# Yolsuzlukların sebeplerinin sosyal ve ekonomik boyutlarının araştırılması hk 10/9

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Fahrettin Poyraz (AK Parti, Bilecik)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 13. Birleşim
- **Tarih:** 4 Kasım 2003
- **Gündem:** YOLSUZLUKLARIN SEBEPLERİNİN SOSYAL VE EKONOMİK BOYUTLARININ ARAŞTIRILMASI HK 10/9
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/fahrettin-poyraz-22-2003-11-04-yolsuzluklarin-sebeplerinin-sosyal-ve-ekonomik-boyutlarinin-arastirilm

> Fahrettin Poyraz (AK Parti), 4 Kasım 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 13. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YOLSUZLUKLARIN SEBEPLERİNİN SOSYAL VE EKONOMİK BOYUTLARININ ARAŞTIRILMASI HK 10/9); konuşma 2.539 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

FAHRETTİN POYRAZ (Bilecik) - 25 dakikasını ben, 20 dakikasını arkadaşım konuşacak efendim.

BAŞKAN - Buyurun.

Konuşma süreniz 25 dakikadır.

AK PARTİ GRUBU ADINA FAHRETTİN POYRAZ (Bilecik) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz komisyon raporu üzerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına söz aldım; sözlerime başlarken hepinizi şahsım ve Grubum adına saygıyla selamlıyorum.

Konuşmamda, komisyon raporunun ikinci kısmında yer alan, para, bankacılık, Hazine, dışticaret ve gümrük konularına yönelik olarak, komisyonumuzun tespitleriyle ilgili görüşlerimi sizlerle paylaşacağım.

Bu çalışmada, öncelikle, incelenen alanlarda tespit edilen yapısal sorunlar ve zaaflar değerlendirilmekte ve bunlara ilişkin çözüm önerileri sunulmakta; ardından da, ayrı ayrı, Hazine, Merkez Bankası, BDDK, TMSF, kamu bankaları, dışticaret ve gümrük alanlarına ilişkin tespit ve önerilere yer verilmektedir.

Sayın milletvekilleri, komisyonumuzun çalışma süresinin sınırlı olması ve araştırma alanının genişliği nedeniyle altkomisyon kapsamında olan Sermaye Piyasası Kurulu ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası hakkında herhangi bir çalışma imkânı olamamıştır. Bu durum, çeşitli sınırlılıklar nedeniyle araştırılamayan konularda yolsuzluk bulunmadığı anlamına gelmez. Komisyonun ayrıntılı incelemelerine konu olan hususlar, örnek niteliğinde ele alınmış konulardır.

Öte yandan, bu raporda inceleme konusu yapılan olayların tümünün yolsuzluk niteliği taşımadığına dikkat edilmelidir. Yolsuzluklara zemin oluşturan olaylar ile yolsuzlukların her zaman yakından ilişkili bulunduğu büyük boyutta kamu zararları da incelenmiş ve herhangi bir değer yargısı yüklenmeksizin raporda sunulmuştur.

Bu çerçevede, raporun ikinci kısmında, söz konusu konularla ilgili olarak yapılan inceleme sonucunda 11 konuda bakanların sorumluluğu oluştuğu kanaatiyle Meclis soruşturması açılması, 8 konuyla ilgili olarak detaylı inceleme yapmak üzere Meclis araştırması açılması, 7 konu hususunda gereği yapılmak üzere ilgili bakanlığa yazı yazılması, 24 konunun ilgili denetim birimlerince veya işlemlerin gereğine göre oluşturulacak denetim komisyonları aracılığıyla incelenmesi tavsiye edilmekte; diğer taraftan, 9 konuda kamu görevlilerinin yasalara aykırı işlemleri olduğu kanaatiyle doğrudan ilgili savcılıklara suç duyurusunda bulunulmakta; ayrıca, bu hususlar idarî soruşturma yapılması amacıyla ilgili kurumlara bildirilmektedir.

