# 2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Fatma Kurtulan (Barış ve Demokrasi Partisi, Van)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim
- **Tarih:** 15 Aralık 2010
- **Gündem:** 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/fatma-kurtulan-23-2010-12-15-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi

> Fatma Kurtulan (Barış ve Demokrasi Partisi), 15 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 2.741 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

BDP GRUBU ADINA FATMA KURTULAN (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütçe tasarısının üçüncü turu üzerinde söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bir ülkenin bütçesi siyasal rejimin demokrasi anlayışı başta olmak üzere kadın-erkek eşitliği, çocuk hakları, insan hakları ve özgürlük anlayışını, hukuk, sağlık, eğitim ve vatandaşa verdiği değeri ortaya koyduğu gibi bu alanlardaki ilerleyiş hakkında da fikir edinmek için belirleyici kıstaslardan birine karşılık gelmektedir. Bütçe rakamlarından üretimin ne kadar artırılacağı, bölüşümün ne kadar adil olduğu, ülkenin en köklü sorunlarında çözüme doğru ne kadar yol alındığı, toplumun ihtiyaç ve eksiklerinin ne kadar dikkate alındığı da anlaşılabilir. Hedeflerin ne kadar insan odaklı olduğunu da ortaya koyan bütçe, bütün bunları gerçekleştirme ya da öteleme gücünü elinde bulunduran iktidarın ekonomik ve politik anlayışını da ortaya koyar.

Bütün yetkilerin tek elde toplandığı, bölgeler arası gelişmişlik farkının uçuruma dönüştüğü Türkiye’de mevcut uygulamalarla daha fazla yol alınamayacağı ortadadır. Sorunların ötelendiği, sorunun çapına uygun olmayan yüzeysel çözüm arayışı artık işlemez duruma gelmiş, merkeziyetçi anlayışı çürüme evresine getirmiştir. Bütün bölgelerdeki sermayeyi, emeği ve iş gücünü bir grubun elinde toplayan sistemin en geri bıraktığı bölgeler en çok sömürülen bölgeler olmuştur. Dili, kültürü, sosyal yapısı farklı olan ve sınırsız doğal kaynaklara sahip olan bölgenin kaynakları batıya taşınarak yoksullaştırılmış, istihdam alanı yaratılmayan bölge halkı sermayenin peşinde göçe zorlanmıştır.

Siyaset yapması, parti kurması, yürüyüşe katılması, kendi dilini konuşması, ana dilde eğitim görmesi yasaklanan Kürtler kadar Karadeniz’in emekçisi, Ege’nin köylüleri, İstanbul’un varoşları, İç Anadolu’nun çiftçisi de yoksulluğa mahkûm edilmiştir. Merkeziyetçi devlet yapısı en ağır işleri asgari ücretle çalıştırdığı işçinin sırtına yüklerken yönetimi elinde bulunduran siyasi iktidar merkeziyetçi devlet yapısının şeffaf olmayan yapısından faydalanarak âdeta bir holding hâline gelmiştir. Ülkenin bütün kaynaklarını kendi hizmetine koymanın siyasal iktidarın geleneği hâline gelen Türkiye'de politika yapmak, yerelin sorunlarına çözüm bulma sınırı Millî Güvenlik Kurulu ve Kırmızı Kitap’ın içeriği doğrultusunda çizilmiş, toplumsal sorunlara çözüm olması gereken iktidar kendine ve üyelerine rant alanı oluşturmaktan başka bir varlık gösterememiştir.

2011 yılı bütçesi toplumun ihtiyaçlarından kopuk, yoksulun, işsizin, kadının, çocukların, yaşlıların, ev kadınlarının, üniversite gençlerinin, asgari ücretlinin, işçinin, öğrencilerin, engellilerin, esnafın, köylünün sorunlarının çözüleceğini vadeden göstermelik rakamlardan öteye gitmeyecektir. İşsizliğin ve yoksulluğun artmaya devam ettiği Türkiye'de faiz ödemeleri, yatırıma ayrılan payı ikiye katlayarak aşmıştır. Vatandaşa sürekli iş alanı sağlamak yerine bütçenin büyük bir kısmının seçim sürecine girdiğimiz bu dönemde oy alma yolu olarak görülen sosyal yardımlar aracılığıyla seçim malzemesi olarak harcanacağı açıktır. Demokratik ülkeler 21’inci yüzyılın demokrasi anlayışı çerçevesinde toplumun ihtiyaçlarını ilk sıraya koyarak buna uygun bir ekonomi politikası yürütürken, Türkiye, toplumun demokratik taleplerini sindirmek, ortadan kaldırmak için para harcamaktadır.

