# Kamulaştırma kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s.475)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Erkan Akçay (MHP, Manisa)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 118. Birleşim
- **Tarih:** 16 Haziran 2010
- **Gündem:** KAMULAŞTIRMA KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.475)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/erkan-akcay-23-2010-06-16-kamulastirma-kanununda-degisiklik-yapilmasi-hakkinda-s-s-475

> Erkan Akçay (MHP), 16 Haziran 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 118. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: KAMULAŞTIRMA KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.475)); konuşma 1.808 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

MHP GRUBU ADINA ERKAN AKÇAY (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 475 sıra sayılı Kamulaştırma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Muhterem heyetinizi partim ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, hak kavramı, özel hukukun temel kavramlarından birisidir. Temel hak ve özgürlükler, çağdaş anayasa hukukunun temel konularından birisidir. Hayat hakkı, bütün hakların kaynağıdır. Özgürlüğün bir diğer ifadesi de mülkiyet hakkında kendisini göstermektedir. Mülkiyet hakkı olmadan, bir haktan söz etmek mümkün değildir. Mülkiyet hakkının ihlali, aynı zamanda bireyin özgürlük hakkının da ihlalidir. Türk Medeni Kanunu’nun 683’üncü maddesi, mülkiyet hakkını düzenlemektedir. Bu maddeye göre, bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebilecektir.

Mülkiyet hakkı, mutlak bir haktır. Herkes bu haklara saygı göstermekle, bu hakları ihlal etmemekle yükümlüdür. Anayasa’mızın 13’üncü maddesine göre de temel hak ve özgürlükler, özüne dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlandırılmaktadır. “Bu sınırlamalar, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” denilmektedir.

Kanunen geçerli bir kamulaştırma yapılmaksızın mülkiyet konusu taşınmaz mala el atılması, mülkiyet hakkının ihlalidir. Hukukumuzda kamulaştırmasız el atmaya karşı etkili hukuk yolları olmadığından, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bu konuda çok sık başvuru yapılmaktadır.

(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.

(xx) 475 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Değerli milletvekilleri, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 38’inci maddesindeki “Kamulaştırma yapılmış, ancak işlemleri tamamlanmamış ve kamulaştırma yapılmadan el atılarak kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmaz malın, malik, zilyet veya mirasçılarının bu taşınmaz mal ile ilgili her türlü dava hakkı yirmi yıl geçmekle düşer. Bu süre taşınmaz mala el koyma tarihinden başlar.” hükmü Anayasa Mahkemesi tarafından 2003 yılında iptal edilmiştir.

Özetleyecek olursak, Kamulaştırma Kanunu’nun “Kamulaştırma yapılmadan, el atılarak kamu hizmetine ayrılan taşınmaz malın sahiplerinin bu taşınmazla ilgili dava hakkı yirmi yılı geçmekle düşer.” hükmü iptal edilmiştir.

Bilindiği gibi, Anayasa Mahkemesi kararları geriye dönük yürümemektedir. Bu nedenle, birbirinin zıddı olan iki ayrı içtihat ve görüş farklılığı ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisine göre, iptal kararının yürürlüğe girdiği tarihe kadar yirmi yıllık dava açma süresi geçerlidir ve bu süreyi geçirmiş olanlar kamulaştırmasız el koyma sebebiyle dava açamayacaktır. İkinci görüşe göre ise Anayasa Mahkemesinin iptal kararıyla yirmi yıllık hak düşürücü süre ortadan kaldırıldığı için her zaman dava açılabilecektir.

Tasarı 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na geçici madde eklenmesi suretiyle söz konusu içtihat farklılığını gidermeyi ve kamulaştırması yapılmadan el konulan taşınmazlara ilişkin tazminat taleplerinde, mahkeme safahatında veya mahkeme kararı üzerine yapılacak işlemleri düzenlemektedir.

Biraz önce de değindiğimiz gibi, Anayasa Mahkemesi 2942 sayılı Kanun’un 38’inci maddesini 2003 yılında iptal etmiştir. Peki, aradan geçen yedi yılda neden yeni bir düzenleme yapılmamıştır ve 2003 yılından beri neden beklenmiştir bu yedi yılı aşkın süre içerisinde? Gecenin sabaha yaklaşan bu saatinde bu defa alelacele bu tasarıyı görüşüyoruz. Eğer bu kadar beklendiyse, bu konuda Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu kararı neden beklenmemiştir?

