# 2006 merkezi bütçe kan.tas.(dışişleri bak., tarım ve köy işleri bak.,tarım reformu genel müd.,köy hizmetleri gen.müd.) onikinci tur

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Edip Safder Gaydalı (Bitlis)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 38. Birleşim
- **Tarih:** 21 Aralık 2005
- **Gündem:** 2006 MERKEZİ BÜTÇE KAN.TAS.(DIŞİŞLERİ BAK., TARIM VE KÖY İŞLERİ BAK.,TARIM REFORMU GENEL MÜD.,KÖY HİZMETLERİ GEN.MÜD.) ONİKİNCİ TUR
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/edip-safder-gaydali-22-2005-12-21-2006-merkezi-butce-kan-tas-disisleri-bak-tarim-ve-koy-isleri-bak-t

> Edip Safder Gaydalı, 21 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 38. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ BÜTÇE KAN.TAS.(DIŞİŞLERİ BAK., TARIM VE KÖY İŞLERİ BAK.,TARIM REFORMU GENEL MÜD.,KÖY HİZMETLERİ GEN.MÜD.) ONİKİNCİ TUR); konuşma 2.567 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

EDİP SAFDER GAYDALI (Bitlis) - Evet Sayın Başkan.

BAŞKAN - Buyurun efendim. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA EDİP SAFDER GAYDALI (Bitlis) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Dışişleri Bakanlığımızın 2006 bütçesini, dünyada belirsizliğin yaşandığı, istikrarsızlık ve gerginliğin yaygın hale geldiği, Türkiye'nin irade ve inisiyatif gösterme gereğinin en üst noktaya vardığı bir ortamda görüşüyoruz.

Parlamento ve toplumun, gerçekleri öğrenmeye, tehdit kaynaklarını tanımaya ihtiyacı var. Sayın hükümetin bilgilendirmede pek cömert davranmadığı, Meclis ve kamuoyu destek ve değerlendirmesine iltifat etmediği acı bir gerçektir.

AK Partinin seçim bildirgesinde, dışpolitikasının oluşturulmasında, bilgilendirmeden de öte, katılımcı bir yönetimin kullanılacağı vaat edilmekteydi. Oysa, şimdi, Sayın Başbakan, Türkiye'nin birikim sahibi kişilerini ve kuruluşlarını devredışı bırakarak, çok dar kadrolarla dışsiyasetimizi yönetmeye çalışmaktadır.

İktidar, dışpolitikasının demokratikleşmesine karşı direniş gösteriyor. Bu tutum, belki de, hükümetin bir dışpolitikası olmamasından, meseleleri, günübirlik, el yordamıyla götürmesinden kaynaklanıyordur.

İhtilafların eksik olmadığı Ortadoğu son gelişmelerle dünyanın dikkatlerini yeniden bölgeye çekmiş bulunmaktadır. Komşumuz İran, bütün ikna, teşebbüs ve telkinlerine rağmen, nükleer güç olma yolundaki kararlılığını ve çalışmalarını sürdürmektedir. Bölge ve dünya güvenliği açısından İran'ın nükleer programının mutlaka uluslararası denetime açık olması gereği vardır. İran, katı, ideolojik yapılanmaya sahip ve dünyadan bir anlamda izole olmuş halde bulunan bir ülkedir. Aşırı içe kapanık durumu, İran toplumunun dünyanın geri kalanıyla yeterince etkileşime girmesini ve sağlıklı bilgilenmesini engellemektedir. İran'ın dünyaya açılması ve demokratikleşmesi önemlidir. İran'ın yeni Sayın Cumhurbaşkanının, gerilim dinamiğine yaslanan türdeki yaklaşımları, ne yazık ki, tersi yönde bir eğilimi besleme tehlikesini de barındırmaktadır.

Suriye, uzun yıllar kapalı bir rejim olarak kalmanın ve hâlâ soğuksavaş mantığını sürdürmenin sıkıntılarını yaşamaktadır. Suriye'nin demokratikleşme yönünde yol alması, bölge güvenliği ve istikrarı açısından önemlidir ve uluslararası camianın bu konuda görüş ve hedef birliği içinde olması gerekmektedir.