Bu çalışmalar sırasında, özellikle malî sistemimizi ilgilendiren konularla ilgili olarak yapılan çok genel tespitleri ve önerileri, kısaca, maddeler halinde sıralarsak, öncelikle belirtilmesi gereken, hesap verme sorumluluğu sistemindeki yetersizlikler ilk dikkati çeken husustur.

Kamuda muhasebe ve kayıt sisteminde yetersizlikler vardır. Örneğin, Hazinenin dışborçlar hesabı, 1995 yılından itibaren, Mecliste reddedilmekte olup, halen, dışborçların sağlıklı bir şekilde izlenmesini sağlayacak bir sistem oluşturulamamıştır.

Benzer şekilde, Hazinenin kurumlardan alacakları, KİT'lerdeki sermayeler ve içborç hesapları da Sayıştay raporları üzerine, Mecliste reddedilmiştir.

Kurumların hükümete ve Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı hesap verme sorumlulukları etkin bir şekilde düzenlenememiştir.

Bunun yanı sıra, denetim sisteminde yetersizlikler vardır. Sağlıklı bir içdenetim yapısı yoktur. İç denetçilerin teminatı ve bağımsızlığı sağlanamamıştır. Bu nedenle, siyasî baskılara açık durumda bulunan denetim elemanları yolsuzlukların ortaya çıkarılmasında güçlükle karşılaşabilmektedirler.

Bu bağlamda, vurgulanması gereken önemli bir husus da ülkemizde temel sorunun, denetimin olmaması değil, denetim raporlarının zamanında, yeterince sonuçlandırılamaması gerçeğidir.

Meclis adına dış denetim birçok kamu kuruluşunda yoktur ya da yetersizdir. Sayıştay denetimi etkin değildir, Sayıştayın denetim süreci yavaş işlemekte ve çok geç sonuçlanmaktadır.

Diğer yandan, bürokraside grup dayanışması ve nüfuz casusluğu, sistemin saydam ve hukuka uygun işlemesinin önünde önemli bir etkendir.

Bu çerçevede, raporumuzun bu bölümüne koyduğumuz alınması gereken genel tedbirleri de şu şekilde sıralayabiliriz:

Özerk kuruluşların, hükümete ve Meclise karşı sorumlulukları düzenlenmelidir. Özerk kuruluşların -ki, bunlara üst kurullar ve Merkez Bankası da dahil- hükümetle ilişkileri ve hükümete karşı sorumlulukları, keza Meclise karşı sorumlulukları ile bunların denetim sistemlerinin tam olarak belirlenmesi gerekmektedir.

Meclis adına denetimin etkinleştirilmesi için, Sayıştay ve Yüksek Denetleme Kurulunun birleştirilerek, yüksek denetimin tek elden yapılması gerekmektedir. Tek elden Meclis adına yapılan denetim, istisnasız tüm kamuyu ve kamusal niteliği olan tüm kuruluşları kapsamalıdır. Üst kurulların da bu denetime tabi olması gerekmektedir.

Sayıştay yargısının, yargı olmanın asgarî şartlarını taşıyacak ve etkin bir şekilde sonuçlanacak şekilde mutlaka yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Hesap verilebilirlik ve saydamlık ana hedef olmak üzere, denetim sistemi, verimlilik, etkinlik ve tutumluluk ilkeleri esasında yeniden yapılandırılmalıdır.

Denetim elemanları, görevlerini etkin bir şekilde yerine getirmelerini sağlayacak bir teminata kavuşturulmalıdır.

Bunun yanı sıra, denetçi ile denetlenen kuruluş arasında menfaat bağı oluşması da engellenmelidir.

Tespit edilen bu sorunların çözümünde ve önerilerin hayata geçirilmesinde, önümüzdeki günlerde Meclis gündemine gelecek olan Kamu Yönetimi Reformu Yasa Tasarısının önemli bir adım olacağına inancımız vardır.

