# Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemler (10/48)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Eyüp Fatsa (AK Parti, Ordu)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 63. Birleşim
- **Tarih:** 8 Nisan 2003
- **Gündem:** YURTDIŞINDA YAŞAYAN VATANDAŞLARIMIZIN SORUNLARININ ARAŞTIRILARAK ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER (10/48)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/eyup-fatsa-22-2003-04-08-yurtdisinda-yasayan-vatandaslarimizin-sorunlarinin-arastirilarak-alinm

> Eyüp Fatsa (AK Parti), 8 Nisan 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 63. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YURTDIŞINDA YAŞAYAN VATANDAŞLARIMIZIN SORUNLARININ ARAŞTIRILARAK ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER (10/48)); konuşma 2.518 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

AK PARTİ GRUBU ADINA EYÜP FATSA (Ordu)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anayasamızın 98 inci, İçtüzüğümüzün 104 ve 105 inci maddelerine istinaden 26 milletvekili arkadaşımla beraber vermiş olduğumuz, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın yaşadıkları ülkedeki sorunlarının yerinde tespiti ve yine, vatandaşlarımızın yurda dönüşte karşılaştıkları sorunların tespiti ve çözüm yollarının araştırılması konusunda Meclis araştırması önergesi üzerinde, AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşım Ali Rıza Gülçiçek Bey, otuzüç yılını paylaştığı insanlarla yaşadıklarını, nelerle karşılaştıklarını burada ifade etti. Ben, oralarda otuzüç yıl yaşamadım; ama, bir on yılı aşkın, Sayın Gülçiçek'in terennüm ettiği, yaşadığı, şahit olduğu sıkıntıların birçoğunu birebir yaşamış, birçoğuna da şahit olmuş, birçoğuna da, âdeta, Anadolu'da anlatılan efsaneler, hikâyeler gibi, dilden dile, özellikle, giden ilk kuşak insanlarımızın yaşamış olduğu, karşılaşmış olduğu sıkıntıları, acı acı dinleyerek şahit olmuş, bunlara vâkıf bir arkadaşınız olarak huzurlarınızdayım.

Konu, gerçekten, herhangi bir araştırma önergesi konusu değildir, ciddîye alınacak bir konudur, araştırılması gereken, üzerinde durulması gereken bir konudur. Anabaşlıklarıyla Sayın Gülçiçek ifade etti; ben, aynı konuları tekrar etmeden, vâkıf olduğum, şahit olduğum, bir an önce acil tedbirler alınması ve giderilmesi gerektiğine inandığım bazı konuları bilgilerinize arz etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, İkinci Dünya Savaşından sonra yıkılan, yok edilen, taş üstünde taş kalmayan Batı Avrupa'da, vasıflı veya vasıfsız insan gücüne ihtiyaç vardı; ihtiyaç duydukları insanlar da, bizim gibi az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde mevcuttu. 30 Ekim 1961 tarihinde Federal Almanya ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında yapılan iş göçü, işgücü anlaşmasıyla bu hikâye Sirkeci Garından başlamış ve kırküç yıldan beri devam eden bir serüvendir. Çoğumuzun, belki, dış görünüşlerine, işte, özellikle yurda dönüşlerinde altlarındaki arabalara veya geçici zaman için kullandıkları maddî imkânlara aldanarak, fevkalade rahat imkânlarla ve ortamlarda yaşadığına gıpta ettiği; ama, gerçekte, dışının içinde yaşamayanları, bizi, içinin de, içinde yaşayanları yaktığı bir ortamdır bu.

