# Türk ceza kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi hakkında (s.s.215)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Fatma Kurtulan (Van)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 96. Birleşim
- **Tarih:** 29 Nisan 2008
- **Gündem:** TÜRK CEZA KANUNUNUN BAZI MADDELERİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ HAKKINDA (S.S.215)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/fatma-kurtulan-23-2008-04-29-turk-ceza-kanununun-bazi-maddelerinde-degisiklik-yapilmasina-dair-kanu

> Fatma Kurtulan, 29 Nisan 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 96. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK CEZA KANUNUNUN BAZI MADDELERİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ HAKKINDA (S.S.215)); konuşma 2.064 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

DTP GRUBU ADINA FATMA KURTULAN (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 215 sıra sayılı Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi üzerine grubum adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

301’inci maddeyle ilgili yürütülen tartışmaların doğru bir çerçevede yürümediği ve bu şekilde yürütülmesinin ne ifade özgürlüğüne ne de ülkemiz demokrasisine herhangi bir katkı sunmayacağı aşikârdır. Her şeyden önce konuya “Sırf AB istiyor bu nedenle yapıyorsunuz.” ya da “Türklüğe hakareti serbest bırakıyorsunuz.” veya “Türklük kavramıyla sorunu olanlar bu değişikliği istiyor. Bu nedenle bu Yasa değişmemelidir.” şeklindeki eleştirileri haksız veya yetersiz bulduğumuzu belirtmek istiyoruz.

Temel hak ve özgürlüklerin en önemlisi ifade özgürlüğüdür. Eğer bir toplumda kişiler veya gruplar düşüncelerini özgürce açıklama ve yayma hakkından mahrum ise diğer hak ve özgürlüklerin de hiçbiri tam olarak uygulanamıyor demektir.

Türkiye’de yaşayan veya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan hiç kimsenin Türklüğe hakareti veya başka milletlere hakareti hoş görmesini beklemek, bunun önünün açılmasını sağlamak gibi bir duruşu olamaz. Yeryüzünde yaşayan her halkın, her milletin manevi değerleriyle özdeşleşmiş bir onuru vardır. Herkesin de milletlerin bu manevi değerlerine saygı duyması ve onurunun korunması konusunda hassasiyet göstermesi beklenir.

Ancak 301’inci madde çerçevesinde yürütülen tartışmalar öylesine bir hâle sokulmaya çalışılıyor ki; sanki bu maddeye karşı olanlar manevi değerlere saygı duymayanlar, bu maddeyi savunanlar da milletlerin manevi değerlerini korumaya çalışanlardır gibi bir hava yaratılmak isteniyor.

Bu eksende yürütülen böylesi tartışmalar nedeniyle de konunun asıl can alıcı yönü unutturulmaya çalışılmaktadır. Bir yandan, sanki ifade özgürlüğü önündeki tek engel 301’inci maddeymiş ve bu madde değişirse artık ülkemizde düşünceyi açıklamak suç olmaktan çıkacakmış gibi bir yanılsama yaratılırken, diğer taraftan da sanki 301’inci madde değişirse “Türklük” kavramı ya da “Türk milleti” kavramı tartışmaya açık hâle gelecek ya da Türklüğe hakaret serbest hâle gelecekmiş gibi başka bir yanılsama yaratılıyor. Oysa çok açık bir şekilde ortadadır ki Hükûmetin bu değişiklik önerisi ile ne ülkemizde ifade özgürlüğü gelişmiş olacaktır ne de iddia edildiği gibi manevi değerlere hakaret etmek serbest olacaktır.

Aslında, bu büyük yanıltma kampanyası ile sadece Avrupa Birliği kandırılmaya çalışılmaktadır. Bundan da açıkça anlaşılmaktadır ki bu Hükûmetin tek derdi AB’yi memnun etmektir. Hükûmet kendi vatandaşlarına ifade özgürlüğü gibi kutsal bir hakkı tanımak yerine, AB’yi mutlu etmeyi daha önemli bir görev olarak kabul etmektedir. Böyle olmasaydı eğer, darbe anayasası başta olmak üzere Ceza Kanunu’ndaki diğer yasakçı maddelerden tutalım, Siyasi Partiler Kanunu, Dernekler Kanunu, Sendikalar, Terörle Mücadele Kanunu gibi yasalardaki uluslararası sözleşmelere ve evrensel insan hakları kriterlerine uygun olmayan bütün düzenlemeleri ayıklayan bir paketle Meclise gelinirdi. Ancak, ne hikmetse, Avrupa Birliği kafayı 301’inci maddeye taktığı için Hükûmet de sadece bu talimatı yerine getirmek adına 301’inci maddede bir makyaj yapmayı demokratik olarak sunmaya çalışmaktadır.

