# Devlet yardımlarının izlenmesi ve denetlenmesi hakkında kanun (s.s.:523)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Faik Öztrak (CHP, Tekirdağ)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 4. Birleşim
- **Tarih:** 7 Ekim 2010
- **Gündem:** DEVLET YARDIMLARININ İZLENMESİ VE DENETLENMESİ HAKKINDA KANUN (S.S.:523)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/faik-oztrak-23-2010-10-07-devlet-yardimlarinin-izlenmesi-ve-denetlenmesi-hakkinda-kanun-s-s-52

> Faik Öztrak (CHP), 7 Ekim 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 4. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: DEVLET YARDIMLARININ İZLENMESİ VE DENETLENMESİ HAKKINDA KANUN (S.S.:523)); konuşma 1.971 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 523 sıra sayılı Yasa Tasarısı’nın geneli üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bu düzenlemenin Avrupa Birliğiyle yürütülen üyelik müzakereleri kapsamında rekabet faslının müzakereye açılabilmesinin ön koşulu olduğu anlaşılmaktadır. Getirilen tasarıyla, sanayi sektörüne verilen devlet yardımlarının Türkiye ile Avrupa toplulukları arasındaki anlaşmalara uygun olarak düzenlenmesi, izlenmesi ve denetlenmesine ilişkin yasal çerçeve oluşturulmaktadır.

Cumhuriyet Halk Partisinin maddeler üzerindeki görüşlerini arkadaşlarım açıklayacaklar ancak tasarıda önemli gördüğüm birkaç husus üzerinde durmadan geçemeyeceğim.

Tasarıda tanımlanan görevlerin işlevsel bağımsızlığa sahip bir kurul aracılığıyla yerine getirilmesi öngörülmektedir ancak öngörülen düzenlemeyle Türk kamu yönetiminde eşine rastlanmayan bir uygulamaya imza atılmaktadır. Devlet yardımlarını düzenleme, yardımları inceleme, gerektiğinde yardımları durdurma ve geri alma konularında kesin karar yetkisiyle donatılan kurul, Hazine Müsteşarlığında kurulmakta, başına da müsteşara bağlı bir genel müdür getirilmektedir. Oysa aynı Müsteşarlık bünyesinde teşviklerden sorumlu bir genel müdürlük de bulunmaktadır. Bu durumda Hazine Müsteşarlığına bağlı bu genel müdürden devlet yardımlarına ilişkin Hazine Müsteşarlığının yapmış olduğu iş ve işlemleri incelemesi, denetlemesi nasıl beklenmektedir? Atanacak genel müdürün sicil amirinin Hazine Müsteşarı olduğu düşünüldüğünde bu genel müdürün bağımsız karar alması mümkün müdür? Böyle bir yapılanma içinde ortaya çıkacak çıkar çatışması kurulun karar ve işlemlerinde bağımsızlığının ve tarafsızlığının sorgulanmasına neden olacaktır. Avrupa Birliğinin ilerleme raporlarında atıfta bulunulan işlevsel bağımsızlık da sağlanamayacaktır.

Değerli milletvekilleri, diğer taraftan, bu düzenlemeyle, 31/12/2001 tarihinden önce düzenlenmiş ve yatırım süresi bitmiş, yatırım teşvik belgesi kapsamında yer alan yatırımların tamamlanıp tamamlanmadığına bakılmaksızın tamamlanmış sayılması hükme bağlanmaktadır. Her ne kadar Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edilen hâliyle sınırları daraltılmış olsa da bu açıkça bir af maddesidir. Söz konusu af maddesinden hangi işletmeler yararlanacaktır? Bu sorunun cevabı Genel Kurulda açıklanmalıdır. Ayrıca, bunun bir vergi iadesi sorununa yol açıp açmayacağı konusu da mutlaka değerlendirilmelidir.

