# 2005 mali yılı bütçe kan.tas. (gider,gelir,denge ) maddeler

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Enver Öktem (CHP, İzmir)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim
- **Tarih:** 27 Aralık 2004
- **Gündem:** 2005 MALİ YILI BÜTÇE KAN.TAS. (GİDER,GELİR,DENGE ) MADDELER
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/enver-oktem-22-2004-12-27-2005-mali-yili-butce-kan-tas-gider-gelir-denge-maddeler

> Enver Öktem (CHP), 27 Aralık 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2005 MALİ YILI BÜTÇE KAN.TAS. (GİDER,GELİR,DENGE ) MADDELER); konuşma 1.838 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA ENVER ÖKTEM (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2005 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının 27 nci maddesiyle ilgili, Grubumuz ve şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; üzerinde konuştuğumuz 2005 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının 27 nci maddesi vesilesiyle, hükümetin, sosyal gelişmeler ve bunların etkileşim halinde olduğu dışpolitika yaklaşımlarıyla ilgili görüşlerimi açıklamak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, AKP Hükümeti iktidara geldiğinde, halkımızı derinden sarsan üç temel sosyal sorun vardı; bunlar, işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliğiydi. Yine, hükümet, göreve geldiği zaman, Irak'ın işgali, Kıbrıs ve Avrupa Birliği gibi dışpolitika meseleleri ülke gündeminin en baş konularıydı. AKP Hükümetinin iki yıllık iktidarı boyunca en fazla propagandasını yaptığı konular, Türkiye ekonomisindeki düzelmeler ve dışpolitikadaki başarılar olmuştur. Bu bütçe tartışmalarından da görüyoruz ki, hâlâ bu propaganda yapılmaktadır. Ben, bu konuşmamda, bu iktidarın hem içpolitikasının hem de dışpolitikasının tam bir fiyaskodan ibaret olduğunu aktarmaya çalışacağım. Aslında, bilinen bir gerçeği gözü boyanmışlara da anlatmaya çalışacağım.

Değerli arkadaşlar, iktidar çevrelerinin söylemine göre, ekonomik büyüme son yıllardaki en yüksek seviyeye ulaşmıştır, enflasyon düşmüştür, kişi başına düşen gelir artmıştır. Büyük sermaye TÜSİAD, IMF, ekonominin gidişatından gayet memnundur. Peki, AKP'nin de öncelikli olarak düzelteceğini söyleyerek iktidara geldiği üç temel sorun ortadan kaldırılmış mıdır; hayır; aksine, işsizlik giderek yükselmekte, yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliği artıkça artmaktadır. Yani, iktidarın çevresindeki sermaye çevreleri memnun olsa da, işçinin, köylünün, memurun, üreticinin durumunda bir değişiklik olmamıştır. Büyüme, işsizlik üzerinde olumlu bir etki yaratmadı; son iki yılda hem istihdam azaldı hem de işsizlik arttı. Eksik istihdam edilenlerin de işsizlere katılmasıyla işsizlik oranı ülke genelinde yüzde 15'in üzerine çıktı. Ekonomik büyümeyle birlikte olması gerektiği gibi, dargelirlilerin, ücretlilerin satın alma gücü ve tüketimleri de artmadı. Ülke genelinde haneler tarafından yapılan tüketim ve ücretlilerin gelirleriyle ilgili göstergeler bu durumun tersine bir sonuç göstermektedir. Özel nihai tüketim harcamaları, nüfus artışıyla paralel bir artış göstermiyor. Demek ki, bireyler geçmişe göre daha az tüketiyorlar. Aynı şekilde, istihdama dayalı nüfus artmasına karşın, maaş, ücret ve yevmiyeli çalışanların elde ettikleri gelir de, kriz öncesi değerini aşamamıştır. Nüfusun ücretle çalışan sayısı artarken, millî gelirden aldıkları pay artmamıştır; bir başka deyişle, ücretler gerilemiştir.

Sonuç olarak, ekonomik büyüme, halka, ne iş ne gelir ne de daha fazla tüketim olanağı sağlamıştır. Büyüme, halkın yoksullaşmasıyla birlikte gerçekleşmiştir.