Devletin şiddet uygulama, asimile etme ve baskı altında tutma zihniyetinin belirleyicisi olan AKP Türkiye'de özgürlüklerin en çok maniple edildiği, demokratik siyaset alanının en çok daraltıldığı dönemin temsilcisi olmuştur. Kürt olarak, çocuk olarak, kadın olarak, eş cinsel olarak, yaşlı olarak, Alevi olarak, engelli olarak, muhalif olarak, başka dil ve etnik yapıya sahip olarak kendini ifade etme alanını giderek daraltan Hükûmet cezaevlerinde Kürtçe konuşma yasağını kaldırmakla, Kürtçe bir kanal açmakla övünmekte, bunun karşılığında teşekkür beklemektedir. Demokratik ülkelerde bir hak olarak tanındığında, bahsedilmesi bile utanç verici olan bu hususlar AKP’nin demokrasi kültüründe Kürt sorunu gibi köklü bir sorunun çözülmüş olduğu anlamını taşımaktadır. Çağdaş ülkeler, toplumun bütün kesimlerinin eşit haklara sahip olduğunu bilerek, bütün etnik unsurların temel haklarını anayasal güvence altına alarak, eşit yurttaşlar olarak yaşamasını sağlarken, Türkiye’de 20 milyonun üzerinde olan Kürtlerin ana dil hakkı bile tanınmamış, bu talep ekonomik bir yük ve siyasi bir amaç sayılarak kursların yolu gösterilmiştir. Oysa, gerçek demokrasilerde devlet toplumun bütün kesimlerinin ihtiyaçlarına göre hareket etmekle yükümlü ve ana dil başta olmak üzere temel hak ve özgürlükleri güvence altına almakla görevlidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükûmetin göstermelik demokrasisinde özgürlük anlayışı da sorunludur. Özgürlüğü giderek dar kalıplara sokan ve kendi anlayışıyla uyumlu bir özgürlüğün sınırlarını çizen Hükûmet, çağdaş bir demokrasiyi ilke edinmiş bir siyasal rejimi oluşturamamıştır. “İrademiz halktır” diyen Hükûmetin bugüne kadar hiçbir icraatı bunu destekler nitelikte değildir. Demokratikleşmede en büyük iddiası olan Anayasa değişikliğindeki “darbecilerin yargılanması, Diyarbakır Cezaevi sürecinden hesap sorulması” söylemde kalmıştır. “Askerlerin sivil mahkemede yargılanmalarının yolu açılmış” dense de, İç Hizmet Kanunu’nda bir değişiklik yapılmamıştır. Bu ülke bütün demokratikleşme iddialarına rağmen hâlâ bir “millî güvenlik belgesi”yle yönetilmektedir. Sivil alanda tartışılması gerekli konular Millî Güvenlik Kurulunda tartışılmakta, siyasete oradan yön verilmektedir. 82 Anayasası’nın en antidemokratik kurumlarından biri olan MGK hâlâ korunmakta, demokrasi, insan hakları, yargı reformu alanında Millî Güvenlik Kurulunun güvenlik anlayışı çerçevesi dışına çıkılamamaktadır.

Kamuoyunda “Kırmızı Kitap ve gizli anayasa” olarak anılan siyaset belgesiyle temel politikalar belirlenmiş, siyasetin sınırları böyle çizilmiştir. Yürütme ve yasama faaliyetlerinin bu belgeyle uyum sağlaması koşulu Hükûmete şart koşulmuş ve Hükûmet bu şartı açıkça kabul etmiştir. Ülke siyasetinde söz hakkı olmayan bu iktidar, halka demokrasi vadetmektedir.

