# Türk silahlı kuvvetlerinin lübnan'a asker gönderilmesi hakkındaki teskeresi

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Erkan Mumcu (Isparta)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 124. Birleşim
- **Tarih:** 5 Eylül 2006
- **Gündem:** TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN LÜBNAN'A ASKER GÖNDERİLMESİ HAKKINDAKİ TESKERESİ
- **Tutanak (TBMM):** https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c127/b124/tbmm221271240135.pdf
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/erkan-mumcu-22-2006-09-05-turk-silahli-kuvvetlerinin-lubnan-a-asker-gonderilmesi-hakkindaki-tesk

> Erkan Mumcu, 5 Eylül 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 124. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN LÜBNAN'A ASKER GÖNDERİLMESİ HAKKINDAKİ TESKERESİ); konuşma 2.945 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA ERKAN MUMCU (İsparta)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlamadan önce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Aslına bakarsanız, buraya gelmeden önce, daha doğrusu buraya gelirken elimde sadece bir tek metinle geldim, biraz önce Sayın Öymen'İn de size kısa pasajlar aktardığı bir konuşma metni Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin T>ışışlen Bakanlığı görevim yürüten Sayın Abdullalı Gul'un, Afganistan'a asker göndermeyle ilgili tezkerenin görüşüldüğü 10 Ekim 2001 tanhlı Genel Kurulda, oturumda söylediği sözler. Keşke biraz vaktimiz olsaydı ve ben bu sözlenn tamamını olduğu gibi size okuyabiIseydim Çünkü, bu sözlerde gerçekten ibret alınacak ve gerçekten ibret alınacak ve gerçekten milletin vicdanını yakalayacak doğru yaklaşımlar var, son derece doğru yaklaşımlar, ahlaklı yaklaşımlar var.

Sadece bunların hatırlatılması bile bugünkü kararın ne yönde alınması gerektiği yolunda bize ıpuçlan verecektir ve bunun milletimiz tarafından ne kadar kabul gördüğü de, zaten, yaşadığımız genel seçimlerde ortaya çıkmıştır. Şimdi, bu sözleri baştan aşağıya okuyacak imkanım yok; ama, üzerime düşen bir borç daha var, onu da yaptıktan sonra konuya ilişkin olarak, olabildiğince Sayın Gül'tin konuşmalarından da yararlanarak, kendi yaklaşımımızı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Biraz evvel Meclis çalışanlarından bir hanımefendi yanıma geldi ve bana. Grubumuzun tezkere konusundaki görüşünün, reyinin ne olduğunu sordu. Kendisini on yıldır Meclis komisyonlarından tanırım, eminim pek çoğunuz da tanırsınız.

Dedim ki: Sen ne yönde olmasını istiyorsun? Cevabı şu: "İS yaşında bir oğul annesi olarak hiçbir şekilde, hiçbir ananın evladının Lübnan'a gönderilmesine razı olamam, gönderi İsin diyemem."

Evet, ola ki bu söz ana duygusallığı içerisinde söylenmiş duygusal bir yaklaşımdır; ama, ateş düştüğü yeri yakar.

Ben, bir başkasının duygularını bu kürsüye getirip siyasî bir enstrüman haline getirmek amacında değilim; biraz sonraki sözlerimi dinlerseniz amacım biraz daha berraklaşacak.

Değerli arkadaşlar, bir insan doğrunun, hakkaniyetin ne olduğunu bilmek istiyorsa başvurabileceği bir evrensel, bir cihanşümul, bir ilahî terazi vardır ve her insanda aynı tartar; her çağda, her dönemde, her insanda, her kültürde aynı tartar; vicdan. Bir şeyin hakkaniyetini bilmek istiyorsanız vicdan terazisine vuracaksınız.