Sayın milletvekilleri, bu genel tespit ve önerilerden sonra, konuyu kurum bazında tartıştığımızda, para ve kredilerin merkezi konumunda olan en önemli kurumlar olarak karşımıza, Hazine, Merkez Bankası, BDDK ve kamu bankaları çıkmaktadır.

Hazine işlemlerinde önemli miktarda kayıtdışılık bulunmaktadır. Hazinenin, bütçe giderleri, borçlanma ve garanti işlemlerinden bir kısmı uygun bir şekilde kaydedilmeden gerçekleştirilmekte ve bunun sonucunda Meclise raporlanmamaktadır.

Hazinenin bütçe harcaması niteliğinde yaptığı transferlerin önemli bir bölümü bütçeye gider kaydedilmeden yapılmaktadır. Görev zararları, bunun bir örneğidir. Nakit olarak kuruluşlara ödenmiş olan az bir kısım görev zararı ödemesi dışında, 20 katrilyon liranın üzerinde bir görev zararı ödemesinin kamu harcaması olarak bütçeye yansıtılmadığı Sayıştay tarafından tespit edilmiş ve Hazine işlemleri raporlarıyla da Yüce Meclise sunulmuştur. Bu şekilde, 2000 yılında gizlenmiş olan borç miktarı, gayri safî millî hâsılanın yüzde 12'si düzeyindedir.

Halen, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna ikrazen verilmiş bulunan iç borçlanma senetlerinde de kayıtdışılıklar vardır. Hazinenin TMSF'den alacağı, TMSF'nin tablolarında 32 katrilyon lira gözükürken, Hazine kayıtlarında bu rakam 19 katrilyon lira olarak yer almaktadır.

Hazine Müsteşarlığınca, devlet iç borçlanma senetlerinin ihracında ve ikincil piyasa işlemlerinde etkinliği artırmak amacıyla, 2000 yılı mayıs ayında uygulamaya konulan piyasa yapıcılığı sistemine göre gerçekleştirilen devlet iç borçlanma senetleri ihalelerinde, Hazine tarafından ihalenin kesildiği noktada oluşan faiz oranı, bu oranın altında teklif verenler için de geçerli sayılmakta, dolayısıyla, bu noktada oluşan faiz oranından daha düşük teklif verenlere de böylece daha yüksek faiz verilmekte ve Hazinenin kaybına sebep olunmaktadır. Kriz ortamında istikrarı sağlama amacıyla uygulanan bu sisteme ekonomik istikrarın sağlandığı bugünlerde devam etmek, bir an önce vazgeçilmesi gereken ve Hazinenin daha fazla faiz ödemesine neden olan gereksiz bir uygulamadır.

Bu arada, Hazinenin, yurt içinde döviz tahvili borçlanmalarını yüzde 5 oranlı faizle gerçekleştirirken, yurt dışından, aynı dönemlerde yüzde 11 + binde 4 gibi komisyonla borçlanmasının da ayrıca irdelenmesi gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, kamu bankalarının görev zararları 2001 yılında 23 katrilyon liralık iç borçlanma senedi verilmek suretiyle içborca dönüştürülmüştür. İçborçların tasfiye edilmemesi ve tekrar borçlanmanın sürdürülüyor olması nedeniyle görev zararlarından kaynaklanan borçlar içborç stoku halinde devam etmektedir. Verilen bu kâğıtların karşılığı, sadece verilen görev zararlarının finansmanı değildir. Batık krediler, Hazine işlemleri gibi her türlü faaliyet zararları ile iştirakler ve gayrimenkullerin düşük gösterilen değerleri gibi kaydî zararlar da Hazineye fatura edilmiştir.

Kamu bankalarının görev zararlarının abartılı biçimde Hazineye fatura edilmesine en iyi örnek, kütlü pamuk destekleme primi uygulamasıdır.