Hatay'ı anayasasına, Torosların güneyindeki topraklarımızı, Kıbrıs'la birlikte büyük Suriye projesi içine alan, 1984 ve 1998 sonuna kadar bize karşı yürüttüğü, ilan edilmemiş, sıfır maliyetli savaşla 35 000 insanımızın hayatına, 100 milyar doların üzerinde harcamaya mal olan, Lüblan'ı işgal eden Suriye, bugün, hâlâ gereken demokratik dönüşümü yaşamaktan uzak görünmektedir.

İran ve Suriye ile ilgili gelişmeler Türkiye'yi her bakımdan etkileyecektir. Hükümetin bugüne kadar içeriği belirsiz ve anlamı tartışılır bir Suriye politikası izlemesinden öte, bölge için ne tür bir yaklaşım geliştirdiğini anlamak mümkün olamamıştır. Önemli gelişmeler karşısında hükümetin sessizliği, hepimiz için rahatsızlık ve kaygı verici boyuttadır.

Irak'ta henüz otorite ve istikrar sağlanmış değildir. Irak her gün biraz daha içsavaş batağının içine sürüklenmektedir. 15 Ekimde referandumla kabul edilen yeni anayasa konfederal bir devlet yapısını öngörmektedir. Genel seçim sonuçlarının önümüzdeki dönemde belirsizliği ve çatışmaları daha da artırması şaşırtıcı olmayacaktır. Anayasa, kurulmakta bulunan devletin yakın bir gelecekte üçe bölünmesi tohumlarını taşımaktadır. 2007 yılında yapılacak Kerkük referandumuna şimdiden kaybedilmiş gözüyle bakılmalıdır.

Yapılması gereken ne idi? Irak'ta etnik ve dinî gruplar kendi içinde kapalı adacıklar olarak bırakılmayacağına, gel gelelim Irak'ta istikrarlı bir rejim de kısa sürede inşa edilemeyeceğine göre, bu grupların denetimini olanaklı kılacak bir modelin mutlaka uygulanması gerekliliği de açıktı.

ABD bir yandan çeşitli grupların yeni model için desteğini yitirmemek ve beklentilerini boşa çıkarmamak çabası içindeyken, bir yandan da, özellikle Türkiye tarafından belli olmazların yavaş yavaş belirginleşmeye başladığı bir tablo için bu grupları ikna etmek uğraşına öncelik vermeye teşvik edilmeliydi. Bu uğraş hem Irak'ın iç dinamiklerini hem de Türkiye dahil olmak üzere bölgede etkili olan dinamikleri koruma hedefini taşımalıydı. Dolayısıyla, Irak'ın federatif bir yapıyla yönetilmesi durumunda bu yapının din ve etnisite ayırımının belirginleştiği hatlardan geçmemesi için özel çaba harcanması gereği asıl önceliği oluşturmalıydı. Türkiye, farklı coğrafyalarla aynı anda dönük olabilecek yüzüyle ve temel stratejik önceliklerini korumak koşuluyla bölgesel işbirliği girişimlerinin başta gelen öncülerinden olmak durumundaydı. Bu çerçevede Türkiye'nin uygulanabilir bir Irak politikası geliştirmesi kadar ABD'nin de Türkiye'yi Irak'ta daha aktif bir katılıma teşvik etmesi gereği vardı. Peki, bütün bunlar gerçekleşebildi mi? Ne yazık ki, mevcut tablo bunun tam tersini kanıtlamaktadır.

Sayın hükümet, Irak politikası başından itibaren yüksek maliyetli hatalarla doludur. Maliyetler ileride tehdit şeklinde önümüze çıkacaktır. Dışişleri Sayın Bakanımızın ciddî konulara yaklaşımı, her defasında, üç damlalık mürekkeple oluşturulan kırmızı çizgi şeklinde olmuştur. Hayatî çizgileri bugün Sayın Bakan dahi görememektedir. Ne oldu bu çizgilere?