Peki, bu vicdan terazisi dediğimiz şey nedir; çok basit bîr ölçüsü vardır, öyle, bilinmeyen bir şey değildir: Kendinize yapılmasını İstemediğinizi başkasına yapmayın, başkasına layık gördüğünüzü kendinize layık görün, kendinize layık gördüğünüzü başkasına layık görün. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Ben de, şimdi, asıl duygularımı ve vicdanımın sesini sizlerle paylaşıyorum; ben de 18 yaşında bir oğul babasıyım. Bu sözleri buradan bir siyasetçinin söylemesi belki siyaseten doğru bulunmayabilir, ama, bir baba olarak kendime soruduğumda "evladımı Lübnan'a bugün gönderir miydim" diye sorduğumda "gönderirdim" cevabını ben veremiyorum arkadaşlar. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Siz kendi kendinize bu soruyu sorun, kendi kendinize bu cevabı verin; çünkü, biraz önce karşılaştığım uzman hanımefendi bana dedi ki: "Allah korusun, oradan bir vatan evladı hayatını yitirmiş olarak dönerse 'vatan sağ olsun' diyebilecek miyiz?" Diyebilecek miyiz? Herkes kendi kendisine bu soruyu sorsun ve bu sorunun cevabını versin. Ha, diyorsanız, tebrik ediyorum sizi! Yani, diyen arkadaşlarımızın terazileri, demek ki, bizim "vicdan" dediğimiz ilahî teraziyle aynı şekilde tartmıyor, demek ki, bizim bilgimizde bir yanlış var.

Şimdi, geçtiğimiz hafta, evladını kaybeden bir ana feryat ediyordu "devlete hakkımı helal etmiyorum" diye.

Değerli arkadaşlar, binlerce yıldır "Allah devlete zeval vermesin" diyegelen bir milletin "üç evladım daha var, onları da alın askere" diyegelen bir milletin birden bire nasıl bu duruma geldiği hakkında biraz kafa yormamız lazım, bunu biraz düşünmemiz lazım, bu ateşin yaktığı yeri anlamamız lazım. Ne oldu da "Allah devlete, millete zeval vennesin"den "devlete hakkımı helal etmiyorum" noktasına geldik?!

Biraz önce, burada, özellikle kürsü ve Genel Kurulun mehabeti hakkında konuşan arkadaşımız, kendilerine, geçen yıl, terör konusunda bir genel görüşme yapılması talebi, yani, bir olağanüstü toplantı talebi hatırlatıldığında -kî, sizlerin oylarınızla reddedilmişti görüşülmesi- birçok şey söyledi ve dedi ki: "Allahaşkına, bir projeniz mi var?" Var. Siz bir genel görüşme yapın, gelin, biz, projemizin olup olmadığmı, çözümümüzün olup olmadığım, şu kürsüden, size ve millete gösterelim. Yoksa eğer -sizin söylediğiniz gibi- sadre şifa, derde derman bir çözümümüz, iyi ya işte, millete mahcup oluruz, milletin karşısında rezil oluruz. Yani, o zaman, bir fırsat verin. Sayın Gü! 2001 'deki konuşmasında diyor ki: "Sayın Hükümet takdir edilecek bir davranışla parti genel başkanlarını toplayarak bu konuyla ilgili bilgi verdi; ama, verdiği bilgiler gazetelerde yazanlardan öteye hiçbir şey değil."

Ben de, şimdi, buradan. Sayın Bakana soruyorum: Sayın Bakan, aynı nezaketin bir kısmını hiç olmazsa siz gösterseydiniz. Meclis mehabetinden. Meclisin saygınlığından bahsediyorsunuz. Hangi hükümet, tezkeresi hazır olmadan daha Genel Kurulun toplanacağı tarihi ilan etti? Bu, Türkiye Büyük Millet Meclisine saygı göstermenin biçimi midir? Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının kulakları çınlasın. Kuvvetler ayrılığı ve hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir ilkesinin gereği bu mudur?

Ben, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının yerinde olsam, bu toplantıyı bir gün önceye alırdım; yani, mademki aciliyeti var, bir gün önceye alırdım; ama, Hükümetin tayin ettiği tarihte Meclisi toplantıya çağırmazdım; çünkü, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ayrı ve özel bir yer olduğunun ve bu milletin mabedi olduğunun altım çizmek gerekiyor. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

Şimdi, burada, askerlerimiz şu riske mi girecekler, bu riske mi girecekler, girmeyecekler mi gibi tartışmalarla, şurada yer alacaklar, burada yer almayacaklar gibi teknik ayrıntılarla milletin karası karıştırılıyor. Ben, buradan, Sayın Bakandan rica ederek, cevaplamasını rica ederek sorular yöneltiyorum.

Sayın Bakan, siz, samimiyetle, Lübnan'a uluslararası bir gücün yerleştirilmesinin bölgeye barış getireceğine, barışa hizmet edeceğine inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz? Nasıl daha önceki sözleriniz tutanaklara geçtiyse, lütfen, bu sözlerinizi, bu düşüncenizi de tutanaklara geçirin ve arkadaşlarıma da söylüyorum ki, lütfen, siz de bu sorunun cevabını kendi kendinize verin.