Bankanın 1993 yılında 4,6 trilyon lira prim ödemesine karşılık, Hazinenin bankaya karşı toplam yükümlülüğü 2001 yılında -buraya dikkatinizi çekiyorum- 13,2 katrilyon liraya ulaşmıştır. Süreç içinde tüm faaliyet zararları, Ziraat Bankasınca, Hazineye borç yazılmıştır; ancak, Çiller Hükümeti döneminde başlatılan ve 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin gerekleri yerine getirilmeyerek başlayan bu uygulamanın 2001 yılı itibariyle Hazineye maliyeti yaklaşık 20 milyar dolar olmuştur arkadaşlar.

Sayın milletvekilleri, 2001 yılı sonu itibariyle, kamu bankalarının yaklaşık 4,5 katrilyon lira takibe intikal etmiş kredi alacağı bulunmaktadır. Bunun 2,3 katrilyon lirası Ziraat Bankasına -ki, bunun içinde 1,9 katrilyon lira gibi Emlak Bankasından devredilen tutar da vardır- 1,1 katrilyon lirası Vakıflar Bankasına, 1,1 katrilyon liralık kısmı da Halk Bankasına aittir. Faizli bakiyeler dikkate alınarak bir hesaplama yapılması durumunda, kamu bankalarının son beş yılda tahminî olarak 15 katrilyon liraya ulaşan batık kredileri ortaya çıkmaktadır. Bu kredilerin tahsili yönünde bugüne kadar yapılan çalışmaların neden başarılı olamadığı konusunun ayrıca araştırılması gerekmektedir.

Diğer taraftan, söz konusu kredilerin çoğunun sübjektif, siyasî ve bireysel ilişkiler çerçevesinde belirli grup firmalarına kullandırıldığı -ki, burada örnek vermek istiyorum; Halk Bankasının, az önce bahsettiğim, 1,1 katrilyon liralık tutarının yüzde 81,8 oranındaki bölümünün sadece ve sadece 10 holdinge kullandırılmış olması bu anlamda manidardır- hususu da, aynı zamanda, Yüksek Denetleme Kurulu denetçileri, banka müfettişleri ve Devlet Denetleme Kurulu denetçileri tarafından da tespit edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, aslında bu örnek, bir ibret vesikasıdır. Ülke kaynaklarının nasıl ve kimlere, ne kadar kolay peşkeş çekildiğini anlatmaya başkaca da bir örnek vermeye gerek var mı?!

Burada belirtilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Bu kredileri kullandıran yöneticiler, yani kamu bankalarının yöneticileri, işledikleri fiiller dolayısıyla, Türk Ceza Kanununun 230, 240, 508 ve 510 uncu maddeleri gereği yargılanmakta; ama aynı nitelikli suçu işleyen ve TMSF'ye devredilen banka yöneticileriyle ilgili olarak ise, Türk Ceza Kanununun 504/1 ve 8'e göre, yani nitelikli dolandırıcılık suçundan işlem yapılmaktadır. Bunun sonucunda, TMSF'ye devredilen özel bankalardan usulsüz kredi kullandıranlar erteleme yasası kapsamı dışında kalırken, işledikleri fiiller erteleme kapsamına sokulan kamu bankaları yöneticilerine dolaylı olarak da bir af sağlanmış bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının faaliyetleri özgün bir nitelik taşımaktadır. Bankanın yürüttüğü işlemlerden bir kısmı, diğer ülkelerde genellikle merkez bankalarının yapmadığı işlemlerdir. Halen ülkenin net döviz rezervlerinin hesaplanmasında dikkate alınmadığı, yabancı bankalarda tutulması nedeniyle ülkeye döviz girdisi sağlamadığı, hatta ülkeye girebilecek dövizlerin bu yöntemle yurtdışına yönlendirildiği ve ödenen faiz ile yurtdışında yapılan depolar arasındaki menfi farkın yıllık yaklaşık 1 500 000 000 dolar civarında Hazineye zarar verdiği iddia edilen Merkez Bankasının yurtdışında çalışan işçi mevduatlarını tutma uygulamasından vazgeçilmesi gerektiği düşünülmektedir. Bu uygulama yerine, işçi dövizlerinin ulusal bankalarımızın yurtdışı şubelerinde toplanması ve bu yolla ülke ekonomisine kazandırılması teşvik edilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kasım 2000 krizinden yaklaşık üç ay sonra, 19 Şubat 2001 tarihinde, Millî Güvenlik Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında meydana gelen tartışma, dövize yönelik spekülatif bir saldırıyı tetiklemiş ve bu, döviz krizinin başlangıcı olmuştur. Bu saldırılar dolayısıyla, Merkez Bankasının döviz rezervlerinde, 19-21 Şubat 2001 tarihleri arasında, yaklaşık 5 200 000 000 dolarlık bir erime meydana gelmiştir.

