# Milletvekili genel seçimlerinin yenilenmesi hakkında (s.s.1407)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Edip Safder Gaydalı (Bitlis)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 98. Birleşim
- **Tarih:** 3 Mayıs 2007
- **Gündem:** MİLLETVEKİLİ GENEL SEÇİMLERİNİN YENİLENMESİ HAKKINDA (S.S.1407)
- **Tutanak (TBMM):** https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c155/b098/tbmm221550980517.pdf
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/edip-safder-gaydali-22-2007-05-03-milletvekili-genel-secimlerinin-yenilenmesi-hakkinda-s-s-1407

> Edip Safder Gaydalı, 3 Mayıs 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 98. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: MİLLETVEKİLİ GENEL SEÇİMLERİNİN YENİLENMESİ HAKKINDA (S.S.1407)); konuşma 1.884 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA EDİP SAFDER GAYDALI (Bitlis) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; sözlerime başlamadan yüce heyetinizi en derin saygılarımla selamlıyorum.

22'nci Dönemin sonuna geldik. Şöyle geçti, böyle geçti. Biraz sonra, bu Meclis kararı Türkiye Büyük Millet Meclisinde oylanacak. Her zamanki son sahneyi tekrar söyleyeyim: Herkes bu kararı ayakta alkışlayacak, birbirine sarılacak. Bu sarılma bir veda mı olacak, bir kutlama mı olacak, bunları hep birlikte yaşayacağız. Sevinç çığlığı atarak birbirini kucaklayan arkadaşlarımızın bir daha bu sıralarda oturmadığını da gördük, ama gönül isterdi ki kader birliği yaptığımız bu arkadaşların tümüyle önümüzdeki dönem yine hep beraber olalım.

Şimdi, konuşmalara baktım, çok değerli Grup Başkan Vekili Sayın Fatsa'yı ve Cumhuriyet Halk Partisinin çok değerli Grup Başkanvekili Koç'u dinledim. Bu aradan geçen dört buçuk sene zarfında gördüm ki, meğerse Türkiye'yi geren ne iktidar partisiymiş ne ana muhalefet partisiymiş. Birbirlerini, ortalığı germeyelim diye ikaz ediyorlar. O zaman soruyorum: Peki, iktidar partisi ve ana muhalefet partisi Türkiye'yi germiyorsa kim geriyor? Yani, 20 kişilik Grubumuzla biz mi geriyoruz? Bakın, iyi bir sınav vermedik değerli arkadaşlarım, maalesef iyi bir sınav vermedik.

Şimdi, dün bir öneri geldi Anayasa Komisyonuna. Anayasa Komisyonunun üyesiyim. Bu önerge gelirken bile bir telaş, bir acelecilik, bir "Biz iktidarız, ne dersek yaparız, bizim dediğimiz olacak..." Bırakın, demokrasilerde böyle şey olmaz. Demokrasi uzlaşma rejimidir. Şimdi, üç grupla müştereken oturup bir tarih belirlenebilseydi kötü mü olurdu?

O kadar acele edilmiş ki, iktidar partisi gidip Yüksek Seçim Kuruluna sorma zahmetinde bile bulunmuyor: "Ya siz bunu ne zamanda yetiştirebilirsiniz? Bize bir takvim verin de ona göre bir önerge hazırlayalım." "Canım, biz bir önerge verelim de Yüksek Seçim Kurulu ondan sonra itiraz eder, ona, yukarıda olmazsa, aşağıda, Genel Kurulda uyarız." Bakın, acelecilikle bir yere varmamız mümkün değil.

Şimdi, bakıyorum, bir Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci geçiriyoruz. Şöyle bir bakıyorum 350 kişilik AK Parti Grubuna, burada Cumhurbaşkanlığı yapacak kapasitede, nitelikte 100'ün üzerinde arkadaşımı sayabilirim, 100'ün üzerinde arkadaşımı sayabilirim. Bunu gayet güzel, şerefle, onurla da yapabilecek nitelikte arkadaşlarımız var. Peki, neden böyle bir uzlaşma zemini aramadık da, illa, yine her şeyde olduğu gibi "benim dediğim dedik, ben bilirim, ben yaparım" edasıyla bu noktaya getirdik?