Gerçekten inanıyor musunuz arkadaşlar? Gerçekten bölgeye bir uluslararası gücün bu biçimde yerleştirilmesi, bölgeye barış getirecek mi? Ve soruyorum: Orada, uluslararası güç. bulundurma karan, gerçekten tarafsız ve banş amaçlı bir karar mı? öyleyse, eğer, bu soruların cevabı "evet" ise, benim soracağım bir soru var: Niye iki askerin kaçırılmasından başlayan, son derece kanlı ve vahşi bir süreç otuzbeş gün devam ederken, bu Birleşmiş Milletler kınamak tenezzülünde dabi bulunmamıştır?

Allah'ın bildiğini, milletin bildiğini kuldan saklamanın manası yok; şahsiyetini ve dirayetini ve gücünü göstermenin yolu, gerçeği herkesin gözünün içine baka baka söyleyebilecek cesarete sahip olmaktır. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Gerçek şudur: otuzbeş gün boyunca Hizbullah'ın, İsrail'i vurabilen menzil noktasında; yani. Güney Lübnan'da konuşlandığı pozisyondan püskürtülmesi için bir hava bombardımanı yapılmış, bu hava bombardımanı sürecinde çoluk çocuk denilmemiş, insanlar katledilmiş, orada bîr daha İnsan yaşayamayacak şekilde altyapı tahrip edilmiş ve kimsenin gıkı çıkmamış, Birleşmiş Milletlerin ateşkes çağrısında bulunması yönündeki çağrılar azarlanarak, paylanarak karşılanmıştır. Türkiye'nin bu yönde, arabuluculuk tarzında girişimlerde bulunması yönlü talepleri de son derece olumsuz karşılanmış, kimseden arabuluculuk işlevinin beklenmediği İfade edilmiştir.

Ne zaman ki, o mevzii karadan tutmak söz konusu olduğunda, işler sarpa sarmıştır ve İşlerin sarpa sardığı yerde, bu karar alınmıştır. Bu karar, bahse konu bölgede, yani, tezkereye de konu olan bölgede, Hizbullah'ın bölgeden çıkanlıp -ki, bir kısmında İsrail yerleşmiştir- uluslararası gücün yerleştirilmesi ve İsrail menzilinden uzaklaştırılmasıdır.

Şimdi, burada diyorsunuz ki: "Tezkereyi okumuyor musunuz allahaşkına; biz, orada muharip güç bulundurmayacağız, kara gücünü sınırlı bulunduracağız." Tezkereyi okuyoruz. Ben şimdi soruyorum -deniz gücü bulunduracağınızı söylediniz Sayın Bakan- tam da Sayın Başbakanın sorduğu gibi soracağım: Sîz oraya turistik seyahat için mi gidiyorsunuz?! (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Deniz gücünüz oraya niye gidiyor? Ne yapacak deniz gücünüz; ne yapacak; yani, mehtapta sandal sefası mı yapacak?! Deniz gücünüzün orada bulunma sebebi, Lübnan'ın denizden izolasyonu. Ne amaçla İzolasyonu; işte, belgelerde söylüyor: "Hiz- bullah ve benzeri milis güçlerinin, silah, mühimmat ve benzeri lojistik destekleri sağlamasının önüne geçmek." Bu, silahsızlandırmak değil mi?! Bu, Hizbullah'm silahsızlandırılması değil mi?!

Şimdi, Hizbullah'm silahsızlandırılması, CHP sözcüleri, gerekir mî gerekmez mi tartışmasına gelelim. Hükümet, hakikaten, Hizbullah'm silahsızlandırılıp silahsızlandırılmaması konusunda net bir tavır ortaya koymayarak, aslında, iddia ettiği faydayı da bir taraftan bertaraf ediyor. Sayın Başbakan diyor ki: "Menfaat ve risk birbirinin ikiz kardeşidir." Eyvallah, kabul ettik. (Anavatan Partisi sıralanndan alkışlar) Riskin ne olduğunu da anladık. Yani, riski siz söylemeyin, herkes söylüyor zaten. Menfaatimiz neymiş; onu, bir, gelin bu kürsüden anlatın. Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyeleri Türkiye'nin menfaatinin ne olacağını gerçekten bilsinler, biz de bilelim. Hakikaten bizi İkna ediyorsanız, biz de bilelim, biz de bu biçimde oy kullanalım.

