# Çevre kanununda değişiklik yapılması kanunu (s.s 871)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Edip Safder Gaydalı (Bitlis)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 93. Birleşim
- **Tarih:** 25 Nisan 2006
- **Gündem:** ÇEVRE KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI KANUNU (S.S 871)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/edip-safder-gaydali-22-2006-04-25-cevre-kanununda-degisiklik-yapilmasi-kanunu-s-s-871

> Edip Safder Gaydalı, 25 Nisan 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 93. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: ÇEVRE KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI KANUNU (S.S 871)); konuşma 1.484 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA EDİP SAFDER GAYDALI (Bitlis) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; sözlerime başlamadan önce Yüce Heyetinizi en derin saygılarımla selamlıyorum.

Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının geneli üzerinde Anavatan Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere huzurlarınızda bulunuyorum.

Değerli milletvekilleri, günümüz dünyasının en önemli gündemini oluşturan çevre, tüm değerleriyle korunması gereken bir bütündür. Bir ilişkiler bütünü olan çevrenin bozulması ve çevre sorunlarının ortaya çıkması, genellikle insan kaynaklı etkenlerin doğanın ilişkiler sistemini ve dengelerini bozmasıyla başlamıştır.

Doğa sınırsız bir kaynak değildir; kendini yenileme kabiliyeti sınırlıdır. Bozulan ekolojik dengenin yeniden oluşması zor, hatta imkânsızdır.

Çevre konusundaki sorumluluk sadece bizim hayatımızla değil, bizden sonraki nesillerin ve hatta yeryüzündeki tüm canlıların varlığıyla da ilgilidir.

Bizim inancımıza göre insan, yaratılmış varlıkların en şereflisidir, en kutsalıdır. Bütün varlıklar insanın istifadesine sunulmuştur. Ancak, bunun bir haddi vardır. Bugün insanlık, maalesef, bu haddi aşmıştır.