Yine, ücretler, 2001 yılındaki krizden bu yana yüzde 30'un üzerinde gerilemiştir. Yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliği, 2001 krizi dönemindeki uçuruma yakındır. Şu anda asgarî ücret için düşünülen değer, açlık sınırı gelirine bile ulaşamamaktadır.

Peki, ekonomik büyüme olduğuna göre, enflasyon azaldığına göre, buna rağmen halkın büyük çoğunluğunun durumu da düzelmediğine, aksine, daha da kötüleştiğine göre, bu büyümenin getirilerinden kim yararlanmaktadır; elbette, bu iktidarın ekonomi politikasından memnun kalanlar, yani, büyük sermaye. Demek ki, ekonomi büyüdükçe halkımız küçülüyor; ama, büyük sermaye büyüdükçe büyüyor.

İktidarın ekonomideki iyileştirmeleri bununla sınırlı değil. IMF'nin ve ona bağlı büyük sermayenin büyük karnı, işçinin, köylünün, memurun iki lokmasından birini alarak doyacak gibi değil; daha büyük lokmalar istiyor; bu yüzden, özelleştirmelerin de hızlandırılması gerekiyor. Türkiye'nin bütün topraklarının, değerlerinin, nimetlerinin kendi hortumlarına sokulması gerekiyor. AKP bu yüzden iktidara getirilmedi mi?! IMF, bunu yapacak diye, AKP kurmaylarına övgü üzerine övgü düzmüyor mu?!

Peki, şimdi, üzerinde konuştuğumuz asgarî ücretle yaşamaya çalışan, gelecekte başlarına nelerin geleceğini bilemeyen güvencesiz geçici işçiler ne yapacak? Onlar, ülkemizdeki milyonlarca işsizden birisi olmadıklarına şükredip, AKP'ye hayır dualarını mı sunacaklar?!

Onların ve onlar gibi büyüyen ekonomide küçüldükçe küçülen dargelirli, emekçi halkımızın ne yapacaklarını seçim sandığında göreceğiz; yeter ki, o zamana kadar bu iktidarın ateşli ekonomi politikalarından iyice erimeyip, cisim olarak kalabilsinler.

Değerli arkadaşlar, bütçe çalışmaları sırasında gördük, hükümet, ciltler dolusu ekonomik analiz raporları bastırıyor, istatistikler açıklıyor, büyüme rakamları Meclis duvarlarında yankılanıp duruyor; ekonomi kurmayları hamasî nutuklar çekiyor, IMF tebrikleri açıklanıyor. Bütün bunlar bir çıplak gerçeği görmemize engel değil. Yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliği gerçeği gözümüzün önünde. Hükümetin, bu gerçeği görebilmesi için, kafasını tozlu IMF raporlarının içinden çıkarıp, halka bakması gerek; işten atılma tehlikesi yaşayan, karın tokluğuna çalışan işçilerin çalıştığı fabrikaları gezmesi; ekmek için, gübre satmak için pazar bulamayan çiftçileri dinlemesi; yabancı tekellerin hükümdarlığında kepenk indirmek veya bu yabancıya hizmet etmek zorunda bırakılan küçük işletmeciyi, esnafı görmesi gerek; yoksulluk sınırının altında yaşama mücadelesi veren emeklileri, memurları bilmesi gerek; işsizleri, iş bulamayanları, kayıtdışı alanlarda her türlü insanlıkdışı koşullarda çalışan on milyonların ne hissettiğini anlaması gerek. Bütün bunlara rağmen, bu memleketin kaynaklarıyla, bir gecede, bir memurun aylık maaşı kadar para harcayanların, yurt dışında lüks mal, mülk sahibi olanların, ülkemizde gayrimenkul satın alan yabancıların ne kadar çoğaldığını da bilmesi ve gidişatla ilgili kaygı duyması, bir ders çıkarması gerek.