Ha, ben bir soru daha soruyorum şimdi, hem sayın milletvekillerine hem Sayın Bakana hem Hükümete: Acaba, bölgede, çevre ülkelerde konuşlanmış silahlı güçlerin kendisine yönelik tacizlerinden, saldırılarından, güvenliğine yönelik tecavüzlerinden rahatsız olan tek ülke İsrail mi? Siz, komşu bir ülkeden kendi topraklarına girilerek evleri basılan, askeri araçlarına suikastlar düzenlenen, sivil hedeflere saldırılar düzenlenen, bebekleri Öldürülen, yavruları öldürülen, evlatlarının canı alınan başka bir ülke daha biliyor musunuz, bilmiyor musunuz?! Ben biliyorum; Türkiye, ben biliyorum; Türkiye. (Anavatan Partisi sıralanndan alkışlar) Kuzey Irak'tan Türkiye'ye dönük tecavüz olmuyor mu? Bu Hükümetin Başbakanı "sabrımız taştı" demedi mi, "yarın, çok şeylere gebe" demedi mi? Ne oldu o doğum?

Türkiye'nin, bölgede kendi güvenliğine tecavüz eden, kendi birliğine, bütünlüğüne tecavüz eden varlık karşısında bir şey yapması icap etmiyor mu? İsrail'in güvenliğini korumak Türk askerinin görevi olacak da, Türk askerinin, acaba, Kandil Dağında Türkiye'nin güvenliğine saldın planlayan, lojistik destek alan şer odaklarının icabına bakmak görevi olmayacak mı? Bunun için bir uluslararası güce Türkiye'nin ihtiyacı mı var -soruyorum- bir Birleşmiş Milletler kararına mı ihtiyacımız var? Çünkü, Sayın Başbakan, zannediyorum haşivle, zannediyorum kastını aşan bir biçim-' de, PKK ile mücadele için Kuzey İrak'a bir uluslararası gücün yerleşmesi gereğinden bahsetti. Acaba söylerken ne söylediğinin farkında mıydı? Bunun, Türkiye'yi bölmek demek olacağını; eğer oraya bu amaçla bir güç yerleşirse, Çekiç Güç harekâtının tam tersine bir misyonla, yani yönü İtibariyle tam tersine bir misyonla Türkiye'ye tehdit olmak üzere yerleşeceğinin farkında mıydı Sayın Başbakan?

Eğer İsrail'in güvenliği korunacaksa, uluslararası bir camia içinde olmanın mükellefiyetleri vardır; evet, ama, uluslararası camia içinde çıkarlar vardır ve çıkarlar karşılıklıdır. Biz şuradan Kuzey Irak'a gidemeyeceğiz; gidişimiz, uluslararası kararlarla ve uluslararası güçlerle engellenecek; ama, biz İsrail'in güvenliğini korumak için Güney Lübnan'da görev yapacağız, buna karşı çıkanlar da, buna karşı çıkmak da İhanet olacak, öyle mi?!

Bakın Sayın Bakarı, siz ne söylüyorsunuz; sizin sözlerinizi okuyacağım size. Sizin sözlerinizi, ki, şahsınıza saygı duymamı sağlayan sözlerdir bunlar; sadece bunlardan ibarettir demiyorum. Şimdi, diyorsunuz ki: "Değerli arkadaşlar, eğer, şuna inansak ki, yarın Ortaasya'mn dizaynında Türki- ye aktif bir rol alacak; Türkiye çok dinamik bir rol oynayacak, Türkiye, orada, yeni çizilmesi muhtemel olan haritalarda aktif rol alacak, bunu anlayışla karşılayabilirdik. Bırakın uluslararası krizi, Türkiye, üç senedir, kendi krizini yönetemeyen bir hükümetle karşı karşıyadır. Kendi krizini yönetemeyen, kendi krizini kontrol edemeyen bir hükümetin, uluslararası krizi yönetebilmesi veyahut da takip edebilmesini biz mümkün görmüyoruz" diyorsunuz. Devam ediyorsunuz: "Yine, tezkerede ortaya konulan şu ki; kapsamı, sının, zamanı ve süresi hükümetçe belirlenmek üzere, terörizme karşı başlatılan sürekli özgürlük operasyonu çerçevesinde, Silahlı Kuvvetlerin yabancı ülkeye gönderilmesi, kapsamı, sının ve zamanı, süresi belirsiz. Böyle bir yetkiyi almak, aslında, hükümet için de tehlikelidir; çünkü, bu işin nereye gideceğini, hükümet de bilmiyor" diyorsunuz; "Samimi olarak bilmiyor. Böyle samimi olarak nereye gittiği bilinmeyen bir hareket karşısında, böyle bir yetkinin peşinen alınmasını mahzurlu buluyoruz. Ayrıca, Anayasanın, buna tam yetki vermediği kanaati bizde hâkim; çünkü, Türkiye Büyük Millet Meclisinin temel fonksıyonlanndan biri, âdeta, bir çarşaf liste, bir çarşaf yetkiyle devredilmektedir. Kapsamı iyice belli olmayan böyle bir yetkinin bulunması Anayasaya aykındır" diyorsunuz. Ben de size yürekten katılıyorum. Bunu Afganistan için söylüyorsunuz, bunu, Afganistan için söylüyorsunuz. Türkiye'nin komutasında yürüyecek, Türkiye'nin liderliğinde yürüyecek bir süreç için söylüyorsunuz. Aslında, Afganistan'ın stratejisi ve oradaki varlığımız hakkında uzunca da bir konuşmak lazım; ama, onu bir tarafa bırakalım.

