# 2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Faik Öztrak (CHP, Tekirdağ)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim
- **Tarih:** 26 Aralık 2010
- **Gündem:** 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/faik-oztrak-23-2010-12-26-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi

> Faik Öztrak (CHP), 26 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 2.039 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2011 yılı merkezî yönetim bütçesinin tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere ikinci konuşmacı olarak söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, AKP İktidarının seçimlerden önce hazırladığı son bütçeyle ilgili konuşmama sekiz yıllık iktidar döneminin bir değerlendirmesini yaparak başlamak istiyorum. Son sekiz yıl küresel ekonomide hem oldukça uzun süren olağanüstü bir bolluk ikliminin hem de en ciddi küresel ekonomik krizlerden birinin yaşandığı bir dönem olmuştur. Küresel iklimin böylesine belirleyici olduğu bir dönemde, iktidarın ekonomik performansını değerlendirirken haksızlık yapmamak için dünya nereye gitmiş, biz nereye gelmişiz, buna bakmak lazım.

Değerli milletvekilleri, bir ekonominin başarısı üretimiyle ve istihdamıyla ölçülür. Hükûmetin sürekli eleştirdiği 1980-2002 döneminde Türkiye’nin ortalama büyüme hızı 150 gelişen ekonomi içinde 49’uncu sıradaymış. Peki, AKP’nin iktidar olduğu 2003-2009 döneminde Türkiye bu sıralamada nerede? 88’inci sırada. Değerli milletvekilleri, Türkiye 1980-2002 döneminde, kendine benzeyen ekonomiler arasında işsizlik oranı en yüksek 49’uncu ekonomiymiş, 2003-2009 döneminde ise 26’ncı sıraya yükselmiş; büyümede 39 basamak düşen Türkiye, işsizlikte 23 basamak birden tırmanmış. AKP, işsizliği çözme konusunda bize benzeyen ekonomilerin çok gerisinde kalmış.

Dış dengeye geldiğimizde, Türkiye, cari denge/millî gelir oranı bakımından en iyiden en kötüye doğru bir sıralama yapıldığında, 1980-2002 döneminde 30’uncu sıradayken 2003-2009 döneminde 71’inci sıraya düşmüş. Türkiye bu sıralamada da 41 basamaklık bir düşüş kaydetmiş.

Sayın milletvekilleri, Sayın Başbakanın yerden yere vurduğu dönemde, büyümede ilk 50’de olan Türk ekonomisi AKP elinde hızla irtifa kaybetmiş. İktidar, büyüme ve işsizlikte ülke performansını düşürürken cari açık sorununu daha da ağırlaştırmış. Bir başka ifadeyle, yurt dışından diğer ülkelere göre daha fazla borç kullanmasına rağmen, büyümede de işsizliği çözmekte de bu ülkelerin gerisinde kalmış.

Değerli milletvekilleri, sekiz yıllık AKP İktidarının katettiği mesafe bu. Bizlere başarı hikâyeleri anlatıyorlar ancak uluslararası karşılaştırmalar övünülecek bir başarının olmadığını açıkça gösteriyor. Sayın Başbakan ikide birde muhalefeti 3 koyunu gütmemekle eleştiriyor. Bu rakamlar, ekonomiyi yönetmekle koyun gütmek arasında hiçbir ilişki olmadığını ortaya koyuyor. Yönetmeyi gütmek sananların, ekonomiye sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesinin pencerelerinden bakmaya devam etmenin, anlattıkları başarı hikâyelerinin aslı budur.