Hükûmete göre demokrasinin sınırları Avrupa Birliği yetkililerinin iki dudağı arasından çıkanlardır. Onlar bizim için ne kadar demokrasi istiyorsa o kadarı verilecektir. Yoksa, vatandaşlarımızın hangi haklara ve özgürlüklere layık olduğu çok önemli değildir. Önemli olan Avrupa Birliğini memnun etmektir. Özcesi, bugün burada yapılan yasama faaliyetleri aslında bir göz boyamadan ibarettir ve görülecektir ki memnun etmeye çalıştığınız Avrupa Birliği bile önümüzdeki günlerde bu değişiklikle tatmin olmadığını ifade etmeye başlayacaktır.

Yapılması gereken şey, korkuları ve paranoyaları bir kenara bırakıp bu ülkenin vatandaşlarına güvenmek ve 301’inci maddeyi kaldırmaktır. Partimizin bu talebi sadece ilkesel olarak ifade özgürlüğünü savunuyor olmasından kaynaklıdır. Yoksa, parti tarihimizde hiçbir yöneticimiz ya da parti yetkilimiz hakkında Türklüğe hakaretten açılmış bir tek dava, verilmiş bir ceza yoktur. Ama, bu madde işletilirken bile ayrımcı davranılmıştır. Daha çok muhalif kesimleri susturmaya yönelik bir madde olarak kullanılmıştır. Tabii burada kastettiğim muhalif kesimler, resmi ideolojiye muhalif kesimlerdir. Yoksa, resmi ideolojiyle bir derdi olmayanların, kendine bu ideoloji içerisinde iyi bir yer bulmuş olanların ya da bu resmi ideoloji sayesinde iktidarlarını daimi kılanların elbette ki bu ülkede hak ve özgürlük sorunu yoktur. Onlar zaten her şeye muktedirler. Onların inandığı her şey doğrudur ve gerçektir. Onların manevi değerleri en kıymetli olandır. Onların onuru diğer insanlardan daha kutsaldır. Onlar gibi düşünmeyenler ise aldatılmış, kandırılmış cahiller, gericiler ya da hainlerdir. Bu nedenle, onlar gibi düşünmeyenler en ağır cezalara çarptırılmalıdır; zaman zaman faili meçhul bir şekilde infaz edilmelidir, toplumda siyasi linçe tabi tutulmalıdır çünkü resmî ideolojinin sahipleri olan elitist azınlık kendini bu devletin asıl sahibi olarak görürler. Geri kalan çoğunluk ise kendisine lütfen verilen haklarla yetinmek zorunda kalanlardır. Devletin asıl sahipleri ise her türlü nimeti kendi arasında paylaşmaktan, devletin olanaklarını birbirine peşkeş çekmekten, bu olanakları kullanarak halkı baskı altında tutmaktan, gerçeklerin öğrenilmesini önlemek için ifade özgürlüğünü yasaklamaktan, kısacası resmî ideolojinin bekçiliğini yapmaktan dolayı bu toplumun sözde en saygın kesimidirler. Cumhuriyet tarihi boyunca bu kesimlerin hak ve özgürlük gibi bir derdi olmamıştır çünkü zaten bütün hak ve özgürlüklerin sahibi kendileridirler. Onlara göre bu devleti ve toplumu koruyup geliştirecek tek ideoloji resmî ideolojidir. Düşünceyi açıklama özgürlüğü de bu nedenle resmî ideolojiyle sınırlıdır. Buna ters düşen hiçbir düşünce özgür olamaz, olmamalıdır. Geri kalan bütün düşünceler tehlikelidir, tehdittir. İşte, ülkemizdeki düşünce özgürlüğü tartışılacaksa bunun için sorgulanması gereken şey resmî ideolojinin kendisidir.

