme devlet ve toplum hayatını kaplamıştır. Bunun sonucunda da devlete ve adalete olan güven duygusu zedelenmiştir. Yürütülen dış politika da millî menfaatlerimiz bakımından kaygı verici olmuştur. Herkesin huzur içinde olacağı bir güvenlik sistemi ve herkesin adaletine güvendiği bir yargı sistemi tesis edilememiştir. Vatandaşın gerçekten önceliğini alan hakkaniyetli bir yönetim anlayışı uygulanamamıştır.

Etnik bölünmeyi amaçlayan kanlı terör, siyasi ayrılıkçılık hevesleri ve etnik tahrikler artmış, Türkiye tehlikeli bir cepheleşme sürecine sürüklenmiştir. İnsanlar, daha önce komşu, bakkal, manav, işçi, memur, dost ve arkadaş olarak gördükleri kişilerde etnik köken ve mezhebe dayalı kimlik sorgulamaya başlamışlardır ve bu gidişatın iddia edildiği gibi, barış ve huzurla, demokrasi ve hürriyetle, kalkınma ve refahla, kaynaşma ve kardeşlikle hiçbir ilgisinin olmadığı milletimiz tarafından anlaşılmıştır. Yüzleşme adı altında millî tarihimizi karalama kampanyaları millî sorunları sözde çözme iddialarıyla hız kazanmıştır.

Bugün geldiğimiz noktada, vatandaşlarımızın geleceğe daha umutlu bakmasını sağlayacak bir ekonomik ve sosyal yapı söz konusu değildir ve bütün bunların milletin gözünden kaçırılması için, aklın, izanın, gerçeklerin karartılması için maddi çıkar ilişkileri tesis edilen yandaş medya oluşturulmuştur. Bütün çabalara rağmen Hükûmetin sipariş verdiği haber ve yorumları yayınlamakta direnen medya unsurlarına ise baskı ve dayatma başlatılmıştır.

Maalesef, umutlarla başlanıp acı ve talihsiz olaylarla son bulan önceki yıllar gibi 2009 yılı da ekonomik sorunların hiçbir dönemde olmadığı kadar milletimizi zayıf ve yorgun düşürdüğü, uluslararası ilişkilerin ağır bir zafiyet göstermeye başladığı ve bölücü saldırıların, devlete ve millete yönelik meydan okumaların toplumda tehlikeli bir gerilim ortamını karşımıza çıkardığı, kaydedilmiş bir yıl olarak hatırlanacaktır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2010 yılı merkezî yönetim bütçesi, Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetleri tarafından hazırlanan 8’inci, yeni kamu mali yönetim anlayışına uygun olarak tekemmül ettirilmiş 5’inci bütçe olma özelliği taşımaktadır.

Modern bütçe sistemi, temsili demokrasinin ve kamusal faaliyetlerin öneminin artmasıyla birlikte gelişmiş ve yaygınlaşmıştır.

Elbette, çağdaş bütçeleme sistemlerinin gelişiminin demokrasi mücadeleleriyle birlikte ve yan yana yürüdüğünü gözden uzak tutmamamız gerekmektedir.

Öte yandan, temsili demokrasilerde, devletin yapacağı harcamaların büyüklüğü ve kapsamı ile bu harcamaların yapılabilmesi için millete getirilecek yükümlülüklere millet adına seçilmiş temsilciler karar vermektedir.

Merkezî yönetim bütçe kanunu, merkezî yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin gelir ve gider tahminlerini göstermekle birlikte, bunların uygulanmasına ve yürütülmesine dair yetki ve izni de içermektedir.

Bütçe, devletin bir yıl içinde yapacağı harcamaları ve elde edeceği gelirleri gösteren ve Meclisimiz tarafından onaylanan ekonomik, siyasi ve hukuki bir belgedir ve bütçe, tayin ve tespit edilen devlet politikalarına ulaşmada en önemli mekanizma olarak karşımızdadır.

Devletin amaçlarına ulaşmada en önemli araç olan bütçe, bir tarafta, kamu kesimince üstlenilmiş hizmetlerin üretimini gerçekleştirmektedir. Diğer yanda ise, üretimi özel sektöre bırakılmış alanlarda millet hayatımızda uygun etkiler doğurabilmek için kullanılmaktadır.

Bu kapsamda, bütçeyle milletimize kamusal ve yarı kamusal hizmetler sunulurken gelir dağılımının etkilenmesi, fiyat istikrarının sağlanması, büyümenin hızlandırılması, ekonominin işleyişindeki aksaklıkların düzeltilmesi de gözetilecektir.

Yürütme organının meşruiyetini kazanabilmesi için en başta bütçenin Meclisimizde kabul ve onayı gerekecektir. Bu, aynı zamanda bütçenin ekonomik işlevinin yanında çok önemli ve belirleyici bir siyasi fonksiyonunun da olduğunu göstermektedir. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisinin hükûmet etme dönemlerinde, sıradanlaşan, hazırlık aşamalarında gerekli ilgi ve özenin gösterilmediği bütçenin, artık yasal bir zorunluluğun yerine getirilmesinden başka bir anlam ifade etmediğini özellikle vurgulamak istiyorum.