Sayın Başbakan, Irak kaynaklı terörün artması karşısında, Irak'ta hâkim kuvvet diyerek, Amerika Birleşik Devletlerine uyarıda bulundu. Amerika dönüp, Sayın Başbakana "birlikte hareket etme teklifimizi kabul etmedikten başka, altmış yıllık stratejik ortaklığımızı gümüş tepsi üzerinde Kuzey Irak'taki iki aşirete devrettiniz; bugünkü tablo sizin eserinizdir" dese, cevabımız ne olacak? Türkmenleri sahipsiz bırakmadık mı?

"Fiyasko" sıfatının dahi yetersiz kaldığı Irak politikasındaki vahim hatalar, Türk-Amerikan ilişkilerinde güven bunalımına yol açtı. Dışpolitika tecrübesi ve dünya kültürü yetersiz sayın hükümet, milletlerarası ilişkilerde önce tahrip, sonra tamir yoluna gitti. Tamirle, hiçbir şey eskisi gibi, maalesef, olmuyor. Amerika Birleşik Devletleriyle ilişkilerimizin bugünkü manzarası, dikkatlerinize sunacağım karelerde acı bir şekilde yansıtılmıştır.

Birinci kare, haftalarca süren temas, rica, hatta tavassuttan sonra, Sayın Başbakanın 18 Haziranda Washington'a yaptığı ziyaretle ilgilidir. Başkan Bush ile Beyaz Saraydaki görüşme, sadece ve sadece 7 dakika sürmüştür. Bu manzara hepimizi üzmüştür.

Sayın Başbakan, Parti Genel Başkanı olarak Beyaz Sarayda gördüğü kabul ile bu son üzücü muamele arasındaki farkın sebebini, mutlaka kendisine sormalıdır.

İkinci kare, Irak Başkanı Talabani'nin 13 Eylülde Beyaz Saraya yaptığı ziyaretle ilgilidir. Ankara'nın hatalarıyla bu makama gelen Talabani, Başkan Bush ile bir saat görüşmüş, birlikte basın önünde sıcak ilgi ve iltifat görmüştür. Bu karenin bizleri çok düşündürmesi gerekir.

Üçüncü kare, Amerikan özel uçağıyla hava sahamızdan geçerek Washington'a geçen Barzani'yle ilgilidir. Herhalde, uçağından Ankara'ya "teşekkürler Sayın Başbakan, beni bu yüksekliğe siz çıkardınız" mesajını da göndermiştir. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Barzani, Beyaz Sarayda başkan olarak karşılandı, ilgi ve iltifat gördü. Basın önüne birlikte çıkıldı, pozlar verildi. Bu pozlarda gören gözler için, Türkiye bakımından düşündürücü mesajlar bulunmaktadır.

Geçmişte Türkiye-ABD ilişkilerinin temeli, her zaman stratejik ortaklık anlayışına dayanmıştır. Son dönemlerde bu anlayışın dışında tanımlama ve yaklaşımların dile getirilmiş ve tartışma konusu yapılmış olması, ikili ilişkilerimiz açısından da pek de alışılagelmiş bir durum değildir. Oysa, Türkiye-ABD ilişkilerinde anahtar formülün diyalog ve karşılıklı etkileşim gibi çok yalın bir tutuma bağlı olduğunu vurgulamakta yarar vardır.

Bunun kadar önemli bir diğer husus ise, stratejik nitelik gereğidir. Hem Türk hem ABD tarafı gerek ikili ilişkiler gerekse bölgesel sorunların çözümü konusunda net bir stratejiye sahip olmalı ve bu stratejik yaklaşımları yukarıda vurguladığımız gibi diyalog ve karşılıklı etkileşim düzleminden hareketle paylaşmalıdır. Türkiye-ABD ilişkilerinin geleneksel koordinatları onyıllar içinde tanımlanmış ve önemli bir deneyim birikimi içinde yerleşikleşmiş koordinatlardır. Sayın hükümetin, bu tabloyu kısa iktidar dönemi zarfında içinden çıkılamaz hale getirmiş bulunmasını da takdirlerinize bırakıyorum.