Bir film seyretmiştik; Kunta- Kinte, Kökler. İşte, bir neslin, bir milletin, bir ırkın nasıl mağdur edildiğini, mazlum edildiğini, köle edildiğini, aşağılandığını izlemiştik. Belki, birçoğumuz, bu filmi izlerken, bu diziyi izlerken duygulanmıştı, ağlamıştı. Belki, Afrika'dan giden Kunta Kinte'nin torunları kadar olmasa bile, gerçekte -samimiyetle söylüyorum- insanımız, Kunta Kintelerin yaşadığının bir benzerini yaşamıştır. Dili, dini, töresi, kültürü, her şeyi yabancı; Anadolu'nun bağrından koparılmış; pazılarına bakılarak, kasları kontrol edilerek, dişlerine, kulaklarına, gözlerine, ellerine, ayaklarına, tırnaklarına kadar kontrol edilerek seçilen en seçkin insanlarımız, en sağlıklı insanlarımız, her şeyi bizden farklı olan Avrupa'nın, başta Batı Almanya'nın, o yabancı ortamına, âdeta, onların insafına terk edilmiştir.

Bizimle beraber başka Avrupa ülkeleri de, başka ülkeler de, başta Batı Almanya olmak üzere Avrupa'nın değişik ülkelerine işçi göndermiştir; ancak, bizimle onlar arasında ayırt edici çok temel özellikler vardır. Biz, insanımızı göndermişiz, uğurlamışız Sirkeci'den; ama, insanımızın orada hangi şartlarda yaşadığını, hangi imkânlarla, hangi zorluklarla karşılaştığını bir türlü aramamışız, bir türlü sormamışız, âdeta, insaflarına terk etmişiz, ta, 1980'li yıllara kadar. Özellikle, bu 1980'li yılları bilerek söylüyorum, burada bazı konuları açmak istiyorum.

Almanya'da Büyükelçiliğimizi yapan Sayın Öymen buradadır; birçoğunu bizim gibi yakinen yaşayarak biliyor, konuştuklarımıza hak verecektir Sayın Öymen, benim de Almanya'da bulunduğum dönemde Büyükelçimizdi. Yunanistan da işçi göndermiştir, Portekiz de işçi göndermiştir, İspanya, Yugoslavya ve diğer bazı Avrupa ülkelerinden, özellikle Balkanlara doğru birçok ülkeden Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkelerine işçi gitmiştir.

Mesela, Yunanistan, her gönderdiği 300 işçi için 1 papazı, 1 öğretmeni, 1 sosyal danışmanı şart koşmuştur ve uygulamalar da böyle yapılmıştır. Diğer Avrupa ülkelerinden gelen işçiler, bizim insanımızın karşılaşmış olduğu zorluklarla karşılaşmamıştır. Zira, papazı yanında, öğretmeni yanında, sosyal danışmanı yanında; müşkülata düştüğü zaman, sıkıntıya düştüğü zaman veya kendi içinde birtakım haletiruhiyelerde sıkıldığı zaman, bunaldığı zaman görüşebileceği, konuşabileceği, bilgisine, birikimine müracaat edip rahatlayabileceği veya kendisine yol gösterecek insanları da yanı başında bulmuştur; ama, maalesef, üzülerek ifade ediyorum -onun için "Kökler" dizisini misal verdim- ta 1980 yılına kadar, doğrusunu isterseniz, biz, insanımızın orada varlığını hiç hatırlamamışız veya çok az hatırlamışız.