Değerli milletvekilleri, bu aşamada iktidarın küresel krizde ekonomiyi nasıl yönettiğine de kısaca değinmek isterim; çünkü kaptanın ustalığı deniz sakinken anlaşılmaz, ustalık dalgalı denizlerde ortaya çıkar. Kriz yılları olan 2008-2009 döneminde, Türkiye kendine benzeyen 150 ekonomi arasında en fazla daralan 14’üncü ülke. Yine, Türkiye kendi liginde, ülkeler arasında işsizliği en fazla artan 6’ncı ekonomi. Dünyada birçok ülkenin aksine bankacılık krizi yaşamayan bir ekonomide böyle bir çöküşü, nasıl “Dünyada kriz oldu ama bize teğet bile geçmedi.” diyerek geçiştirebilirsiniz? Çok daha çarpıcı bir rakam var, dikkatinize sunmadan geçemeyeceğim: Ailelerimizin göz bebekleri, bin bir emekle büyütüp iş güç sahibi olsunlar diye her türlü fedakârlığa katlanarak okuttukları gençlerimiz krizde âdeta ezilmiş. Bunu biz söylemiyoruz, Uluslararası Çalışma Örgütünün rakamları söylüyor. 2007-2009 döneminde genç işsizliği dünyada 1,1 puan, Latin Amerika’da 1,6 puan, Orta Doğu’da 3 puan, dünyanın en fakir bölgesi Sahra Çölü’nün altındaki ekonomilerde 0,4 puan, bizim de içinde olduğumuz merkez ve güneydoğu Avrupa ülkelerinde 2,8 puan artmış. Aynı dönemde Türkiye’de genç işsizliği ne kadar artmış? 5,3 puan. Yani dünyanın 5 katına, kendi bölgemizdeki ülkelerin 2 katına yakın. Sadece bu karşılaştırma bile AKP’nin kriz yönetimindeki yetersizliğini anlatmak için yeterli. Üniversitelerde yükselen tansiyonun, atılan yumurtaların nedenlerini biraz da bu tablonun gençlerimizde yol açtığı umutsuzlukta, karamsarlıkta aramak gerekiyor. Buna rağmen, bu kürsüye çıkan iktidar sözcüleri “Krizde vatandaşa bedel ödetmedik.” diyebiliyorlar. İşsizlikten, ekmek kapılarının kapanmasından, gençlerin umudunu yitirmesinden daha ağır hangi bedel olabilir ki?

Tarımı bitirdiler, bedelini millet ödedi. Kilosu 10 liradan domates, kilosu 30 liradan kıyma yedi. Bayramda millet ithal kurban kesti. Vatandaş, dünyanın en pahalı benzinini, mazotunu kullanır hâle geldi. Akaryakıttan alınan vergilerde Türkiye’yi Avrupa şampiyonu yaptılar. 2009’da benzin üzerindeki vergi yükü, komşumuz Bulgaristan’ın 2,3 katı, Yunanistan’ın 2 katı, Romanya’nın 2,6 katı. Vatandaş tüm bunlarla mücadele edebilmek, ayakta kalabilmek için borca yüklendi. 2007-2009 döneminde ailelerin borçları yüzde 41,5 arttı, 119 milyar Türk lirasına ulaştı. Millet kazancıyla değil, borçla yaşar hâle geldi. Vatandaşa ödetilen bu bedelleri görmemek olsa olsa bunun siyasi hesabını ödemekten kaçmak için kafayı kuma gömmek olur.

Sayın milletvekilleri, kriz döneminde yaşanan bu çöküşün ve bolluk döneminde yitirilen fırsatların arkasında yatan nedenlere bakmakta yarar var. Öncelikle, Hükûmet, küresel krizin 2006’dan sonra giderek kırılganlaşan Türk ekonomisi üzerindeki etkisini hafife aldı, “Teğet geçecek.” söylemiyle geçiştirmeye çalıştı. Başbakan, kendi talep etti, muhalefet olarak tedbir önerdik; küçümsedi, hafife aldı ama daha sonra hepsini uygulamak zorunda kaldı ancak geç de kaldı.