Başta maliye politikası olmak üzere, bütün ekonomi politikalarında öncü ve etkileyici bir rolü olması gereken bütçenin bu hâlinden şu an itibarıyla çok uzak düştüğünü bu vesileyle ifade etmek isterim. Ulaşılamayan mali hedefler, yanlış tespit edilen ekonomik parametreler, geleceği okuyamayan analiz noksanlığı sürekli olarak gedikler veren bütçenin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu durum ise yıl içinde birçok defa bütçenin bir anlamının kalmadığına dair yorumları beraberinde getirmiştir. Yapboz tahtasına çevrilen bütçenin bir yılı tamamlanmadan gücünü ve inandırıcılığını tamamen kaybettiğine bu dönemler içinde şahit olunmuştur. Bunun en son örneği olarak 2009 yılı bütçesini göstermek mümkündür.

2010 yılı bütçesinin, içte ve dışta yaşadığımız çok kritik ve olağanüstü, hassas bir dönemde görüşmek durumunda olduğumuz hepimizin malumudur. Gelecek yıl bütçesini ayrıntılarıyla değerlendirmeye geçmeden önce genel anlamda içinde bulunduğumuz, başta ekonomideki sorunlarla ilgili olmak üzere bazı temel problem alanlarına dönük düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isterim.

Sayın milletvekilleri, Türkiye, başarısız bir yönetim altında, varlığı ve bütünlüğü tartışmalı bir hâle gelmiş, ardı ardına yaşadığı buhranlarla köşeye sıkışmıştır. Hareketsiz ve kontrolsüz olarak uçurumun kenarına gelen devlet ve toplum hayatı, hiçbir dönemde olmadığı kadar ciddi beka sorunuyla muhatap olmuştur. Siyasetteki dengenin ve istikrarın kaybı toplumda cepheleşmeyi teşvik etmiş, hayatın her alanında yozlaşma, ahlaki çöküntü, değer ve norm zedelenmesi yaşanmaya başlanmıştır. Kültürel gerçeklerimizden ve toplumsal temellerimizden kopan ekonomik sistemle birlikte milletimiz çok büyük bir açmazın ortasına düşmüştür.

Bu eleştirileri yaparken elbette ki şu gerçeği de göz ardı etmemiz mümkün değildir: Ülkemizin ekonomik yapısı ve gelişmesi, bu zamana kadar çoğunlukla dinamik merkezler tarafından biçimlendirilmiş, yönlendirilmiş, şartlandırılmış ve sınırlandırılmıştır. Nitekim ekonomik bağımlılık ilişkisinin, belirleyen değil ama belirlenen tarafı olmayı içine sindiren, hatta ayakta kalabilmek için bu süreci hızlandıran AKP kadroları, esasen ekonomik meseleleri samimiyetle çözmeyi hiçbir zaman aklına dahi getirmemiştir. Diğer taraftan, ekonomik sistemin küresel alana aşırı bağımlı yapısı ve insanı dışlayan mekanik kurgusu, zaten birikmiş sorunların kalıcı olarak çözülmesini zorlaştıran başlıca faktörler arasında yer almıştır.

Piyasanın düzen ve istikrarını insan mutluluğunun üzerinde gören böylesi anlayışın elbette ki krizlerden zarar gören milyonlarca vatandaşımızla ilgili bir kaygısı olmayacaktır. Görünmez bir elin dengeleyici ve yönlendirici misyonuna duyulan derin hayranlık ve beraberindeki teslimiyet, tecrübeyle sabittir ki, görünen ve sahip olunan değerlerin tahrip olmasının da gerekçesi ve bahanesi olmuştur. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” felsefesiyle alınan mesafeler, gelinen aşamalar sürekli olarak milletimizde büyük kayıplar oluşturmuştur ve bu yaklaşımın ortaya çıkardığı, en azından tetiklediği ve hızlandırdığı ekonomik yıkım, başta ülkemiz olmak üzere yaşadığımız yerküre üzerinde büyük tahribatlara da davetiye çıkarmıştır. Hatırı sayılır süredir serbestleşme ve küreselleşmeyle birlikte yürüyen krizler, finansal işlemlerdeki kontrol ve gözetim eksiklikleriyle birleşince doğal olarak etki alanını daha da genişletmiştir. Nitekim dünya genelinde aşırı ve anormal kâr istekleriyle etik değerlerin üzeri örtülmüş, çığırından çıkan bir ekonomik düzenin ahlaki değerlerden uzak altyapısı oluşturulmuştur. Bu ekonomik düzenin mağdurları ve kaybedenleri bellidir. Bunlar, dünyanın her yanında yaşayan ve aralarında milyonlarca vatandaşımızın da bulunduğu milyarlarca yoksul, çaresiz, umutsuz ve sağlıksız kitlelerden başkaları değildir.