12 Eylülle başlayan bir süreçtir bu 1980'ler. Türkiye'de 12 Eylülü yapanlar, Avrupa'da da bir 12 Eylüle ihtiyaç var mantığıyla hareket etmişlerdir. Özellikle sahipsiz kalmış, birbiriyle dayanışmaktan, birbiriyle omuz omuza, kol kola vermekten başka imkânı kalmayan, dayanacak, tutunacak hiçbir yeri olmayan insanlarımız, 1961'den 1980'li yıllara kadar, kendi aralarında, burada olduğu gibi -iftiharla söylüyorum- bir araya gelerek, dayanışarak, birtakım sosyal dernekler -cami dernekleri, kültür dernekleri, spor dernekleri, işçi dernekleri, veli dernekleri gibi birçok dernekler- kurarak, yalnızlıklarını ve sıkıntılarını bu derneklerin çatısı altında gidermeye çalışmışlardır; ama, 12 Eylülden sonra, özellikle 12 Eylül mantığı, Türkiye'de olduğu gibi yurt dışında yaşayan insanlarımızı da hep potansiyel suçlu olarak terennüm etmiş, onlara karşı hep mesafeli durmuştur. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti adına buralarda görev yapanlar, çoğu zaman -bazı büyükelçilerimizi, konsoloslarımızı, ataşelerimizi, elbette ki saygıyla anıyoruz, onları istisna ediyoruz; ama, istisna edilmeyecekler de vardır içerisinde- maalesef, insanlarımıza karşı hep mesafeli durmuşlardır. İnsanımız nezdinde tabanı olmayan, insanımızın yanında temsil kabiliyeti olmayan, sayıları, kurdukları derneklerin idarecisini bile aşmayan, üye bile bulamayan çok küçük birtakım marjinal derneklerle, vakıflarla daha iç içe olmuşlar; ama, onbinleri, belki yüzbinleri aşan insanımıza hizmet veren derneklere ve federasyonlara karşı çok mesafeli durmuşlardır. Bunun en son örneği şudur: 1997 yılında, -ki, o zamanki Devlet Bakanı Sayın Rifat Serdaroğlu'nun öncülüğünde kurulan- Yurt Dışında Yaşayan Vatandaşlar Danışma Kurulu veya Üst Kurulu adı altında bir örgütlenmeye gidilmiştir. Ben de, geçen dönem bu Meclisteyken, partim adına, bu danışma kurulunda milletvekili olarak görev yaptım ve yurt içinde ve yurt dışında bazı toplantılarına katıldım. Danışma kurulu kurulurken, ben, Almanyadaydım, yurt dışındaydım; o gün onun kuruluşuna da şahit oldum; ama, gördük ki, oraya seçilen arkadaşlarımızın, üye olarak seçilen arkadaşlarımızın, fert olarak, birey olarak çok değerli, çok vasıflı, çok iyi yetişmiş insanlar olmalarına rağmen oradaki insanlarımızı temsil kabiliyetleri yoktu; yani, o insanlarımızın tabanında, tanınma, bilinme gibi bir imkânları yoktu. Konsolosluklarımızda olduğu gibi, kurulan bu üst kurul da, insanımızdan hep uzak durdu, oradaki insanlarımıza ulaşamadı, onlarla kaynaşıp, onlarla bütünleşemedi; dolayısıyla, insanlarımızın problemlerini elçilerimize, bakanlarımıza ve devletin yetkililerine taşımakta, beklenen faydayı ortaya koyamadılar. Her birisi, bir kere daha altını çizerek söylüyorum, fevkalade vasıflı insanlardı, iyi insanlardı; ama, temsil imkânları ve kabiliyetleri yoktu, tabanları yoktu.