Kriz KOBİ’lerin, esnafın krediye ulaşmasını engellemişti, “Derhâl Kredi Garanti Fonu’nu kullanın.” dedik ancak geçtiğimiz yılın sonuna yetiştirebildiler. “Kriz nedeniyle çiftçi, esnaf, iş adamı, vatandaş devlete olan borçlarını ödeyemiyor, cezai faizlerin yüksekliği bu borçları ödenemez hâle getiriyor, bu borçları yapılandırın.” dedik, düzenleme hâlâ komisyonda. Bir de bizim bu düzenlemeyi desteklememizi fırsat bilip hem seçimde kullanmak hem de seçim sonrasında kendilerini korumak amacıyla bir sürü ek düzenlemeyi arkasına taktılar, bunun ortaya çıkardığı gecikmenin ekonomide yol açacağı tahribat ise umurlarında dahi değil. Aslında, 2007’den itibaren dünyadaki gidişin sürdürülebilir olmadığını söyledik, “Mali disiplini güçlendirerek krizde kullanabileceğiniz oyun alanını genişletin.” dedik, bize “Paradigmalar değişti.” dediler. 2007’den sonra mali disiplini gevşeterek faiz dışı fazlaları hızla düşürdüler, bir de “Seçim ekonomisi uygulamıyoruz.” dediler. Sonuçta, krizde iç talepteki düşüşü devlet harcamalarıyla destekleyecek takatleri kalmadı. Kendi ligimizde en fazla daralan ve işsizliği en fazla artan ekonomilerden biri olduk ancak tüm bunların ötesinde hem krizde ödenen yüksek bedelin hem de bolluk döneminde yitirilen fırsatların arkasındaki en önemli neden Hükûmetin baştan itibaren izlediği yanlış büyüme stratejisidir. İktidar, 2003 yılından itibaren küresel iklimde yaşanan değişikliği görmemiştir, büyümeyi ve istihdamı küresel sermayenin risk iştahına emanet etmiştir, ekonominin hazmetme kapasitesinin üzerinde döviz girişine seyirci kalmıştır, bunun başlangıçta ekonomide yarattığı coşkuyu kendi politikalarının başarısı olarak görmüştür, çok övündüğü Türk lirasındaki değerlenmenin dış rekabete açık sektörlerimizde yol açtığı tahribatı ise görememiştir. Bu sektörlerde yerli girdi kullanımı azalmış, çalışanlar önce kayıt dışına, sonra da üretim dışına itilmiş, yerli katma değer erimeye başlamıştır. İnşaat ve ticaret büyümenin motoru olurken büyüme, bize benzeyen ekonomilerin gerisine düşmeye başlamış, ithalata ve dış tasarruflara bağımlılık hızla artmıştır. Krizde küresel sermayenin risk iştahının kesilmesi ekonomideki kötü yönetimle birleşince o büyük çöküş yaşanmıştır.

Değerli milletvekilleri, iktidar sözcüleri sık sık bu krizi 2001 yılında yaşanan krizle karşılaştırıyorlar, o dönemde faizlerde ve kurda yaşanan dalgalanmaları hatırlatarak bu krizin teğet geçtiğini savunuyorlar. Oysa bu krizde dünyanın hiçbir ülkesinde faizlerde ve kurlarda 1997’de Asya’daki, 1998’de Rusya’daki ve 2001 yılında Türkiye’deki krizlerde görülen dalgalanmalar yaşanmadı. Bu kiriz bundan öncekilerden farklıydı. Gelişmiş ekonomilerin krizi aşmak için sisteme bıraktıkları likidite ve gelişmekte olan ülkelerin bahsettiğim krizlerden sonra gerçekleştirdikleri rejim değişikliği ve reformlar bunda etkili oldu. Bu kriz doğrudan büyümeyi ve istihdamı vurdu. Türkiye’de bu göstergelere bakıldığında kendi liginde krizden en fazla etkilenen ekonomilerden biri oldu.

Değerli milletvekilleri, tek başına büyümeye baktığımızda bu yıl ekonomide yaşanan hızlı toparlanmayı memnuniyetle karşılıyoruz ancak bu toparlanmanın dışarıdan yeniden akmaya başlayan sıcak parayla desteklenen iç talepten kaynaklanması, buna bağlı olarak artan ithalat ve cari açık bunun sürdürülebilirliği ile ilgili endişelerimizi artırıyor. Küresel ekonomide kırılganlıklar sürüyor hatta Avrupa’da artıyor, bu da aynı bölgede bulunduğumuz için bize bulaşma riskini yükseltiyor. Amerika Birleşik Devletleri yüz milyarlarca dolar basarak dünyayı likiditeye boğmaya devam ediyor. Bu dolarlar bize benzeyen ülkelere akıyor. Dolar karşısında değerlenen yerli paralar rekabet gücümüzü hızla aşındırıyor. Bunun sonucunda, hem gelişmiş ülkelerdeki finans kuruluşları ciddi kârlar sağlayarak krizdeki zararlarını kapatıyor hem de bize ihracatlarını arttırarak kendi insanlarına iş ve aş sağlıyorlar. Gelişmiş ekonomiler âdeta krizin bedelini bize ödetiyorlar. Âdeta, gelişmiş ekonomileri bizim gibi ekonomiler kurtarmaya başlıyor. Tabii, dünyada böyle uslu çocuk rolünü oynamaya başladığınızda da o çok övündüğünüz, bugüne kadar kredibilitesi sıfıra inmiş, Asya krizinde kredibilitesini yitirmiş, son dünya krizinde kredibilitesini yitirmiş derecelendirme kuruluşları da bizim gibi uslu çocukların notunu artırıyor.