Şimdi, önümüzde asıl soru, Türkiye, bundan sonra ne yapmalı sorusudur. Türkiye, tıpkı geçmişte olduğu gibi kendi dinamik ve hedeflerini tehdit edecek gelişmelere karşı gerektiğinde korku salan, gerektiğinde himaye eden bir rolü oynamayı sürdürmeli; ama, en önemlisi bunu yaparken, gerçekten, kendi korkularına teslim olma zaafından kaçınmalıdır. Çünkü, Türkiye'nin ve bölgenin gerçeği, bu korkuların içinden geçiyor olamaz. Bölgede Türkiye'nin inisiyatifi ve iradesi dışında hiçbir oluşum gerçekleşemez. Bu gerçeğin altını çizmek, ancak etkin bölgesel politikalar uygulamakla mümkündür. Üzülerek söylüyorum ki, hükümetin bu konuda sergilediği irade zaafı, bizi bu konuda hiç de iyimser kılmamaktadır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, AB ile müzakere süreci çok zor bir dönemde, AB'nin iç dinamiklerinin yoğun biçimde tartışıldığı ve bir siyasî model konusunda anlaşmazlıkların doruk noktasına vardığı bir zamanda başladı. Bütün bunlara rağmen Avrupa'nın Türkiye'yi bünyesine alıp almamak yönündeki kararı, esasen, stratejik bir tercihin konusu olacaktır. Avrupa stratejik bir tercihte bulunacak ve bunu aklıyla yapacak.

Uluslararası siyaset konjonktürü, Türkiye'nin üyeliğinin doğuracağı teknik, toplumsal ve kültürel sıkıntılar ne olursa olsun, Avrupa'nın aklını Türkiye'den yana kullanmasını sağlayacak avantajları hâlâ bünyesinde barındırıyor. Bunun için de Türkiye olarak AB müzakere sürecine yönelik güçlü bir siyasal, kültürel iletişim ve etkileşim stratejisi geliştirmemiz gerekiyor.

İşte, tüm bu nedenler şunu kavramamız gerekiyor ki, Avrupalıyla ilişki, alışık olduğumuz ikili ilişki çerçevesinin dışına çıkmak ve karşımızda homojen tutumlar geliştiren bir muhatap olmadığını görmek anlamına geliyor. AB karşısında gerçekçi, akılcı ve dinamik bir yaklaşıma sahip olmamız ve Türkiye'nin çıkarlarını en üst düzeyde korumamız şart.

Mevcut hükümetin bugüne kadar performansına baktığımızda şunu görüyoruz: Bu hükümet, ne yazık ki, Türkiye-AB ilişkileri ve müzakere süreci için kapsamlı bir strateji ve buna uygun bir siyasal iletişim modeli geliştirme becerisinden, maalesef, yoksundur.

Türkiye, siyasal koordinatları çok iyi belirlenmiş bir plana sahip olmadığı, süreç içinde sürekli bir konu üzerinde düşünce ve senaryo üretmediği takdirde, ciddî istikrarsızlık unsurlarıyla yüzleşmek ve bunlarla baş etmekte öngörülmedik sıkıntılar yaşamak durumunda kalabilir.

Hükümetin dışpolitika konusundaki deneyimsizliği ve yetersizliği nedeniyle, Türkiye'nin AB karşısında müzakere yeteneğinden ve gücünden yoksun bir ülke haline gelme tehlikesi vardır.

Türkiye'nin ağırlığına uygun bir güvenlik ve dışpolitika stratejisi belirleme ve bunu AB üyesi ülkelerle tartışır hale gelme gereğinin farkında olmalıyız. Sayın hükümetin müzakerelerdeki pazarlık gücünün kaynağı, kişisel dostluklar değil, Türkiye'nin büyüklüğü ve gücüdür. İçpolitikaya dönük arada bir efelenmelerle, Türkiye'nin hakkı ve hukuku korunamaz.