Şimdi, zaman zaman, yurt dışında kurulmuş dernekler, federasyonlar, vakıflarla ilgili, fevkalade, doğruyu yansıtmayan bilgilere, belgelere veya söylentilere şahit oluyoruz. Evet, yurt dışındaki insanlarımız... Biz birbirimize benziyoruz; yani, burada neysek Avrupa'da da oyuz. Yani, farklı bir şey yok; buranın oraya yansımasıdır. Siyasî düşüncelerimize, dinî kanaatlerimize, belki, ideolojik görüşlerimize, etnik kökenlerimize, mezhep farklılıklarımıza dayanan, birtakım -burada olduğu gibi- sosyal dernekler, vakıflar kuruldu; ama, orada, insanlarımıza sahip çıkma, onların elinden tutup, insanlarımızı birbiriyle kucaklaştırma ve kaynaştırma sorumluluğunu üstlenen kurumlar, maalesef, bu derneklerimize karşı, bu insanlara karşı, insanımızı örgütleyerek, birbiriyle dayanışan dernek ve vakıflara karşı, çok mesafeli durdular; bunları hep -biraz önce de ifade ettim- potansiyel suçlu gibi gördüler. Ben, bunun böyle olmadığını, bir örnekle, bir misalle, Sayın Büyükelçimin de bildiği bir misalle ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, 1994 yılında, Federal Almanya, özellikle, bize vermiş olduğu Leopar tanklarını ülkenin bir bölgesinde kullanmamamız noktasında ciddî bir baskı yaptı; o gün, Türkiye ile Federal Almanya arasında bayağı bir kriz oldu. Kendilerinden uzak durulan, o gün de uzak durulan, şimdi de, hâlâ, o insanlarla kaynaşma ve yakınlaşma noktasında bir gayret ortaya konulmayan insanlar olarak, bir hafta süreyle, bütün dernek ve federasyonlar -ama, burada, bölücü ve yıkıcı gayretlerin içerisinde olanları istisna ediyorum- hepsi, dinî dernekler, sosyal dernekler, kültürel dernekler, işçi derneklerimiz, veli derneklerimiz, aklınıza gelen ne kadar dernek varsa -Sayın Gülçiçek de bunu hatırlayacaktır- Bonn'da 100 000 kişiyi aşan bir büyük miting yapmıştık ve Federal Almanya'nın bu tutumunu hep beraber protesto etmiştik. O günü hatırlıyorum, Bonn, o zaman Almanya'nın başkentiydi, bütün trafik, şehre giriş çıkışlar durmuştu. Türkler, hep bir yürek, bir ses, haklı davalarını orada federal hükümete duyurmuşlar ve onun da geri adım atmasına yardımcı olmuşlardı.

Korkmamak lazım, bunlar bizim insanlarımız; yanlışları olabilir, hataları olabilir, eksikleri olabilir; ama, biz, onların koluna girersek, biz, onlara yakın olursak hem onların yanlış yapmasına engel oluruz hem de onların, başka, art niyetli, art düşünceli insanlar tarafından, kurumlar tarafından istismar edilmelerine fırsat vermemiş oluruz.

Değerli arkadaşlar, aslında, sizlerle paylaşacağım çok şey var, belki bir saat, hatta daha uzun, üzerinde konuşabileceğim şeyler var burada; hepimizin bildiği, şahit olduğu konular vardır. Biraz önce ifade edildi, özellikle, iki konunun altını çizmek istiyorum: Bakın, artık, biz orada dört kuşak bir aradayız, dört nesil, dördüncü kuşak geldi. Birinci kuşağın yaşadıklarını söylemek, gerçekten, konuşurken bile, insanlara, şahit olanlara sıkıntı veriyor. Bunlar, belki bir sene, iki sene işçi heim'larından dışarıya çıkamadılar, gidecekleri yeri, yönü bilemediler; pazara gidemediler, alışveriş merkezlerine gidemediler; çok acı çektiler. Sonra, ikinci kuşak geldi, üçüncü kuşak geldi, şimdi dördüncü kuşak. Dört kuşak bir aradayız, 4 000 000 insanımız var Avrupa'da; resmî kayıtlardır bunlar. Bu, gayriresmî kayıtlara göre 6 000 000'u buluyor; bir şekilde gitmişler.

Şimdi, bu insanlarımızın yaşamış olduğu, gerçekten önemli problemler var, sıkıntılar var ve insanlarımız, özellikle gençlerimiz -üçüncü, dördüncü kuşak için söylüyorum- ciddî bir asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıyalar. Bulundukları ülkelerin yetkilileri, çok masum ifadelerle -her ne kadar- "bizim düşüncemiz entegrasyon" diyorlarsa da, uygulamanın bir entegrasyon olmadığına, bir asimilasyon politikası güdüldüğüne şahit oluyoruz. Avrupa'nın birçok ülkesinde, artık, insanlarımızın birbiriyle dayanışmasını bile fazla görenler, çoğu zaman bize insan hakları konusunda rehberlik etmeye çalışanlar, öncülük etmeye, ders vermeye çalışanlar, maalesef, insanlarımızın aynı mahallede ev tutup, bir arada yaşamalarına bile çoğu zaman müsaade etmiyorlar; Avrupa'nın birçok ülkesinde buna şahit olduk, bunu gördük. Yurtdışına gidiyorsunuz, siz de oradaki insanlardan bunları dinlemişsinizdir. Özellikle eğitim konusunda, Türkçe eğitimi konusunda, anadilde eğitim konusunda ciddî sıkıntılar var.