Bu bağlamda, Merkez Bankasınca 19-21 Şubat 2001 tarihleri arasında yapılan döviz işlemlerini yerinde incelemiş olan Başbakanlık Teftiş Kurulu müfettişlerinin konuyla ilgili inceleme raporunda yer alan değerlendirme ve tespitlerden; ekonomi yönetimince dalgalı kura geçiş konusunun 19-21 Şubat 2001 tarihlerinde iki gün boyunca sürüncemede bırakıldığı, dalgalı kura geçiş kararının iki gün gecikmeyle alındığı ve bu gecikme süresi içinde gerçekleşen döviz satış işlemleri dolayısıyla Merkez Bankasının yaklaşık 2 137 826 000 000 000 lira gibi bir zarara uğratıldığı ve buna sebebiyet verildiği anlaşılmaktadır.

Sayın milletvekilleri, bu çerçevede, önümüzdeki dönemde Merkez Bankasıyla ilgili olarak uygulamaları daha da etkinleştirmek için şu öneriler yerine getirilmelidir:

Öncelikle, Merkez Bankasının özerkliği zedelenmeksizin, Merkez Bankasının Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetime tabi tutulması gerekmektedir.

Yine, Merkez Bankasının hükümete karşı sorumluluğu açık bir şekilde düzenlenmelidir. Bankanın özerk konumu sürekli olarak geliştirilmekte olup, hükümete karşı sorumluluğu açıkça tanımlanmamıştır. Bu durum, bazen bankanın hükümete karşı özerkliğini zedeleyebilmekte, bazen de hükümet politikalarının uygulanmasını engelleyebilmektedir. Sağlıklı bir yapı, ancak sorumlulukların açık bir şekilde tanımlanmasıyla kurulabilir.

Diğer taraftan, Merkez Bankasının iç denetim sorunu çözüme kavuşturulmalıdır. Merkez Bankasının idare merkezi işlemleri, banka yönetimlerinin uygun görmemeleri nedeniyle, Teftiş Kurulunca, uzun yıllardır hiç denetlenmemiştir.

Diğer yandan, Merkez Bankası bünyesinde mevcut Teftiş Kurulu yanında ayrı bir iç denetim genel müdürlüğü oluşturulması dava konusu olmuş ve kurumun güvenilirliğini zedeleyebilecek bir nitelik kazanmıştır. Soruna bugüne kadar banka içinde çözüm bulunamamış olması, kurumiçi çalışma barışını tehlikeye atarak, banka bünyesinde kalıcı bir denetim zafiyetine yol açma potansiyeli taşımaktadır. Bu nedenle, Merkez Bankası bünyesinde uzun bir süreden beri devam eden iç denetim sorununun bir an önce çözüme kavuşturulması gerekmektedir.

Diğer taraftan, munzam karşılıkların etkin kullanılması da düzenlenmesi gereken diğer bir husustur.

Değerli milletvekilleri, gerek ekonominin kötü yönetimi gerekse de banka sahiplerinin kendi kişisel çıkarlarına bankalarını alet etmeleri sonucu batma noktasına gelen bankaların Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devirleri sırasında kamunun yüklendiği malî sorumluluğu artıran yöntemler tercih edilmiştir.

