# 2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.(başbakanlık,mit müsteşarlığı,mgk genel sekreterliği,atatürk kültür,dil ve tarih yüksek kurumu başkanlığı)ikinci tur

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Edip Safder Gaydalı (Bitlis)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim
- **Tarih:** 15 Aralık 2005
- **Gündem:** 2006 MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KAN.TAS.(BAŞBAKANLIK,MİT MÜSTEŞARLIĞI,MGK GENEL SEKRETERLİĞİ,ATATÜRK KÜLTÜR,DİL VE TARİH YÜKSEK KURUMU BAŞKANLIĞI)İKİNCİ TUR
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/edip-safder-gaydali-22-2005-12-15-2006-merkezi-yonetim-butce-kan-tas-basbakanlik-mit-mustesarligi-mgk-g

> Edip Safder Gaydalı, 15 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KAN.TAS.(BAŞBAKANLIK,MİT MÜSTEŞARLIĞI,MGK GENEL SEKRETERLİĞİ,ATATÜRK KÜLTÜR,DİL VE TARİH YÜKSEK KURUMU BAŞKANLIĞI)İKİNCİ TUR); konuşma 2.266 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA EDİP SAFDER GAYDALI (Bitlis) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ile Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun 2006 yılı bütçeleri hakkında Anavatan Partisinin görüşlerini arz etmek üzere huzurlarınızdayım; Yüce Meclisinize en derin saygılarımı arz ediyorum.

Yüksek müsaadelerinizle, önce Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun bütçesi hakkında görüşlerimizi arz etmek istiyorum.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en eski kurumlarından biridir. Kurumun temelini, kuruluşlarında bizzat Atatürk'ün direktif verdiği ve öncülük ettiği 1931 yılında kurulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti ve ertesi yıl kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti oluşturmaktadır. Bu iki müesseseyi çok önemseyen Atatürk, mirasının bir kısmını, sürekliliklerini sağlamak amacıyla onlara bırakmıştır.

Cumhuriyetimizin en eski kültür kurumları olma özelliğine sahip müesseseler, kuruldukları tarihten bu yana çeşitli evreler geçirerek ve çok kıymetli hizmetler görerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Atatürk'ün çok önem verdiği bu kurumların kuruluş amacı, Türk tarihinin ve Türk dilinin ilmî zeminine oturtularak araştırılmasıdır.

Türkçede yapılan sadeleştirme doğrultusunda zamanla adları Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu şeklini alan bu iki kardeş kurum, 1980'li yıllara kadar bu minval üzere gelmiştir. 1982 Anayasasında, bu iki kurum, yeni kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bünyesi içine alınmıştır. Amaç, Türk tarihi, Türk dili, Atatürk ve Türk kültürü üzerine yapılan çalışmaların daha düzenli koordine edilmesiydi. Tabiî, bu düzenlemeyle birlikte, Yüksek Kurum bir üst kuruluş hüviyeti kazanıyor, alt birimleri ise Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Atatürk Araştırma Merkezi oluyordu.

Benim şahsî düşüncem, bu yapılanma, her ne kadar alt kurumların tüzelkişiliğini ortadan kaldırmamış olsa da, bu kurumların hareket kabiliyetlerini zayıflatmıştır.

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, adından da anlaşılacağı üzere, kuruluşundan itibaren, çalışmalarını, Türk tarihinin karanlıkta kalan özellikle İslamiyetin kabulünden önceki döneme yoğunlaştırmıştır. Türk ve Türkoloji üzerine çalışan yabancı bilim adamlarının da katkılarıyla, tarihimizin bu dönemine ait çok önemli bilgileri doğru olarak gelecek nesillere aktarmasının yolunu açmıştır. Aksi takdirde, emperyal gayelerle bilimi de siyasete alet eden bazı önyargılı sözde bilim adamlarının, Türkler ve Türk tarihi hakkında ortaya attıkları yalan yanlış bilgiler, hâlâ, kitap sayfalarında yer işgal ediyor olacaktı. "Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça kendinden büyük işler yapma cesaretini bulacaktır" veciz sözüyle tarihe bakış açısını özetleyen Büyük Önder, düşüncesini uygulamaya koymak için lazım geleni yapmakta asla tereddüt göstermemiştir.