Biraz önce, Sayın Gülçiçek ifade etti; Avrupa'da, eğitim çağında 1 500 000 gencimiz var bizim; bunun 500 000'i sadece Federal Almanya'da. Buna karşılık, Millî Eğitim Bakanlığından giden öğretmen sayısı 500'dür. Takdir edersiniz ki, 1 500 000 insana, gence, bu 500 öğretmenle verilebilecek hiçbir şey yoktur. Kaldı ki, bunların, öyle, çok resmî statüleri falan da yoktur.

Almanya'da Almanca'dan sonra en çok konuşulan dil Türkçe'dir. Buna rağmen, kendi içimizdeki bu tesanüdü, oradaki dayanışmayı sağlayamadığımız ve bu dayanışmaya devletin katkısını ve gücünü de ekleyemediğimiz için, okullarının sınıflarında çoğu zaman Alman çocukların sayısına denk düşen çocuklarımıza Türkçe'yi resmî dil olarak okutamıyoruz. Unutmayın ki, kültür emperyalizminin, asimilasyonun rahat yapılabilmesi için en geçerli yol, insanlara, kendi anadilini, kendi dilini konuşturmamak ve öğretmemektir. Dolayısıyla, bizim gençlerimiz, çocuklarımız, şimdi, Avrupa'da böyle bir acı gerçekle karşı karşıyadır. Çok samimiyetle söylüyorum, şahit olduk, siz de şahit olacaksınız; düşünün ki, üç kardeşten biri Almanya'da, biri Fransa'da, biri Hollanda'da; bunların çocukları bir araya gelse, kendi dilleriyle anlaşamıyorlar; biri Fransızca konuşuyor, biri Flamanca konuşuyor, biri Almanca konuşuyor; aynı kardeşlerin çocuklarını bile anlaştırmak için tercümana ihtiyaç var.

Gençlerimizin yaşadığı problemleri uzun uzun anlatmak istemiyorum. Bakın, yapılan istatistiklerde, Avrupa'daki yabancılar arasında suça ve kriminal olaylara karışan gençler arasında en yüksek oran bizim gençlerimizdedir. Yine, yanlış bir bilginin düzelmesi için, bir başka şeyi sevinerek söylemek istiyorum; en az suç oranları da, biraz önce saymış olduğum dernek ve federasyonların, vakıfların çatısı altında bir araya gelmiş gençlerdedir; hemen hemen hiç yoktur. Yani, bir koruyucu şemsiye görevi de yapmıştır bütün bunlar.

Burada bir şey bizi heyecanlandırmıştı; Sayın Bakan -buradadır- görev aldığı zaman "ben, bir tabela bakanı olmayacağım" demiştir. İnşallah, Anayasamızın 62 nci maddesindeki sorumluluk ve yükümlülüğü, Sayın Bakanımız ve hükümetimiz, hiç olmazsa bu dönemde yerine getirir diye düşünüyorum. Anayasanın 62 nci maddesinde "Devlet, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının aile birliğinin, çocuklarının eğitiminin, kültürel ihtiyaçlarının ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerde yardımcı olunması için gereken tedbirleri alır" deniliyor. Bu, anayasadır ve hepimiz için emredicidir; bugünkü hükümet için de, geçmiş hükümetler ve gelecek hükümetler için de... Çok samimiyetle söylüyorum, kırküç yılını burada idrak etmiş, yaşamış, bir ömrü burada geçirmiş, artık dört nesil bir arada buluşmuş insanlarımıza karşı, bugüne kadar, bekledikleri hizmeti, bekledikleri gayreti ortaya koyamadı geçmiş hükümetler. Bunu, Sayın Gülçiçek ile beraber olduğum bir programda da ifade etmiştim; yapılabilecek en doğru iş, hiç olmazsa, bugüne kadar bu insanlara karşı yapamadıklarımızdan dolayı, sorumluluklarımızı yerine getiremediğimizden dolayı, kendilerine uzatmamız gereken şefkat ve merhamet elini uzatamadığımızdan dolayı özür dilesek, yüzümüzün kızarması bir erdemliliktir diye düşünüyorum. Bu insanlardan özür dilemek gerekir.