Değerli milletvekilleri, tasarının tümüne baktığımızda, bu düzenlemede Anayasa Mahkemesinin Kamulaştırma Kanunu’nun 38’inci maddesini iptaline dayanak olan Anayasa’nın 2’nci, 13’üncü, 35 ve 46’ncı maddelerinin yeterince dikkate alınmadığını görüyoruz. Tasarının genel gerekçesinde Anayasa Mahkemesinin iptal kararıyla ortaya çıkan içtihat farklılığının giderilmesinin amaçlandığı ifade edilmektedir. Oysa içtihat farklılığının da yine Yargıtay tarafından giderilmesi ya da Yargıtayın içtihadı birleştirme kararından sonra yasal düzenleme yapılması daha uygun olurdu diye düşünüyoruz. Hükûmetin Yargıtay tarafından verilecek bu kararları beklememesinin nedeni nedir? Hükûmet yargının bu konuda vereceği karardan mı çekinmektedir?

Bu tasarının ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonunda görüşülmemesi de bir usul noksanlığıdır.

Anayasa’nın 46’ncı Maddesinde öngörülen ve temel unsuru “kamu yararı” olan kamulaştırma, bir taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkının, kamu yararı için, karşılığı ödenmek suretiyle, malikinin rızasına bakılmaksızın idarece kaldırılmasıdır. Kamulaştırma bedeli nakden ve peşin ödenir.

Kamulaştırmasız el koymayı yeniden düzenleyen bu tasarının da ana ilke olarak kamulaştırmayı düzenleyen Anayasa’nın 46’ncı maddesine paralel olarak tazminatın da nakden ve peşin olarak ödenmesini öngörmesi gerekirdi.

Bu tasarının düzenleyici etki analizi de yapılmamıştır. Bu nedenle Hükûmet, idarelerin nasıl bir bedelle karşılaşacağını bilememekte ve nakden ve peşin ödemeyi göze alamamaktadır. Açıkçası Hükûmet, bütçe imkânları bakımından zora düşmekten çekinmektedir. Oysa ciddi bir araştırma ve analizi yapılsaydı bu endişelerin ne ölçüde geçerli olduğu ortaya çıkabilirdi. Böylesine önemli bir tasarının mutlaka bu düzenleyici etkisinin araştırılması gerekirdi.

Kamulaştırma, Anayasa’nın 35’inci maddesinde teminat altına alınmış olan mülkiyet hakkına getirilmiş bir sınırlamadır. İdare, kendisine Anayasa tarafından tanınan yetkileri yasaya uygun bir şekilde kullanmadan taşınmaza el atarak kamulaştırma ilkelerine aykırı davranamaz. Eğer kamulaştırma ilkelerine aykırı davranmışsa, bu aykırılığı yine kamulaştırma ve tazmin ilkelerine riayet ederek düzeltmek ve tazmin etmek durumundadır.

Anayasa Mahkemesi kararında dile getirildiği üzere, Anayasa’nın sınırlarını belirleyerek izin verdiği kamulaştırma yöntemini kullanmadan yapılan el atmalar yirmi yıl geçtikten sonra yasal bir kamulaştırmanın bütün sonuçlarını doğurmakta ve taşınmazın, idarenin tapu kütüğüne tescili ile sonuçlanmaktadır. Burada söz konusu olan, anayasal ve yasal dayanağı olmayan kamulaştırma olmaksızın bir el koymadır. Yirmi yıllık hak düşürücü sürenin geçmesiyle taşınmaz malikinin her türlü dava açma hakkının engellenmesi ve taşınmazın parayla ifade edilen bir bedel ödenmeksizin idareye geçmesi, mülkiyet hakkının sınırlanmasını da aşan, hakkın özünü zedeleyen bir durumdur.

Değerli milletvekilleri, hukuk devletinin bazı özelliklerini hatırlamamızda fayda vardır: Hukuk devleti, temel hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren devlettir. Hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun olan devlettir. Hukuk devleti, Anayasa’ya aykırı davranışlardan kaçınan devlettir. Hukuku devleti, hukuku devlet organlarına egemen kılan devlettir. Hukuk devleti, yargı denetimine açık olan devlettir ve son olarak hukuk devleti, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ile Anayasa’nın bilincinde olan devlettir.