İktidar şu ana kadar bu oyuna ve cari açığın hızla artmasına seyirci kaldı. Uluslararası Para Fonu, geçtiğimiz hafta yayınladığı değerlendirmede, bu yıl cari açığın millî gelire oranının yüzde 6 seviyesinde gerçekleşeceğini öngördü. Bu, 2006 yılındaki rekor açığa eşit. Cari açığın finansman kalitesi de hızla bozuluyor. Hareket kabiliyeti yüksek finansmanın yani sıcak paranın payı, ödemeler dengesi finansmanı içinde hızla artıyor. Özellikle Avrupa’da kırılganlıkların arttığı bir dönemde, ülkeye krizde en büyük bedeli ödeten politikalara yeniden geri dönülmesi son derece riskli. Bu çerçevede, uzunca bir süredir, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, finans sisteminde makro risklerin göz ardı edilmesi ve buna bağlı olarak sıcak paranın yol açtığı balonların ülkemize verdiği zararları anlatmaya çalıştık, bu konuda Hükûmeti uyarmaya çalıştık. Daha 2008 yılında yayımladığımız parti programımızda, bu konuda alınması gereken önlemlere yer verdik.

Hükûmet, sıcak para sorununu anlamakta ve tanımakta zorlanıyor. Bu çerçevede, Merkez Bankasının almış olduğu son kararları ilgiyle izliyoruz. Bu yeni arayış yerindedir ancak geç kalınmıştır. Diğer taraftan, Merkez Bankasının da tek başına bu süreci idare etmesi mümkün değildir. Bu çerçevede hızla, Maliyet Bakanlığı, Hazine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Merkez Bankası ve diğer ilgili kurumlardan oluşan bir finansal istikrar komitesi kurulmalı ve süreç bu komite eliyle yürütülmelidir. Makro risklere odaklanacak böyle bir komite Merkez Bankasının enflasyonla mücadeledeki güvenilirliğine halel getirmeden finansal istikrarın kollanmasına olanak verecektir. Böyle bir yaklaşım, ekonominin küresel sermayenin kaprisleri karşısındaki dayanıklılığını güçlendirecek, dış açıkların yönetilmesini ve istikrarlı büyümenin sağlanmasını kolaylaştıracaktır, ancak bu da tek başına yeterli değildir.

Değerli milletvekilleri, bütçeyi konuşuyoruz, ancak iktidarın bütçe uygulamalarına baktığımız zaman, bizden yetki almak için önümüze getirilen rakamlar hiçbir şey ifade etmiyor. 2010 yılı bütçesiyle Hükûmet bizden 230 milyar liralık faiz dışı harcama yapma yetkisi almış, ancak son getirdiği harcama tahmini 247,5 milyar Türk lirası. Ek ödenek mi alındı? Hayır. Peki, bu nasıl yapılıyor? Yani Meclisin vermiş olduğu yetki, yeniden Meclisten yetki almadan nasıl aşılıyor? Burada, değerli arkadaşlarım, maalesef, Maliye Bakanımız kendisine bütçe kanunlarıyla ve Kamu Mali Yönetimi Yasası’na da aykırı olarak verilen aktarma yapma yetkisini, otomatik ödenek sistemini istismar ederek kullanıyor. Sene sonunda otomatik ödenek alabilen personel ödeneklerinden diğer kalemlere -yatırım kalemlerine, diğer kalemlere- aktarma yapılıyor. Tabii, öyle olduğu zaman da huzurumuza gelen bütçeyle ilgili olarak ne yatırımcı bakanlıkların ne de burada bulunan Meclis grubunun sesi çıkmıyor.