Bunları, sadece, döviz getiren makineler gibi görmemek lazım. Evet, en zor günümüzde bu insanlar bizim yanımızda olmuştur, bunların kalbinde, gönlünde, yüreğinde Türkiye sevdasından başka bir sevda yer almamıştır. Daha geçtiğimiz hafta, Federal Almanya'dan bir işadamları heyeti geldi. Bunlar, Türkiye'de, iktidar ve muhalefet partilerini, bakanları, yetkilileri, işadamlarını ve kuruluşlarını ziyaret ettiler.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

EYÜP FATSA (Devamla) - Sayın Başkanım, bitiriyorum.

BAŞKAN - Buyurun.

EYÜP FATSA (Devamla) - Türkiye'nin geçmiş olduğu zor süreçte, ekonomik şartlarda, bizim de üzerimize hangi görevler düşer, neler yapabiliriz, hangi yatırımları yapabiliriz, hangi imkânlarımızı buraya taşımak suretiyle, bu zor günde insanımızın yanında olabiliriz diye koşup gelen, yüreğinde Türkiye sevdası olan insanlardır bunlar. Sadece Federal Almanya'da bunların sayısı 65 000'dir; 410 000 insan istihdam ediyorlar. Ekonomik ciroları, bütün Avrupa'da, Türkiye'nin gayri safî millî hâsılasına yakındır. Önemli bir güçtür. Biraz evvel, Merkez Bankasında yaşadıkları sıkıntıları Sayın Gülçiçek ifade etti. Hangisini sayalım? Emekli olmuş insanlarımızın sıkıntısını mı, yurda dönmekte sıkıntı çeken insanlarımızın problemlerini mi, çifte vatandaşlıkta yaşadıkları sıkıntıları mı, seçme ve seçilme haklarını elde edemeyişlerini mi? 1980'li yıllardan itibaren, kurulan bütün hükümetlerin sürekli gündemindeydi bu oy hakkı. Oy hakkı verilecekti; ama, ikinci, üçüncü dünya ülkeleri vatandaşları, Batı Avrupa'da oy haklarını, seçme ve seçilme haklarını elde ettiler, maalesef, bizim insanlarımız elde edemedi. Pembe kart gibi ne manaya geldiğini kimsenin bilmediği, hiçbir hukukî dayanağı ve mesnedi olmayan bir uygulamayla çifte vatandaşlık da, maalesef, insanlarımıza fazla görülmüştür. Vatandaşlıktan çıkarılma konusunda yaşanan sıkıntılar, hepimizin bildiği ve hepinizin de, belki, bu dönemde, milletvekili olmanız hasebiyle yakinen şahit olduğu sıkıntılardır.