Türkiye'de siyasete egemen olan kurum, savunma ve güvenlikle görevli olan kurumlardır. En temel insan haklarının bile ihlal edildiği Türkiye'de, kendini demokrasinin teminatı olarak gösteren Hükûmet, halk iradesini açıkça reddeden, askerî vesayetin belgesi olan Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’nin esaslarına göre hareket etmektedir. Darbelerle savaşacağını söyleyen Hükûmet, darbe ürünü olan bütün kurumları baş tacı yapmıştır. Geldiğimiz aşamada, Türkiye'de en temel sorun, siyasetin sivilleşmesi sorunudur; bu demokrasi şartı ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana sağlanamadı. Türkiye'de demokrasinin gerekleri, askerlerle aynı masada oturularak, genel siyasetin belirleneceği ölçüde işlemeye devam etmektedir. Durum böyle olunca, bütçede en büyük paylar da örtülü ödenekler hariç bu kurumlara gitmektedir. Bu yıl bütçe payında yine artış yaşanan Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğine 13 milyon 640 bin lira ayrılmıştır. Bu Kurul varlığını sürdürdükçe, Türkiye demokrasisi sorunlu bir demokrasi olmaktan öteye gidemeyecektir.

Adalet Bakanının da Millî Güvenlik Kurulunun üyesi olduğu bir ülkede hukukun üstünlüğü ve adil yargılanmanın yaşam bulması mümkün olabilir mi? Musa Anter’in, Kemal Türkler’in, Uğur Kaymaz’ın katilleri yargılanabilir mi? Bu zihniyetle, Van’da, 2007-2010 yılları arasında kaçakçılık yaptığı gerekçesiyle infaz edilen 33 vatandaşımızın ölümüne sebep olanlar yargı önüne çıkarılabilir mi? Bu ölümlere ilişkin, Sayın İçişleri Bakanı, on dört yaşındaki Mehmet Nuri Tançoban’ın, Van sınırında, bir asker tarafından uyarı amaçlı açılan ateş sonucu ölmüş olduğunu kabul etmiş ancak tutuklu bulunan asker olmadığını açıklamıştır. Yine, kaçakçılık yaptığı iddiasıyla Savaş Öztürk adında bir vatandaşımız, Başkale’de, aracın içinde, bir asker tarafından öldürülmüştür. Bir piyade erin ölüme sebebiyet vermek suçundan tutuklandığı Sayın İçişleri Bakanı tarafından öne sürülmüşse de cinayetle suçlanan piyade er Ramazan Korkmaz’ın askerî mahkeme tarafından yalnızca üç yıl ile yargılandığı ve şu an serbest olduğu öğrenilmiştir.

Askerî mahkemeleri kaldırdığını söyleyen, adil yargılanmanın sağlandığını iddia eden Hükûmetin, Van-İran sınırında yaşanan bu infazlar karşısında nasıl bir sorumlu olduğunu kendilerine burada sormak isterim. Neden bu infazların üzerine gidilmiyor? Açlık ve sefalete mahkûm ettiğiniz bu insanlar daha ne zamana kadar sınırda ölümle yüz yüze kalacaklar? Ölümlerin tamamından İran İslam Cumhuriyeti’ni sorumlu tutuyorsanız neden bunun hesabını İran’a sormuyorsunuz ve neden vatandaşınızı koruyamıyorsunuz?

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; adaletin ayaklar altına alındığı, hukuksuzlukların yaşandığı bir kurum da Millî İstihbara Teşkilatıdır. Yasa dışı dinlemeler, çeteler ve infazlara adı karışan MİT, Başbakanlığa bağlı olmasına rağmen hiçbir darbe ya da darbe girişimi hakkında iktidarlara bilgi vermiş değildir. Ergenekon üyesi olduğu ileri sürülen Tuncay Güney’in MİT elemanı olduğu ortaya çıkmıştı. Binlerce faili meçhul cinayetin sorumlusu olarak anılan “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın bir dönem MİT’de görev aldığı ve yurt dışına çıkmasını sağlayan kurumun yine MİT olduğu iddia edilmiştir. Birçok hukuksuzluğa adı karışan bu kurumun dinlemediği kişi ya da kurum kalmamıştır. Çete elemanı, kirli işlere bulaşan şahısların çoğunun ya bu kurumla bağlantısı olduğu ya da bu kurumun elemanı olduğu anlaşılmıştır. Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan İbrahim Şahin ile aralarında kurumsal bir bağ olduğu iddia edilen kurumun, Ergenekon’un varlığından da haberdar olduğu anlaşılmıştı.

