# Hakkari merkez,yüksekova ve şemdinli'de meydana gelen terör olaylarının araştırılması amacıyla bir araştırma kom.kurulmasına ilişkin (10/322,323,324)mec.araştırması önergeleri üzerinde

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Erkan Mumcu (Isparta)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 22. Birleşim
- **Tarih:** 23 Kasım 2005
- **Gündem:** HAKKARİ MERKEZ,YÜKSEKOVA VE ŞEMDİNLİ'DE MEYDANA GELEN TERÖR OLAYLARININ ARAŞTIRILMASI AMACIYLA BİR ARAŞTIRMA KOM.KURULMASINA İLİŞKİN (10/322,323,324)MEC.ARAŞTIRMASI ÖNERGELERİ ÜZERİNDE
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/erkan-mumcu-22-2005-11-23-hakkari-merkez-yuksekova-ve-semdinli-de-meydana-gelen-teror-olaylarini

> Erkan Mumcu, 23 Kasım 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 22. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: HAKKARİ MERKEZ,YÜKSEKOVA VE ŞEMDİNLİ'DE MEYDANA GELEN TERÖR OLAYLARININ ARAŞTIRILMASI AMACIYLA BİR ARAŞTIRMA KOM.KURULMASINA İLİŞKİN (10/322,323,324)MEC.ARAŞTIRMASI ÖNERGELERİ ÜZERİNDE); konuşma 2.618 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA ERKAN MUMCU (Isparta) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; sözlerime başlarken, Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Biraz önce, bu kürsüde söz alan Sayın İçişleri Bakanımızın teröre ilişkin görüşlerini, ülkenin birlik ve bütünlüğüne ilişkin değerlendirmelerini paylaşmamak mümkün değil. Hepsi, hem uluslararası teröre ilişkin olarak hem ülkemizin yaşadığı terör sorununa ilişkin olarak, bir bütünü kapsamasa da, doğru tespitlerdir. Ancak, burada özel bir vesileyle bulunuyoruz. O da hem İktidar Partisi hem muhalefet partilerinin verdikleri, sonradan birleştirme kararıyla birleştirilen, Şemdinli'de meydana gelen olayların açığa çıkarılması konusunda Meclis araştırma komisyonunun kurulması yönündeki önergelerin görüşülmesidir. Yani, somut bir gündemimiz var: Şemdinli olayları.

Niye somut bir gündemimiz var; bunun altını çizmek istiyorum; şunun için altını çizmek istiyorum: Çünkü, Şemdinli olayları üzerinden yürütülen spekülasyonlar, tartışmalar, ima yoluyla yapılan konuşmalar, zan yoluyla ifade edilen bazı düşünceler, haklı ya da haksız olduğunu şu an bilemeyeceğimiz bir biçimde devletimizi töhmet altında bırakmıştır. Üzülerek ifade etmek zorundayız ki, orada kamu görevlilerinin bir suç işlemiş oldukları yolunda yaygınlaşan haberler, devlet memurlarının, kamu görevlilerinin, terörle mücadele amacıyla dahi olsa, hukukdışına çıktıkları yolunda bir zannı pekiştirmiştir ve bu zanla beraber bir "derin devlet-görünen devlet" tartışması açılmıştır.

Sayın Başbakanın konuya ilişkin kamuoyuna yaptığı açıklama, olayın lokal bir olay gibi görünmediği, daha kapsamlı bir boyutunun var olduğu yolunda işaretlerin bulunduğu biçimindedir. Hiç şüphesiz, bir ülkenin başbakanı böyle bir beyanı, bilgiye dayanmaksızın ifade etmez. Eğer, bu konuda Sayın Başbakanın kamuoyuyla bu kadarını paylaştığı bilgileri, sağlam kaynaklardan edinilmiş, tutarlı, doğru bilgilerse, bu bilginin bugün burada Türkiye Büyük Millet Meclisiyle paylaşılmasında hayatî derecede fayda vardır. Bu bilgi burada paylaşılmalıdır; zira, konunun araştırılması, Mecliste temsil edilen bütün siyasî partilerin ortak iradesiyle, Meclis araştırma komisyonu kurulması yönünde tahakkuk etmişse, bu bilgi Türkiye Büyük Millet Meclisiyle paylaşılmalıdır. Eğer, bu, bir bilgiye dayalı değil, bir zanna dayalı ise, bunun bir zan olduğu da burada ifade edilmelidir; zira, bu zannın yarattığı tartışmalar, bu zannın yarattığı töhmet, gerçekten, vatandaşlarımızın devlet otoritesine ve devletin adaletine duydukları güveni tahrip edici yönde işlemektedir.