Değerli arkadaşlar, bana ayrılan süre doldu. Çok fazla zamanınızı almak istemiyorum. Bu insanlar bizim insanlarımızdır, eksikleriyle, yanlışlarıyla. Varsa yanlışları, biz düzelteceğiz, biz onlara yardımcı olacağız, yol göstereceğiz. Özellikle, bulundukları ülkede alamadıkları haklar konusunda, sahip olamadıkları haklar konusunda, bakanlarımızın, hükümetlerimizin ve yetkililerimizin, özellikle elçiliklerimizin, konsolosluklarımızın önemli sorumlulukları vardır. Herkes sorumluluğunu yerine getirecek. Bu insanları kendimizden ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Yaygın kanaatte olduğu gibi, bunlar bulundukları yerde yabancı, kendi ülkelerinde Almancı değil, özbeöz bu toprağın insanlarıdır; bu toprak için çalışan, bu ülke için çalışan, yüreğinde bu ülke adına sevda taşıyan insanlardır. Onları yabancı görmemiz, kendimizden ayrı telakki etmemiz mümkün değildir.

Bir hususun kısaca altını çizerek sözlerimi toparlamak istiyorum. Özellikle konsolosluk hizmetlerinde vatandaşlarımız çok ciddî problemlerle karşılaşmaktadır. Ben, bu konuşmamızı Dışişleri Bakanımızın da, Dışişleri yetkililerimizin de duyacağına inanıyorum. Vatandaşlarımıza, bulundukları ülkelerin resmî makamlarında çıkarılmayan zorlukları lütfen çıkarmayın; insanlarımıza, kendi elçiliklerinin ve kendi konsolosluklarının kapısında parya muamelesi yapmayın. Bizim insanımızdır. Varsa, yanlışını düzelt deyin; ama, aşağılamayın, aşağılamayın insanları! (Alkışlar)

Bir diğer husus; değerli arkadaşlar, bu insanlar hep dara düşülünce akla gelmiştir; ne zaman zorluğa düşmüşsek, ne zaman krize girmişsek bu insanlar akla gelmiştir; geçmişte de öyle olmuştur. Bakın, özellikle yurt dışında yaşayan insanlarımızın tasarruflarının Türkiye'ye yönlendirilmesi suretiyle, birtakım kurum ve kuruluşlar, özellikle şirketler, holdingler, gerçekten insanımızı çok istismar etmiştir. Biz de, en az, bu insanlara karşı, istismar eden insanlar kadar duyarsız kalmışızdır Türkiye Cumhuriyeti olarak. Bunların içerisinde çok samimî insanlar olduğu gibi, gerçekten, istismarcı insanlar da vardı. İstismarcı olanlar ile samimî olanları birbirinden ayırmak bizim görevimizdi; ama, hiçbirini diğerinden ayırmadık; toptan, hepsini batırmak ve yok etmek gibi bir yanlışlığın içerisine girdik. 57 nci Hükümetin Başbakanı Sayın Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Sayın Yılmaz, 19 Şubat krizinden sonra bunu ifade etmişlerdir ve "evet, bu krizin müsebbipleri bizleriz. -o günü hatırlayacaktır arkadaşlar- Özellikle yurtdışındaki insanlarımıza karşı çok acımasız davrandık; onların tasarruflarının, Türkiye'de yatırıma ve istihdama dönüşmesi noktasında acımasız davrandık; bu imkânları, bu fırsatı, bu insanlara vermedik; doğru olan ile yanlış olanı birbirinden ayırmadık" demişlerdir; bunu itiraf etmişlerdir.

Bugünkü hükümetin üzerinde de böyle bir sorumluluk vardır; istismarcıları bulup, oradaki insanlarımız adına, bunlardan, insanlarımızın alınterinin ve emeğinin hesabını sormaları gerekir; ama, dürüst çalışan, namusuyla çalışan; ama, belki eksik bilgisinden kaynaklanan hataları olan insanları da, lütfen, istismarcılarla karıştırmayın, karşılaştırmayın, onları ayrı tutun ve istisna edin.

---

**Kaynak gösterme:** Eyüp Fatsa (AK Parti, Ordu). “Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemler (10/48)”. TBMM Genel Kurulu, 63. Birleşim tutanağı, 8 Nisan 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/eyup-fatsa-22-2003-04-08-yurtdisinda-yasayan-vatandaslarimizin-sorunlarinin-arastirilarak-alinm (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