Malî durumu bozulan bankalarla ilgili olarak izlenecek temel iki yol bulunmaktadır. Bunlardan ilki, bankanın iflasının istenmesi; diğeri, banka yönetim ve denetiminin üstlenilmesi. Bankanın iflası yöntemi sırasında Hazine 8,2 katrilyon liralık yükümlülük üstlenecekken, ikinci yöntem tercih edilerek, devir sırasında 15,7 ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu yönetimi sırasında 12,9 katrilyon lira olmak üzere, toplam 28,6 katrilyon liralık Hazineye yük getirilmiştir. Bu zarar, Hazineden borçlanmaya faiz işletilmesi nedeniyle, bugün itibariyle, yaklaşık 48 katrilyon liraya ulaşmaktadır.

Azamî 8,2 katrilyon lira zarar oluşturabilecek bankaların iflasının istenmesi yöntemi yerine, toplam 28,6 katrilyon lira kamu zararına yol açılmış bulunan yöntemin tercih edilmesinde savunulan gerekçe, bir ya da birkaç bankanın iflasının istenmesi nedeniyle piyasalarda bozucu bir etkinin oluşması, dolayısıyla, durumun, bir malî krize dönüşme riskinin bulunmasıdır. Böyle bir krize yol açılması durumunda çok daha ağır bir zararın ortaya çıkabileceği dile getirilmektedir; ama, değerli arkadaşlar, hepimizin bildiği bir gerçek, bu ülke, bugüne kadar, hiçbir zaman krizden çıkamamıştır.

Burada, şunu sorgulamak gerekir mi; acaba birileri bu ülkenin krizden çıkmasını istememekte, sürekli sunî krizler yaratarak servetlerine servet mi katmaktadırlar? Hesap ortada. Bir tarafta, Hazineye maliyeti 8,2 katrilyon lira olan bir çözüm dururken, siz, diğer taraftaki, Hazineye maliyeti 28,6 katrilyonluk bir alternatifi seçiyorsunuz. Gerekçe: Kriz çıkabilir...

Bu her şeyi yakinen bilen siyasetçi ve bürokratlarımız, acaba tamamına yakını faiz gideri olarak fazladan ödenen 20,4 katrilyonu faiz lobisine ödemek yerine reel ekonomiye aktarımını yapmış olsalardı, bu ülkede, gerçekten, o zaman kriz çıkmazdı.

Çok açıktır ki, banka devirlerinde bu yöntemin seçilmesi, çok kısa sürede paralarına para katan mutlu bir azınlığın bankalardaki mevduatını, kolay bir biçimde, Hazine aracılığıyla, 70 000 000 vatandaşın cebinden çalmasından başka bir şey değildir.

Yine bu yöntemle, bankaları fona devredilen banka sahiplerinin servetleri de kendilerine bırakılmaktadır. Yöntem güzel, bahane hazır: Aman dikkat, kriz çıkar...

Bu arada, Hazine tarafından her türlü imkânla desteklenen Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun, Fona devredilen bankaların zararlarının önlenmesini sağlamak yerine, bu bankaların Fona devrinden sonra 12,9 katrilyon liralık zarara uğramasını önleyememesinin nedenlerinin ve BDDK ve TMSF yöneticilerinin bu noktada sorumluluklarının da ayrıca araştırılması gerekir.