Değerli milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi Avrupa Birliğine üyelik hedefi doğrultusunda bu tür teknik düzenlemeleri desteklemektedir. Bu düzenlemeler Avrupa Birliği standartlarına ulaşmanın yanı sıra ülkemizin dünyayla bütünleşmesinde, ekonomik, sosyal, hukuki altyapısını dünya standartlarına ulaştırmasında önemli bir araç olarak görülmektedir. Bununla beraber ülkemizin rekabet gücünü ilgilendiren işsizlik sorununun çözümünde önemli bir rol oynaması gereken devlet yardımlarıyla ilgili düzenlemelerde içinde bulunduğunuz küresel konjonktürün olağanüstülüğü ve Avrupa Birliğine üyelik sürecinin niteliklerinin de dikkate alınması gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, küresel krizden çıkışta ülkelerin rekabet güçlerini artırmak maksadıyla yoğun çaba gösterdiği günlerden geçiyoruz. Bu olağanüstü günlerde uyum için uğraştığımız Avrupa Birliği mevzuatının yine Avrupa Birliği ülkeleri tarafından ciddi şekilde esnetildiğine şahit olduk. Kriz sürecinde çok sayıda finansal kuruluşa devlet kaynakları aktarıldı. Almanya sadece Opel markasını kurtarabilmek için çok ciddi kamu destekleri verdi. Böyle bir ortamda küresel koşulların olağanüstülüğünü de dikkate alarak Türkiye'nin mevcut politika esnekliklerini korumalıyız. Katı kurallarla elimizi kolumuzu bağlayacak düzenlemelerden kaçınmalıyız.

Diğer taraftan, Avrupa Birliğiyle yürütülen üyelik müzakerelerinin başlamasından bu yana beş yıl geçmiştir. Buna karşı kat edilen mesafe oldukça sınırlıdır. Toplam 35 fasıldan sadece 13 başlık açılabilmiştir. Yine, açılabilen bu başlıklardan sadece “bilim ve araştırma” başlığı kapatılabilmiştir. Buna karşın, müzakere sürecinde bizimle beraber aynı zamanda yola çıkan Hırvatistan 35 müzakere başlığının tamamını açtırmıştır. Açılan bu fasılların 22’sini kapattırmıştır. Bu tablo Türkiye’yle yürütülen üyelik müzakerelerinin ucu açık yapısını açıkça gözler önüne sermektedir.

Bugün, Avrupa Birliği bazı sektörlerden vazgeçmektedir. Vazgeçilen bu sektörler için Avrupa Birliği devlet yardımları konusunda daha katı kurallar uygulayabilir. Ancak Avrupa Birliğinin bıraktığı bu sektörlerin bazılarına Türkiye’nin talip olması pekâlâ mümkündür. Avrupa Birliğinin kendi önceliklerine göre ele aldığı devlet yardımları mevzuatını hemen kendi mevzuatımıza yansıtmamız, belirli geçiş sürelerini öngörmememiz hâlinde Avrupa Birliğinin vazgeçtiği bu sektörlerin Türkiye yerine Asya’ya kayması oldukça yüksek bir olasılıktır. “Teknik düzenlemeleri içeren fasılları öncelikle tamamlayalım, siyasi nitelikteki konuları daha sonra ele alalım.” gibi bir yaklaşımla bu olağanüstü küresel konjonktürde Türkiye’yi belirli esnekliklerden mahrum bırakmamalıyız. Bu kapsamda yapılacak düzenlemeleri sektörlerimizin rekabet gücünü de dikkate alarak yapmalı, geçiş dönemleri tanımlayabilmeliyiz.

Değerli milletvekilleri, bugün başta gelişmiş ülkeler olmak üzere tüm ülkelerin birinci önceliği rekabet gücü, bunun korunması ve küresel krize bağlı olarak ortaya çıkmış işsizlik sorununun bir an önce çözülmesidir. Ülkeler bugün bu güçlerini koruyabilmek amacıyla kur ve ticaret savaşlarını dahi göze alabilmektedirler. Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasında süregiden tartışmalar, Japonya’nın parasını değerlendirmeme çabası, Avrupa Merkez Bankasının döviz piyasasına yönelik örtülü müdahaleleri, Brezilya’nın sermaye akımlarına yönelik tedbirleri, Kore’nin döviz cinsinden türev araçlara getirdiği sınırlar bu ülkelerin rekabet güçlerini koruma konusundaki kararlılıklarıyla ilgili son, yakın dönemde karşılaşılan örneklerdir. Tüm bu çabaların gerisinde, yaratılan talebin mümkün olduğunca yurt içinde tutulması, net ihracat öncülüğünde yüksek büyüme hızlarının yakalanması, iş ve istihdam sorununu hafifletme gayreti bulunmaktadır.