Sayın milletvekilleri, küreselleşme, teknolojik gelişmenin belirleyiciliğinde iletişim ve ulaştırma faaliyetlerindeki gelişmeyle gündemdeki yerini her geçen gün sağlamlaştırmaktadır. Ulus devletlerin dayandığı politik topluluğun hem sosyolojik maliyetini hem de egemenlik haklarını dönüştüren küreselleşme sürecinin dayatmaları krizlerin ortaya çıkmasının da bir nedenidir. Milyarlarca insan, bu dengesiz ve adaletsiz sistem yüzünden beslenme ve barınma sorunları yaşamakta, yeterli eğitim ve sağlık hizmetleri alamamaktadır. Nitekim günde 2 doların altında gelir elde eden 1 milyar 300 bin insanın yanı sıra, 500 milyona yakın kişi de günde 1 doların altındaki bir gelirle ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bugün yaklaşık 900 milyon insan içilebilir temiz su imkânından mahrum bir hâlde yaşamaktadır. Gelecek yıl, günlük geliri 1,25 dolardan az olan 90 milyon insanın daha sefalet şartlarına mahkûm olacağı tespit edilmiş durumdadır. 2009 yılında 1 milyar 20 milyon kişi yeterli gıdadan uzak kalmış, bir önceki yıla göre yaklaşık 100 milyon insan açlığa terk edilmiştir. Bu rakamlar son kırk yılın en yüksek verileri olarak son derece dikkat çekicidir. Dünyada 600 milyon yoksul çocuk yaşamakta, bunların yaklaşık 40 milyonu açlık tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Her gece 800 milyon insanın aç uyuduğu ve her gün 50 bin kişinin ise açlık ve yoksulluktan öldüğü, dünya genelinde 1 milyarı aşkın insanın aç olduğu bir manzara insanlığın karşısındadır. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, yoksulluk, işsizlik, terör, iklim değişiklikleri, çevre kirliliği gibi konular insanlığın temel problem alanları olarak göze çarpmaktadır. AKP İktidarının iştahla eklemlenmeye çalıştığı küresel ekonomik düzenin kısa özeti bu şekildedir.

Sayın Başbakanın eş başkanlığını yaptığı Büyük Orta Doğu Projesi de ifade etmeye çalıştığım bu karanlık tablonun maskelenmiş stratejik ayağını oluşturmaktadır.

AKP kadrolarının ağzından düşürmediği “Osmanlının hakkaniyetli cihan nizamı anlayışı” sömürgecilikten, kölecilikten ve yoksulluktan beslenen bu küresel ekonomik sistem ile ve bu insanlık dışı manzarayla nerede benzerlik göstermektedir?

Küreselleşmenin bilançosunda, eşitsizlik, yoksulluk, etnik çatışma, coğrafyaların değişmesi, devletlerin parçalanması, ülkelerin bölünmesi, kutuplaşma ve silahlanma mutluluk, refah ve yardımlaşmadan daha ağır basar hâle gelmiştir. Bunun yanı sıra küreselleşmenin adalet, refah ve iş birliği vadettiğini de söylemek şu hâliyle çok mümkün değildir. Ekonomik bağımlılığını artıran bu süreç, daha çok son yıllarda iyice şekillenen bölgesel ittifaklar aracılığıyla, önümüzdeki yıllarda çetin geçeceği aşikâr olan ekonomik ve kültürel rekabeti de öngörmektedir.

Bu küresel dayatmalar karşısında, millî devletin temelini oluşturan anahtar kavramlar olan millet, milliyet ve millî kültürün küreselleşme karşısında ayakta durma mücadelesi alabildiğine artmıştır. Bunların hemen arkasında da, millî egemenlik, demokrasi, dayanışma, bağımsızlık ve onurlu yaşamanın önemi de daha da belirginlik kazanmıştır ancak, tehlikelerle dolu olan Avrupa Birliğiyle müzakere sürecinde söz konusu kavramların hepsi tartışılır hâle gelmiştir.

Türk milletinin kendisine olan inancı zayıflatılarak, millet olma bilincinin köreltilmesine dönük çabalar hız kazanmıştır. Yeni ekonomi adıyla propagandası yapılan bu adaletsiz küresel düzenin, ulus devlet yapılarını çözmek ve ayrıştırmak istediği de ortadadır.

Uzunca bir süredir, küresel güçlerin, gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelere, demokrasi ve insan hakları kılıfıyla, böl, parçala ve yönet politikalarını dayattıkları anlaşılmıştır.

İstikrarsız bir ekonomi, sürdürülebilir ve kontrollü siyasi istikrarsızlığın bir sonucu ve hızlandırıcısı olarak milletimize büyük acılar, zulümler ve sıkıntılar yaşatmaktadır.

Türk milleti, böyle bir mağduriyeti hak etmemektedir. Fakirlik bir kader, işsizlik mutlak bir son değildir, olmamalıdır. Hakkaniyetten uzak bu ekonomik süreç, önce bu sürecin mağduru olan milletimiz tarafından mutlaka değiştirilmelidir; inancımız odur ki, değiştirilecek ve tersine de çevrilecektir.

Sayın milletvekilleri, bilindiği üzere, üretimden kopuk, tamamen kâğıt üstü soyut kıymetlerin ekonomik sistemi felç etmesiyle geçtiğimiz yıl dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz ortaya çıkmıştır. 2008 yılında başlayan küresel krizin finansal piyasalardan reel ekonomilere sıçraması ise 2009 yılında gerçekleşmiştir.

Kriz her ne kadar ABD kaynaklı olarak ortaya çıkmışsa da uluslararası ticaret ve kredi piyasaları yoluyla diğer ülkeleri de önemli oranda hâkimiyeti altına almıştır ancak küresel krizin çıktığı ülkeler gerekli tedbirleri alarak krizin ateşini az da olsa söndürebilmişken en başta kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan düzensizlik ve dengesizliklerle krize yakalanan Türkiye ekonomisi yoğun bakım ünitesinden hâlâ çıkabilmiş değildir.