Sayın Başkan, bulunduğunuz yüce kürsünün arkasında "hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir" yazılıdır. Son senelerde, dışkaynaklı kayıt ve şartların arttığını görmek, ıstırap vericidir. Hükümranlık haklarımıza sahip çıkmamız gerekiyor. İçinde söz sahibi olmadığımız her türlü uluslararası örgüte karşı -buna AB de dahildir- hükümranlık haklarımızı son derece iyi savunmamız gerekiyor. Eğer, bu konuda zafiyet gösterirsek, sessiz kalırsak, maalesef, bugünkü durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Hiçbir ülkenin, hiçbir kurumun, sıfatı ne olursa olsun, hiçbir kimsenin, Türk yargısına, Türk Ordusuna, Türk Milletine, yakışıksız ve gerçeklere aykırı söz söylemeye hakkı yoktur. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Böyle bir densizlik yapana karşı gereken tepkiyi göstermek de, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine, Türk Milletinin verdiği görevdir. Asıl olan, sayın hükümetin, bu tür durumların ortaya çıkmasını önleyebilecek kararlı bir tavra sahip olmasıdır.

Varoşların insanlarını ve dilini bildiğini iddia eden Sayın Başbakan, umut ediyorum ki, o insanların millî gururundan da haberdardır. O gururun, Türkiye Cumhuriyetinin tam ve bağımsızlığının yaratıcısı olduğu ve incitilmemesi gerektiğini hiçbir zaman unutmamalıdır.

Değerli milletvekilleri, bu hükümet, dışpolitika sorunlarında bir irade gecikmesiyle maluldür. Bunun en somut örneğini Kıbrıs'ta yaşadık. Bugün, Kıbrıs konusunda en büyük açmaz, Kıbrıs sorununun, her geçen gün, biraz daha AB'nin iç sorunu haline gelmekte oluşudur. Bugüne kadarki süreci hatırlayalım: Kıbrıs'ta bir çözüm planının işlemesi, Türkiye tarafından ancak Avrupa Birliğine tam üyelik süreciyle doğrudan ilişkilendirilmesi durumunda işlevsel bir nitelik taşıyabilirdi. Dolayısıyla, Türkiye, böyle bir süreci güvence altına alacak bir formül geliştirmek zorundaydı. Ancak, Türkiye, Annan Planına dayalı Birleşmiş Milletler sürecini işletmekte gecikti ve Kıbrıs'ta, Güney Kıbrıs Rum Kesiminin AB'ye tam üyeliği güvence altına aldığı Aralık 2003 tarihinden önce referanduma gidilmesini, maalesef, sağlayamadı.

Hükümet, AB'nin baskısına dayanamayarak, içinde Kıbrıs Rum İdaresinin "Kıbrıs Cumhuriyeti" şeklinde ifade edildiği Gümrük Birliği Ek Protokolünü 29 Temmuzda imzaladı. Ek protokolün hükümetçe imzalanması, diplomatik tanıma anlamına gelmemekle birlikte, bir "de facto" tanıma durumu yaratmıştır; yani, fiilî bir nitelik taşımaktadır. AB sürecinin Kıbrıs sorunuyla ilişkili ayağını yönetememiş, inisiyatif almakta gecikmiş bulunan hükümet, bugün, ek protokol üzerinden, manevra yeteneğini kaybettiğimiz kısır bir alana sıkışmamıza da yol açmıştır.

Bugün itibariyle esas sorun, bu durumun yaratacağı fiilî sonuçlarla Türkiye'nin nasıl baş edeceği ve Türkiye'nin çıkarlarını korumakta hangi önlemlerin geliştirileceğidir. Sayın hükümet, bu konuda bizi bilgilendirmek ve tatmin edici açıklamalar getirmek yerine, içpolitika kaygılarıyla konuyu gözden uzak tutmaya çalışmaktadır; ama, sayın hükümet, bilmeli ki, kendisinin razı olduğu her tavize, millet ve bu milletin meclisi asla razı olmayacaktır. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

Sayın hükümet… Kıbrıs millî davasına sakat yaklaşımı, işlenen hatalar asla affedilemez. Sayın Başbakan ve Dışişleri Bakanının basında yer alan "Suriye nasıl Lübnan'dan çıkarıldı ise bizi de Kıbrıs'tan tıpış tıpış çıkarırlar" sözleri devlet adamlığıyla bağdaşmamaktadır. Bunu, üzüntüyle karşıladığımızı da ifade etmek isterim.