Değerli milletvekilleri, hukukun genel ilkelerinden birisi de mülkiyet hakkının “zaman ötesi” niteliği ve mülkiyet hakkının zaman aşımına uğramamasıdır. Bu nedenle Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu tarafından bir taşınmazın malik, zilyet veya mirasçılarına tanınmış olan hakların, hak sahiplerince yirmi yıl boyunca kullanılmaması, o kimselerin taşınmazla aralarındaki ilişkiyi fiilen kestiğini göstermiş olsa bile o taşınmazla aralarındaki hukuksal ilişkinin sona erdiğini göstermez. Devletin fiilî davranışının hukuk kurallarına uygun olması, kazanılmış haklara saygı duyulmasını gerektirir. Hukuk devletinin, hukukun genel ilkelerinin ve kazanılmış haklara saygının amacı ise bireyin hukuk güvenliğini sağlamaktır. Devlet, kamu yararı gözetirken de bu ilkelere uymak durumundadır.

Tasarı her ne kadar kamulaştırmayı değil, kamulaştırmasız el koyma nedeniyle tazminatı düzenliyorsa da konu kamulaştırma hukuku ile doğrudan ilintilidir. Dolayısıyla kamulaştırma yapılmıyormuşçasına başta Anayasa'nın 46’ncı maddesi olmak üzere kamulaştırma mevzuatına uygun bir düzenleme yapılması gerekirdi. Bu husus dikkate alınmadığı için dava yolunu zorlaştıran bir düzenleme yapılmıştır.

Uzlaşma yolu ile dava yolu eşit bir statüde değerlendirilmemiştir. Oysa Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçesi dava yolunun önündeki engelleri kaldırmakta ve bu konuda hiçbir tereddüde mahal bırakmamaktadır. Bu nedenle düzenleme Anayasa'nın 36 ve 138’inci maddelerine de aykırıdır.

Anayasa'nın 36’ncı maddesinde "Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz." denilmektedir.

Anayasa’nın 138’inci maddesinde ise "Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez." denilmektedir.

Değerli milletvekilleri, tasarıda, uzlaşma yoluyla ödenecek tazminat bedellerinin bütçe imkânları dâhilinde taksitler hâlinde ödeneceği öngörülmektedir. Ayrıca, kesinleşen mahkeme kararlarına dayanılarak yapılacak ödemelerin de idarelerin yılı bütçelerinde sermaye giderleri için öngörülen ödeneklerden yüzde 2 pay ayrılmak suretiyle, ödenecek tutarın ayrılan ödeneği aşması durumunda ise garameten taksitlerle ödeme yapılacağı öngörülmektedir. Düzenlemenin bu hâli taksit süresini ve tutarını belirsiz hâle getirmektedir. Taksit tutarı ne olacak, taksit ve ödeme süresi ne olacak belirsizdir.

Mahkeme kararı gereğince ödenecek olan nakdî tazminatın Anayasa’nın 138’inci maddesine göre derhâl ödenmesi gerekmektedir. Ancak Hükûmet, ileride neyle karşılaşacağını öngöremediği için taksitle ödemeyi getirmektedir. Ancak, bilinmeyen ve belirsiz bir durum için yine belirsiz bir taksitlendirme şekli getirmek doğru değildir. Bu durumda en makul çözüm, ödemenin aylık eşit taksitler hâlinde ve azami beş yıl içinde yapılmasıdır. Böylelikle, yapılan bu düzenleme Anayasa’nın 46’ncı maddesine de uygun hâle gelebilecektir. Ayrıca, mahkeme kararı üzerinde yapılacak ödemeler için bütçeden ayrılan yüzde 2’lik pay da ihtimaller dikkate alındığında oldukça düşüktür. Örneğin, 2009 yılı için Karayolları bütçesinde sermaye giderleri için ayrılan pay 3 milyar 73 milyon Türk lirasıdır. Yüzde 2 oranı 60 milyon Türk lirasına tekabül etmektedir. Bu oran, eğer endişeler gerçekleşirse yetersiz kalacaktır.

Tasarının üçüncü fıkrasında, uzlaşma yöntemlerinden birisi olarak imar mevzuatı çerçevesinde başka bir yerde imar hakkı kullandırılması yani imar hakkı transferi öngörülmektedir. Tasarıda imar mevzuatına atıf yapılmışsa da imar hakkı kullandırılmasının tanımı ve mahiyeti belirsiz olduğundan ve imar mevzuatında henüz bir düzenlemesi yapılmadığından bu düzenlemeyi yerinde bulmuyoruz. Bu durum spekülasyonlara yol açacaktır. İmar mevzuatında yeri ve tanımı olmadığından mutlaka açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Hâlen devam eden kamulaştırmasız el atmaları ortadan kaldırmak için 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27’nci maddesindeki "Acele kamulaştırma" hükmünün de yeniden düzenlenmesinde fayda vardır.