Peki, nedir bu resmî ideoloji dediğimiz şey? Resmî ideolojinin sözlük anlamı, bir devletin ya da kurumun belli bir ideolojiyi, bünyesinde bulunan halka veya topluluğa dikte etmesi ve koyduğu kurallar ve yöntemler ile bunu zorunlu olarak kabul edilebilir tek ideoloji olarak göstermesi durumudur. Bizdeki resmî ideolojiyi anlamak için biraz gerilere, hatta Osmanlının son dönemlerine kadar gitmek gerekir. İttihat Terakkiden başlayarak günümüze kadar bütün aşamalarını irdelemek gerekir. Elbette ki zamanımız bu tarihî kesiti detaylarıyla incelemeye fırsat vermez. Ancak birkaç çarpıcı noktayı belirtmeden de geçemeyeceğim. Örneğin resmî ideolojinin şekillenmesinde önemli bir tarihî dönem olan 1919-1923 süreci bugün yaşanan sorunların nedenlerinin anlaşılabilmesi açısından dikkatle incelenmesi gereken bir dönemdir. Çünkü bugün vatandaşı olduğumuz devletin temelleri o dönem atıldı, bugün üzerinde yaşadığımız toprak parçası o dönemde işgalden kurtarıldı, bugün yönetim biçimi olarak benimsediğimiz cumhuriyet o dönem ilan edildi. Eğer, o dönemde planlanan “devlet”, “millet”, “cumhuriyet” kurguları bütün gerçekliği ve çıplaklığıyla ortaya konulmazsa bugün, bu ülkede yaşanan hiçbir toplumsal sorunun nedeni de çözümü de anlaşılamaz. Bugün “tek millet” kavramından söz edenler, milleti 1920’lerdeki gibi üst bir kimlik olarak tanımlamak yerine aslında tek etnisiteye dayalı bir teknikten söz ederler. Her ne kadar bunun böyle olmadığı Türküyle, Kürt’üyle, Çerkez’iyle, Laz’ıyla, herkesi ifade eden ve kapsayan bir kavram olduğu iddia edilse de yasal düzeyde, idari düzeyde ve uygulamada bunun böyle olmadığını anlamak hiç de zor değildir.

İlk TBMM’de her etnik grup kendi aidiyeti ile temsil imkânına sahip olmakla birlikte hep bir arada ifade olunmak icap ettiğinde “Türk milleti” kavramını kullanmışlardır. Örneğin 25 Ocak 1923 tarihli Meclis oturumunda söz alan Muş Milletvekili Hacı İlyas Sami Efendi, Lozan Konferansı sırasında Kürtlere hakaret eden Lord Curzon’a ithafen şöyle konuşuyor: “Kürt, Türk ve muhtelif namlar altında müttehit bir kitlenin bir milleti vahidenin bulunduğundan çoktan haberdar olduğundandır ki bunları da tefrikaya, ihtilale, ihtilafa sevk etmek istiyor.” demektedir.

Yine Hakkari Mebusu Mazhar Müfit Bey aynı oturumda “Curzon denilen şahıs, geçende, konferansta beyanatında, Kürtlerin bu Meclisi Ali’de bulunan, Kürtlüğü temsil eden mebusların cahil, bir şey bilmez olduğunu belirterek kızıyor ve ardından ‘Kürtler nazarında Türklerin kendilerinden ayrı bir şey değil, kardeş olduklarına en resmî delil olmak üzere şunu arz ederim ki, kürdistanda mebus olmak şeraitini haiz pek çok kişi varken, kendileri Kürt ve Türk’ü ayrı görmediklerinden, Türklerden itimat ettikleri kişileri bile seçmişlerdir.’ Mesela, ben Kürt olmadığım hâlde muhterem Hakkâri ahalisinin eseri teveccühü olarak mebus seçilmiş ve İstanbul’a gönderilmiştim. Bu da Kürtlerin nazarında Kürt ve Türk’ün bir olduğunu, ayrı olmadığını gösterir. Kürtlerin Türklerden ayrılmak imkânı yoktur, onlar bir kütle-i vahidedir.” şeklinde beyanlarda bulunuyor. Tabii bunun gibi yüzlerce konuşmayı ilk Meclisin kürsüsünde dinlemek mümkündür.

Burada dikkatleri çekmek istediğim husus şudur: O dönem tarih sayfasında yeni bir millet ortaya çıkarken bu milletin nasıl bir bileşenden oluştuğu hususudur. Zaten 1920’lerin ruhu dediğimiz bu ruh, 1924 sonrası inkâr edilmese, yasaklanmasa, yokmuş gibi davranılmasa, aslında oluşan yeni milletin içinde yer alarak onun bir unsuru olma konusunda o dönem Anadolu’da yaşayan hiçbir etnik grubun ciddi bir itirazı yoktur.