Ne üzücüdür ki uzun yıllardan beri, değişik dönemlerde ülkemizde ortaya çıkan ekonomik sorunlar gündemi haklı olarak sürekli işgal etmiştir ve AKP İktidarının Türkiye ekonomisini âdeta sürükleyerek tuzağına düşürdüğü kriz hâli bunun en son örneğini teşkil etmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu zamana kadar geçen seksen altı yıllık zaman zarfında artan ve tekrarlayan sıklıkla ve şiddetle ekonomide müzmin krizler yaşandığını inkâr etmek mümkün değildir. Geçtiğimiz yıl başlayan kriz de dâhil olmak üzere bunlardan yedisi ekonomik sistemi derinden sarsan ve toplumsal dengeyi altüst eden özellikler taşımışlardır: 1929-31, 1958-61, 1978-81, 1988-89, 1994, 1998-2001, 2008-2009. İlave olarak etki alanı daha dar ve kısa menzilli dört ekonomik kriz daha yaşanmış ve milletimiz için ortaya çıkardığı sonuçları ağır olmuştur; 1947, 1969, 1982, 1991’deki gibi.

Türkiye, her on yıllık sürenin sonuna doğru ya şiddetli ya da hafif bir krizi mutlaka yaşamıştır. Yirmi yılda bir görülen ve bu yirmi yıllık dönemlerinin sekizinci yılında başlayan krizler, söz gelimi, 1958, 1978, 1998 olağanüstü şiddet ve uzunlukta olmuş, özellikle 1978 ve 2008 yılı krizleri her açıdan milletimize çok pahalıya mal olmuştur.

Kabul ve itiraf etmek lazımdır ki, ekonomiyi uluslararası alana eklemlemede fazlasıyla hevesli olmak, ekonominin girdiği kriz çarkına içeriden müdahaleyi etkisizleştirmektedir. Bu durum, aynı zamanda, krize müdahalede yararlanılacak politik araçları da tesirsiz hâle getirmektedir.

Bu çerçevede, ülkemizde dışa açılmanın hem siyasal tercihler hem de dayatmalar ve hem kurumsal bağlantılarla doğru çıktığı 1990’lı yılların dünyadan bize yansıyan istikrarsızlaştırıcı tesirlerle çakışması çok normal ve çok doğaldır. Bahsetmeye çalıştığım bu anormal manzaranın iç siyasetimizin yarattığı gelgitler sonucunda oluşan kaosla birlikte daha da arttığı ortadadır.

Biliyoruz ki hükûmetlerin her zaman için ekonomiyi denetleyici ve yönlendirici politika aletleri vardır ve olmalıdır. Etkinlikle kullanılması hâlinde, bunlar, ekonomik krizleri sınırlarken krizden çıkışı da kolaylaştırabilecektir. Nitekim, bütçe politikası bunun en belirginlerindendir. Ne var ki AKP Hükûmetinin izlediği yanlış ve hatalı politikalar neticesinde bu işaret etmeye çalıştığım hususların hiçbirisi gerçekleşmemiştir. Küresel alanda cereyan eden kriz içteki olumsuzluklar ve beceriksizlikler sayesinde ve aynı zamanda ekonomik sistemimizin tabiatında yer alan krize yatkınlıkla birleşince ortaya çok büyük maliyetler çıkmıştır. Ekonomideki alaborayı bir teknenin alaborasıyla karıştıran iktidar zihniyeti tedbir almakta inat edince, bugün yaşadığımız ve her alana bulaşan kapsamlı problemlere kapı aralamıştır.

Birbirinden kopuk tedbirlerle krize karşı mücadele edildiğini iddia eden siyasi iktidar, her şeyden önce, ekonomideki açmazları tahlil ve izah edecek bir görüş genişliğine bile sahip olmadığını her fırsatta göstermiştir.

Sadece bir şey yapmış olmak için bazı adımlar attığı anlaşılan AKP Hükûmetinin, krizi ortadan kaldıracak fikrinin, inancının, gücünün ve kararlılığının olmadığı bugün çok daha net olarak görülmektedir.

Üreten sektörlerin ihmal edilmesi, insanımızın dertlerinin ciddiye alınmaması ve güvenden yoksun, sanal makro verilerle ekonominin tasvir ve tahlil çabaları bugüne kadar hiçbir fayda sağlamamıştır.

Bununla birlikte, geride kalan yıllarda, kendi dışımızdaki gelişmelerden dolayı yakaladığımız ekonomideki avantajlı pozisyonun, vatandaşlarımızın hayat standardında kalıcı ve etkili sonuçlar doğurmaması, iyileşme ve gelir artışının iktidara yakın küçük bir azınlıkta ortaya çıkması, işlerin iyiye gittiğinin işareti sayılmamalıdır.

Bu çelişkilerle dolu özürlü manzarayı ülkemiz genelinde bir başarı olarak takdimde ısrar eden Sayın Başbakan Erdoğan, yoksullaşan, işsiz kalan, çaresizliğin acımazlığında kıvranan milyonları hamasetle avutmaya çalışmıştır.