Değerli arkadaşlar, devlet otoritesinin tesis edilmesi, her zaman güvenlik güçleriyle, kolluk güçleriyle mümkün olmaz. Esas itibariyle, devlet otoritesinin tesis edilmesinin en önemli aracı hukuktur, adalettir; zira, hiç kimse, adaletine inanmadığı bir otoriteye sadakat göstermez. Dolayısıyla, eğer Şemdinli'de meydana gelen olayda, devlete hizmet saikıyla bile olsa, kamu görevlileri bir suç işlemişlerse, bunun açığa çıkarılması, bunun yargı önüne getirilmesi ve cezalandırılması, devlet otoritesinin sağlamlaştırılması, vatandaşın devletin adaletine duyduğu güvenin pekiştirilmesi bakımından artık olmazsa olmazıdır. Zira, biraz önce sözünü ettiğim kaygılar, biraz önce sözünü ettiğim töhmet sadece ismi belli birkaç kişinin itham edilmesinin ötesinde, devletin bu gibi konularda hukukdışına çıkabildiği yolundaki kanaati besleyen, güçlendiren bir yargıya dönüşmek üzeredir ve böyle bir yargının vatandaşlar arasında yerleşmiş olması bu ülkenin başına gelebilecek en kötü şeylerden birisidir. Bu çerçevede bir hususu daha dikkatlerinize sunmak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, hepiniz araştırma komisyonlarının yetki ve imkânlarının neler olduğunu biliyorsunuz. Meclis İçtüzüğüne baktığımızda, Meclis araştırma komisyonlarının bu gibi konuları araştırmak için yeterli imkân ve yetenekle donanmış olmadığını görürüz; oysa, bu meselenin açığa çıkarılması, ülkenin birlik ve bütünlüğü açısından, hukuk devletinin işlediğinin herkese gösterilmesi açısından fevkalade önemlidir. O bakımdan, Parti Grubumuzun teklif ettiği bir kanun teklifi var, o teklifin içeriği araştırma komisyonunun imkân ve yeteneklerinin geliştirilmesi yönündedir; başka tekliflerle de zenginleştirilmesi, bizim düşünemediğimiz hususların da ilave edilmesi hiç şüphesiz mümkündür; ama, Türkiye Büyük Millet Meclisi bu hususun açığa çıkarılması konusunda samimî bir iradeye sahipse, bu önergenin kabulüyle beraber araştırma komisyonlarının imkân ve yeteneklerini geliştirecek, soruşturma komisyonlarının sahip olduğu bazı yetkileri, imkânları araştırma komisyonlarına da verecek düzenlemelerle yola çıkmalıdır. Dolayısıyla, Genel Kurulumuz bu hususu da gözden kaçırmamalıdır diye düşünüyorum.

Bu meselenin açığa çıkarılması, biraz önce de söylediğim gibi, Türkiye'nin terörle ve bölücülükle mücadelesinde atacağı son derece önemli bir adım olacaktır. Her şeyden önce, güvenlik güçlerini bir töhmetten kurtaracaktır, devleti bir töhmetten kurtaracaktır ve hukuk devletinin işlediği, devletin adaletinin müesses olduğu, işler olduğu konusunda vatandaşın kanaatini güçlendirecektir.