Şİmdî, siz, Anayasaya aykırı olduğunu düşündüğünüz yetkinin aynısını istiyorsunuz. Şimdi, siz, daha önce I Mart tezkeresini reddetmiş bir Meclise, âdeta bîr kompleks altında bırakırcasına "o gün yanlış yaptık, bugün doğrusunu yapalım" diyorsunuz. O gün, 1 Mart tezkeresinin kabulü yönünde inançla oy kullanan milletvekillerinden birisi de bendim ve bunun Türkiye'nin hayrına olacağına inandım ve apaçık da ilan ettim; ama -hem Sayın Bakan tanıktır, ben de naçizane tanığım ki- o süreçte, Türkiye, müdahale sonrası Irak'ının anayasasının madde madde nasıl olacağını daha müdahale başlamadan, muhatapla, yani Amerika Birleşik Devletleriyle müzakere ediyordu. O kadar ki, Irak Halkı kimlerden oluşur maddesinin tartışılması günler almış ve Türkiye, tezlerinde önemli bir noktaya kadar da gelmişti. Kaldı ki, doğrudan doğruya kendi güvenliğine tehdit oluşturan bir alanda kendi askerî varlığını bulundurmak Türkiye için bir öncelikti; ama, "aman Türk askeri Kuzey Irak'a girmesin" lobisi bir biçimde ortalıkta fınk atarken hiç kimse sesini çıkarmadı. Sonuçta, öyle veya böyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi bir karar verdi. Karan veren Türkiye Büyük Millet Meclisidir ve herkes bunu öpüp baş tacı etmek zorundadır. Sayın Başbakan, şimdi bundan pişmanlığım ifade ediyor; düne kadar, yurt dışında, dünyanın dört bir tarafında, bunu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve Türkiye'nin itibarı olarak sunuyordu, satıyordu; bence de haklı olarak sunuyordu; çünkü, Türkiye'nin demokratik bir kamuoyuna, demokratik bir Meclise sahip bir ülke olduğunun, kendisinden her isteneni yapacak bîr ülke olmadığının delili olarak bu karar ortaya çıkmıştı. Şimdi diyorsunuz ki, bu işten biz bir şey kazanacağız. Ben size bir şey söyleyeyim: Bu kararınızla Ortadoğu'ya girmiyorsunuz...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ERKAN MUMCU (Devamla) - Sayın Başkan, ek süreyi mî?..

BAŞKAN - Buyurun efendim.