PKK’nin tasfiye edilerek Kürtlerin demokratik taleplerinin bastırılmasının yöntemlerini aramak ve Kürtlere karşı kıyım senaryolarını devreye koymak için Irak-Amerika arasında mekik dokumaktan başka varlık gösteremeyen bu kurum, başta Kürtlere karşı işlenen suçlar olmak üzere Türkiye’de hukuksuzluklardan sorumlu olan bir kurum hâline gelmiştir. Bu nedenle, bu kuruma bir an önce müdahale edilmesi, özellikle Kürtlere karşı işledikleri suçlarla ilgili bir yargı süreci başlatılarak bu kurumun hukuk ve yasalar çerçevesinde asıl görevini yerine getirmesi sağlanmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde hukuksuzluğun ve insan hakları ihlalinin en çok sorumlusu olan MİT ve Millî Güvenlik Kurulu toplumsal sorunların çözümünde sorumlu merciler olarak görülürken, toplumsal sorunlara siyasi çözüm bulma gücünden yoksun olan hükûmetler daha çok ekonomik rant elde edeceği içi boş projelere yönelmiştir. Kürt sorununu sadece güvenlik ve ekonomik bir sorun olarak dayatan zihniyet, Kürt bölgelerine yatırım yapılması hedefiyle birçok projeyi ortaya atmış ancak bu projeler iktidarın rant kanalları olmuştur.

GAP’ın ana eksenini oluşturan kalkınma ve gelişme, ortalama yaş süresi, bebek ölüm oranı, okur-yazarlık oranı, eğitime katılma süresi, sağlık hizmetlerine ulaşabilirlik, bölgeler ve cinsler arası refah farklılıkları düzeyleri ile yaşam kalitesi ve sürdürülebilirliği söz konusu bile edilmezken, enerji projesine dönen GAP’ın kalkındırmayı hedeflediği kentlerin hemen hemen bütün köyleri kışı elektriksiz geçirmekte, kuraklığa çözüm yolunu yağmur dualarında aramaktadırlar.

Çevre korunması, altyapı geliştirmesi gibi temel stratejileri olan proje, esasında bölgenin kaynaklarının ve sermayesinin ana kentlere taşınması üzerine kurgulanmış, barajlarla bir halkın kültürü, tarihi ve tarım alanlarının çoğu sular altında bırakılarak yok edilmiştir. 2013 yılına kadar tamamlanması hedeflenen projeyle sulanması gereken 1 milyon 800 bin hektarlık arazinin henüz çok az bir kısmı sulanabilmiştir. Bölge kırsal alan yerleşimlerinin yaklaşık yüzde 55’inde içme suyu olmasına karşın, yüzde 32’sinde sağlıklı ve yeterli içme suyu bulunmamakta, çiftçi hâlâ sulamayı içme suyuyla yapmaktadır. Devlet Planlama Teşkilatının diğer projeleri gibi GAP da para aktarılan ama topluma yansıması olmayan bir proje olmuştur. Devletin ekonomik, sosyal, kültürel amaçlarının belirlenmesinde hükûmete danışmanlık yapmak amacıyla kurulan Devlet Planlama Teşkilatının bugüne kadar hedefine ulaşmış, mevzuatına uygun gerçekleşmiş hiçbir projesi yoktur. GAP ve DAP gibi projelerle Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerini kalkındırmayı hedeflediği projeler bölge gerçekliğinden kopuk, sermaye paylaşımına dayanan, yöre halkının gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır.

Hükûmet tarafından belirlenen amaçları gerçekleştirmek için kalkınma planları ve yıllık planlar hazırlayan Teşkilat, iç göç, yoksulluk, işsizlik, kayıt dışı istihdam gibi sorunların hiçbirine çözüm üretememiştir. Bölgede işsizlik oranı yüzde 75’leri aşmış durumdadır. Çalışanların çoğu kayıt dışı istihdam edilmektedir.

Çalışma Bakanı Sayın Dinçer’in TÜİK’in rakamlarına dayanarak soru önergemize verdiği cevabında belirttiğine göre Van, Muş, Bitlis ve Hakkâri’de kayıt dışı istihdam yüzde 65 civarındadır. Devlet Planlama Teşkilatı hazırladıkları projelerle kamu sektörünü ve özel sektörü doğru hedeflere yönlendiremeyen, planları gerçekleştiremeyen, ciddiyetini yitirmiş bir kurum hâline gelmiştir. Türkiye’de istihdam, sosyal bütünleşme, kültür, sanat ve spor alanlarında ve değişen sosyal yapının ortaya çıkardığı ihtiyaçlara kısa sürede karşılık vermeyi hedefleyen, insan odaklı bir program olarak kendini niteleyen Teşkilatın 5 bin yıllık bir geçmişi olan Kürt kültürünü korumaya, yaşatmaya dönük hiçbir projesi olmamıştır. Başka bir kültürü, başka bir dili ve sosyal yapısı olan Kürt bölgeleri için toplumdan kopuk projeler hazırlanmış ve bu nedenle de başarı şansını yitirmiştir. Yerel yönetimlerle koordineli çalıştığını iddia eden Teşkilatın, bugün, Türkiye'nin acil çözüm bekleyen yerel yönetimlerin güçlendirilmesiyle ilgili kapsamlı bir projesi de olmamıştır.