Tarih yazıcılığının önemine de temas eden Atatürk -ki, biraz önce, buradan, AK Partisinin çok değerli Trabzon Milletvekili, değerli Hocamız Ali Aydın Dumanoğlu da bu tarihî sözü buradan söyledi, ben de bir kez tekrar etmek istiyorum- "tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmaz ise, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır" diyerek, bilim adamlarının ne kadar dikkatli olmaları gerektiğini çarpıcı bir biçimde ifade etmiştir.

Cemiyet çatısı altında başlattığı çalışmalar belli bir aşamaya geldikten sonra, okullarda okutulmak üzere, dört ciltlik tarih kitabının hazırlatılması da sağlanmıştır.

Türklerin tarihi süresince kaynaklanan bir başka önemli mesele daha vardı; o da, Türk dilinin yabancı kelimelerden kurtarılarak sağlıklı bir yapıya kavuşturulması meselesiydi. Özellikle İslam medeniyeti dairesine intisapla birlikte, Türk dili, Arapça ve Farsça ile uzun süren bir etkileşim sürecine girmişti. İçinde bulunulan İslam medeniyetinin etkisiyle, Türk aydını, neredeyse, Arapça ve Farsça yazmayı ilmî bir üstünlük gibi görmeye başlamıştı. Bu uzun süreç ve aydınlarımızın yanlış tutumu, mezkûr dillerden pek çok kelimenin dilimize yerleşmesine sebep olmuştur.

Cumhuriyetin ilanından sonra el atılması gereken en önemli alanlardan biri de Türk dili meselesiydi. Atatürk, tarih alanındaki çalışmalara paralel olarak, Türk dili alanındaki çalışmaları da hiç zaman geçirmeden başlattı. Zira, ortak tarih ve ortak dil, toplumları milletleştiren en önemli iki faktördü. Zor şartların egemen olduğu bu dönemde, ilmî bir zemin oluşturularak yürütülen dil alanındaki çalışmaların temel kaynağı, halkın konuştuğu duru, sade Türkçe kelimeler olmuştur. Ciddî bir araştırma ekibi oluşturularak yürütülen bu çalışmalar sayesinde, güzel dilimiz, hızla, daha akıcı ve anlaşılır bir üslup kazanmıştır.

Dil, tıpkı bir organizma gibidir; onu kullanan insanlar var oldukça, hayatiyetini ve gelişimini sürdürür. İnsanoğlu yaşadıkça, geride bıraktığı olaylar tarih olmaya mahkûmdur.

Bu gerçekleri çok iyi sezen Büyük Önder, her iki alanda da ilmî zeminden uzaklaştırılmamasına büyük önem vermiştir. Bunun için oluşturduğu iki araştırma kurumunun yanında, 1935 yılında, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesini de kurdurarak, her iki alanda da ilmî sürekliliğin en sağlam temelini atmayı ihmal etmemiştir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; az önce açıklamalarımdan anlaşılacağı üzere, Atatürk ilke ve inkılaplarının benimsetilmesi ve yaşatılması, Türk tarihi ve Türk dili ile Türk kültürünün araştırılarak ilmî kaynaklara dayanan bulguların ortaya çıkarılması, kurumun hedefleri ve anayasal görevidir.

Toplumları millet yapan bu değerlerin genç kuşaklara aktarılması ise, ülkeyi idare edenlerin üzerinde ciddiyetle ve kararlılıkla durmaları gereken en önemli toplumsal hassasiyetlerdir. Tabiî, bu hassasiyet, hamasî nutuklarla gösterilemez. Milletimizi millet yapan değerler üzerinden siyaset yapmadan ortaya somut şeyler konulmasını öneriyorum. Milleti millet yapan değerler üzerinden siyaset yapmaya çalışmanın doğuracağı sakıncaları artık hepimiz çok iyi anlamalıyız.