Oysa, hükümetin öylesine çarpık bir yoksulluk anlayışı var ki, yoksullar bile, neredeyse suçu kendilerinde bulacaklar. AKP anlayışına göre, yoksulluğun nedeni, mevcut iktisadî düzen, uygulanan iktisadî politikalar değildir; bu yüzden, iktisadî politikalarla düzeltilmesi de mümkün değildir; çünkü, yoksulluk kaderdir; Allah alınlarına öyle yazmış, yoksul olmuşlar, yoksullaşmışlar. Bu yüzden, yoksulluğu önlemek mümkün değildir. Ancak, onlara, bu kader mahkûmlarına acınır ve bütçe dengelerini bozmadan, onlara, yardım yapılır.

Hükümetin sosyal güvenlik reformu paketi ve sosyal yardım uygulaması da bu anlayışla oluşturulmuştur. Bu anlayış, aslında, kendi yarattığını bilmediği yoksullara ne kadar şefkatli davrandığını göstermesi bakımından da hükümetin övünç kaynağı olabilmiştir. Hatırlarsanız, hükümet temsilcileri, geçen yıl düzenlediği İzmir İktisat Kongresinde sanki büyük bir tespit yakalamışlar gibi, Türkiye'de yoksulluk olduğunu kabul etmişler ve yoksullara yardımı bir şiar haline getirmişlerdi. Değerli arkadaşlar, bu zihniyetle, Türkiye'de yoksulluk iyice artacağı gibi, gelir dağılımı adaletsizliği de daha derinleşecektir. Çünkü, yoksulluğun kader olduğunu düşünen bir anlayış, varsıllığın da kader olduğuna inanır. Bu anlayış, en yüksek gelirli yüzde 1 ile en düşük gelirli yüzde 1 arasındaki gelir uçurumunun yüzlerce kat olmasından etkilenmeyecektir. Bunun nedenlerini anlayacak bir iktisadî zihniyet olmadığı için sonuçlarını önleyecek irade de olamaz. Ekonomi büyüdüğü halde yoksulluğun neden azalmadığını, aksine, artığını da bu şekilde anlayabiliriz. Ama, biz biliyoruz ki, Türkiye gibi zengin bir ülkede milyonlarca insan hâlâ yoksulluk çekiyorsa, bazı kesimlerde ve bölgelerde açlık tehlikesi bile söz konusu ise, bu, iktisadî zihniyetin, iktisadî politikaların sonucudur.

İradesini halktan yana, üretimden yana, alınterinden yana kullanan siyasî iktidarlar ile rantiyeciden, faizciden, tefeciden, uluslararası büyük sermayeden yana kullanan siyasî iktidarlar, ortaya çıkan yoksulluk gerçeğiyle farklılaşırlar. Yani, kısacası, Türkiye gibi bir ülkede yoksulluk yaşanıyorsa, hükümet, halkın hükümeti değil demektir. Üstelik, ekonomik büyümeye rağmen yoksulluk yaşanıyorsa, hükümet, halktan alıp büyük sermayeye veriyor demektir. Bu bir ihanet değilse, sömürünün dik alasıdır.

Değerli arkadaşlar, hükümetin, ekonomiden sonra başarılı olduğunu düşündüğü ikinci alan da dışpolitikadır. Bu konuda da bir iki cümle söylemek istiyorum. Öncelikle ifade etmeliyim ki, AKP Hükümeti, iki yıllık iktidarı süresince, sadece içeride değil, dışarıda da iyi çalışmıştır. Çokboyutlu bir ufka sahip olduğunu net bir şekilde göstermiştir. Yani, Türkiyemizin sadece ekonomisini, emekçisini, üreticisini ve üretim potansiyelini değil, ulusal ilkelerini, stratejik gücünü ve devlet geleneğini de tüketmiştir.