Sevgili arkadaşlarım, adalet, biliyorsunuz, bir terazi ve bir kılıçla temsil edilir. Terazinin dili, karşılıklı rızayı ifade eder; yani, hak ve hukuk çizgisinde bir dengeyi, bir ahengi, hakkaniyeti ifade eder; ama, adalet, sadece teraziyle ifade edilmez; adalet, aynı zamanda, kılıçla da ifade edilir. Niye kılıçla ifade edilir; çünkü, insanlar arasından bir zümre, birileri, daima hak ya da hakkaniyet karşısında mütereddittirler, hak çizgisinden çıkmak eğilimindedirler, haddi aşmak eğilimindedirler. Hak çizgisinden çıkan, haddi aşmak eğiliminde olanları doğrultmak için, adaletin, teraziden başka bir aracı daha vardır; o da kılıcı. Devletin kılıcı keskin olmalıdır arkadaşlar. Devletin kılıcı, vatandaşın hakkından, hukukundan, hayatından emin olabilmesi için keskin olmalıdır ve bu meselenin açığa çıkarılmaması, ne yazık ki, ne yazık ki, devletin kılıcının keskinliği konusunda da tereddütler ortaya çıkaracaktır. Türkiye'nin dört bir yanında, Türkiye'nin uzak köşelerinde, vatandaşların sağlığı, selameti için, can ve mal emniyeti için, devlet hizmeti, vatan hizmeti gören insanların töhmet altında bırakılmasına, eminim ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yüce iradesi rıza göstermeyecektir. Dolayısıyla, sorumluların açığa çıkarılması, fevkalade önemlidir. Sorumlunun, bunu ne için yapmış olduğu da hiç önemli değildir. Sonuçta, en kutsal amaçlarla yapmış bile olsa, hiçbir şey adaletten, hakkın ve hakikatin hatırından daha yüksek bir değere sahip değildir.

Değerli arkadaşlarım, bu konu hakkında tartışmaların, sadece bu olaydan ibaret kalmamış olması, esas itibariyle, bölücü hareketin, bu olayı, bir biçimde, kendi stratejisi, kendi taktik amaçları doğrultusunda kullandığı, yararlandığı ve yararlanmayı sürdürmek eğiliminde olduğunu göstermektedir.

Nitekim, Şemdinli'de meydana gelen olayların başka bölgelere çeşitli biçimlerde yansıtılması ve bunun bir başkaldırı olarak ifade edilmesi -serhildan kelimesinin Türkçe karşılığı olarak söylüyorum- ülke adına kaygı duymamız gereken şeyin sadece ve sadece bir vakadan ibaret olmadığının altını bize çizmektedir. Onun için, bu vakanın aydınlığa çıkarılması çok önemlidir.

Tabiî ki, şu ana kadar, özellikle kamu görevlilerine dönük isnat ve ithamları değerlendiren bir yaklaşımı ifade ettim; ama, eğer bu olay terör örgütü tarafından ya da şu anda kimliği teşhis edilememiş birileri tarafından yapılmışsa dahi, olayın açığa çıkarılması ve sorumlularının cezalandırılması devletin görevidir, devlet adına hükümetin görevidir.

Konunun araştırma komisyonuna havale edilmiş olmasının, bir komisyona havale olmaktan ibaret kalmamasını diliyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi araştırma komisyonlarının imkânları göz önünde bulundurulduğunda, başka mekanizmaların devreye sokulmasının, özellikle yargısal ve idarî soruşturma süreçlerinin çok etkili bir biçimde işletilmesinin son derece gerekli olduğunu hatırlatmak isterim.

Bu vesileyle, büyüyen olayın tetiklediği, dolayısıyla, olaya bir ateş dersek, cürmünden daha fazlasını yakmaya doğru yöneldiği süreci de doğruca anlamamız gerekiyor ve bir şeyi tespit etmeliyiz ki, olayı aydınlatmak, açığa çıkarmak yerine, konuyu daha kapsamlı bir tartışmanın odağına getirmek, yani, birdenbire bir kimlik tartışmasının odağına getirmek de, Türkiye'nin birlik ve dirliğine hiçbir katkıda bulunmaz. Yapılması gereken şey, şu aşamada yapılması gereken şey, bir kimlik tartışması asla değildir ve terör ve güvenlik etrafında, bölücülük sorunu etrafında yaptığımız, yürüttüğümüz araştırmayı, müzakereyi bir kimlik tartışmasına dönüştürmek, hiçbir zaman Türkiye'nin birliğine hizmet etmez, tam tersine, bölücü örgütün değirmenine su taşır. Bundan uzak durmamız gerekiyor.