Sayın hükümet, taviz vermekle bir yere varılamayacağını, verilenin geri gelmeyeceğini, tavizin sonu olmadığını mutlaka kabul etmelidir. Anavatan Partisi olarak hükümeti bir kez daha uyarmak istiyoruz; unutmayın ki, Kıbrıs sorununda boşa geçen her dakika, Türkiye'ye ve Kıbrıs Türk toplumuna ihanet demektir. Boşa geçen her dakika, Güney Kıbrıs Rum kesimi üzerinden Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklerinin yarınına ipotek koymak demektir.

Değerli milletvekilleri, sayın hükümetin, işbaşına geldiğinden beri, Türk dünyasına karşı ilgisiz kalması da dikkat çekicidir. Orta Asya, Kafkaslar, iktidarın diplomasi coğrafyasının, maalesef, dışına itilmiştir; sözü edilmiyor. Çıkış noktamız ve güç kaynağımıza sırt çevirmek garip olmaktadır; ziyaretler, temaslar kesilmiştir. Dış seyahat için vesile üreten Sayın Başbakan ve Yardımcısının, bölgeyi cazip görmedikleri anlaşılmaktadır. Hükümetin bıraktığı boşluğu özel sektör dolduruyor. Bu tutumun makul bir izahı bulunduğu da söylenemez.

Türkiye'nin AB 'ye tam üyelik süreci, Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin tamamı için yeni fırsat ve imkânlar barındırmakta, bu ülkelerin geleceğinin stratejik açılımları için de yeni yönelim ve hedefler belirlemelerine yardımcı olacak bir konjonktür barındırmaktadır. Türkiye'nin AB'ye tam üyelik yönünde alacağı mesafe, Türk cumhuriyetlerinin Batı dünyasıyla bütünleşmesinin de anahtarını oluşturmaktadır.

Soğuksavaşla birlikte kalkan Yalta düzeni yerine henüz yeni bir dünya düzeni kurulabilmiş değildir. Tek kutuplu dünyada Amerika Birleşik Devletleri sahneyi işgal etmekte, global bir rol oynamaktadır. Uzakdoğu'da yükselen güçler var; Japonya yanında Çin ve Hindistan öne çıkmaktadır. Avrupa Birliği, ekonomik bir dev olmakla beraber, siyasî bir rol ve etkinliğe sahip değildir. Dengeler, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Japonya ve Hindistan arasında oluşmaktadır. 19 uncu Yüzyıl Avrupa yüzyılı, 20 nci Yüzyıl Amerikan yüzyılı oldu; 21 inci Yüzyılın Asya-Pasifik yüzyılı olacağını söylemek yanlış olmaz.