Bilindiği gibi görüşmekte olduğumuz tasarı, 1983 yılında yürürlüğe girmiş olan 2872 sayılı Çevre Kanununda köklü değişiklikler öngörmektedir. Bu tasarı eski kanunu değiştirmenin ötesinde yepyeni bir kanundur. Üstelik bu tasarı, ilk olarak 1995 yılında Meclise sunulmuştur. Tasarının bugün görüştüğümüz metni ile 1995 yılında Meclise sunulan metni arasında da çok ciddî farklılıklar vardır. Dolayısıyla, aslında, yeni bir kanun olarak hazırlanması gereken bu çalışma, ilgili komisyonda ve alt komisyonda yeni baştan düzenlenmiş ve mantığından ifadelerine kadar her bakımdan farklı bir tasarı olarak önümüze gelmiştir. Komisyonda ve alt komisyonda yapılan tartışmalara baktığımızda, konunun, sağlam teknik hazırlığa dayalı bir tasarının tartışılmasından ziyade, yeni bir tasarı hazırlanması şeklinde ele alındığı görülmektedir. Görüştüğümüz tasarının zihnî ve teknik altyapısındaki eksiklikler, tıpkı Türk Ceza Kanununda olduğu gibi, kısa bir süre sonra, bugün, burada görüştüğümüz kanunda değişiklik ihtiyacının ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Halbuki, bu kanun değişikliğiyle "sürdürülebilir çevre" ve "sürdürülebilir kalkınma" kavramları doğrultusunda, evlerden büyük sanayi tesislerine, en küçük işletmelerden belediyelere kadar tüm kurumları ilgilendiren ciddî yükümlülükler ve müeyyideler getirilmektedir. Böylesine köklü değişiklikler getiren bir kanunun, 1994 yılında hazırlanıp 1995 yılında Meclise sunulmuş bir tasarının delik deşik edilmesi suretiyle hazırlanması yerine, günün ihtiyaçları ile ilgili kesimlerle varılan konsensüs doğrultusunda yeni bir çalışma olarak komisyona ve Genel Kurula getirilmesi çok daha doğru olurdu. İşin doğrusu, bu yasanın, çevreye verilen önemden ziyade, Avrupa Birliği uyum sürecinin gereği olarak gündemine alındığı; dolayısıyla, bütüncül bir yaklaşım yerine, yama anlayışıyla hareket edildiği de anlaşılmaktadır.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı raporunda en dikkati çeken tespitlerden biri de, Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliğinin uygulama sürecinde istenen başarının elde edilemediğinin açıkça belirtilmesidir. Aynı bölgede yer alan aynı işleve sahip kuruluşların her birinden ayrı ayrı çevresel etki değerlendirme raporu istenmesi, yatırımları ilave külfetlere sokmakta ve zaman kayıplarına yol açmaktadır. Kimi durumda yatırımcı ile vatandaşı karşı karşıya getiren, kimi durumda yatırımların bir yıla varan sürelerde gecikmesine yol açan bu soruna mutlaka bir çözüm getirilmesi gerektiğini ifade etmek istiyorum. Benim tespitim, görüşmekte olduğumuz bu yasa, ÇED raporu alınması safhasındaki bürokratik işlemlerin istenilen seviyeye indirilmesini sağlama kabiliyetinden yoksundur. Bu kanun, genel olarak, elbette, Türkiye için bir ihtiyacı karşılamaktadır. Diğer bir konu gibi, çevre yönetimi alanında, kamu kurumları arasında görev, yetki ve sorumluluk karmaşası bulunduğu bilinmektedir. Görüşmekte olduğumuz Çevre Kanunu Tasarısı bu karmaşayı kısmen azaltacak hükümlere de sahiptir. Ancak, Çevre ve Orman Bakanlığının, yasadaki hükümleri hayata geçirecek insan kaynağına ve teknik altyapıya sahip olduğunu söyleyebilmek de, maalesef, güçtür. Kanunda öngörülen uzman yardımcılarının alınması, yetiştirilmesi ve gerçek anlamda çevre uzmanı olarak işlev görebilmeleri için uzun yıllar geçmesi gerekmektedir. Oysa, uygulama, kanun çıkar çıkmaz başlayacaktır. Üstelik, Bakanlığın mevcut personelinin özlük haklarını düzelterek daha verimli çalışmalarını sağlayacak madde komisyonda tasarı metninden çıkarılmıştır.

Kanunların, ihtiyacı karşılayacak şekilde yapılmasının yanı sıra, bu kanunları uygulayacak yeterli personelin gerekliliği ve denetim mekanizmalarının varlığı da en az kanunların kendisi kadar önemlidir. Hâlâ yürürlükte bulunan 2872 sayılı Çevre Yasasının tüm caydırıcılık ve ceza maddelerinin tam olarak uygulandığını iddia etmemiz mümkün değildir.

Kanunların caydırıcılık etkisinin olabilmesi için hükümetlerin gerekli iradeyi ve hassasiyeti göstermelerinin yanı sıra, gerekli uygulama ve kontrol mekanizmalarının varlığı ve vatandaşların, kanunun uygulanması hususunda yardımcı olma bilincinin varlığı da gerekmektedir. Çevreyi kirletici faaliyetlerin gizliden, hiçbir kimseye görünmeden yapılması imkânsızdır. Bu sebeple, çevre bilinci gelişmiş bir toplumdan daha etkin bir kontrol mekanizmasının varlığı söz konusu olamaz. Çevre kirliliği konusunda herhangi bir insanın, bana dokunmayan yılan bin yaşasın deme imkânı yoktur. Çünkü, bu yılanın dokunmayacağı kimse yoktur.

Diğer taraftan, vatandaşın ihbarda bulunma mekanizmalarının kolay, ulaşılabilir olması ve ihbar edenin kesin olarak gizli kalabilmesinin mekanizmalarını kurmak gerekir.

Son dönemlerde gündeme gelen varil olayında, varillerin herkesin gözü önünde toprağa gömülmüş olma gerçeği, bizleri derinden düşündürmesi gereken bir vakıadır.