Onun için, Türkiye'de bölücü hareketin tarihçesini belki bir gözden geçirmemiz gerekiyor. 1980'li yıllar öncesinde, 12 Eylül darbesinden önce başlayan bir süreçten söz ediyoruz arkadaşlar. Marksist-Stalinist bir ayrılıkçı örgütün, bölgede var olan diğer örgütleri sindirmek ve kendi otoritesini kabul etmek üzere yola çıktığı bir süreçten bugüne geldik. Bu örgütün başında ortaya koyduğu strateji, bugün de aynı strateji olarak işlemektedir. Ne yazık ki, Türkiye'de, terörle mücadele ettiğini söyleyen, terörle mücadele konusunda kahramanca mücadeleler ortaya koyduğunu söyleyen insanlar bile, çoğu zaman bu gerçeği gözden kaçırmaktadırlar.

Sonuç itibariyle, terörist örgütün hedeflediği şey, Stalinist bir yöntemi hayata geçirmektir. Onun adı şudur: Marksist terminolojiden ödünç alınmış, faşist bir anlayışla yeniden yorumlanmış, kendisi için sınıf, kendiliğinden sınıf ayırımına dayandırılmış mücadele pratiğini, kendisi için ulus, kendiliğinden ulus ayırımına uyarlamak. Yani, Stalinist doktirine göre, işçi sınıfı kendi sınıf bilincinin farkına varmamışsa, onu bir proletaryaya dönüştürmenin yolu, öteki ilan ettiğiyle bir çatışmanın içine sürükleyerek, kendi sınıf bilincine onu sahip kılmak. Stalinist Apo'nun stratejisi, Stalinist PKK'nın stratejisi budur. Sözümona, bin yıl bir arada yaşayan bu ulus, kendi kimliğinin, kendi benliğinin ayırdında değildir; onu, kendi ulusal kimliğinin ayırdına vardırmak için, bir mücadelenin içine; yani, öteki ilan edilenle bir çatışmanın içine sokmak lazımdır. Böylece, Kürt ulusal bilinci inşa edilebilir. Kürt ulusal bilinci inşa edilmekle de, Kürt ayrılıkçılığının önü açılmış olur. Strateji budur. Strateji budur ve yirmibeş yıllık uygulaması da aynen budur.

Meseleyi bölücü, ayrılıkçı hedeflerinden ayrıştırarak, basit ve uluslararası güçlerin kullandığı bir terör girişiminden ibaretmiş gibi görmek, sorunu çözme konusunda hiçbir sağlıklı yaklaşıma ve anlayışa sahip olmak demek değildir. PKK'nın hedeflediği şey, zaten bu kimlik tartışmasını açmak ve derinleştirmektir. Bugün, yeniden Türkiye'yi bir kimlik tartışmasına, derinleşen bir kimlik tartışmasına sürüklemenin Türkiye'ye ne faydası olacağını ben anlayabilmiş değilim.

Eğer farklılıklarımızı görmek istiyorsak, PKK'nın yaptığı gibi farklılıkları işaret etmek istiyorsak, farklılıkları bir düşmanlığa dönüştürmek istiyorsak, bu, anlaşılabilir bir şeydir; ama, Türkiye Büyük Millet Meclisine mensup hiç kimsenin, sağduyuya, vicdan ve izana sahip hiçbir vatandaşımızın böyle bir niyetinin olabileceğini düşünmek bile istemem; ama, gaflet yoluyla bile olsa, PKK'nın değirmenine su taşımaktan uzak durmalıyız.

Aylardır, Türkiye'de, bölücü hareketin, yeni gelişmeler, yeni uluslararası gelişmeler ışığında, yeni bölgesel gelişmeler ışığında bir strateji değişikliğine gitmeye hazırlandığını, gittiğini, artık terörden ibaret olmayan bölücü, ayrılıkçı mücadele yöntemleriyle kendisine yeni bir yol çizdiğini; ancak, teröre ve teröre karşı reflekslere ayarlanmış bir mücadele anlayışının, Türkiye'nin mücadelesini başarıya götüremeyeceğini anlatmaya çalışıyoruz.