AKP Hükümeti ikibuçuk yıllık iktidarı boyunca, Türkiye Cumhuriyetinin hemen bütün temel ulusal konularında taviz vermiş, âdeta, ABD'nin stratejik piyonu konumuna düşmüş ve tarihimizde şimdiye kadar görülmemiş bir teslimiyetçi dışpolitika anlayışı sergilemiştir. Bu dönem de dışpolitikaya esas olarak üç alanda şekillenmiştir; Irak, Kıbrıs ve Avrupa Birliği süreci. Bütün göz boyamalara, medyatik kandırmacılara kulak asmadan, objektif olarak süreci inceleyen herkes bilmektedir ki, hükümetin politikaları, her üç alanda da tam bir fiyaskodur. Ne kadar içi boş zafer nidaları atılırsa atılsın, bu gerçek değişmeyecek, bu iktidarı, tarihte de halkımız da affetmeyecektir.

Değerli arkadaşlar, AKP İktidarının ikibuçuk yıllık Irak politikasında Türkiye'nin bölgedeki bütün olmazsa olmazları çiğnenmiştir. Kuzey Irak'ta göz göre göre yeni organizasyon gerçekleştirilmiştir. Türkmenlerin varlığından bile söz edilmemektedir. Musul, Kerkük, Erbil Vilayetlerinin her biri, hemen bütün önemli Türkmen nüfuslu bölgeler yeni organizasyonun parçaları olarak tescillenmek üzeredir. Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması ilkesi tam bir palavradır; artık, Irak parçalanmıştır.

Türkiye'nin bölge için savunduğu bütün tezler iflas ettirilmiştir. AKP Hükümeti öyle bir Irak politikası yürütmüştür ki, belki de, bölgedeki bütün tarafların karşı olduğu, istemediği tek ülke Türkiye'dir.

Türkiye'nin avucu içinde beslenen Talabani ve Barzani kuvvetleri, ülkemize kin gütmekte, bölgede Türkiye'yi kıskaç altına almaya yönelik her türlü kirli oyunun içerisinde yer almaktadırlar.

ABD işgal güçleri tezkere öfkesini hâlâ sürdürmekte, bölgede, Türkiye aleyhine ne olursa olsun desteklenmekte, hatta, bizzat Türkiye'ye karşı hareket geliştirmektedirler.

Ayrılıkçı güçler, eskiden Türkiye'nin kontrolü altında olan Kuzey Irak'ın göbeğinde savaş hazırlığı yapmakta, AKP'nin müttefiki ABD tarafından âdeta yetiştirilmektedirler. Iraklı direnişçiler de, ABD yanlısı Türkiye'yi düşman saflarında görmektedir.

Bölgede her ay onlarca Türk vatandaşı, Iraklı direnişçilerin veya bilinmeyen başka güç merkezlerinin hedefi olmaktadır. Türkmenler bile Türkiye'den umudunu kesmişlerdir; çünkü, Türkmenlerin yaralarını saracak, güvenlerini kazanacak hiçbir atılım yapılmadığı gibi, ayrıca, iyice belirginleşen Türkmen tecridine ve katliamına seyirci kalınmıştır. AKP'nin müttefiki ABD'nin Tel Afer'deki Türkmen katliamının etkileri hâlâ silinmemiştir. Esas bu katliamdan sonra, Türkmenler, Türkiye'ye, olan güvenlerini iyice kaybetmişlerdir.

Değerli arkadaşlar, bütün bu olumsuz gelişmeler, omurgasız dışpolitika anlayışının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kişiliksiz, tutaçsız, ufuksuz politikalar, Türkiye'yi, Ortadoğu'nun hatırı ve gücü sayılamayan bir ülkesi haline dönüştürmüştür.

AHMET YENİ (Samsun) - Hiçbiri doğru değil.

ENVER ÖKTEM (Devamla) - AKP Hükümetinin Irak politikasının başlangıcında, ABD işgalcileri, Kuzey Irak'ta Türk subaylarının başına çuval geçirmiş ve hükümetin, sanki çok önemliymiş gibi, bütün çabalarına rağmen Türkiye'den bir özür bile dilenmemiştir. Şimdi de, Irak Büyükelçiliğimizi korumak üzere görevlendirilen beş güvenlik görevlisi, Irak'ta görev yerine getirirken, nereden geldiği meçhul bir emir doğrultusunda, göz göre göre şehit edilmektedirler. Hükümet, öylesine belirsiz, net olmayan bir politika yürütüyor ki, bu planlı suikastın kimler tarafından gerçekleştirildiği bile tahmin edilemiyor. Bu suikastı Iraklı direnişçiler de yapmış olabilir, Barzani-Talabani cephesi için de planlanmış olabilir, PKK da gerçekleştirmiş olabilir, ABD işgalcileri bile yapmış olabilir. Sadece tek bir gerçeği söyleyebiliriz; kim yapmış olursa olsun, sorumlusu AKP Hükümetidir.

