# 2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Fatma Kurtulan (Van)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 28. Birleşim
- **Tarih:** 16 Aralık 2008
- **Gündem:** 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ (S.S.312) 2007 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2007 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISI (S.S.313)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/fatma-kurtulan-23-2008-12-16-2009-yili-merkezi-yonetim-butcesi-s-s-312-2007-yili-merkezi-yonetim-2

> Fatma Kurtulan, 16 Aralık 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 28. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ (S.S.312) 2007 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2007 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISI (S.S.313)); konuşma 2.388 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

DTP GRUBU ADINA FATMA KURTULAN (Van) – Teşekkürler.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2009 yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2007 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın tümü üzerinde görüş belirtmek üzere Demokratik Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bütçe görüşmelerine başladığımız süreç, dünyada 1929’daki ekonomik krize benzer bir krizin yaşandığı döneme denk gelmektedir. 2007 yılının ikinci yarısından itibaren ABD konut piyasasında yaşanan olumsuz gelişmeler nedeniyle küresel finans piyasalarında ortamın altüst olduğu, ekonomide durgunluğun ciddi boyutlara ulaştığı bir durumla karşı karşıyayız.

2006 yılında yüzde 5,1 oranında büyüyen dünya ekonomisinin büyüme hızı bu yıl yüzde 3,9’da kaldı. 2009’da öngörülen büyüme hızının ise ancak yüzde 3 düzeyinde gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. Ülkemiz için büyüme oranının ise, ekonomik kriz göz önüne alındığında, yüzde 1 olması bile çok zor görünüyor. Özellikle son yıllarda “küresel sisteme entegre olmak” olarak adlandırılan ama gerçekte dışarıya bağımlı hâle gelen ülkemizin, hem ticari hem de finansal açıdan dünyadaki bu büyük dalgalanmadan etkilenmemesi mümkün değildir. Kredi imkânlarının daralmasıyla borçlanma daha maliyetli hâle gelirken büyüme hızımızın düşmesiyle birlikte işsizlik daha çok artmış, enflasyon şimdiden yüzde 12’leri aşmıştır.

Son yılların olağanüstü boyutlu yabancı sermaye girişleri, sermaye birikimini ve büyüme potansiyelini yukarı taşımak yerine ulusal tasarruf oranlarını aşağı çekmiş, özel tüketim artışlarına dayalı talep genişlemesine katkı yapmıştır. Çok yüksek tempolu yabancı sermaye girişlerinin büyük bölümü özel sektörün dış borçlanmasından oluşuyor. Böylece, 2007 yılının ortalarında ülkemizin dış borçları çoğu sermaye gruplarına ait olmak üzere 226,4 milyar dolarken, bu yıl 296 milyar doları geçmiş durumdadır.

Bu gelişmelerin toplumsal yansımalarına bakarsak, ilk olarak 2001 krizinin, emekçilerin göreli durumlarının ciddi boyutta bozulmasına yol açtığını hatırlamamız gerekmektedir. AKP’nin iktidar yılları olan 2002-2008 yılları içinse geniş anlamda işsizlik artmış, tarımsal istihdam düşmüş, reel ücretler ve tarım-sanayi fiyat makasları gerilemiş, kısacası bölüşüm ilişkilerinin emek aleyhine bozulması süregelmiştir.

Bütçede en büyük pay faiz ödemelerine ayrılmakta, son yıllarda bütçenin temel harcama kalemlerini borç ve faiz ödemeleri oluşturmaktadır. İşçi ve emekçilerden toplanan vergiler ne yatırımlar ne de toplumsal ihtiyaçların karşılanması için kullanılmakta, bu gibi alanlara ayrılan kaynaklar göstermelik düzeyde tutulmaktadır. Böylesi bir tablo karşısında 2009 yılı merkezî yönetim bütçesine yönelik değerlendirmelerimizi sunarken belirleyici ölçütlerimizden öngörülen refah düzeyi, adaletli ve eşitlikçi vergi dağılımı, hedeflenen kalkınma seviyesi, kapsayıcı sosyal politikalara yaklaşım ve nitelikli istihdam olacağını belirtmek isteriz.