Bu vesileyle, Türkiye Büyük Millet Meclisinin konuyu ele alan bir genel görüşme yapmasını, muhalefet partileri olarak istedik. O gün, iktidar partilerimizi ikna etmek, bu konuyu görüşmeye ikna etmek mümkün olmadı. O gün, Ankara'da, Diyarbakır'da yüksek sesle söylenmiş cümleler, "sorun benim sorunumdur" tarzında kahramanca ifade edilmiş cümlelerle sorunun çözülebileceği yolunda, kısmen kamuoyunda kısmen parlamenter arkadaşlarımızda, milletvekili arkadaşlarımızda bir kanaat vardı.

O günden bugüne nelerin olduğunu bir gözden geçirelim değerli arkadaşlar. Klasik gerilla metotlarıyla terör yerine, daha çok sivil itaatsizlik modeline dayalı başkaldırı, ayaklanma girişimlerinin prova edildiği bir sürece girdik mi girmedik mi? Peki, bundan Türkiye bir şey kazandı mı? Peki, Türkiye bununla mücadele etmeye hazır mı? "Teröre karşı işbirliği, teröre karşı işbirliği…" Başından beri aynı şeyi söylüyoruz. Hiç şüphesiz, Türkiye'nin birlik ve dirliğini korumakta, hepimiz anayasal, yasal, ahlakî, siyasî mesuliyetlere, ortak mesuliyetlere sahibiz ve bu kadar kapsamlı bir meseleyle mücadele, hiç şüphesiz bir millî mutabakat ve bir millî strateji gerektirir. Biz buna açık olduğumuzu söylediğimizde, biz buna katkı sunmaya hazır olduğumuzu söylediğimizde, biz buna katkılarımızın ne olacağını ifade etmeye çalıştığımızda, ne yazık ki, terörden medet ummak, kandan ve gözyaşından siyasî rant elde etmeye çalışmakla itham edildik.

Değerli arkadaşlarım, çok üzülerek ifade ediyorum ki, bu cümleler, benim hayatımda duyduğum en ağır küfürden daha ağır hakaret içermektedir ve bunun, iyi niyetli, samimî, ülkenin birlik ve beraberliğinden yana bir işbirliği teklif etmekten öteye hiçbir niyeti olmayan bir girişim karşısında ifade edilmiş olması da, bana göre vicdan ve izanla ifade edilmez. Bunu yapmamak lazım; hiç olmazsa bu konuda bunu yapmamak lazım.

Siyasî rekabetin meşru olduğunu, demokratik rekabetin meşru olduğunu hepimiz biliyoruz. Eğer bu mesele üzerinden birbirimizi eleştirerek varabileceğimiz bir yer olduğunu zannediyorsak, çok yanılıyoruz ve eğer bu mesele üzerinden bir siyasî rekabet üretmenin birine bir faydası olsaydı, geçmişte bunun örneklerini görürdük. Hiç böyle bir şey yok ve bu konuda eleştirmeye niyetlenirsek, söylenecek o kadar söz var ki, söylenecek o kadar söz var ki; hele hele, metin dışı konuşulan cümlelerde söylenecek o kadar söz var ki… Maksadımız hiç kimseyi mahcup etmek filan değil, maksadımız yardımcı olabilmek.

Şimdi, sürekli bir sorundan söz edildi; ama, çaresinden söz edilmedi. Önce, sorunun doğru teşhis edilmesi lazım, çarelerinin de ondan sonra, peş peşe doğru konulması lazım. Müsaade ederseniz, iktidarın bu konuya ilişkin yaklaşımındaki yanılgılarına da işaret edecek şekilde, konuyu ayrıntılı bir biçimde ele alalım.