Değerli milletvekilleri, dünya 2007-2009 döneminde daha önceki krizlere pek benzemeyen bir krizle karşılaşmıştır. Son dönemdeki krizler gelişmekte olan ülkelerde çıkarken, bu kriz küresel kapitalizmin merkezinde çıkmıştır. Daha önceki krizler gelişmekte olan ülkelerin kur ve faizlerinde ciddi sıçramalar şeklinde kendini gösterirken, bu krizde gelişmiş ülkelerin merkez bankalarının faizleri sıfırlaması, likiditeyi salması tüm dünyada kur ve faizlerin sıçramasını engellemiştir ancak yaşanan bu krizin etkisi özellikle iki alanda görülmüştür. Bunlar ekonomik daralma ve işsizliktir.

Geçen yıl Türkiye, dünyanın en hızlı daralan ülkelerinden biri olmuştur. Dolayısıyla, büyüme anlamında, küresel krizde en yüksek bedellerden birini Türkiye ödemiştir. Benzer tablo iş ve istihdam boyutunda da yaşanmıştır.

Bize benzeyen yüz elli ekonomi küresel krizin yaşandığı 2008-2009 döneminde ortalama yüzde 4,2 büyümüştür. Türkiye ise bu dönemde yüzde 2,1 oranında daralmıştır. Yine bu dönemde Türkiye G 20 ekonomileri içinde en hızlı daralan beşinci ekonomi olmuştur.

OECD içinde iş ve istihdam kayıplarında Türkiye, finansal krizi yaşamış, zehirli finansal varlıklarla boğuşmuş, ekonomileri bu süreçte neredeyse çökme noktasına gelmiş İspanya, İrlanda, İzlanda ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ekonomilerin ardından en yüksek işsizliği yaratan ekonomi olmuştur.

Bunlara rağmen Hükûmetin, gelişmekte olan ülkelerde daha önce yaşanan krizlerin nitelik ve yapısını kullanarak -yani geçmişteki hatıraları kullanarak- Türkiye’ye krizin de teğet geçtiğini söylemesi oldukça ilginçtir. Bu söylemler, kriz sürecinde işsiz kalan, üretim dışına itilen tüm vatandaşlarımızın ödediği ağır bedeli saklama çabasından başka bir şey değildir. Türkiye bu krizde en yüksek bedel ödeyen ülkelerden biri olmuştur, yılın ilk yarısında yaşanan yüksek büyüme hızları bile Türkiye’yi düştüğü çukurdan çıkarmaya yetmemiştir.

Geçtiğimiz yılın ilk yarısında yüzde 11 daralan ekonomi bu şiddetle daralmanın üzerine bu yılın ilk yarısında yüzde 11 büyümüştür. Bu elbette sevindiricidir ancak bu büyüme rakamlarını abartmamakta, istismar etmemekte de yarar vardır.

İlk yarıdaki büyüme rakamlarına bakılarak Çin’le yarıştığımız ifade edilmektedir. Çin, küresel krize rağmen 2008 yılının ilk yarısına göre yüzde 19 oranında büyümüştür. Türkiye'nin geliri ise hâlâ 2008’in ilk yarısındaki gelirinin altındadır. Bu nasıl bir yarıştır sayın milletvekilleri, Çin 100 metre yarışında bize 20 metre fark atmış, Hükûmetimiz 20 metre geriden “İpi ben göğüsledim.” diye bağırıyor?

Değerli milletvekilleri, Türkiye toparlanmaya rağmen, maalesef hızla kriz öncesinin sorunlu ekonomik dengelerine dönüş sinyalleri vermektedir. Dış açık yaratan ve finanse edildiği müddetçe sorun olmadığı düşünülen yapı yeniden belirginleşiyor. Küresel ekonomide merkez bankalarının pompaladığı milyarca dolar likidite ve yine bu ülkelerin izlediği fiilî sıfır faiz politikası bizim gibi ülkelere akacak ciddi bir spekülatif kaynak havuzunu oluşturuyor. Bu havuzdan Türkiye’ye de para giriyor. Son dönemde bu spekülatif akımlardaki hızlanma neticesinde dolar kuru iki yıl önceki sorun yaratan düzeylerine geliyor. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin tamamı, paralarının değerlenmemesi, rekabet güçlerinin aşınmaması için yoğun çaba gösteriyorlar. Böyle bir dönemde dünya üzerinde bir tek Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı kendi parasının değerli olmasından memnun olduğunu açıklıyor. Ortada bir yanlış olduğu muhakkak, ya tüm dünya bir yanlışın peşine düşmüş gitmektedir ya da bizim bulunduğumuz noktada ciddi bir yanlışlık vardır.