Bakın, iki partinin çok saygın iki genel başkanı bundan on gün evvel müştereken bir basın toplantısı yaptılar. Dediler ki: "Bu turlar henüz başlamadı. Gelin, bir erken seçim kararı alalım. Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararlarını mahkemeye götürmeyelim, mahkemeye taşımayalım." Şimdi geldiğimiz nokta ne? Ne oldu? Bu işten kim kârlı çıktı? Eğer o gün böyle bir seçim kararı alabilmiş olsaydık, şu anda Türkiye nerede olurdu?

Dün, Sayın Başbakanımız konuşma yapıyor grupta. O konuşmanın heyecanı içinde söylenmiş bir söz de olabilir. "İşte, demokrasiye kurşunlar sıkıldı." şu, bu falan. Hiçbir yere kurşun murşun sıkılmadı. Aslında kurşun sıkmak isteyen iki taraf var. Biri iktidar tarafı, biri ana muhalefet tarafı. Ha, onların da içinde mermi yok, onların da içi kurusıkı. Her ikisi birbirine sıkıyor, arada barut izleri de bizleri etkisiz hâle getiriyor. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Bütün hikâye bu, bütün hikâye bu. Bakın, bunları yapmaya hakkımız yok. Demokrasi, bir çelik çomak oyunu da değildir.

Şimdi gideceğiz. 22 Temmuza itiraz edecek hiçbir kimse yok. Tabii, zaten buna itiraz edersek, siyasi parti olarak kendi varlığımızı inkâr etmiş oluruz. Ha, CHP'nin birtakım şeyleri vardır, onu da saygıyla karşılıyorum, birtakım gerekçeleri olabilir. Şimdi, gerekçelerden birini de -Cumhuriyet Halk Partisi söylemedi- ben söyleyeyim. Dün Yüksek Seçim Kurulu Başkan Vekili Anayasa Komisyonunda söyledi, dedi ki: "Bakın, yeni bir seçmen tüzüğü hazırlanıyor. Bunlar henüz güncelleş- medi. Haziran sonunda bunlar güncelleşecek." Ha, bu güncelleştiğinde ne olacak? Belki bazı illerin milletvekili azalacak, bazı illerin milletvekili buna göre artacak. Şimdi, Temmuz ayında bir değer- li milletvekilim çıkıp "Ya kardeşim, benim ilimin milletvekili beşti, yediye çıktı, bu bana bir haksızlıktır." demeyecek mi? Diyecek. Sadece o milletvekili değil, o ildeki tüm vatandaşlarımız da söyleyecek. Diyecek ki: "Bu, 2002'deki sayımdır. 2002'deki sayım güncelliğini yitirmiştir, artık bu güncel değildir. Yeni yapılan sayıma göre benim milletvekili sayım beşten yediye çıkmıştır ve ben Türkiye Büyük Millet Meclisinde yedi olarak temsil edilemiyorum." diye isyan edecek. Şimdi ona ne cevap vereceğiz? Bakın, bunları hep... Burası Türkiye Büyük Millet Meclisi, burası çok ulvi bir çatı. Burada bunların hepsini enine boyuna değerlendirmemiz lazım ve bir karar vermemiz lazım.

22 Temmuz hayırlı olsun, hepimize hayırlı olsun. 22 Temmuzda sandığa gidilecektir, şu veya bu şekilde halk kendi kararını verecektir.

Şimdi bir süreç daha yaşıyoruz. Anayasa... Cumhurbaşkanını halk seçsin. Doğrudur. İki yıldır bunu biz söyledik. İki yıldır söyledik. Bizi ziyarete gelen iktidar partisi mensuplarına, çok değerli büyüklerine bunu biz öneri olarak ilettiğimizde "Zaman yok, yetişmez." dediler. Peki, on beş gün önce "Yetişmez." denilen bu Cumhurbaşkanını halkın seçmesi önerisi, ne oldu da birdenbire yetişir oldu? On beş gün önce yetişmiyordu bu.