Tasarıda, televizyonlarda ve radyolarda çevre bilincinin geliştirilmesine yönelik olarak programlara yer verilmesi amir hükmü getirilmektedir. Bu programların sürelerinin alt limiti, televizyonlar için ayda en az iki saat, radyolar için yarım saat olarak belirlenmiştir. Bu sürelerin yeterli olduğunu söylemek, maalesef, mümkün değildir. Ayrıca, bu programların içeriğinin ve formatının konuyla ilgili kamu ve sivil toplum üyelerinden oluşacak bir uzman ekip tarafından yönlendirilmesi, kanımca, uygun olacaktır.

Değerli milletvekilleri, bir diğer dikkat çekici konu, tasarının Genel Kurula kadar geliş aşamasındaki özensizliklerin, kanunun, tanımlar, cezalar ve yükümlülükler ağırlıklı bir metin haline dönüşmesine yol açmıştır. Özellikle yükümlülükler bölümü, belediyeler, organize sanayi bölgeleri, sanayi kuruluşları ve yerleşim birimleri için on milyarlarca YTL'lik yatırım yapılmasını da gerektirmektedir. Bu yatırımlar için birbuçuk yıl ile altı yıl arası süreler verilmektedir. Verilen sürede söz konusu tesislerin kurulmaması halinde, 10 000 YTL ile 50 000 YTL arasında değişen cezalar öngörülmektedir.

Ülkemizdeki 3 225 belediyeden 44'ünde fiziksel, 65'inde biyolojik, 3 tanesinde ileri arıtma olmak üzere, toplam 112'sinde arıtma tesisinin mevcut olduğu, kanalizasyona sahip belediye sayısının sadece 1 879 olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, sorunun derinliği ve gerekli malî kaynağın büyüklüğü de çok daha iyi anlaşılabilir.

Kanalizasyona ve arıtma tesisine sahip olmayan belediyelerin çoğunluğunun küçük yerleşim birimleri olması, sorunu ortadan kaldıran veya meşrulaştıran bir husus değildir. Özellikle turistik bölgelerde ve kıyı kesimlerinde, küçük de olsa, yerleşim birimlerinin kanalizasyon ve arıtma tesisine sahip olmalarının önemi açıktır.

Organize sanayi bölgelerinde de durum çok parlak değildir. Ülkemizde, 59 organize sanayi bölgesinden sadece 17 tanesinin arıtma tesisi işletmededir, 9 organize sanayi bölgesi atıklarını belediye arıtmasına bağlamıştır, 18 tanesinin arıtma tesisi de proje ve inşaat aşamasındadır, 15 organize sanayi bölgesinde ise, arıtma tesisiyle ilgili hiçbir çalışma, maalesef, yoktur.

Diğer atıklar konusunda da durum aşağı yukarı aynıdır. Evsel atıkların üçte 2'si vahşi depolama denilen yöntemle muhafaza edilmektedir; yani, bu atıklar, toplanıp herhangi bir işleme tabi tutulmaksızın doğaya bırakılmaktadır.

Endüstri kaynaklı atık suların da yüzde 70'i doğaya salınmaktadır. Görüldüğü gibi, kanun teklifinin geçici 4 üncü maddesinde ifade edilen atık su arıtma ve evsel nitelikli katı atık bertaraf tesisi kurma zorunluluğu, üstesinden öyle kolayca gelinebilecek bir husus değildir. Buradaki hedeflere ulaşabilmesi için yılda en az 7-8 milyar avroluk yatırım yapılması gerekmektedir.

Belediyelere ve diğer kuruluşlara atık su arıtma ve katı atık bertaraf tesisi kurma zorunluluğu getirilirken, bunun finansmanına ilişkin herhangi bir düzenleme, maalesef, yoktur. İşçisine, memuruna maaş veremeyen belediyelerin veya üyelerinin temel altyapı ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan sanayi bölgelerinin nasıl atık su arıtma ve katı atık bertaraf tesisi kuracakları da meçhuldür.