Toplumun ortak değerlerini araştırarak ortaya çıkaran ve bunları Türk gençlerine aktaran, kalıcılığını sağlayan kurumları bünyesinde toplayan Yüksek Kurumun hareket kabiliyetini, imkânlarını artırmaya çalışmalıyız. Mesela, temeli taa Birinci Dünya Savaşı yıllarına giden, sözde Ermeni soykırımı gibi, milletimizin üzerine atılmış milletlerarası bir iftira kampanyasıyla karşı karşıya kalmış durumdayız. Avrupa Birliği süreciyle yeniden alevlenen bu ve bunun gibi meselelerde, şüphesiz, her fert ve devletin her kurumu, üzerine düşen görevleri en iyi şekilde yerine getirecektir; ama, tarihî bir olay olan bu meselede Türk Tarih Kurumunun yapacağı çalışmalar ve ortaya koyacağı argümanlar büyük önem taşımaktadır.

Kendisinden önemli alanlarda büyük hizmetler beklediğimiz kurumlarımızın çok ciddî kaynak sıkıntısı içinde oldukları hepimizin malumlarıdır. Bu kurumlarımızın önemi üzerinde mutabık olduğumuzdan şüphem yoktur. Kamu İhale Yasasından dolayı, bu kurumlarımız, görev alanlarıyla ilgili hizmetleri yapmakta sıkıntı içindedirler. Yaptıkları işler, uzmanlık isteyen konulardır. Bu sebeple, bir kitap tercümesi hizmet alımı ile herhangi bir kurumumuzun temizlik hizmeti alımını aynı mevzuata bağlamak kanımca yanlıştır. Bu sebeple, bu kurumlarımızın görev alanları sebebiyle yaptıkları alımları kamu ihalesi dışına çıkarmak doğru olacaktır.

Bu Yüce Meclis, daha önce, bana göre, şüpheye sebep verecek şekilde, bazı KİT'lerin belli rakama kadar olan alımlarını Kamu İhale Yasası dışına çıkarmıştı. Bu kurumlarımızın daha hızlı ve verimli bir şekilde hizmet vermelerini sağlama noktasında Yüce Meclisin duyarlı olacağı kanısındayım.

Türk Tarih Kurumu, az önce örneğini zikrettiğim sözde Ermeni soykırımı iddiaları gibi çok önemli konularda yürüteceği çalışmalar için, iyi yetişmiş bilim adamlarına sahip olmalı, ne yazıktır ki, son yıllarda bu alanda çok ciddî ihmaller söz konusudur.

İlim adamlığının temeli, araştırma görevliliğiyle başlar. Halihazırda üniversitelerimizde araştırma görevlilerimiz açlık sınırının altında bir gelirle yaşamlarını sürdürmek ve bilimsel çalışmalarını devam ettirmek mecburiyetiyle karşı karşıya bırakılmıştır. Bu anlamda, diğer akademisyenlerin hali de hiç iç açıcı değildir.

Bu ihmallerin bir boyutu şüphesiz geçmişe dayanmaktadır. Ancak, başta üniversiteler olmak üzere, hiçbir cumhuriyet hükümeti döneminde, ilmî kuruluşlarla yürütme arasında bugün var olan sorunlar yaşanmamıştır. Mevcut yürütmenin sahip olduğu dünya görüşünün bilimsel çevrelerle uyuşmamasına dayanan bu sorunları, onlarla kavgaya dönüştürerek, gerginlik yaratarak, tahsisat kısarak, bunların da ötesinde onların faaliyet alanlarını daraltmaya kalkışmaya hiç hakkı yoktur. Neredeyse cumhuriyetle yaşıt olan bu kurumları geliştirerek yaşatmak durumundayız. Biz, önce, biz olmak zorundayız. Elbette, Büyük Atatürk'ün gösterdiği çağdaş uygarlık yolunda hızla mesafe katetmeyi sürdüreceğiz. Ancak, bu yolda, biz olarak yürüyebilmek çok önemlidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizin siyasî hayatında, Millî Güvenlik Kurulu ve Millî Güvenlik Kurumu Genel Sekreterliği, üzerinde her zaman hararetli tartışmaların yapıldığı bir konu olagelmiştir.