Hükümet, Türkiye'yi, ABD'nin işgalci Büyük Ortadoğu Projesinin bir parçası haline getirmeye çalışacağına büyük Ortadoğu direnişinin öncülüğünü yapmaya çalışsaydı, basit bir Arap emirliği gibi değil de bin yıllık bir devlet geleneğine sahip, onurlu bir ülke gibi davranarak, bölgedeki sorunların çözümünde merkez konumuna gelinecek bir saygınlığa kavuşabilseydi, herhalde, ne Türkiye'nin bölgedeki etkinliği şimdiki gibi sıfırın altında olurdu ne de bölge, şimdiki gibi bir ateş çemberi konumuna sokulurdu.

Sayın Başbakanın bu süreç içerisindeki safını belirten, daha doğrusu, saflığının göstergesi olan meşhur sözü hatırlardadır. Ne demişti Sayın Başbakan: "Diyarbakır, Büyük Ortadoğu Projesinin yıldızı olacaktır." Hiçbir saygın ülkenin saygın başbakanı, kendi ülkesini, başka bir ülkenin, üstelik, emperyal ülkenin emperyalist bir projesine bu kadar gözü kapalı dahil etmez. Demek ki, Türk dışpolitikası, gözü kapalı bir anlayışla yürütülüyor. Aynı anlayış, Kıbrıs meselesinde de, Avrupa Birliği sürecinde de görüldü.

Değerli arkadaşlar, Türkiye'de, bir hafta önce tam bir bayram havası estirildi. Neredeyse "Avrupa fatihi" diye, Sayın Tayyip Erdoğan'ın heykeli dikilecekti. Neyse, ezelî ve ebedî uçukları dikkate almazsak, birkaç gündür birçok yazarın da ayakları yere basmaya başladı. AB büyüsünden biraz olsun kurtulanlar, hükümetin AB politikalarının da nasıl bir fiyasko olduğunu anlamaya başladılar.

Değerli arkadaşlar, 17 Aralık zirvesinde, Avrupa Birliği, Türkiye'ye kısaca şunları söylemiştir: Seninle Mart 2005'te müzakerelere başlayabiliriz. Sen, bunu, 2006 olarak anla. Yalnız, bu görüşmelere başlayabilmemiz için Kıbrıs cumhuriyetini tanımalı, aslında, Kuzey Kıbrıs'ın senin askerlerinin işgali altında olduğunu kabul etmelisin. Bunu kabul edersen müzakerelere başlarız. Müzakereler ne zaman bitecek diye sorma. Bunun ucu açık. Bu müzakere sürecinde senden isteyeceğimiz yeni şeyleri kabul edersen, bir sorun olmaz. O zaman, seninle yapacağımız müzakerelerden zevk alırız ve devam etmek isteriz. Mesela, Kıbrıs'tan sonra Ermeni soykırımını tanımanı isteyeceğiz. Onu kabul edersen, patrikhanenin ekümenliği meselesi gelecek, onu da kabul edersen Kürt bölgelerinin özerkliği, Hatay meselesi, Lozan'ın yeniden tartışılması, Ege adaları, ruhban okulu vesaire... Bütün bunları, seni fazla yormadan, teker teker önüne getirmeyi düşünüyoruz. O yüzden müzakereler biraz uzun sürebilir. Zaten bu yol uzun ve meşakkatli bir yol.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Enver Öktem (CHP, İzmir). “2005 mali yılı bütçe kan.tas. (gider,gelir,denge ) maddeler”. TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim tutanağı, 27 Aralık 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/enver-oktem-22-2004-12-27-2005-mali-yili-butce-kan-tas-gider-gelir-denge-maddeler (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