Değerli arkadaşlar, bu sorun, bir etnik sorun değildir ve bu soruna "Kürt sorunu" denilemez. Bu cümle, Türkiye'de Kürtlerin yaşamadığı anlamına gelmez; bu cümle, Türkiye'de Kürtlerin, Kürt kimliğinden kaynaklanan sorunlarının bulunmadığı anlamına da gelmez; ama, sorunun daha kapsamlı pek çok niteliği ve boyutu yanında, bir tek etnik boyuta indirgenmiş olmasının, çözümü imkânsız hale getireceğini anlatma çabasıdır bu cümle. Bunu anlamamız gerekiyor. Soruna etnik bir tanım koyduğunuz zaman, çerçeveyi etnik bir alandan üretmek, çözümü etnik bir çerçeveden üretmek zorunda kalırsınız. Oysa, sorun, etnik bir sorun değildir. Sorun, demokrasi sorunu mudur; evet, sorun, bir yanıyla demokrasi yoksunluğu sorunudur. Özellikle Türk demokrasisinin bugüne göre çok daha niteliksiz olduğu dönemlerden, darbe dönemlerinden biriktirilmiş, bugüne kadar gelmiş ve bugüne kadar gelen siyasetin konuyu kapsayıcı bir biçimde ele alamayışının yarattığı bir birikimden söz ediyoruz. Çözüm için daha fazla demokrasi mi; kesinlikle evet. Çözüm için daha fazla hak ve özgürlük mü; kesinlikle evet. Ama, bunların çözmeye yeterli olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Daha fazla demokrasi, daha fazla hak ve özgürlüğün bölücü-ayrılıkçı hareketi söndüreceği yolunda, kesinlikle söndüreceği yolundaki kanaat tutarlı değildir. Örneği İspanya ve Bask'tır. Örneği Avrupa'nın pek çok ülkesinde görülmüştür. Sorun, bir geri kalmışlık sorunu mudur; evet. Ama, Türkiye'nin geri kalmışlığında hiç kuşku olmayan başka bazı bölgeleriyle mukayese edildiğinde sorunun sadece salt bir geri kalmışlık sorunu olarak görülemeyeceğini de anlamamız gerekiyor. Yani, Türkiye'de Kastamonu'da, Kütahya'da yoksulluğun ve geri kalmışlığın olmadığını mı söyleyeceğiz?! Ben şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Türkiye'de terör eylemlerinin yaygın olduğu, yoğun olduğu bölgelerle mukayese edildiğinde Kastamonu'nun, Kütahya'nın, Afyon'un pek çok köşesi çok daha geri kalmıştır, çok daha mağduriyet içerisindedir, çok daha yoksuldur.

SONER AKSOY (Kütahya) - Kütahya'da öyle bir şey yok.

ERKAN MUMCU (Devamla) - Bu mukayeseyi...

İsterseniz düzeltelim. Peki, Kütahya milletvekillerimizi de incitmeyelim. Kütahya'da böyle bir şey olmasın. Kütahya fevkalade müreffeh bir bölgedir; kabul edelim. Ben Isparta'yla mukayese edeyim. Isparta'nın Sütçülerinin Şırnak'tan daha ileri olduğunu söyleyebilecek bir Allah'ın kulu yoktur. Mesele şudur arkadaşlar: Mesele, bir geri kalmışlık sorunundan ibaret değildir. Kaldı ki, geri kalmışlık sorununun çözümüne ilişkin kapsamlı bir yaklaşım ortaya koymadıkça, bu sorunu ikide bir ortaya koymanın, bunu ifade etmenin, geri kalmışlığa ve farklılıklara vurgularda bulunmanın da bir değeri yoktur. İktidarsanız, iktidar gibi davranacaksınız; muhalefetseniz, muhalefet gibi davranacaksınız. Sürekli muhayyel, hayalî hedefler ima ederek, sürekli bilinmeyen muhataplar ima ederek varabileceğimiz bir yer yok.

Araştırma önergesinin, araştırma önergenizin ilk cümlelerine bir bakar mısınız… Bakın, ben size okuyayım: "Ülkemizde son yıllarda yaşanan olumlu gelişmeler ile demokratik kazanımlar, temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasındaki kararlılık, AB sürecinde atılan başarılı adımlar, ülkemizi istikrar, huzur ve güven ülkesi haline getirmiştir."

FAHRİ KESKİN (Eskişehir) - Doğru…

ERKAN MUMCU (Devamla) - "Türkiye'de yaşanan bu güzel gelişmeler ve 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren başlayan yeni süreç sekteye uğratılmak istenmektedir."