Aynı şekilde, Bakanlığın, bu projeler için hangi kaynaktan krediyle kaynak vereceği de belirsizdir. Mevcut finansman kaynaklarıyla ihtiyaç duyulan finansman arasında fevkalade büyük uçurumlar vardır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri kâğıt üzerinde alınan kararlar ile uygulama arasında ortaya çıkan farklılıklardır; tıpkı burada olduğu gibi. Kurumlara güçlerinin çok üzerinde yatırım yapma zorunluluğu getiren kararlar alıyoruz; ancak, bunun kaynağını göstermiyoruz. Dolayısıyla, bu tasarıda öngörülen cezalar, bir süre sonra, merkezî idarenin belediyeler ve sanayi kuruluşları üzerinde bir baskı aracı olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımayacaktır. İşin içine kayırmacılık girecek, işin içine partizanlık girecek, işin içine başka şeyler girecek, kanunda öngörülen amaç hâsıl olmayacak; ama, zor şartlar altında hizmet vermenin, üretim yapmanın mücadelesini verenler mecburen bu sıkıntıyı da sırtlayacaklardır.

Esasen, bu kanunun birçok maddesine ilişkin uygulanabilirlik sorunu komisyonlardaki görüşmeler sırasında dile getirilmiştir. Bu yöndeki itirazlar çok fazla dikkate alınmamış ve işin nereye kadar gidebileceği, uygulamaya bırakılmıştır. Örneğin, kanunla Yüksek Çevre Kurulu öngörülüyor. Kurulun, yılda en az bir defa, Başbakan veya Çevre ve Orman Bakanının başkanlığında toplanacağı belirtiliyor, bu Kurulun görevleri sayılıyor.

Bilindiği gibi, ülkemizde bunun benzeri çok sayıda kurul vardır. Bu kurullardan birkaç tanesi hariç hiçbiri gerçek anlamda etkinliğe, sorun çözücü, yol açıcı vasfa sahip değildir. Yüksek Çevre Kurulunun da, istişarî, bağlayıcı karar alma zorunluluğu olmaması sebebiyle, etkin olma ihtimali zayıf bir yapı olarak doğma ihtimali oldukça yüksektir.

Konutlar için öngörülen kirlilik cezalarının uygulanmasında da ciddî sıkıntılar yaşanacağı açıktır. Konutlara yol açacakları kirlilikten dolayı kesileceği belirtilen 150 ile 600 YTL arasındaki cezalar, altyapısı sağlıklı kurulmamış yerler ile dağınık yerleşim birimlerinde kamu kuruluşları ile vatandaşı karşı karşıya getirecektir. Bu hükmün de bir süre sonra uygulanamaz hale gelmesi, maalesef, kaçınılmaz olacaktır.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kanun tasarısının sadece uluslararası mevzuata uyum açısından değil, uygulanabilirlik açısından da gözden geçirilmesinde fayda gördüğümüzü belirtmek isterim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz yasa tasarısının önemine binaen Anavatan Partisi olarak kapsamlı bir çalışma yapmış olmamıza rağmen, İktidar Partisinin oylarıyla yasa tasarısının temel yasa olarak görüşülme kararı alınmış olması, katkılarımızı istediğimiz oranda sağlama imkânımızı, maalesef, kaldırmıştır. Böylesine önemli bir yasanın hazırlık aşamasındaki dağınıklığın, Genel Kurulda detaylı bir görüşme çalışmasıyla düzeltilmesi, kanımca, uygun olacaktı, maalesef, bu imkân da mümkün olamamıştır.

Kanunun, milletimize ve gelecek nesillerimize hayırlı olması dileklerimle, Yüce Heyetinize en derin saygılarımı arz ederim. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Edip Safder Gaydalı (Bitlis). “Çevre kanununda değişiklik yapılması kanunu (s.s 871)”. TBMM Genel Kurulu, 93. Birleşim tutanağı, 25 Nisan 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/edip-safder-gaydali-22-2006-04-25-cevre-kanununda-degisiklik-yapilmasi-kanunu-s-s-871 (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