İnsanın temel içgüdülerinden birisi de korunma içgüdüsüdür. Bu içgüdü, toplumların devletleşme sürecinde karşımıza millî güvenlik kavramı olarak çıkmıştır.

Millî güvenlik kavramına, tarihsel dönemler içinde farklı anlamlar yüklenmiş olsa da, kavram olarak millî güvenliğin ortaya çıkışı, modern devletin ortaya çıkışıyla aşağı yukarı eşzamanlıdır. Bugün anladığımız anlamda millî güvenlik kavramının evrensel boyut kazanması ise, Birinci Dünya Savaşıyla başlamış, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında tamamlanmıştır. Millî güvenlik tanımı, o devletin jeopolitik konumuna, sosyal yapısına, anayasal düzenine ve gelişmişlik ölçüsüne bağlıdır. Ancak, şartlar ne olursa olsun, her devlet, millî güvenliğini sağlamak ve var olma mücadelesini sürdürebilecek çareler bulmak zorundadır.

Soğuk savaşın sonlanmasıyla birlikte millî güvenlik kavramında global ölçekte kaçınılmaz değişimler olmuştur. Soğuk savaş döneminde devletler, karşısında bulundukları bloğun yayılmasını, ülkelerine nüfuz etmesini önleyebilmek için daha ziyade askerî parametrelerle millî güvenlik tanımı yaparlarken, bu tanımlama, 90'lı yıllarla birlikte, askerî parametreleri de kapsayan, ama, daha geniş bir perspektifle oluşturulmaya başlanmıştır. Millî güvenlik kavramı artık, enerjiyle de, ekonomiyle de, demografiyle de, insan haklarıyla da ilişkili hale gelmiştir. Soğuk savaş döneminde yaşanan gelişmeler sonucunda millî güvenlik kavramının içeriğinin genişlediği ve dolayısıyla değişim gösterdiği gözlemlenmektedir. Vietnam Savaşı sonrasında yaşanan yüksek enflasyon, petrol krizi ve benzeri gelişmeler, millî güvenlik kavramı kapsamını genişletmiştir. Bu süreçte millî güvenliğe en büyük tehdidin, askerî alanın dışında enerji krizi, nüfus patlaması ve ekonomik sorunlar gibi konularda olacağı öngörülmüştür.

Bu değişime somut bir örnek olarak, henüz soğuk savaş bitmemişken Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından düzenlenen silahsızlanma ve kalkınma arasındaki ilişki üzerine uluslararası konferansta ortaya konulan millî güvenlik tanımını gösterebiliriz. 24 Ağustos-11 Eylül 1987 tarihleri arasında düzenlenen bu konferansta benimsenen ve sonuç belgesinde yer verilen tanımda, millî güvenlik, askerî boyuta ek olarak siyasal, ekonomik, sosyal, ekolojik ve insan haklarına ilişkin yönleri de bulunan bir kavram olarak nitelendirilmiştir.

90'lı yıllarla başlayan tek kutupluluk ve küreselleşme sürecinde devletlerin millî güvenlik algılaması ülkeden ülkeye ve durumdan duruma farklılıklar göstermekle birlikte ortak bir etkileşimden bahsetmek mümkündür. Bugün gelinen noktada askerî güvenlik, hâlâ millî güvenlik kavramının anahtar ölçütlerinden biridir; ancak, zaman içerisinde, ekonomik, enerjik ve çevresel güvenlik ölçütlerine oranla önemi azalmıştır.

Millî güvenlik kavramında soğuk savaş sonrasında gözlenen bir başka temel değişim de, ülkelerin millî güvenlik siyasetlerini, uluslararası sistemden daha az bağımlı olarak yerel çıkar ve tehdit değerlendirmeleri çerçevesinde tanımlamalarıdır. Bu değişim, aynı zamanda, soğuk savaş döneminde geri plana atılan iç tehdit algılamalarının millî güvenlik siyasetini oluşturma aşamasında özel önem kazanmasını da sağlamıştır.