Türkiye’yi baştan başa saran ve sosyal yapıyı sarsan krizi hâlâ “teğet” edebiyatıyla tevil etmeye çalışan iktidar, tedbirde çok geç kalmıştır ve olumlu etkileri konusunda ciddi şüphelerin çok fazla olduğu paketlerle krizi savuşturacağını zannetmiştir.

Büyüme, kalkınma ve zenginleşmeyi yalnızca rakamlarda arayan iktidar zihniyetinin, vatandaşımızın içine düştüğü ekonomik zorlukları çözmesi bir tarafa, anlamasının dâhi ihtimal dâhilinde olmadığı gelişmelerle ortaya çıkmıştır.

Takdir edersiniz ki, ekonomide sayılar ve rakamlar önemlidir. Ancak her rakamın arkasında insanımızın acıları, gözyaşları ve dertlerinin bulunduğunu unutmamak lazımdır. Küçük bir rakam ve yüzde, çok sayıda insan için iş veya işsizlik, açlık veya tokluk, çare veya sıkıntıdır.

Sayın milletvekilleri, 1929 ekonomik krizi dışında yaşadığımız ekonomik krizlerin hemen hepsinin ağır bir siyasi faturası olmuştur. Soğuk savaş yıllarında yaşanan 1958 ve 1978 krizlerini, askerî darbe, demokrasinin askıya alınması ve siyasi parti kapatma süreçleri izlemiştir. Milletimiz uzunca bir süre bu müdahalelerin neden olduğu siyasi çalkantılarla sarsılmıştır. Her ekonomik kriz peşi sıra demokratik sistemin tartışılmasını beraberinde getirmiş, bundan en fazla zararı elbette büyük milletimiz yaşamıştır. Çalkantı, kriz, askerî müdahale ve dışa bağımlılık, birbirini izleyen ve iç içe geçmiş süreçler olarak ülkemizin talihsiz ve demokratik olmayan bir alışkanlığı hâline gelmiştir. Hem ekonominin hem demokrasinin kısır döngüsü olarak tanımlanabilecek bu fasit daire geride kalan yıllarda büyük kayıplarımıza neden olmuştur. Bununla birlikte, ülke çıkarımıza uygun düşmeyen, millî gerçeklerimizle bağdaşmayan, hatta kimi zaman mantık dışı ekonomi politikalarıyla da yüz yüze gelinmiştir.

Bugün de dışarıya hevesle bağlanan ve geleceğini dış bağlantılarda arayan AKP İktidarı, bu anlayışın doğal sonucu olarak insanımızın refahını, uluslararası kuruluşların raporlarında, borsa endekslerinde, küresel finans kurumlarının himmetinde aramaktadır. Olumlu olduğuna inandığı en küçük veriyi bile başarı gibi takdim etmekten başka seçeneği kalmamış Sayın Başbakan Erdoğan’a, sadece sokaklara, caddelere, pazarlara, çarşılara, tarlalara, bostanlara, fabrikalara bakarak insanımızın ne hâle geldiğini görmesini tavsiye ediyorum. Buna ilave olarak, uluslararası yalancı şahitlere sığınarak ortada duran gerçekleri değiştirmeye çalışanları içinden çıkmakta bir türlü başarılı olunmayan krizlerin sosyal sonuçlarına da bakmaya davet ediyorum. Nitekim her krizin kaybedenleri bellidir ve onlar da milyonlarca dar ve az gelirli insanımızdan başkası olmamıştır.

Krizlerin yanlış politika ve öngörü hatalarından çıktığı, savruk ve sorumsuz uygulamalarla daha da derinleştiği aşikârdır. Ayrıca, ekonomik dengesizliğin siyasal ve toplumsal bunalımlara anında dönüştüğü, bu zamana kadarki tecrübelerle sabittir.

Yedi uzun yıldır iktidar sorumluluğunu taşıyan Adalet ve Kalkınma Partisi kendisine tanınan fırsatları birer birer heba etmiş, en müsait şartlarda dahi ekonomik problemleri çözememiştir. Ekonominin dış etkenlerdeki gelişmelerden dolayı oransal büyümesini ve sanal gelişmesini de yanlış yorumlamıştır. Nitekim dünya büyüme oranlarının yüzde 4 ile 5 arasında seyrettiği bir dönemde Türkiye ekonomisi de bundan kendine düşen hisseyi almıştır. AKP Hükûmetince iftiharla her ortamda propagandası yapılan bir ekonomik büyüme, esasen 2005 yılından itibaren gerilemeye başlamış, 2006 yılından sonra da bu düşme daha da belirginlik kazanmıştır. 2003-2007 döneminde ortalama yüzde 6,9 olan gayrisafi yurt içi hasıla artış oranı 2008 yılında yüzde 0,9 olarak gerçekleşmiştir. 2008’in ilk yarısında yüzde 4,9 büyüme olarak hesaplanan gayrisafi yurt içi hasıladaki değişim, küresel krizin etkilerini gösterdiği 2008’in ikinci yarısında yüzde 2,7 oranında düşüş olarak gerçekleşmiştir.