Bakınız, şunu hatırlatmak istiyorum: Geçen sene Genel Kurula mali kural gelmişti ve mali kuralla ilgili düzenleme Hükûmetin baskısıyla gelmişti. Ancak muhalefet partisi olarak biz bu uygulamayı destekledik ve dedik ki: “Gerçekten, mali kuralı olan bir ekonomi ileriye doğru güvence verir. Mali kuralın çıkarılmasında çok büyük yarar vardır.” Ne oldu? Genel Kurula indi, birdenbire mali kuralla ilgili düzenleme geri çekildi. “Peki, sebep ne?” diye araştırırken birdenbire yatırımcı bakanlar bağırmaya başladı “Biz bu bütçeye sığamıyoruz.” diye. Peki, bu bütçeye sığamıyorsanız, mali kuralla öngördüğünüzden daha dar bir bütçeyi neden buraya getirdiniz? Samimiyet bunun neresinde?

Değerli arkadaşlarım, açıkça söyleyeyim, yapılacak olan şey şudur: Bu bütçeyi zaten AKP’nin ne kadar uygulayacağı belli değildir. Bu nedenle de sene başında ödeneklerden yine aktarmalar yapılacak, yine harcamalar yapılacaktır, bu çerçevede de yatırımcı bakanların bu konuda sesi sedası çıkmayacaktır. Açık söyleyeyim, harcama disiplini diye bir şey kalmamıştır. “Dış açığı Merkez Bankasına emanet edelim, biz bu disiplinsizliği sürdürelim.” derseniz, cari açık sorununu çözmek, istikrarı korumak ve vatandaşın aldığı borçları geriye ödeyebilmesini sağlamak mümkün olamayacaktır. Her yerde “Biz gidersek aldığınız bu borçları geri ödeyemezsiniz.” diye vatandaşa baskı yapıyorsunuz. Esas bu politikalarla boğazına kadar borca batmış olan vatandaş bu borcunu geriye ödeyemeyecektir. Bu kaptanın ikinci bir fırtınada artık gemiyi batıracağı çok açık seçik, net gözükmektedir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye artık seçim sathı mailine girmiştir. Son günlerde kamuoyuna yansımaya başlayan Cumhuriyet Halk Partisinin projeleri AKP’yi telaşlandırmış görünmektedir. İktidar, vatandaşları rahatlatacak bu projeler karşısında yapabildiği en iyi şeyi yapmaktadır; yine vatandaş üzerinde geçmiş korkusu yaratmakta, küçümsemekte, Cumhuriyet Halk Partisini ucuz halkçılık yapmakla suçlamaktadır. Oysa hem krizden önce hem de krizde yaptığımız öngörüler ve tavsiyelerin doğruluğu her geçen gün biraz daha anlaşılmaktadır.

Değerli milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi halkın mutluluğunu, refahını her şeyin önünde görür. Ekonomik gelişmenin vatandaşa dokunmasını, vatandaşın refahı hissetmesini, yaratılan hızlı büyümeyle yaratılacak kaynakların da hakça paylaşılmasını savunur. Bunu yaparken de, hiç merak etmeyin, hesabı kitabı bir kenara bırakmaz. Cumhuriyet Halk Partisinde hesap kitap, ekonomik istikrarın sürdürülmesi büyük önem taşımaktadır. Gerçekleştirmeyi vadettiğimiz her projenin arkasında hem vatandaşı rahatlatmak hem de ekonomide etkinliği artırarak kalıcı, yüksek büyümeye ulaşma hedefi vardır. Bundan, hiç kimsenin korkusu, kuşkusu olmamalıdır.

Değerli milletvekilleri, 2011 bütçesinin, ne işsizliği ne de cari açık sorununu çözerek milletin derdine derman olması mümkün değildir. Hedeflerine baktığımız zaman bu da açık seçik ortadadır. Örneğin, işsizlik: Bakınız bu bütçeye temel teşkil eden Orta Vadeli Ekonomik Program’a: İşsizlik bir türlü yüzde 11’in altına düşmüyor. İktidar döneminizde ülkeyi yüzde 10’luk işsizliğe mahkûm ettiniz. Önümüzdeki üç yılda, eğer gelirsek vatandaşa diyorsunuz ki: “Yüzde 11 işsizliğe hazır ol.” Bu tabii, ülkeyi iyi yönetmek anlamına gelmiyor. Neyse ki bu, AKP İktidarının hazırlamış olduğu son bütçe.

Sözlerimi tamamlarken âdet olduğu üzere bütçenin hayırlı olmasını diliyor, Genel Kurula bir defa daha saygılarımı sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Faik Öztrak (CHP, Tekirdağ). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim tutanağı, 26 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/faik-oztrak-23-2010-12-26-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