Değerli milletvekilleri, Türk lirasındaki değerlenmenin spekülatif fon akımları açısından iştah açıcı etkisini size bir örnekle özetleyeyim: Son bir ayda Türkiye’ye 1 milyon dolar getiren yabancı bir yatırımcı parasını Hazine borçlanma kâğıdına yatırsın ve 25 Nisan 2012 vadeli tahvile yatırsın, bugün bu kâğıdı satıp Türkiye’den çıkmak isterse 56 bin dolarlık kâr cebine giriyor. 1 milyon dolarda 56 bin dolar yani yüzde 5’i aşıyor ve bu 56 bin dolarlık kârın 2.700 doları sadece faiz gelirinden, geriye kalan 53.300 doları Türk lirasındaki değerlenmeden eline geçiyor. Dünyanın neresinde bir ayda dolar cinsinden yüzde 5’in üzerinde getiri sağlayabilirsiniz? Sayın Başbakanın çok övündüğü değerlenen Türk lirası yabancı yatırımcının cebine bir ayda 53.300 dolar koymuştur. Aynı dönemde 1 milyon dolarlık ihracat yapan ihracatçı 75.300 Türk lirası kaybetmiştir, 1 milyon dolarlık ithalat ise 75.300 lira ucuzlamıştır.

Değerli milletvekilleri, bu tabloyla Türkiye’nin rekabet gücünü koruması, net ihracatını artırması mümkün müdür? Böyle bir tabloda dış açıkların hızla artması da kaçınılmazdır. Nitekim cari açık bu yılın ilk yedi ayında geçen yılın aynı dönemine göre 3 kat artarak 24,2 milyar dolar olmuştur. Artan bu açıkla beraber finansman kalitesi de hızla bozulmuştur. Geçen yılın ilk yedi ayında cari açığın yüzde 64’ü doğrudan yatırımlarla karşılanırken bu yılın aynı döneminde açığın ancak yüzde 18’i doğrudan yatırımlarla karşılanmaktadır. Kriz öncesi dönem olan 2008’in ilk yedi ayında ise bu oran yüzde 37’dir. Portföy yatırımlarının cari açığa oranı ise 2009 yılının ilk yedi ayı ile bu yılın aynı dönemi arasında yüzde 29’dan yüzde 48’e çıkmıştır. Bilindiği gibi portföy yatırımları en hızlı gelen ve ekonomiden de en hızlı çıkabilecek olan yatırımlardır.

Açıklanan son dış ticaret verileri de iç açıcı değildir. Ağustos ayına ilişkin ihracat, ithalat ve dış açık rakamları ekonominin rekabet gücündeki aşınmayı gözler önüne sermektedir. Ağustos ayında ihracatın ithalatı karşılama oranı 2005 yılının Ağustos ayından bu yana en düşük seviye olan yüzde 55,4’e gerilemiştir. Yine 2010 yılının ilk sekiz ayında dış ticaret açığı geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık 2 kat artmış, enerji hariç dış açık neredeyse 2008 yılının ilk sekiz ayındaki düzeyine gelmiştir. Dış dengede ortaya çıkan bu tablo uluslararası yatırımcı kuruluşların da dikkatini çekmektedir. Dünyanın en büyük yatırım bankalarından olan Japon Nomura’nın hazırladığı küresel kırılganlık endeksine göre, 2010 yılının ikinci üç ayı ile 2009’un aynı dönemi arasında kur riski en hızlı artan ülke Türkiye’dir. Bu artışla Türkiye, İzlanda ve Vietnam’dan sonra riski en yüksek üçüncü ekonomi seviyesine ulaşmıştır.