Yine öncelikli olarak belirtmek istediğim bir nokta ise bütçenin hazırlanmasında katılımcılık ilkesinin dikkate alınmadığıdır. Bu bağlamda demokratik toplumlarda, çağdaş hukuk devletlerinde bütçenin kaynağını teşkil eden vergileri veren yurttaşların ve sivil toplum örgütlerinin katılımı ve denetiminin sağlanmamış, görüşlerinin alınmamış olması şeffaf bütçe oluşmasında büyük bir eksikliktir.

Merkezî bütçenin hazırlanmasında sağlıklı bir planlama yapılmasının öncelikli şartının, yaşanan sosyal dönüşümlerin, doğuracağı sosyal risklerin dikkate alınması olduğu gerçeği ihmal edilmiştir çünkü bütçe kanun tasarısının içeriğine bakıldığında da bir borç ödeme bütçesi olarak hazırlandığı ve ciddi bir toplumsal sorun hâline gelen işsizliğe yönelik olarak istihdam artırıcı tedbirler sağlayıcı düzenlemelerden yoksun olduğu görülmektedir.

Sayın Maliye Bakanı sunuş konuşmasında “Bugün bütün dünyayı sarsan küresel mali krizden asgari şekilde etkileniyorsak bu, altı yıldır uyguladığımız akılcı bütçe politikalarının bir sonucudur.” diyerek ekonomi politikalarını bir başarı olarak sunmaktadır. Oysa bu politikaların uygulamada sermayeyle işçi ve emekçiler arasındaki gelir uçurumunu daha da açtığını, halkın küçümsenmeyecek bir bölümünün açlık sınırında yaşadığını, 52 milyon vatandaşın yoksulluk sınırında olduğunu, satın alma gücünün artan bir hızla düştüğünü, sosyal devlet ilkesinin dönüşsüz olarak terk edildiğini, geniş halk yığınlarının piyasada tüketici yurttaş konumuna getirildiğini görmezlikten gelmektedir.

Değerli milletvekilleri, bir devletin demokrasi, eşitlik ve özgürlük anlayışı, bütçenin nasıl paylaştırıldığı ve nelere harcandığıyla doğrudan ilişkilidir. Sosyal bir devlette bütçe paylaştırılırken elbette en önemli hedef, bu alanlarda ilerlemeyi sağlayacak köklü reformları yapmak olmalıdır. Sosyal devlet anlayışının vazgeçilmez bir gereği olarak, etnik unsurların, kadınların, çocukların, işçilerin durumlarında her geçen yıl biraz daha düzelme sağlayacak adil bir bütçe oluşturulması hedef seçilmelidir. Toplumdaki gelir eşitsizlikleri adil bir bütçe oluşturulduğu oranda azalacaktır.

Sosyal devlete düşen görevlerin daraldığı, devletin asli görevinin savunma, güvenlik olarak tanımlandığı ülkemizde, az önce saydığım argümanları hedef alacak adil bir yönetim maalesef yıllardır oluşturulamadığı gibi, eşitsizlikleri giderme alanında arpa boyu kadar ilerleme sağlanamamıştır.

Bütçe paylaştırılırken katı devlet yapısını koruyacak unsurlara öncelik verilmekte, büyük payın çoğu doğrudan ya da dolaylı olarak savunma unsurlarına harcanmakta ve yirmi beş yıldır devam eden çatışmalı ortamda savaş malzemesi olarak harcanarak heba edilmektedir. Eğitimde, sağlıkta, yoksulluğu azaltma hizmetlerinde devlet harcamaları görünürde artsa bile mevcut durumda iyileşme yaşanmamıştır.

Yıl içerisinde savunma harcamalarına bakıldığında ise, bütçede ayrılan payın çok üzerinde bir harcama gerektiren uygulamaların hayata geçirildiği görülmektedir. Faizin bütçenin dörtte 1’ini yuttuğu 2008’in ilk sekiz ayında tarıma, yoksullara, küçük esnafa, kimsesiz çocuklara ayrılan pay toplamda bütçenin yüzde 6’sının altında kalırken, sınır ötesi operasyonlarda milyonlarca dolar harcanmış, halkın emeği, alın teri; top, tüfek, bomba olarak bu ülkenin yabancısı olmadığı anlamsız savaşta kullanılmıştır.