Ancak ne zaman ki Türklük tanımı, bir tek etnisiteyi tarif eden, bir tek dili, bir tek dini ve mezhebi, tek kültürü ve tarihi ifade eden bir kavram olarak kullanılmaya başlandı ise işte o zamandan bu yana ülkemiz derin toplumsal sorunlar ve bunalımlarla karşı karşıya kalmıştır. Örneğin, cumhuriyet sonrası oluşturulan en önemli kurumlardan olan Türk Tarih Kurumunun o dönemki asıl görevi, geçmişi yok sayacak, geçmişte yaşananları gizleyecek ve çarpıtacak yeni bir tarih oluşturmaktır. Yine, Türk Dil Kurumu da benzer bir işlevle, dilde tekliği ve yeni oluşan milletin tek dilinin olduğunu savunacak, bunu bilimsel bir tez hâline getirecek ve ülkedeki diğer dillerin tamamını yok sayacaktır.

İşte, Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek tarihinin en kritik dönemi tam da bu dönemdir. Çünkü ulus devlet olarak kendini bütün dünyaya ilan eden cumhuriyet, bu aşamadan sonra, ulusu demokratik bir ulus olarak tanımlayarak alt kimliklere kendini yaşama ve yaşatma imkânı verme tercihi yerine, tek dile, tek tarihe ve tek etnisiteye dayalı bir uluslaşma sürecine geçiş yapar. Geçiş yapar diyorum çünkü cumhuriyetin ilk yıllarında öngörülen ulus modeli bu değildir. Az önce de örneklerle ifade ettiğim gibi, Türk’üyle Kürt’üyle herkes kendini, kendi varlığını koruyarak bir ulus içerisinde tanımlar.

Yine, Orhun dergisinin 23 Haziran 1934 tarih ve 8 sayılı nüshasından küçük bir alıntı yapmak istiyorum. “Dünya Türklüğü yalnız Türkiye’dekilerden ibaret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan, Rodos, Kıbrıs, Suriye, Irak ve Afganistan’daki Türklerin sayısı Türkiye’dekilerden daha çoktur.” demekle, daha 1934 yılında “Türk” kavramına verilen anlamı tespit etmiştir. Yani bu belirlemeye göre Türk kavramı, kökeni Orta Asya’ya dayanan ve aynı ırktan olan topluluğu ifade ediyordu.

Aslında, bunun sosyal, siyasal, toplumsal açıdan hiçbir yanlışı ya da ahlaki olmayan hiçbir yönü yoktur. Yanlış olan şey, başka halkları inkâr ve asimile ederek Türkleştirmeye çalışmaktır. Kötü olan şey Türklük değildir; kötü olan şey, bu inkârcı ve asimileye dayanan politikalardır. Bir devlet büyüğümüzün deyimiyle “Asimilasyon insanlık suçudur.” Yoksa gönüllü bir birliktelikle insanların Türkleşmesi veya Kürtleşmesi ya da başka bir etnisiteye aidiyet hissetmesi kötü değildir. Hatta doğal seleksiyon içerisinde, kültürlerin birleşerek tek kültüre, dillerin kaynaşarak tek dile dönüşmesi bile normaldir ve ahlakidir. Ancak bir halka zorla, baskıyla kendi dilini, etnik kimliğini, tarihini ve kültürünü inkâra zorlamak, o halka ve insanlığa karşı yapılacak en büyük haksızlıktır.

Bunun gibi uygulamalar sadece Kürtlere yönelik de değildir. Daha kurulduğu günde halkının büyük bir kesimi Müslüman olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına resmî bir İslam anlayışı, resmî bir laiklik anlayışı dayatılmıştır. Bu ülkenin solcularına karşı resmî bir solculuk anlayışı da dayatılmıştır.

İşte, bu uygulamaları gerçekleştirmek için oluşturulan yapay, halk gerçekliğine uymayan, bu topraklara yabancı ideolojiye “resmî ideoloji” deniyor. Eğer bu resmî ideolojiye uygun konuşursan asla hakkında dava açılmaz, hapse girmezsin, öldürülmezsin, dışlanmazsın, ayrımcılığa tabi tutulmazsın. Eğer bu resmî ideolojiye inanarak ve en azından inanmış gibi görünerek konuşursan devletle hiçbir sorun yaşamazsın.