FAHRİ KESKİN (Eskişehir) - Doğru…

ERKAN MUMCU (Devamla) - Değerli arkadaşlar, "doğru" diyen arkadaşlarım ya da Sayın Başbakan ya da grup sözcüleri, gelip, burada, kimin, neyi sekteye uğratmak istediğini apaçık söylemelidir. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

İma, korkakların dilidir. İma, bilgisizlerin dilidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, millî iradenin tecelligâhı olarak, imayla konuşulacak bir yer değildir. Burada açık konuşmak lazım. Neyi kastediyorsunuz; derin devleti mi kastediyorsunuz? Bunu mu kastediyorsunuz? Böyle bir derin devlet mi var? Varsa, getirin, demokratik bir hukuk devleti olmanın gereğini yapalım. Bu millet, size, anayasa değiştirebilecek çoğunluğu, sırf, caka yapın diye vermedi; sadece, pazarlama faaliyetleriyle meşgul olun diye vermedi. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Babalar gibi(!) özelleştirmeler yapın diye vermedi.

FAHRİ KESKİN (Eskişehir) - Milletin iradesini sattın!..

ERKAN MUMCU (Devamla) - Gelip, bu Meclis kürsüsünden, kendi parti grubunuz da dahil olmak üzere, milletvekillerine yalan beyanlarda bulunun diye vermedi. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

AGÂH KAFKAS (Çorum) - Millet iradesini sattın!..

ERKAN MUMCU (Devamla) - Millet, bunu, kendisine hizmet etmeniz için verdi. Eksiğiniz mi var; biz, hazırız. Türkiye'nin şeffaf, demokratik bir hukuk devleti olarak işlemesi için haklar ve özgürlüklerin önünde ne engeliniz ne eksiğiniz varsa, biz hazırız.

FATMA ŞAHİN (Gaziantep) - Önce millete git, güvenoyu al, öyle gel!

ERKAN MUMCU (Devamla) - Eğer akıl yönünden, bilgi yönünden, proje yönünden bir destek icap ediyorsa, Türkiye'nin üniversiteleri, Türkiye'nin siyasî partileri, Türkiye'nin aydınları, Türkiye'nin derin irfanı sizi desteklemeye yetecektir.

FAHRİ KESKİN (Eskişehir) - İhtiyacımız yok!

ERKAN MUMCU (Devamla) - Yeter ki, bunu yapma iradenize sahip olun ve bu iradenizi ortaya koyun. Bu iradeyi ortaya koymadıktan sonra, sürekli karanlığa ateş etmekten vazgeçin, ima etmekten vazgeçin, komplo teorilerinin önünü açmaktan vazgeçin. Bu komplo teorileri, devlete duyulan güveni tahrip ediyor, devletin adaletine duyulan inancı tahrip ediyor.

FAHRİ KESKİN (Eskişehir) - Köstek olmayın yeter!

ERKAN MUMCU (Devamla) - Size düşen görev, devletin adaletinin işlediğini göstermektir, apaçık göstermektir. Bunu göstermek isteyen, işi komisyona havale etmez. Bunu göstermek isteyen, ima yoluyla konuşmaz. Bunu yapmak isteyen, ima yoluyla konuşmaz.

AGÂH KAFKAS (Çorum) - Meclisin komisyonunu nasıl küçümsüyorsun?!

ERKAN MUMCU (Devamla) - Bunu da hep beraber Türkiye Büyük Millet Meclisinin Genel Kurulunda göreceğiz.

Şimdi, bir soruyu sormak istiyorum. Üçüncü yılını tamamlamış… (AK Parti sıralarından gürültüler)

---

**Kaynak gösterme:** Erkan Mumcu (Isparta). “Hakkari merkez,yüksekova ve şemdinli'de meydana gelen terör olaylarının araştırılması amacıyla bir araştırma kom.kurulmasına ilişkin (10/322,323,324)mec.araştırması önergeleri üzerinde”. TBMM Genel Kurulu, 22. Birleşim tutanağı, 23 Kasım 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/erkan-mumcu-22-2005-11-23-hakkari-merkez-yuksekova-ve-semdinli-de-meydana-gelen-teror-olaylarini (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