Yoksullara ayrılan bütçe payı faiz bütçesinin yüzde 8’inde kalırken, savunmaya ayrılan payın ancak beşte 1’ini bulmuştur. Bütçeden Çocuk Esirgeme Kurumuna ayrılan transferler de yalnızca 228 milyon YTL olmuştur. Mali disiplin adı altında, sosyal harcamaların IMF denetiminde her geçen yıl azaltıldığı, artan nüfusa rağmen sosyal harcamaların ve tarıma desteğin giderek düşürüldüğü, rantiyelerin ve devletin baskı araçlarının geliştirilmesine seferber edilen bir bütçe yasa tasarısı karşımızdayken Sayın Başbakanın gelir bölüşümünün iyileştirildiğini söylemesi iddiadan öte bir şey ifade etmeyecektir. Krizin en derin etkilerini göstereceği, büyümenin durup vergi gelirlerinin azalacağı 2009 yılında ise gelir bölüşümünün iyice muğlaklaşacağı ve hedeflerin tutturulamayacağı gün gibi ortadadır.

Açıkça ifade etmek gerekirse Hükûmet bütçeyi hazırlarken ortağı olduğu sermaye gruplarının işini kolaylaştırmayı hedeflemiş, diğer kesimleri hesaba katmamıştır. Harcamaların 262,1 milyar TL olması öngörülen 2009 bütçesinin gelirleri 248,8 milyar TL olarak hedeflenmektedir. Bu durumda 13,3 milyar TL bütçe açığı ortaya çıkmaktadır. 44 milyar TL faiz dışı fazla olan bütçede, yine en fazla payın faiz ödemelerine gideceği görülmektedir. 58 milyar lira olan bu pay mevcut konjonktürde giderek artacağa benziyor. Hedeflenen enflasyon oranı yüzde 7,5 iken, büyüme hedefi yüzde 4 olarak belirlenmiştir. Dünyanın içinde bulunduğu mali kriz göz önüne alındığında büyüme hedefinin yüzde 1 olmasını bile tahayyül etmekte zorlanacakken, enflasyon oranının şimdiden verilen rakamın 2 katına çıkması, belirlenen hedeflerin vaatlerden ibaret olduğunu göstermiştir.

Değerli milletvekilleri, yoksulla zengin arasındaki farkın iyice açıldığı ülkemizin az gelişmiş ülkeler içinde krizden en çok etkilenen ülke olacağı mutlaktır. Oysa hükûmetlerin görevi, vatandaşın bu gibi durumları en az maliyetle atlatmasını sağlayacak bir ekonomik istikrar oluşturmaktır. Güvencesiz çalışanların sayısının giderek arttığı ülkemizde işçiyi ve emekçiyi sermayenin krizinden koruyacak bir program olmadığı gibi, süreç yoksula karşı zengini koruma refleksinin iyice açığa çıkması olarak işlemeye başlamıştır. Krizi bahane ederek zengini daha zengin yapmanın formülünü bulmuş ve âdeta rehavet içinde olan Hükûmet yoksulu daha da yoksullaştırmaktadır.

Toplam bütçe ödenekleri geçen yıla göre yüzde 18 artırılırken Millî Eğitim Bakanlığının ödeneği yüzde 21,7 artışla 27 milyar 883,7 milyon YTL’ye, bunun toplamdaki payı da yüzde 10,5’ten yüzde 10,82’ye yükselmiştir.

İlk ve ortaöğrenim öğrenci sayısı 15 milyonu, yüksekokul öğrenci sayısı 3 milyonu aşarken 18 milyon öğrenci için bütçenin ancak yüzde 13’ü harcanıyor. Yani öğrenci başına ayda ancak 134 YTL bütçe ayrılmıştır. Ana dilleri Kürtçe olan çocukların kendi dillerinde eğitim görmeleri için bu yıl da ödenek ayrılmazken Sayın Başbakanın “Tek dil, tek millet.” ısrarı bu konuda adım atılmasının önünü ciddi ölçülerde tıkamıştır.

Sosyal devleti tasfiye etmiş ve günümüzde eğitimi tamamen paralı hâle getirmiş olan AKP Hükûmeti, eşit eğitim fırsatları konusunda bir tek adım bile atmamakta kararlı görünmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sağlık harcamalarının hızlı artışına rağmen, sağlık durumunda beklenen iyileştirmeler gözlenmezken, eşitsizlikler derinleşmiştir. Bir toplumun asıl gelişmişlik göstergesi olan sosyal politikalar alanında, eğitim, sağlık harcamalarında, bilgiye erişimde, daha iyi gelecek umudunu besleyen yaşam süreleri ve kalitesinde, kadın-erkek eşitliğinde Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın 2007-2008 İnsani Gelişme Raporu’na göre 84’üncü sırada olmamız, 1980’den sonra göreli bir gerileme olduğunu ortaya koymaktadır.