Soğuk savaş sonrası millî güvenlik siyasetlerini ulusal güçlerin belirlemesi ve iç tehdit algılamalarının önplana çıkması, ülkelerin iç siyasetleri açısından da önem kazanmasına sebep olmuştur. Bu değişimin sonucunda, herhangi bir ülkede ulusal güvenlik siyasetini gerek belirleme gerek uygulama aşamasında hangi kurumların söz sahibi olduğu, yetkilerinin neler olduğu ve bu karar alma mekanizmalarının iç ve dış siyasette gündemi nasıl etkilediği gibi temel sorular önem kazanmıştır.

Soğuk savaşın sona ermesi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'nin de millî güvenlik anlayışında ve stratejik tehdit algılamalarında köklü değişimlere yol açmıştır. Örneğin, askerî yetkililer, 1990'lı yılların başlarında geleneksel tehdit kavramını değiştirerek, bölgesel ve etnik çatışmalar, kitle imha silahları ve uzun menzilli füzelerin yayılması, köktendincilik, uyuşturucu ve her türlü silah kaçakçılığı, uluslararası terörizm şeklinde ortaya çıkan yeni tehdit ve riskleri ihtiva ettiğini belirtmişlerdir; ancak, soğuk savaşın bitişiyle Türkiye'nin millî güvenlik anlayışında değişiklik zeminini hazırlayan temel olgu, Türkiye'nin NATO'nun bir kanat ülkesi olması durumundan çıkarak bir cephe ülkesi konumuna gelmiş olmasındandır. Bu gelişmenin sonucunda millî güvenlik siyaseti, yeni tehdit algılamalarına, özellikle de iç tehditlere öncelik verilerek belirlenmeye başlanmıştır. Ulusal güvenlik kavramının yakın tarihimizdeki değişimine kısaca değinmemin sebebi, ulusal güvenlik kavramının içeriğinin dinamik bir yapıya sahip olduğunu göstermek içindi. Devletlere düşen, bu dinamiği doğru kavrayabilmektir. Ama, ben şahsım adına, hükümetimizin bu noktada sağlıklı bir vizyon sahibi bir kavrayışta olduğu düşüncesinde, maalesef, değilim.

Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin web sayfasına girdiğimizde, giriş sayfasında Atatürk'ün bir sözü yazıyor: "Milletimizin, güçlü, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesi için, devletin tamamen millî bir siyaset izlemesi ve bu siyasetin, iç kuruluşlarımıza tamamen uygun ve dayalı olması lazımdır." Bir ülkeye lazım olan da budur.

Dış dünyaya karşı gücümüzü, ancak millî mutabakata dayalı politikalarla gösterebiliriz. Millî güvenlik, siyasetüstü bir konudur. Bu noktada bir partinin, bir hükümetin "benim partimin dünyayı algılaması böyle, partimin politikası bu" diyerek tek başına millî güvenlik siyaseti belirlemesi beklenemez.

Başında millî sıfatı bulunan politikaların üretilmesi, ancak devletin bütün kurumlarının mutabakatı ve milletin desteğiyle mümkün olabilir. Aksi takdirde o politika, amaçlanan hedefe ulaşmakta gücünden yoksun olur. Maalesef, içinde bulunduğumuz 22 nci Dönemde bu Yüce Parlamentonun bile millî güvenliği ilgilendiren konularda, bırakınız fikrine başvurulması, bilgilendirilmesi dahi mümkün olamamıştır.

Ben, bu yaklaşımın, dışarıda hükümetin elini zayıflattığı, pazarlık gücünü azalttığı düşüncesindeyim. Çünkü, dışpolitikada gücün kaynağı, bireysel dostluklar değil, milletin ve kurumların desteğini almış millî bir politikaya sahip olmaktır.

Bir hükümetin istişare mekanizmalarını kullanamamasını anlamak çok güç. Ortak akıldan yararlanmayan dar kadrolarla siyaset üretmenin ülkemize neler kaybettirdiğini hükümetin bir an önce fark etmesini diliyorum.