Şimdi, bakın, şapkayı önümüze koyup düşünmemiz lazım. Türkiye hepimizin. Birbirimizi kucaklamamız lazım. Onlar, ötekiler, bunlar diye Türkiye'yi bölerek, kamplara ayırarak bir yere varamayız. Bu aile içinde bölünmelere sebebiyet verir, bu köylerde bölünmelere sebebiyet verir, bu şehirlerde bölünmelere sebebiyet verir; bu işten kârlı hiç kimse çıkmaz, hiç kimse çıkmaz. Biz-öteki diye bir şey yok, hepimiz biziz. Hepimiz bu geminin içinde yaşıyoruz, herkes birbiriyle kardeş. Kaderimiz bir, yolumuz bir. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Bu duygu ve düşüncelerle hareket etmek mecburiyetindeyiz.

Değerli arkadaşlarım, Cumhurbaşkanlığı seçimi süresince Türk siyasetinin içine düştüğü tablodan memnun olan hiçbir vatandaşımızın olduğunu da sanmıyorum. Türk siyasetini tıkanmanın eşiğine getirenler, bu aşamada siyasetin önünü nasıl açarız diye düşünmek yerine, bu yaratılan gerilimden nasıl bir siyasi fayda sağlarız çabası içine girmişlerdir.

Sayın Başbakan, demokrasiye kurşun sıkıldığı iddiasında bulunarak, ana muhalefet partisini kurşun sıkan olarak ilan etmiştir. Faili kim olduğu hususunda herkesin kendine uygun iddiası olsa da ortak kanaat demokrasinin yara aldığıdır. Sayın Başbakan, ana muhalefet partisinin demokrasiye kurşun sıktığını söylemekte, ama kurşun sıkılan bu silahı da ana muhalefet partisinin eline tutuşturan, bu imkânı yaratan, maalesef, Sayın Başbakanın kendisidir, demokrasiyi sadece çoğunluk rejimi olarak algılamasıdır.

Demokratik rejimde uzlaşmayı sağlamadaki başarı görevi iktidarındır. Ama, üzülerek belirteyim ki, şu anki iktidarın uzlaşmadan uzak durduğu da açık bir gerçektir. Bugünün şartları altında dahi, sayın iktidar, hâlâ bir adım atmıyor, atacak gibi yapıyor sadece ve sonra herkesin peşinden gelmesini istiyor. Oysa, uzlaşmayı arayan, adım atmadan adımın ne olacağı konusunda muhataplarıyla istişare yapar. Sayın iktidar ne yaptı? Yaşamakta olduğumuz Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde adaylarını açıklamayı son dakikaya bıraktı ve adayının üzerinde uzlaşma talep etti.

Bu dayatmaya uyulmasını istemek, uzlaşma arayan bir zihniyetin talebi olamaz. Sayın Başbakanın, Cumhurbaşkanı adaylarının açıklanmasını son dakikaya bırakmasına gerekçe olarak söylediği "adayın yıpratılmasını engellemek" gerekçesi bile, şeffaf siyaset anlayışına sahip olmadığını, milletin irfanına güvenmediğini göstermektedir. Milletin cumhurbaşkanlığı kişiliği ve yeterliliği hakkında tartışma yapmasını engellemeye çalışmak, en hafif ifadesiyle millete güvenmemektir. Bırakınız, isteyen istediğini lehte-aleyhte söylesin. Millet doğruyu bulabilme kabiliyetini haizdir.

Siyasette tabii ki tartışma olacak, ama bu tartışmadan uzak durmanın yolu oldubittilere sarılmak değildir.

Sayın Gül değerli bir devlet adamıdır. Sayın Gül'ün vasıfları hususunda hiçbir şüphemiz yoktur. Ama, yöntem olarak Sayın Gül'ün isminin son anda açıklanmasının ne faydası olmuştur? Sayın Gül'ün kendi ifadesi: "Ben, milletin önünde olan, tanınan biriyim." Hâl böyleyken, adayın son dakikada açıklanıp, milletin demokratik tartışma ve kamuoyu kanaatinin oluşma sürecine fırsat tanımamak çabasını anlamak imkânsızdır. Eğer gerçek gerekçe adayın yıpranacağı kaygısı değil de başka kaygılarsa, bunları da milletle paylaşmak gerekir. Kapının arkasında başka hesap, kapının önünde başka söylem, eninde sonunda millete yakalanacak bir siyaset anlayışıdır.