Hükûmet tarafından Türkiye'nin sağlık göstergelerinde iyileşmeler olduğu söylense de bu alanda OECD ülkelerinin içinde en kötü durumda olan ülkeyiz. Yani SSGS ile sağlığın tamamen ticarileştirilip sosyal devlet anlayışını tamamen tasfiye etmiş olmasına rağmen sağlığa ayrılan payın yüzde 17,5 artırılmış olması ise düşündürücüdür.

5510 sayılı Kanun’da değişiklik yapan kanunla emeklilik ve sağlık hakları gasbedilmiş, kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın, Türkiye iş gücü piyasasının özellikleri dikkate alınmaksızın emeklilik yaşı altmış beşe çıkarılmıştır.

Kadınların eve mahkûm edildiği yasayla iş yerlerinde kreş bulundurma zorunluluğu kaldırılmış, engelli sigortalılara ve ilk defa çalışmaya malul olarak başlayanlara yaşlılık aylığı bağlanması zorlaştırılmış ve malullük aylığı oranı düşürülmüştür. Sosyal güvenlik sisteminin mali dengelerini korumanın yolu kazanılmış hakları geri almak ve prim oranlarını yüksek tutmaktan değil, kayıt içi sosyal sigortalı tabanın genişletilmesinden geçtiği bilindiği hâlde sosyal ve ekonomik koşullarımıza uygun olmayan bu yasanın kanunlaştırılmış olması büyük haksızlıktır. Bu çerçevede yapılmış olan düzenlemeler bir insan hakkı olarak tanımlanması gereken sağlıklı yaşama hakkını yoksul yurttaşlarımızın elinden almış ve kadınların yararına olan yasal düzenlemeleri de ortadan kaldırmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tarım sektöründe 2007’nin ocak-eylül döneminde 2006 yılının aynı dönemine göre yüzde 5,6’lık bir küçülme yaşanmış, 2007-2008’de tarıma uygulanan tasfiye programının yanı sıra küresel ısınmanın yarattığı kuraklık damgasını vurmuştur. Kamuya ait gübre fabrikalarının tamamının özelleştirilmesiyle gübre fiyatları fahiş oranlarda artmış, çiftçi giderek daha az gübre kullanır duruma gelmiştir. Tarım sektöründe yaşanan bu küçülme 2001 krizinden sonraki en kötü performansı yansıtmaktadır. Çiftçimizin satın alma gücü 2002 yılı sonuna göre tüketim mallarında ortalama yüzde 45, girdilerde ortalama yüzde 35 azalmıştır. Bu rakamlar, çiftçilerimize verildiği ifade edilen desteklerin hiçbir anlam taşımadığını, çiftçinin Hükûmetin uyguladığı politikalarla sürekli fakirleştiğini ve üretemez hâle geldiğini ortaya koyuyor. 2002 yılında 9 milyon 300 bin hektar olan buğday ekim alanları 2006 yılı sonunda 8 milyon 490 bin hektara gerilemiştir. Bu nedenledir ki tarım istihdamı da 2007 sonunda 2002 yılına göre yüzde 24,7 azalmıştır.

Şeker pancarı ve tütün üreticisi hem kotalarla hem de fiyat politikasıyla üretemez hâle getirildi. Şeker pancarı üretimi 20 milyon tondan 12-13 milyon tona inmiştir.

Buğdayda düşük fiyat, düşük prim politikası uygulanarak çiftçiye alım sıkıntısı yaratılarak, 2007 yılı üretimimiz 16,7 milyon ton iken, 2008’de ancak 18 milyon ton oldu.