Değerli milletvekilleri, geçen gün, kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s Türkiye’nin görünümünü durağandan pozitife çıkardı. Bu karar, çok daha önce alınması gereken gecikmiş bir karardır ancak görünümdeki düzeltmeye karşın Moody’s Türkiye’nin kredi notunu artırmadı. Gerekçe Türkiye’nin yüksek cari açığı, bu açığın düşük finansman kalitesi ve Türkiye’nin kamu maliyesinde daha güçlü temellere ihtiyaç duyması olarak ifade edildi.

Dış dengedeki bozulma, finansman kalitesindeki gerileme ve yabancı yatırımcı raporlarında artan hassasiyet endişe vericidir. Bu endişeleri giderici adımları atmak Hükûmetin görevidir. Bu çerçevede döviz cinsinden kredi kullanımı ve şirket açık pozisyonları yakından izlenmelidir.

Diğer önemli bir husus ise malî disiplindir. Kriz yılı referans alınarak yapılan değerlendirmeler malî disiplindeki gevşemeyi saklayabilmektedir ancak 2008 yılının ilk sekiz ayı ile 2010 yılının aynı dönemi mukayese edildiğinde faiz dışı harcamalarda oldukça yüksek reel artışların bulunduğu dikkati çekmektedir. Buna karşın vergi gelirlerindeki reel artışlar ise çok sınırlıdır.

Değerli milletvekilleri, küresel ekonomide kur ve dış ticaret savaşlarının tartışıldığı bir dönemde Türkiye büyüyen dış açık sorununa bir de iç açık sorununu eklememelidir ancak gelişmeler bu alanda da kaygıları artırmaktadır. Seçimler yaklaşmaktadır. Hükûmet seçimlere giderken elini serbest bırakmak amacıyla, daha önce söz verdiği, bizim de ilke olarak desteklediğimiz malî kuralı bir kenara itmiştir. Malî kuralı çıkarmayan Hükûmet, mevcut örtülü malî kuralları da yok saymaktadır. Ekim ayı gelmesine karşın, kanunen mayıs sonu ve haziran ortasında açıklanması gereken orta vadeli program ile orta vadeli malî program hâlen ortada yoktur. Ekim ayı ortasında bütçe Türkiye Büyük Millet Meclisi huzuruna gelecektir ancak kamu kurumlarına yönelik bütçe çağrısı hâlen yapılmamış, bütçe gizlenerek, saklanarak yapılmaya çalışılmaktadır. Böyle bir tablo ile Türkiye ilk defa karşılaşmaktadır. Bu gelişmelerin ciddiyetle bağdaşır bir yanı da yoktur. İçinde bulunduğumuz konjonktürde, ekonomi yönetiminde ciddiyet ve ihtiyatlılığın elden bırakılmamasına her zamankinden daha fazla ihtiyaç bulunmaktadır. Ekonomi yönetimi, mevcut kurallara uyumu da bir yana bırakmış, mali disiplinin geleceğini Sayın Başbakanın iki dudağının arasından çıkan sözlere emanet etmiştir. Bu ancak padişahlıklarda olur.

Değerli milletvekilleri, gelişmiş ekonomilerin kırılganlıkları aşmak için finansal sisteme likiditeyi pompalamaya devam ettiği bir dönemde seçimlere kadar spekülatif fon girişlerine dayanarak ekonomide yalancı bir bahar yaşatılabilir. Hükûmet seçimlere kadar durumu bu şekilde idare etmeyi de tercih edebilir. Ancak ekonomideki kırılganlıklar her geçen gün artmaktadır. Bu kırılganlıkların artması sonucunda seçimlerden sonra karşımıza ateşten gömlek giyme ihtiyacı gelebilir. Bunun sonucunda kaybeden en başta toplumun yoksul kesimleri olacaktır. Bu sebeple İktidarın bir an önce ekonomi gündemine dönmesi gerekmektedir.

Bu çerçevede, yine, İktidarı, bu sorumluluğu göstermek suretiyle ekonomide alınması gereken tedbirleri bir an önce almaya davet ediyor, sözlerimi tamamlarken Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Faik Öztrak (CHP, Tekirdağ). “Devlet yardımlarının izlenmesi ve denetlenmesi hakkında kanun (s.s.:523)”. TBMM Genel Kurulu, 4. Birleşim tutanağı, 7 Ekim 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/faik-oztrak-23-2010-10-07-devlet-yardimlarinin-izlenmesi-ve-denetlenmesi-hakkinda-kanun-s-s-52 (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