Hükümetin dışpolitikasına ilişkin söyleyecek çok söz var; ama, zamanınızı almamak için bu konuları Dışişleri Bakanlığının bütçesinin görüşülmesine bırakmayı tercih ediyorum.

Değerli arkadaşlar, devlette devamlılık nasıl sağlanır? Herhalde, devir teslim törenlerinde, giden bakanın gelen bakana dönemindeki faaliyetleri ve görüşleri anlatmasıyla değildir.

Bakınız, Genel Kurulda konuşuyoruz ve konuşmalarımız tutanaklara geçiyor, bir tereddüt hâsıl olduğunda, bu tutanaklar belge niteliğinde oluyor; olması gereken de zaten budur.

Devlette kadroları, olayların evveliyatından haberdar etmenin yolu, tutanaklardır. Çok üzülerek görmekteyim ki, resmî sıfatla yapılan görüşmeleri tutanak altına alma geleneğimizden bu hükümet döneminde zaman zaman imtina edilmektedir. Bu son derece yanlıştır.

Meclisimizde görüşülerek yasalaşan 5017 sayılı Millî Güvenlik Kurulu ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanununun Bazı Hükümlerinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun Tasarısının hükümet tarafından belirtilen gerekçelerinden birisi de demokratik rejimin gereği olan şeffaflıktır. Kanun tasarısı gerekçesine "şeffaflık" yazmasını bilen hükümetimiz, maalesef kendi icraatlarında şeffaflık ilkesini pek gözetmemektedir. Milletvekillerinin en önemli bilgi edinme mekanizması olan soru önergesi mekanizmasını verimli çalıştırmamaktadır. Sorulara cevap verilmiyor veya baştansavma cevaplar veriliyor. Şeffaflık ilkesi hükümetimizi kapsamıyor mu acaba?

Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanununda da bu dönemde değişiklikler yapılmıştır. Benim hatırladığım, bu değişikliklere, ne muhalefetten ne de askerî yetkililerden, bir itiraz gelmemiştir; çünkü, yapılan değişiklikler, çağın gereklerine ve insanlarımızın bireysel haklarına uygun değişikliklerdir. Ülkemizin kurumlarının demokratik gereksinimlere göre şekillendirilmesi, çağımızın gereği ve insanımızın hakkıdır. Memlekete faydalı olarak gördüğümüz her icraatı desteklemekten ve desteğimizi açıklamaktan da çekinmeyiz. Nelerin iç siyasetimize konu olabileceği, nelerin siyaset üstü tutulması gerektiğinin de bilincindeyiz. Bu noktada, hükümetten, bu duyarlılığı beklemek hakkımızdır. Gündem belirleme ve değiştirme uğruna millî birliğimizi zaafa uğratabilecek tartışma ortamlarının yaratılması, bu ülkenin ve bu ülkede yaşayan herkesin aleyhinedir. Basiretli siyasetçi, ağzından çıkan sözün gideceği yeri, yaratacağı tartışmaları ve sonuçları iyi hesaplamakla mükelleftir. Yoksa, bu dönem siyasetimizde sıkça görülmeye başlandığı şeklinde, her sözün ne anlama geldiğinin bir kez daha açıklanma cihetine gidilmesi kaçınılmaz olur. Bakanını tenzih eden bakanlık, Başbakanının, aslında, herkesin anladığını kastetmediğini söyleyen Başbakanlık Sözcüsü... Bu manzaralar, ciddî bir devlet geleneğine sahip olan Türkiye Cumhuriyetine yakışmamaktadır.

2006 yılı bütçesinin, milletimize hayırlı olması temennisiyle, hepinize en derin saygılarımı arz ediyorum. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Edip Safder Gaydalı (Bitlis). “2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.(başbakanlık,mit müsteşarlığı,mgk genel sekreterliği,atatürk kültür,dil ve tarih yüksek kurumu başkanlığı)ikinci tur”. TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim tutanağı, 15 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/edip-safder-gaydali-22-2005-12-15-2006-merkezi-yonetim-butce-kan-tas-basbakanlik-mit-mustesarligi-mgk-g (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