2009 yılına gelindiğinde, yılın ilk çeyreğinde gayrisafi yurt içi hasıladaki daralma yüzde 14,3 olarak gerçekleşerek son yılların en yüksek seviyesine çıkmıştır. Gayrisafi yurt içi hasıladaki daralma 2009 yılının ilk altı aylık döneminde 2008’in aynı dönemine göre yüzde 10,6 oranında gerçekleşmiştir. İşsizlik sözde büyümeye rağmen artmaya devam etmiş, Türkiye, Güney Afrika ve İspanya’yla birlikte işsizliğin en yüksek olduğu üç ülkeden birisi hâline gelmiştir. Dış talepte yaşanan düşüş neticesinde imalat sanayisinin daralması ve ülke içi ekonomik faaliyetlerin azalmasıyla işsizlik oranlarında 2008 ve 2009 yıllarında büyük artış yaşanmıştır. 2007 yılında 10,3 olan işsizlik oranı 2008’de yüzde 11’e çıkmış, 2009 yılı Şubat ayında yüzde 16,1 olarak yıl içindeki en yüksek seviyeye ulaşmıştır. “Kriz teğet geçti, en az etkilendik, bize bir şey olmaz.” denildikçe yüz binlerce vatandaşımız işsiz kalmış, fabrikalar kapanmış, her ocaktan feryatlar yükselmiştir. Krize fırsat gözüyle bakıldıkça kriz acı ve katlanılmaz yüzünü daha çok yoksulluk, sefalet ve şikâyet olarak göstermiştir. Bugün evler, sokak araları, kahvehaneler küçümsenen kriz nedeniyle çaresizliğe mahkûm olmuş insanlarımızla doludur. “Nereden nereye geldik.” diyerek dönem dönem kendi iktidarıyla önceki dönemleri karşılaştıranların gerçekten de Türkiye’yi nasıl içinden çıkılmaz duruma soktuğu ortadadır. Ekonomiyi borsa endekslerinde, faiz oranlarında, döviz kurunda arayan ve bu alanlardaki gelişmelerle izah etmeye çalışan ekonomi algısından başka bir şey beklemek de mümkün değildir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; takdir edersiniz ki hayatımızın her alanına nüfuz eden bütçeyi buradan bütün yönleriyle ve ayrıntılı olarak analiz edecek zamana sahip değiliz. Bu konuları bütçeyle ilgili müzakereler esnasında grubumuzu temsilen söz alacak olan arkadaşlarım yüce Meclise -görüşlerimizi- detayıyla ifade edeceklerdir. Buna rağmen, 2010 yılı bütçesiyle ilgili olarak genel bir değerlendirmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu’nda başlangıçta merkezî yönetim bütçe giderleri 259 milyar 156 milyon TL, bütçe giderleri de 248 milyar 758 milyon TL olarak öngörülmüştür. Bu çerçevede 2009 yılında 10 milyar 398 milyon TL bütçe açığı hesaplanmış ve bütçe açığının gayrisafi yurt içi hasılaya oranının ise yüzde 0,9 olarak gerçekleşeceği tahmin edilmişti. Ne var ki baştan itibaren temelsiz ve ekonominin gerçeklerinden kopuk olarak hazırlandığını dile getirdiğimiz 2009 yılı bütçesiyle ilgili görüşlerimizde ne kadar haklı olduğumuz bir kez daha ortaya çıkmıştır.

2009 yılı Ocak-Ekim döneminde bütçe giderleri 218 milyar 600 milyon TL, bütçe gelirleri ise 175 milyar 368 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde bütçe açığı da geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 784,7 artmış ve 43 milyar 232 milyon TL düzeyine ulaşmıştır. Hükûmetin öngörüsüzlüğü ve önlem almada son derece isteksiz olduğu kriz nedeniyle kamu giderlerindeki artış ve gelirlerindeki azalma sebebiyle bütçe açığının 2009 yılı sonunda 62 milyar 824 milyon TL, bütçe açığının gayrisafi yurt içi hasılaya oranının ise yüzde 6,6 olarak gerçekleşmesi gündeme gelmiştir.

Bu hâliyle, AKP İktidarı bütçeyi hiçbir anlamı ve önemi kalmayan bir kâğıt tomarı hâline dönüştürmüştür. Özellikle bütçe büyüklüklerinin dayandığı içinde bulunduğumuz yıl için söz konusu olan yüzde 4’lük büyüme tahmininin abartılı olduğunu, 2009 yılı bütçesinin görüşülmesi esnasında ve sonrasında yaptığımız ikazlarla sürekli gündeme getirmiş ancak Hükûmeti aymazlığından bir türlü döndürememiştik. Oysaki geride bıraktığımız aylardaki gelişmeler bu uyarılarımızda da ne kadar haklı olduğumuzu göstermiş, nitekim, 2009 yılında Türkiye ekonomisinin yüzde 6 küçüleceği ortaya çıkmıştır. Ne var ki, Türkiye ekonomisinin 2009 yılındaki acı derslerinden kendi hissesine düşen sonuçlar almakta direnen iktidar partisinin hazırladığı 2010 yılı bütçesi, yine umut verici olmaktan uzaktır. Bu defa da 2010 yılı ekonomik büyümesinin yüzde 3,5 civarında gerçekleşmesi ve izlenen yıllarda kademeli bir şekilde yükseleceği tahmin edilmektedir. Orta vadeli programda ve bütçede yüzde 6 düzeyinde bir küçülme hedefinden sonra, Türkiye ekonomisinin 2010 yılında nasıl olur da yüzde 3,5 oranında büyüyeceği hususu izaha muhtaçtır. Finansman kaynaklarının açıklanamadığı, yükselen kamu açıkları ve kamu borçlanma gereğinin ve bunun tetikleyeceği enflasyonist etkilerin bütçede göz ardı edildiği ortadayken, bu büyüme seviyesine ulaşılmasının mümkün olmadığı şimdiden belirginlik kazanmıştır.