AK Parti Grubu, şüphesiz ki, çok değerli arkadaşlarımızdan oluşuyor. Eğer gerçek bir uzlaşma niyeti var olsaydı, üzerinde uzlaşabileceğimiz bir değil, birkaç arkadaşımız da olabilirdi -ki, bunları sözlerimin başında söyledim- ama esasta uzlaşmasız "ben yaparım, olur" zihniyeti, millet önünde görüntüyü kurtarmak için göstermelik uzlaşma arayışlarının millet nazarında karşılık bulması beklenemez.

Anavatan Partisi olarak, iki yıldır, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin görüşlerimizi hiç zikzak yapmadan ifade ediyoruz. İktidar ve ana muhalefet arasındaki karşılıklı gerilim, siyaset sebebiyle Cumhurbaşkanlığı seçiminin Türkiye için bir krize dönüşmesinin çok muhtemel olduğunun uyarısını önceden yapmış ve çözümün, Anayasa'da bir değişiklik yapılarak Cumhurbaşkanını halkın seçmesi yönünde olduğunu her fırsatta söylemiştik. Parti kuruluş bildirgesinde Cumhurbaşkanını halkın seçmesi taahhüdünde bulunan AK Partiye taahhüdünü yerine getirmesi için çağrıda bulunmuş ve koşulsuz desteğimizi ilan etmiştik. Bizleri o dönemlerde "yavru muhalefet" diye küçümseyen sayın iktidar grubu, bugün, şartların dayatması sonucu dediğimiz noktaya gelmiştir. Bugün yaşamakta olduğumuz sorunları, öngördüğümüz için çözüm önerilerimizi ve çözüme koşulsuz destek verdiğimizi izah etmek için, 2005 yılının Temmuz ayında, Sayın Başbakanımızdan, önce randevu talebinde bulunduk. Sayın Başbakanımız, randevumuzu, maalesef, görmezden geldiler. Türkiye'nin sorunlarına çözüm önerilerimizi ve koşulsuz destek taahhüdümüzü, bir mektupla, kamuoyuna da, Sayın Başbakanımıza da duyurduk. Sayın iktidar partisinin yetkililerine de önerilerimizi ilettik; ama, maalesef, yok sayıldık.

Geçtiğimiz iki yıl zarfında, Türkiye'nin iki kutupluluğa doğru sürüklendiğini ve bu iki kutupluluğa sürüklenmenin Türkiye için felaket demek olduğunu her fırsatta belirttik. Hem iktidar tarafını hem muhalefet tarafını, vatandaşların değerleri, inançları ve devletin ilkeleri üzerinden siyaset yapmamaya çağırdık. Böyle bir kutuplaşmanın Türkiye için sakıncalarını anlatmaya çalıştık. Sayın Başbakana yazdığımız mektupta, açıkça, Cumhurbaşkanı seçiminde 5+5 modeline geçilmesini ve seçimin halk tarafından yapılmasını önerdik. Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarında değişiklik yaparak, Türkiye'nin özlediği demokratikleşmenin gerçekleştirilmesi, siyasi etik yasalarının çıkarılması taleplerimizi de ilettik.

İktidarın beşinci yılına gelene kadar herhangi bir yapısal soruna el sürmemeyi tercih eden sayın iktidarın bugün "Cumhurbaşkanlığı seçimlerini halka yaptıralım." demesinin arkasında samimiyet olduğuna inanmak da zor. Eğer samimiyet olduğu iddia ediliyorsa, bir taraftan "Cumhurbaşkanını halka seçtirelim." deyip diğer taraftan Cumhurbaşkanı seçim turlarına devam etmek, samimiyet sahibi olanların bir çelişkisidir. Sayın iktidar hâlâ bir oldubittiye umut bağlıyorsa, çıkmamış candan umut kesilmez diye, bir ihtimal, Cumhurbaşkanını hâlâ bu Meclise seçtirebilirim diye düşünüyor, Cumhurbaşkanını halka seçtirme sözünü sadece genel seçimler için bir propaganda malzemesi olarak düşünüyorsa yine yanlış yapıyor demektir.