Özellikle 1925 sonrasında çıkarılan yasalar ve uygulamalar, her şeyi ve herkesi Türkleştirme yani tek etnik kimlikte buluşturma üzerine kurgulanır. Orta Doğu’nun en kadim halklarından ve Türk halkının binlerce yıllık dostu, kardeşi olan Kürt halkı inkâr edilir, yok sayılır, asimile edilerek etnik anlamda Türkleştirilmeye çalışılır. Kürtlerin aslında “dağ Türkleri” olduğu ve karda yürürken çıkardıkları “kart kurt” sesleri nedeniyle bu adı aldıkları saçmalığı daha birkaç yıl öncesine kadar resmî tez olarak savunulur. Buna karşı çıkan, bunun bir çarpıtma olduğunu iddia eden herkes vatan haini ve bölücü olarak tanımlanır, yargılanır, cezaevlerine atılır. Bu şekilde milletin bütünlüğünden söz edilirken, aslında derin bir asimilasyon politikası gizlenmeye çalışılır. Ancak gerçek sorun milletin bütünlüğü değildir, milleti oluşturan unsurların inkârı ve tekleştirilmesidir. Bir halkın, neredeyse seksen yıl boyunca yok sayılması, dilinin ve kültürünün yasak olması başka nasıl izah edilebilinir? Hem yıllarca asimilasyon politikası uygulanacak hem de buna karşı çıkanlar, bunun aksini savunanlar cezalandırılacak ve konuşmaları, yazıp çizmeleri engellenecek, buna da demokrasi denilecek. Bu, tam bir hukuksuzluktur.

Yoksa bir kardeşin diğer bir kardeşin dilini, kültürünü yok sayması ve yasaklaması kabul edilemez. DTP’li belediye başkanlarının “Kürtçe davetiye bastılar.” diye yargılanıyor olmaları değildir. Eğer iddia edildiği gibi ve Anayasa’da yazıldığı üzere Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsinin Türk olarak kabul gördüğü ve eşit oldukları doğru olsaydı, İstanbul’da, İzmir’de ve diğer birçok yerde sokaklarda dağıtılan “Kürtlerden alışveriş yapmayın.”, “Kürtlerin müziğini dinlemeyin”, “Onlardan kız alıp vermeyin.” “Kürtler ırza geçen bir halktır.” gibi hakaret içeren bildiriler karşısında savcılar 301’inci maddeye muhalefetten dava açmalıydılar; hakeza “Türklüğe hakaret ediliyor.” diye milliyetçiler ayağa kalkmalıydılar. Ama bunların hiçbiri olmadı; Kürtlere, Lazlara, Çerkezlere ve bu ülkenin diğer farklılıklarına yönelik hiçbir hakaret en küçük bir tepki görmedi.

Bizi etnik bölücülükle, etnik milliyetçilikle suçlayanlar bu gerçekleri bir kez daha düşünmelidir. Bizim söylediğimiz, milletin bölünmesi değil, ulusun demokratikleşmesidir. Bizim söylediğimiz ülkenin bölünmesi değil, farklılıklarıyla bir arada, kardeşçe yaşamasıdır. Yoksa bütün bunları olmamış, yaşanmamış sayarak çocuklarımıza güçlü bir Türkiye bırakamayız.

301’inci madde ve ifade özgürlüğünü engelleyen bütün maddeler aslında resmî ideolojinin sorgulanmasını engellemek, tartışılmasını önlemek için öngörülmüş düzenlemelerdir.

Bu vesileyle, Hükûmetin teklifinin ve gerekçesinin son derece yüzeysel kaldığına inanıyor, bu değişikliğin ülkemiz demokrasisine hiçbir yarar getirmeyeceği düşüncesiyle tasarıya ret oyu vereceğimizi belirtiyorum.

Saygılarımı sunuyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Fatma Kurtulan (Van). “Türk ceza kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi hakkında (s.s.215)”. TBMM Genel Kurulu, 96. Birleşim tutanağı, 29 Nisan 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/fatma-kurtulan-23-2008-04-29-turk-ceza-kanununun-bazi-maddelerinde-degisiklik-yapilmasina-dair-kanu (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