ERKAN MUMCU (Devamla) - Türkiye, böyle bir kararla Ortadoğu'ya girmiyor, Türkiye böyle bir kararla Ortadoğu'dan ihraç oluyor; bunu biliniz. Şunu biliniz ki, aktif tarafsızlık politikasıyla yarın Türkiye'nin etkili rolüne ihtiyaç duyulacağı bir zamanda, Türkiye, böylesine taraflı bir karara ortak olmakla, âdeta taşeronlaştırılmakla, etkili bir rol oynama imkânından da tamamen uzakla- şıyor, çünkü, bu sürecin bizi götüreceği yer, tıpkı Sayın Bakanın Afganistan meselesinde söylediği gibi, ucu bucağı belirsiz bir tasarım süreci. Sayın Bakan o günkü konuşmasında diyor ki: "Bu sözler gazetelerde, makalelerde yazılıyor, çiziliyor, söyleniyor, ciddiyet düzeyini bilmiyoruz ama" diyor. Şimdi, ben, Amerikalı meslektaşının söylediği sözü Sayın Bakana bir kez daha hatırlatayım. Tam da bu sürecin, yani, Lübnan sürecinin orta yerinde Amerikan Dışişleri Bakam çıkıp "Ortadoğu'da haritalar: yeniden çizmenin, Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmenin vakti geldi de geçti bile" dedi mi, demedi mi? Muhatabınızın sözünü ben duydum da siz duymadınız mı?! Amerikan Dışişleri Bakanı, bu sözü, fantezi olsun diye mi söyledi?! O zaman ben soruyorum: Amerika Birleşik Devletlerinin stratejik ortağı olarak, Türkiye'ye bu konuda herhangi bir bilgi verildi mi? Çok açık seçik, net söylüyorum. Sayın Başbakanın da, aslında bana da tuhaf gelen bir biçimde, övüne övüne "BOP projesinin ortağıyız, BOP projesinin ortağıyız" dediği mesele, demokratikleşmeye ilişkin olarak, sadece bir şubede eşbaşkanlıktır, Yemen, İtalya ile beraber. Yani, stratejik hiçbir noktada zaten yoksunuz. Ama, ben, bu BOP projesinden ne anladığınızı artık sormak istiyorum; çünkü, bugün, Ortadoğu'da gelişmekte olan süreç bize gösteriyor ki, bu projenin, bölgenin dikta yönetimlerini demokratik rejimlerle değiştirmek, bölgenin ulusal servetlerini, dikta yönetimlerinin ve oligarşik yapıların elinden alıp piyasa ekonomisi yoluyla halka vermek gibi bir niyeti olsaydı, Türkiye bu süreçte gerçekten çözüm ortağı, müzakere ortağı, müzakere tarafı ve lider ülke konumunda konumlandırılmış olurdu. Halbuki, bugün sürmekte olan gelişmeler gösteriyor ki, amaç, Ortadoğu'da sürekli bir çatışma dinamiği icat edip, bu çatışma dinamiğinin sağladığı -sözüm ona- meşruiyetle askeri varlığını Ortadoğu'da bulundurup ve silahlı güçleriyle Ortadoğu'yu özellikle enerji havzalarının gerektirdiği politikalar doğrultusunda tasarlamaktır. Eğer amaç bu olmasaydı, bugün İsrail- Amerikan ittifakıyla ortaya çıkan, Hizbullah-tran ittifakıyla karşı eksenini oluşturan sürecin böyle işlemiyor olması gerekirdi. Tam tersine, bu sürecin, tüm İslam dünyasında İran'ın politik önderliğini ve İran'ın politik rehberliğini ortaya çıkaracak bir süreç olduğunu, bu süreci planlayanların he- saplayanuyor olması diye bir ihtimal yok arkadaşlar, böyle bir ihtimal yok. Onlar bunu biliyorlar; ama, onlar, sürekli bir çatışma dinamiğinin varlığım istiyorlar.