Türkiye'nin bütün ümit ve politikasını Avrupa Birliğine bağlaması doğru değildir. AB içinde Türk kimliğine helal getirmeden Türkiye olarak bulunmak, birinci tercihimizdir; fakat, bu, tercihtir, mahkûmiyet değildir. Sayın hükümet, Uzakdoğu'yu sadece turistik coğrafî bölge olarak görüyor. Türkiye'nin, global dengeleri dikkate alarak, dünyadaki yer ve rolünü tayin etmesi gerekir. AB müzakere süresince daha güçlü olabilmemiz için, unutmayalım ki, AB dışı ülkelerle ve uluslararası birliklerle de ilişkilerimizi güçlü tutmak zorundayız. Türkiye'nin, global dengeleri dikkate alarak dünyadaki yer ve rolünü tayin etmesi gereği, bir kat daha artmıştır. Günübirlik politikalar, gündemi belli olmayan seyahatlerle, ortaya, tutarlı, etkin, sağlıklı bir dışpolitika koymak imkânı yoktur.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin, uluslararası topluluğun güçlü, saygın, sözü dinlenir, sözüne kulak verilir bir üyesi olabilmesi için, iltifat kaynağı olarak milletini gören, gücünü milletinden alan bir ülke olması şarttır; bu da, incelikli bir diplomasi, kıvrak bir manevra yeteneği, öngörü ve senaryo üretebilme becerisini de istiyor. Bunları başarıyla uygulayamazsanız hiçbir şey elde edemezsiniz; daha kötüsü, mevcudu da koruyamaz, zarar verirsiniz. Türkiye, bugün, uluslararası planda zarara uğrayan, elindekileri kullanamayan, elindekileri hiçbir kazanım olmaksızın tek tek kaybeden bir ülke haline gelmek üzeredir. Tecrübesizlik, hazırlıksızlık, donanımsızlık ve vizyonsuzluk, uluslararası ilişkilerin en büyük düşmanı ve en büyük handikabıdır. Atılan her yanlış adımın on yıllara mal olma riski vardır. Atılan her yanlış adım, Türkiye'nin geleceğine ipotek koymaktır. Atılan her yanlış adım, ülkeyi tehlikeli maceralara, tehlikeli kamplaşmalara sürüklemektir. Oysa, Türkiye, cesaretin ve sorumluluğun ülkesi olmak durumundadır. Sorumsuzca yapılan her plan, sorumsuzca atılan her adım, sorumsuzca verilen her beyanat, sorumsuzca yapılan her görüşme, sorumsuzca gerçekleştirilen her müzakere, Türkiye'nin elini zayıflatıyor. Bakanını tekzip eden bakanlık, Başbakanın, aslında, herkesin anladığını kastetmediğini söyleyen Başbakanlık Sözcüsü -ki, eğer, bu kadar çok çalıştırırsanız, Sayın Akif Beki, bir gün, görevden affını da isteyebilir- bu manzaralar, ciddî bir devlet geleneğine sahip olan Türkiye Cumhuriyetine yakışmamaktadır. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

EDİP SAFDER GAYDALI (Devamla) - Bitiriyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN - Buyurun efendim, eksüre verdim, konuşmanızı tamamlayın lütfen.

EDİP SAFDER GAYDALI (Devamla) - Süreci yönetecek bilgiden yoksun olmak, hedeflere ve fırsatlara değil de tehditlere odaklanmak, risk üstlenme cesareti gereken durumlarda günü kurtarmaya, durumu idare etmeye soyunmak, kritik anlarda stratejik bakıştan ve öngörüden yoksun bir biçimde, güya cesur, oysa, körce çıkışlar yapmak, Türkiye'nin elini zayıflatmaktadır.

Devlette, kadroları, olayların evveliyatından haberdar etmenin bir yolu da tutanaktır. Çok üzülerek görmekteyim ki, resmî sıfatla yapılan görüşmeleri tutanak altına alma geleneğimizden, bu hükümet döneminde, zaman zaman imtina edilmektedir.

Ayrıca, Dışişleri gibi köklü bir bakanlığımızın çok değerli yetişmiş tercümanları dururken, milletvekillerine tercümanlık yaptırmanın da mantığını çözebilmiş değilim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; müsaadelerinizle, son olarak bir noktaya işaret edeceğim. Bizim devlet ve demokrasi teamülümüz icabı, Millî Savunma, Dışişleri ve Millî Eğitim Sayın Bakanları, partizanlık ve iç siyasî çekişmelerin üstünde kalmaya, bulundukları makamın gereği dikkat ederler. Mevcut hükümette, Millî Savunma Sayın Bakanı bu konuda itina göstermekte, Sayın Dışişleri Bakanımız ve Sayın Millî Eğitim Bakanları, aslî vazifelerini ikinci plana atarak içpolitikaya karışmakta, parti sözcülüğü ve partizanlık yapmaktadırlar. Bunu yadırgadığımızı da ifade etmek istiyorum.

Her şeye rağmen, millî dış konularda, her zaman iktidarın yanında olacağımızın bilinmesini arz eder, Yüce Heyetinize en derin saygılarımı arz ederim. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Edip Safder Gaydalı (Bitlis). “2006 merkezi bütçe kan.tas.(dışişleri bak., tarım ve köy işleri bak.,tarım reformu genel müd.,köy hizmetleri gen.müd.) onikinci tur”. TBMM Genel Kurulu, 38. Birleşim tutanağı, 21 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/edip-safder-gaydali-22-2005-12-21-2006-merkezi-butce-kan-tas-disisleri-bak-tarim-ve-koy-isleri-bak-t (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