Ekonominin uzun yıllardır, 2009’da olduğu kadar daralmadığı ortadadır. Bu kusurun ise başlı başına Hükûmetin krizi önemsememesinden ve lazım gelen tedbirleri almamasından kaynaklanmış olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. İlave olarak, yedi yıldır tek başına hükûmet olmasına rağmen, AKP’nin ekonominin yapısal sorunlarını çözmekte başarısız olması, ortaya çok kötü bir tablonun çıkmasına da neden olmuştur. Ekonomik krizin temelde ve öncelikle reel sektörü baskı altına almasına rağmen, gelecek yıl bütçesinde reel sektörü rahatlatacak hiçbir tedbire yer verilmemesi tam bir AKP klasiğidir.

2010 yılı merkezi yönetim bütçesinin ülkenin dört bir tarafında ihtiyaç duyulan yatırımı götüren, reel kesimi destekleyen, ekonomik gelişmeye odaklanmış, refahı dikkate alan bir bütçe olmaktan tamamen uzak olduğu bütün yönleriyle ortaya çıkmıştır. Krizin etkisiyle bozulan kamu mali dengelerinin düzelmesi yönündeki önümüzdeki yılda da ümitvar olmamızı sağlayacak bir gelişme söz konusu değildir. 2010 yılı merkezî yönetim bütçesinin giderleri 286 milyar 928 milyon TL, gelirleri 236 milyar 794 milyon TL, bütçe açığı ise 50 milyar 134 milyon TL ve faiz dışı fazlanın da 6 milyar 616 milyon TL olarak gerçekleşeceği öngörülmüştür. Bu kapsamda 2010 yılı bütçesi krizden çıkışı sağlayamayacak, krizi toplumsal yapıya daha çok yayacak bir nitelik gösterecektir. Bütçe açığındaki tehlikeli artış başkaca bir yorum yapmamıza gerçekten de mani olmaktadır. 2010 merkezî yönetim bütçesinde faiz hariç bütün giderlerinin 2009 yılı sonu tahmininden yüzde 9 oranında fazla belirlenmiş olmasına karşın yüzde 3,5’lik temelsiz büyüme öngörüsüyle bütçe gelirlerindeki yüzde 16,1; vergi gelirlerinde ise yüzde 18,2 oranındaki artış beklentisi gerçekçi ve tutarlı olmayacaktır.

Vergi gelirlerinin gayrisafi yurt içi hasıla içindeki payının 2010 yılında yüzde 18,8’e çıkarılması hedefinin temelden sakat ve yanlış olduğunu belirtmek isterim. Ekonominin içinde çırpındığı olumsuz şartlarda toplam vergi gelirlerinin geçen yıla nazaran gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 1,5’i nispetinde artırılması da şu hâliyle çok uzak görülmektedir. 2010 yılı merkezî yönetim bütçesinde giderlerin yüzde 7,6; faiz dışı giderlerin ise yüzde 9 oranında artacağı öngörülmektedir. 2010 yılında gayrisafi yurt içi hasıla deflatörünün yüzde 5, TÜFE’nin ise yüzde 5,3 artacağı düşünüldüğünde 2010 yılında bütçe giderlerinde oldukça önemli reel artışlar olacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca, daralan iç talep, harcama eğiliminin zayıflaması, gelir yetersizliği 2010 yılında 2009 yılına göre gelir vergisi tahsilat artışı hedefinin yüzde 10,2 oranında tahmin edilmesinin çok hatalı ve basiretli bir davranış olmadığını ortaya koymaktadır.

Toplam KDV tahsilatında 2010 yılı hedefi ise yüzde 21,6’lık bir artışla 52 milyar 744 milyon lira düzeyindedir. Hükûmetin gelir vergisinde yüzde 10,2’lik bir artış öngörmesi, toplumun gelirlerinin yüzde 21,6 artmayacağını göstermektedir. Enflasyon beklentisinin yüzde 5,3, büyüme hedefinin yüzde 3,5 olmasına, tüketimin ve fiyatların artmayacağının öngörülmesine rağmen yüzde 21,6 KDV tahsilat artış hedefi tam anlamıyla bir tutarsızlık örneğidir.

Kamu çalışanlarına yönelik, 2010 yılında da altışar aylık dönemler itibarıyla yüzde 2,5 artı 2,5 zam yapılacak olması kamu görevlileri için daha zorlu günlerin habercisi niteliğindedir.

2010 yılı da toplumsal destekleme ve dolayısıyla çiftçi kardeşlerimiz açısından iyi bir yıl olmayacaktır. 2010 yılında tarımsal destekleme ödeneği nominal olarak 2008 yılındaki seviyenin altındadır.

Nitekim 2010 yılı bütçesi bu hâliyle sosyal yönü olmayan, kamu görevlilerini gözetmeyen, milletimizin sorunlarının altında ezileceğini tescil eden bir özelliğe sahiptir.