Değerli milletvekilleri, el konulan bankalardan devralınan alacakların faizli bakiyeleri yaklaşık 15 milyar dolara ulaşmaktadır. Ancak, BDDK ve TMSF tarafından yapılan açıklamalar ve yayımlanan gelişme raporlarına göre, yapılan tahsilatlar, bu alacakların çok cüzi bir kısmının; yani, yüzde 1 ile yüzde 2 arasında bir orana tekabül eden kısmının ancak tahsil edilebildiğini göstermektedir. Bu durum, TMSF tarafından yapılan alacak takibinin yetersiz kaldığını göstermektedir. Kaldı ki, TMSF kapsamındaki bankaların ticarî ve bireysel kredileri halen sağlıklı bir şekilde muhasebeleştirilememiştir. Buna yol açan nedenlerin başında, bankaların takip edilmesi güç bir şekilde kısa sürede birleştirilmesi veya birbirlerine devredilmesi, ortaya çıkan bu karmaşa nedeniyle işlemlerin takibi için gerekli denetim izinin kaybolmasıdır.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun diğer varlıklarının yönetimi ve elden çıkarılmasında da sorunlar vardır. TMSF kapsamındaki bankaların birçoğunun, birleşme ve devirden önce, genel kabul görmüş ihale ve satış yöntemleri denenmeden, yalnız teklif alma usulüyle, birçok taşınmaz veya iştiraki elden çıkarılarak, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun zarara uğratıldığı iddiaları, araştırılması gereken iddialardır.

Mevcut varlıklarıyla, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, devasa bir KİT görünümündedir ve bilanço büyüklüğü, devlet bütçesinin üçte 1'ine yaklaşmıştır. Hazinece Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna aktarılan kaynak, bir yıllık vergi gelirlerinin yarısına ulaşmış durumdadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; komisyonumuzca hazırlanan bu rapor, hem teorik bazda hem de somut örnekleriyle, ülkemizdeki yolsuzlukların, ihmallerin boyutlarını mümkün olabildiğince ortaya koymaktadır.

Burada, bize verilen kısa sürede, biz, sadece belli konuları, genel hatları itibariyle ortaya koymaya çalıştık; ama, 1 130 sayfayı geçen raporumuz sizler tarafından incelendiği zaman, komisyonumuzda, aslında, şu anda "yolsuzluk" olarak tanımlanabilecek bütün konuların, aşağı yukarı, elden geldiğince incelendiğini hepimiz orada göreceğiz.

Bu anlamda, raporun bundan sonraki aşamalarında, Meclisin değerli milletvekillerine; yani, bizlere düşen görev, yolsuzluklarla mücadele amacıyla, raporda belirtilen hususlarla ilgili olarak, gerek Meclis araştırması gerekse Meclis soruşturması açılması ve kamuoyu denetimini harekete geçirerek takipçisi olunmasıdır. Bu Meclisin, bu iradeye sahip olduğuna inancım tamdır. Halkımızın da bizlerden beklentisi bu yöndedir.

Sözlerimi, günümüzde sabrın, çilenin ve zaferin sembolü haline gelmiş, milletini bir soykırım girdabından çıkarmayı başarmış ve kendisini geçtiğimiz ay ebedî âleme uğurladığımız ve bugün bir kere daha rahmetle andığımız Aliya İzzetbegoviç'in şu sözleriyle bitirmek istiyorum. Aliya, Sırp zulmünden kurtulan halkına, gelecekle ilgili umutlu olmalarını isterken, şu tavsiyede bulunuyordu: "İntikam peşinde koşmayınız; ama, herkes için adalet isteyiniz."

Evet, bizler, yüce milletin değerli temsilcileri olarak bu Meclis çatısı altında toplanan gerek AK Partili ve gerekse Cumhuriyet Halk Partili milletvekillerinin tek bir talebi var. Burada, hiçbirimiz intikam peşinde değiliz; bizim, bizlerin ve çocuklarımızın yarınlarını çalanlara karşı tek talebimiz var; o da, adalet!

Hepinizi saygıyla selamlıyorum (Alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Fahrettin Poyraz (AK Parti, Bilecik). “Yolsuzlukların sebeplerinin sosyal ve ekonomik boyutlarının araştırılması hk 10/9”. TBMM Genel Kurulu, 13. Birleşim tutanağı, 4 Kasım 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/fahrettin-poyraz-22-2003-11-04-yolsuzluklarin-sebeplerinin-sosyal-ve-ekonomik-boyutlarinin-arastirilm (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