Değerli Milletvekilleri, ülkemizin birçok yöresinde kamulaştırmaların zamanında yapılmadığı ve istimlak bedellerinin zamanında ödenmediğini biliyoruz. Bu gecikmenin çeşitli sebepleri olabilir ancak Hükûmetin görevi bu sorunları bir an önce çözerek vatandaşlarımızın mağduriyetlerini gidermesi gerekmektedir.

Bu konuşmam vesilesiyle kamulaştırmayla ilgili ilginç sorunlardan birisini yüce heyetinizle paylaşmak istiyorum. Manisa ili Gördes ilçesi Karayakup köyünde yaşanmaktadır bu sorun. Manisa'nın Gördes ilçesinde Karayakup köyü yakınlarında Gördes Çayı üzerinde Gördes Barajı yapılmıştır. Gördes Barajı su havzası içinde kalan Karayakup köyünün kamulaştırılarak boşaltılması düşünülmektedir.

Gördes Barajı’nın yapımına 1998 yılında başlanmış ve baraj 2009 yılında bitirilmiştir. Gördes Barajı’nda 26 Kasım 2009 tarihinden itibaren su tutulmaya başlanmıştır. Doluluk oranı şu an itibarıyla yüzde 35 civarındadır ve 2012 yılına kadar barajın dolması beklenmektedir.

Barajda su tutulmasına başlanmasına rağmen gerek Gördes Barajı su havzası gerekse baraj su havzası mutlak koruma bandı içinde kalan Karayakup köyünde kamulaştırma işlemleri 1998 yılından beri hâlâ tamamlanamamıştır.

Karayakup sakinlerine kamulaştırma işlemlerinden sonra nereye yerleşecekleri hâlâ söylenmemiş, kendilerine yeni iskan yerleri gösterilmemiştir. Köy sakinleri telaş ve endişe içindedirler.

Gördes Barajı mutlak koruma alanı içinde yer alan Karayakup köyündeki kamulaştırma işlemleriyle ilgili olarak 22 Mayıs 2008 tarihinde Çevre ve Orman Bakanı Sayın Veysel Eroğlu’na bir soru önergesi verdik. Sayın Bakan bize "Bahse konu Karayakup köyü yerleşim yeri Gördes Barajı mutlak koruma alanı içinde kalmaktadır. Baraj, sulama ve içme suyu amaçlı olduğu için, 13 Şubat 2008 tarihli ve 26786 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’in 9’uncu maddesi gereğince mutlak koruma alanının kamulaştırması içme suyunu kullanacak olan İzmir İZSU Genel Müdürlüğünce yapılacak olup, Karayakup köyünün iskân talepleri de kamulaştırmayı yapacak olan İZSU Genel Müdürlüğünce yürütülecektir. Konu, İZSU Genel Müdürlüğüne iletilmiştir.” şeklinde cevap vermiştir. Ancak, bilindiği gibi, Gördes Barajı su havzası içinde kalan yerlerin kamulaştırılması Devlet Su İşleri tarafından yapılmaktadır.

Su havzası içinde kalan alanların kamulaştırma işlemleri hâlâ bitirilememiştir. Karayakup köylüleri tarlalarını ekip biçememektedirler, Gördes Barajı mutlak koruma alanı içinde kalan evlerine bir çivi bile çakamamaktadırlar.

Karayakup köyü boşaltılacağı gerekçesiyle bu köye hiçbir yatırım da yapılmamaktadır. Bu nedenle, Karayakup köyünün yolları kış mevsiminde yağıştan kapanmaktadır. Köylülerin bu mağduriyetlerinin bir an önce giderilmesi, kamulaştırmaların bir an önce sonuçlandırılması ve vatandaşlarımıza yeni iskân yerlerinin gösterilmesi gerekmektedir.

Hükûmet, kendi sorumluluğu içinde yer alan Gördes Barajı sulama havzası içindeki yerlerin kamulaştırmasını on iki yıldır -sekiz yılı AKP İktidarı dönemine aittir- bitirememesine rağmen…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Erkan Akçay (MHP, Manisa). “Kamulaştırma kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s.475)”. TBMM Genel Kurulu, 118. Birleşim tutanağı, 16 Haziran 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/erkan-akcay-23-2010-06-16-kamulastirma-kanununda-degisiklik-yapilmasi-hakkinda-s-s-475 (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