Hükûmetin 2010 yılı için getirdiği merkezî yönetim bütçe parametreleri ve orta vadeli çerçeve ekonomiye ivme kazandıracak, Türkiye’nin ilerleyen yıllarda büyümesine ve rekabet gücüne katkı sağlayacak bir kamu yatırım programı uygulanmayacağına işaret etmektedir. Nitekim 1998-2000 döneminde kamu yatırımlarının millî gelir içindeki payı ortalama yüzde 4,8 olmuşken, 2003-2010 döneminde bu oran yüzde 3,8 olarak gerçekleşmiştir. 2010 yılında toplam kamu yatırımlarında 2009 gerçekleşme tahminine göre yüzde 8,2 oranında bir artış öngörülmektedir. Bütçe açısından bakıldığında yatırım ödeneklerindeki artış yüzde 1,4 oranında olduğu görülecektir. Aynı kategoride yer alan ekonomiler arasında büyümedeki düşüşün en fazla Türkiye’de olduğu, işsizliğin en çok Türkiye’de yükseldiği ancak bu olumsuzlukların sağlıklı analizi yapılmadan bütçe hazırlandığı net olarak anlaşılmaktadır.

Son olarak şu hususların altını çizmeyi yararlı görüyorum: 2010 yılı bütçesi bu hâliyle inandırıcı olmaktan uzaktır ve aynı zamanda yetersizdir. Bundan dolayı Türkiye ekonomisi önümüzdeki yılı daha büyük zorluklar içinde geçirecek, milletimiz adına umut verici gelişmeler yaşanmayacaktır. Kendisi gibi inandırıcılıktan ve samimiyetten mahrum bir bütçe hazırlayan AKP İktidarı ile gelecek yıl da şimdiden kaybedilmiş gözükmektedir. Büyük bir ekonomik krizin içinden çıkış arayan ülkemiz önümüzdeki yılın bütçesiyle hiçbir sorunu aşamayacak “Ne yapalım, dünyada da kriz var.” diyen bakış açısıyla Hükûmet teslimiyetçi tutumunu ekonomide de sürdürecektir.

Bu bütçede Hükûmet işsizlik sorununun çözümünde devleti devre dışı bırakmış, istihdamı özel sektörün inisiyatifine terk etmiştir. Ne var ki daha şimdiden 50,1 milyar TL olarak öngörülen bütçe açığıyla özel sektörün kullanacağı finans imkânlarını kendine kullanacağını da ilan ederek özel sektörün yatırım konusunda da önünü kesmiştir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; kısaca Türkiye’miz için siyasi ve ekonomik krizler, belirsizlikler, çalkantılar ve gerginliklerle geçen, gelecek için kaygılarımızın derinleştiği kayıp bir yıl olan 2009’dan sonra 2010 yılının da heba edilen bir yıl olacağı anlaşılmaktadır ve bütün veriler 2010 yılının içinde bulunduğumuz 2009 yılından daha zor olacağını göstermektedir. Öngörülen gelirler toplanamayacak, giderler ise hedeflerin üzerine çıkacaktır. Bu bütçe hesap bilmezliğin değilse milleti aldatma anlayışının bir ürünüdür. Gerçeklerden uzak, sanal beklentilerle hazırlanan 2010 bütçesinde işçiye, memura, çiftçiye, emekliye, esnafa, işsize, yoksula, dar ve sabit gelirlilere bir umut yoktur. Müteşebbise, sanayiciye umut yoktur. Yatırıma, üretime ve istihdama bir umut yoktur. Eğitime, sağlığa, huzura ve kardeşliğe umut yoktur. Bütçenin ülkemizin ve milletimizin geleceğini şekillendirecek tercihleri ve öncelikleri dikkate alan ve ortaya koyan bir vizyonu da yoktur. Daha mutlu, daha müreffeh, daha huzurlu bir Türkiye’nin müjdesi de yoktur.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak samimi beklentimiz, insanlarımızın mutlu, huzurlu ve gelecekten daha umutlu olduğu, devleti, ülkesi ve milletiyle bir ve bütün olarak daha güçlü bir Türkiye’nin birlikte inşasıdır. Millet yararına olmayan hiçbir işin içerisinde olmadık, olmayacağız. Biz, daima, millet yararına çabaların içinde olacağız. Hükûmetin bu yöndeki çabalarına da katkıda bulunmaya hazırız.

Bu duygu ve düşüncelerle, 2010 yılı merkezî yönetim bütçesinin ülkemize ve milletimize hayırlı sonuçlar getirmesini diliyorum. Televizyonları başında bizleri izleyen vatandaşlarıma saygı ve sevgiler sunuyorum. Konuşmama son verirken hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından ayakta alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Devlet Bahçeli (MHP, Osmaniye). “2010 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı (s.s.: 442) ve 2008 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2008 bütçe yılı kesin hesap tasarısına ait genel uygunluk bildirimi ve eki raporların sunulduğuna dair sayıştay başkanlığı tezkeresi ile plan ve bütçe komisyonu raporu (s.s.:443)”. TBMM Genel Kurulu, 31. Birleşim tutanağı, 14 Aralık 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/devlet-bahceli-23-2009-12-14-2010-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-s-s-442-ve-2008-yi (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