Millet, ekseri çoğunluğu, 2002 seçimlerinde AK Partiye tevdi etti; etti ki, mağduriyetlerimi çöz diye. Haklı veya haksız, Sayın Başbakanı mağdur olarak algıladı. Mağdur, mağdurlara sahip olur diye düşündü. Beşinci yıla geldik, milletin mağduriyetinin devam ettiği ortada, ama, hâlâ Sayın Başbakanımız da mağduriyet mazeretleri aramaktadır. İktidar kabiliyetinden yoksun olmanın adını mağduriyet koyma çabasındadır maalesef sayın iktidar.

Sayın iktidar ve ana muhalefet, milletin dinine de sahip çıkmasını, devletine de sahip çıkmasını "olmaz" gibi gösterme çabalarına, gerilim siyasetine katkı sağlamaktadırlar. Oysa milletimiz, hem laik devlet ilkelerine sadakatle bağlıdır hem de inançlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Kişilerin kılık kıyafetlerinin tartışılması utanç vericidir. Hele hele Cumhurbaşkanlığı gibi önemli bir makamın, o makama seçilecek kişinin kimliğinin eşinin kılık kıyafeti üzerinden tartışılması da ayrıca utanç verici bir manzaradır. (Anavatan Partisi ve AK Parti sıralarından alkışlar) Fakat, iktidar partisi ve ana muhalefet, Cumhurbaşkanı seçimi gibi hayati bir konuyu getirip, bu şekilci gerilimden beslenen yaklaşımla sınırlamayı tercih etmişlerdir. "Ya o, ya bu" diye insanlarımızı kamplaştırmışlar, bir üçüncü yolun mevcut olabileceği gerçeğini milletin zihninden uzak tutma çabası içine girmişlerdir. Ama, gerçekler belki gölgelenebilir, ama asla ortadan kaldırılamazlar.

Bugün gelinen noktada milletin ekseriyeti ve siyasi partilerimizin çoğu, Anavatan Partisinin yıllardan beri savunduğu Cumhurbaşkanının halka seçtirilmesi gerektiği noktasında buluşmuşlardır. Umarım bu kanaati taşıyanlar, samimiyetlerinin gereği olarak, ağızlarından çıkan sözlerin gereğini de yaparlar.

Bir noktaya daha değinmek istiyorum müsaadelerinizle. Ekonomiden sorumlu Sayın Bakanımız, Cumhurbaşkanı seçim krizinin ekonominin üzerinde yük oluşturduğunu, her bir puanlık faiz artışının hazine üzerinde 2 katrilyon liralık ekstra yük getirdiğini belirmişlerdir. Doğrudur da. Ama, bu yakınmayı yapan Sayın Bakan, bu krizin asli faili olan Sayın Başbakanı önceden uyarma görevini yaptı mı acaba? Hem iktidar olarak krizin yaratıcısı olup hem de bu krizden milletin zarar gördüğünü söylemek, en hafif deyimiyle, aymazlıktır.

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine karşı çıkanların, milletin demokratik kültürüne ve cumhuriyete bağlılığına inanmaları gerekir. Cumhuriyet bugün dördüncü neslini yetiştirmiştir. Artık, cumhuriyet, cumhuru tarafından korunabilir durumdadır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki tereddütler günümüzde anlamını kaybetmiştir.

Sözlerimi bitirirken tekrar etmek isterim ki, millet cumhuriyete sahiptir ve onu koruma gücüne de maliktir, milletimize güvenelim. Demokrasinin tartışmalarına son verme yöntemi bellidir: Milletin hakemliğine başvurmak.

22 Temmuz hayırlı olsun. Hepinize, en derin saygılarımı arz ediyorum. (Anavatan Partisi ve AK Parti sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Edip Safder Gaydalı (Bitlis). “Milletvekili genel seçimlerinin yenilenmesi hakkında (s.s.1407)”. TBMM Genel Kurulu, 98. Birleşim tutanağı, 3 Mayıs 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/edip-safder-gaydali-22-2007-05-03-milletvekili-genel-secimlerinin-yenilenmesi-hakkinda-s-s-1407 (erişim: 1 Kasım 2026). TBMM kaydı: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c155/b098/tbmm221550980517.pdf

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