Ülkemizin kanayan bir yarası olan mevsimlik işçilere ne yazık ki bu yıl da bütçede hiçbir ödenek ayrılmamıştır. Bu alanda çalışan vatandaşlarımız güvencesiz olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda tarım kesiminde çalışanlar için düzenlenmiş bir iş yasası olmadığı gibi, işçilerin gerek kendi yörelerinde gerekse çalışma için gittikleri yörelerdeki çalışma koşulları Sosyal Sigortalar Yasası’nın sağladığı olanaklardan yararlanılmasını engellemektedir. Ulaşım olanaklarını da kendi çabalarıyla yaratmaya çalışan işçiler yollarda hayatlarını kaybederken, çoğu zaman Kürt oldukları gerekçesiyle valiler tarafından kentlere girişleri yasaklanmakta ve linç girişimlerine maruz kalmaktadırlar.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; küreselleşmenin temel dinamikleri genel olarak gelişmiş ülkeler düzeyinde aktif duruma gelmektedir. Gelişmekte olan ülkeler ise bu sürece uyum sağlama çabası içinde olan ve edilgen olmaktan kurtulmaları çok zor görünen taraf pozisyonundadırlar. Dışa açılmak isteyen ve kendi içinde ekonomik bir istikrar oluşturamayan ülkeler, küreselleşme iddialarında büyük çoğunlukla krizlerden en çok etkilenen ülkeler olmuşlardır.

Ülkemizin küreselleşme sürecine girdiğini, dış dünyayla tam bir entegrasyon içinde olduğunu söyleyen Hükûmet, gelişmiş ülkelerin içinde olduğu ekonomik krizin bizi teğet geçeceğini iddia etmişse de yavaş yavaş gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır. Gerçekte bu ekonomik krizden nasibini alacak olan ülkelerin başında Türkiye gelmektedir, çünkü Hükûmetin küreselleşme iddiaları arttıkça, özelleştirme, işten çıkarma, ücretleri düşürme, sendikasızlaştırma ve iş güvencesinden yoksun bırakma artmış ve zengin ile fakir arasındaki uçurum giderek büyümüştür.

İktidara geldiğinden beri 8,2 milyon tona yakın bir kömür dağıtımı yapan Hükûmet, vatandaşa kendi kömürünü alacak bir ekonomik yapıyı oluşturmaktansa kendisine muhtaç bırakmayı ve bununla da ömrünü biraz daha uzatmayı bir taktik olarak benimsemiştir. Halkın vergilerini kendi cebine koyup sadaka olarak dağıtması yalnızca mevcut Hükûmete has bir olgudur. Halkı daha çok yoksulluğa mahkûm edip, halkın alım gücünü kendi elinde bulundurması tam bir ekonomik despotizmdir. Ekonomi politikasını sadaka dağıtma olarak özetleyebileceğimiz AKP, bunu yaparken de eşit davranmamaktadır. Bu süreçte de yerel seçim stratejisine göre bir kategori oluşturmuş durumdadır.

Ekonomide anlayış böyle olunca küreselleşme sürecinde Hükûmetin hedef olarak belirledikleri de göstermelik olarak kalmakta ve ülkemizin potansiyeli ile uyum sağlayamamaktadır. Çünkü iç ekonomik, politik kararlarda ve özellikle uygulamalarda büyük çıkmazlar bulunmaktadır.

1980’lerden bu yana dışa açılan ülkemizde ne yazık ki, vatandaşın hayatında değişen pek bir şey yoktur. 5 Kasım 2008 tarihli Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nda da belirtilmiş olduğu üzere, ülkemiz, 1993 Kopenhag Kriterlerine uygun ekonomik bir büyüme çizgisini izleyememiştir. Raporda reel gayrisafi yurt içi hasılanın 2005’teki yüzde 7,4 büyüme seviyesinden 2006’da yüzde 6,1 düzeyine gerilediği, 2007’nin ilk yarısında ise büyümenin yüzde 5,3 seviyesine çekilerek yavaşladığı, reel tüketimin Mayıs ve Haziran 2006’daki mali çalkantıları izleyen sıkı para politikasının sonucu olarak 2006 yılının ikinci yarısından itibaren yavaşladığı, çok az yeni iş yaratılabildiği, istihdamın 2006 yılında sadece yüzde 1,3 büyüdüğü ve özellikle kadın istihdam oranının yüzde 22-23 seviyesinde düşük seyretmeye devam ettiği vurgulanmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik çıkmazın nedeni ve mali krizlere karşı korunma gücünün ciddi boyutlarda zayıf olması hiç şüphesiz yirmi beş yıldır devam eden Kürt sorunu kaynaklı iç ve dış çatışmalardır. Sorunun ekonomik kaynaklı olduğunda inançlı bir direnç gösteren hükûmetler GAP ile sorunu çözeceklerini iddia etmiş, KÖYDES ve BELDES gibi harcama kalemleri şeffaf olmayan sözde projeler devreye koymuş, ancak bölgede hiçbir ekonomik iyileşme sağlanamamıştır. “Havaalanı ve hastane yapıyoruz daha ne istiyorsunuz?” diyen Sayın Başbakan havaalanlarına getirilen tabutları, hastanelere taşınan ölü ve yaralı genç insan bedenlerini artık görmek istemeyen feryatlara ise kulaklarını tıkamıştır. Sorunu çözmek yerine savaşa yeni ekonomik yatırımlar yapma yolunu seçen Hükûmet bu yıl savunma harcamalarını göstermelik olarak aşağı çekmiş olsa da savunma harcamaları için yalnızca bütçeden pay ayrılmadığı, bunun için birçok kaynağın kullanıldığı hepimizce bilinmektedir.