Ben burada, değerli arkadaşlarıma soracağım. Değerli arkadaşlarım, eğer bu tezkereyi, sizin de güvenoyu verdiğiniz bir hükümet yerine, sözgelimi bir Anavatan Partisi hükümeti, sözgelimi bîr Cumhuriyet Halk Partisi hükümeti getirseydi, oy verecek miydiniz? Vicdanınızda cevap verin; oy verecek miydiniz? Sayın GüPün tutumunun en azından -ki, Lübnan'a göre çok daha meşru bir durumdur- hayır yönünde olacağı ve Partinizin bir önceki tutumunun bu yönde olduğu bellidir. Yaptığınız iş de doğruydu, onun için de millet size güvendi, emaneti verdi. Yalnız, ben diyorum ki, bu milletin verdiği emanet bugün ne işe yarıyor, bugün ne işe yarıyor?! Bugün, acaba, boşluktan aşağı süpürmeyin, yararlanın ya da kullanın diyenlerin sözünün en azından nasıl anlaşılabileceği konusunda zihninizde bir ışık beliriyor mu? Ben söyleyeyim size: Hükümetimiz, ne yazık ki, ekonominin içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla kendisini çaresiz ve alternatifsiz görüyor. Mayıs ayında yaşanan türbülansın öğrettikleri şudur: Aman ha kıpırdamayalım. George Soros, Türkiye'de de spekülasyon yapan, bütün dünyada da fınans spekülasyonları yaparak rejim değiştirmekle marifetli George Soros demişti ki: "En değerli varlığınız, ihraç varlığınız askeriniz." Onun küstahlığını ona havale ediyorum; ama, âdeta ona hak verdirircesine, Türkiye'de bugün bu sürece İtiraz edebilecek, bu sürece vicdamyla katılmayacak, isyan edecek ve böyle bir sürecin karşısında milletin irfanının, milletin vicdanının sesi olabilecek milyonlarca insan size oy verdi ve şimdi, iktidarda muhafazakâr, iktidarda Müslüman halkların haklarına duyarlı bir kadro vardır diye ne yaptığınıza bakıyor. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Size millet böyle bakarken, birileri de şöyle bakıyor, bunu bilin: Bundan daha iyisini nerede bulacağız. Muhalefette olsalardı, bizim Ortadoğu'yu keyfimize göre şekillendirmemiz sürecinde, Türkiye, karşımıza çok şiddetli bir muhalif ülke olarak çıkacaktı ve bütün islam dünyasını ayağa kaldırabilecek bir liderlik olarak ortaya çıkacaktı; ama, tıpkı bağışıklık sisteminde olduğu gibi, aşı mikrobu haline getirilmiş bir örnek bizi bu tehlikelerden korur.

Şimdi, ben, Sayın Başbakanın "bu işte Türkiye'nin menfaati var" derken neyi dediğinin altını net çizeyim size: Bir müddet daha, yani, Ortadoğu istenildiği gibi dizayn edilirken muhalefet etmeyecek bir Türkiye için, hakikaten, Hükümetin tutumu çok elverişli bir araç olarak gözüküyor. Hakikaten, böyle gözüküyor ve göreceksiniz, önümüzdeki süreç...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ERKAN MUMCU (Devamla) - Sayın Başkan, bitirmem için sadece 1 dakika...

BAŞKAN - Buyurun Sayın Mumcu, tamamlayın.

ERKAN MUMCU (Devamla) - Göreceksiniz, önümüzdeki süreç böyle devam edecektir.

Arkadaşlar, tarihin cilvesi mi diyeceğiz, talihin cilvesi mi diyeceğiz, ne diyeceğiz bilmiyorum; ama, sonuç olarak, hepimiz millete hesap vereceğiz. Millete hesap vermek de bir taraftan çok da önemli değil. Türkiye Büyük Millet Meclisine gelirsiniz, gelmezsiniz, çok Önemli değil. Bu, eğer millete emanet sadakatiyle yapılan bir işse mürüvvettir, ama, millete emanet sadakatiyle yapılmıyor da âdeta emanete hıyanete dönüşüyorsa bir zillettir. Allah, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bütün üyelerini böyle bir zilletten korusun. Ben, arkadaşlarımın hiçbirine de bunu yakıştıramıyorum; ama, Anavatan Partisinin görüşünü ve kendi görüşümü şu cümleyle anlatıyorum: Ben, vicdanen, kendi evladımı gönderebilecek kadar kendimi hazır ve bu davayı haklı görmüyorum. Benim, İsrail'in güvenliği için feda edilecek evladım yok.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ERKAN MUMCU (Devamla) - Sayın Başkanım, hemen tamamlıyorum.

Benim, Türkiye'nin tarihî rolünü israil'in güvenliği için feda etmeye de niyetim yok; bu milletin de niyeti yok, bu milletin de israil'in güvenliği için feda edecek evlatları yok.

Hepinize saygılar, sevgiler sunuyorum. Sağ olun. (Anavatan Partisi sıralarından ayakta alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Erkan Mumcu (Isparta). “Türk silahlı kuvvetlerinin lübnan'a asker gönderilmesi hakkındaki teskeresi”. TBMM Genel Kurulu, 124. Birleşim tutanağı, 5 Eylül 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/erkan-mumcu-22-2006-09-05-turk-silahli-kuvvetlerinin-lubnan-a-asker-gonderilmesi-hakkindaki-tesk (erişim: 1 Kasım 2026). TBMM kaydı: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c127/b124/tbmm221271240135.pdf

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