Ekonominin küresel sürece sorunsuz entegrasyonu için en önemli koşullardan biri genç, dinamik insan varlığı olduğu hâlde ülkemizde yirmi beş yıldır devam eden çatışmalarda yaklaşık 50 bin kişinin hayatını kaybettiği açıklanmıştır. Vatandaşlarımız yalnızca çatışmalarda değil, gösteri ve yürüyüşlerde de güvenlik güçlerinin müdahaleleri sonucu yaşamını yitirmekte, güvenlik güçlerinin sert müdahaleleri yetkililerce takdirle karşılanmakta ve emniyet müdürleri bu marifetlerinden dolayı ödüllendirilmektedir.

Bu yıl İçişleri Bakanlığının bütçesi geçen yıla göre yüzde 41 artırılmıştır. İçişleri Bakanlığının icraatlarını ise ayrılan bu payı 1 Mayıs kutlamalarında, nevruzlarda, 8 Martlarda, demokratik taleplere karşı bomba, mermi, panzer ve cop olarak kullanmak şeklinde özetleyebiliriz. Emniyet Genel Müdürlüğünün bütçesi bir önceki yıla göre yüzde 20, Jandarma Genel Komutanlığının bütçesi yüzde 18, Sahil Güvenlik Komutanlığının bütçesi yüzde 14 artırılmıştır. Suç işleme oranlarını güvenlik önlemlerini arttırarak düşüreceğini sanan ve hiçbir sosyal politika geliştirmeyen İçişleri Bakanlığı sokaklarda infaz memuru kesilen güvenlik görevlileri hakkında hiçbir yaptırım uygulamamaktadır.

İşçi ve emekçi sınıfının en demokratik taleplerini dile getirmesinin önüne set çeken, taleplerin üzerine panzer süren, sivil toplum örgütleriyle masadan kavga ile kalkan, eşit temsiliyet talebinde bulunan kadınlara “Buyur Ruanda ol.” diyen, çevrecileri “işsizler güçsüzler” diye niteleyen, basını tehdit eden, işçilere ve memurlara kendi bayramlarında alanları yasaklayan, çiftçiyi, esnafı azarlayan, Kürtlere “Ya sev ya terk et.” şartı koşan, “tekçi” anlayışı ile “çoğulculuğa” düşman kesilen bir Başbakanın ve onun Hükûmetinin adil bir bütçe oluşturması beklenemez.

AGÂH KAFKAS (Çorum) – Ayıp oluyor!

FATMA KURTULAN (Devamla) – Söylediğiniz şeylerdir, niye şaşıyorsunuz!

AGÂH KAFKAS (Çorum) – Nerede söyledi? Nerede söyledi?

SIRRI SAKIK (Muş) – Ne bağırıyorsun, dinlesene edepsiz adam!

FATMA KURTULAN (Devamla) - Aynen… Aynen…

---

**Kaynak gösterme:** Fatma Kurtulan (Van). “2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)”. TBMM Genel Kurulu, 28. Birleşim tutanağı, 16 Aralık 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/fatma-kurtulan-23-2008-12-16-2009-yili-merkezi-yonetim-butcesi-s-s-312-2007-yili-merkezi-yonetim-2 (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