Elli yıllık kurumun, Türkiye’de işsizlik, çocuk işçiliğini önleme, kadınlar için istihdam alanı açma, ev kadınlarına istihdam alanı sağlama, çocuk ve yaşlı bakımını kadının sırtından yük olmayı kaldırmayı hedefleyen projesi olmamıştır. Hazırladığı beş ya da yedi yıllık kalkınma planları ile özel sektörü kalkındıran Teşkilatın, Türkiye’de çözüm bekleyen sorunlar karşısında çözüm üretmekte başarılı olduğu söylenemez.

Planlama ve uygulamada gerekli görülen değişiklikleri yapmakta yetersiz kalmıştır. Avrupa Birliğiyle ilişkilerde, ekonomik, sosyal, hukuki ve diğer konularda, Hükûmet tarafından tespit edilecek hedef ve politikalarla ilgili çalışmaları yaptığı ve önerilerde bulunduğu söylense de bugüne kadar Türkiye'nin acil çözüm bekleyen sorunlarının hiçbirine özgü bir çözüm önerisi olmamıştır. Devlet Planlama Teşkilatı, hâlâ, bölgesel kalkınma politikalarını yerel idareler arasında koordine edecek bir bölgesel kalkınma komitesi kurmuş değildir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’de ekonomik ve sosyal göstergeler açısından önemi haiz bir kurum olan TÜİK de DPT’den farklı bir profil çizmemektedir. Ekonomik, kültürel, sosyal ve diğer bütün alanlarda gelişimi gösteren, göstergelerin dikkate alınarak projelerin hazırlandığı bu kurumun verileri giderek ciddiyetini yitirmektedir.

Bölgedeki işsizlik oranları hakkında göstermelik rakamlar verilmekte, enflasyon oranları toplumun temel ihtiyaçlarının dışındaki ürünlere göre tespit edilmektedir. Göçe zorlanan Kürt nüfusunun metropollerdeki yoğunluğu ve sayısı başta olmak üzere, diğer etnik unsurlar hakkında kesin istatistiki bir bilgi yoktur.

İktidarın projelerine ve siyasi geleceğini güçlendirmesi için bilgi toplama kurumu hâline gelen TÜİK, bugüne kadar toplumsal cinsiyet, kadın intiharları, kadın cinayetleri, okullaşma oranları, yoksulluk, işsizlik, çocuk işçiliği, mevsimlik işçiler, cezaevi standartları, bölgede hayvancılık ve tarım, ekonomik ve sosyal yaşam hakkında gerçek verilere dayanan tek bir çalışma yapmamıştır. Seçmen sayılarının belirlenmesinde bile müthiş bir karmaşa yaşanmış, şaibeli artış oranları Kuruma karşı güveni daha da azaltmıştır. Rakamların siyasileştiği Kurum, Hükûmet için veri toplayan bir kurum hâlini almıştır.

Kurumun, Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu bölgeleri başta olmak üzere, bölgelerdeki kadın istihdamı ve işsizlik oranı, gerçek işsizlik rakamları, ücretler ve bölgede yaşanan yoksulluk hakkında tahminlere dayanan birkaç veri oluşturma dışında bir çalışması yoktur. Sayın Dinçer, Van’daki kadın istihdamı ve işsizlik oranları hakkında verdiğimiz soru önergesine verdiği cevabında, Van ilinde kadın istihdamı hakkında ellerinde bir veri olmadığını resmî olarak bildirmiştir. Ellerinde veri olmayan Bakanlık, kadına yönelik iş gücüne katılım projelerinin olduğunu iddia etmekte, kadın istihdamını artırıcı önlemler aldığını ileri sürmektedir.

Türkiye’de yaşanan iç göç, köylerdeki yaşam koşulları, göç edenlerin yaşam standartları, yaşadıkları iller, geçim kaynakları, göç edenlerin yaş grupları hakkında verileri olmayan Kurum, yıllar içindeki verilere dayanarak tahminî rakamlar hazırlamakta, sivil toplum örgütleri ve yerel birimlerin rakamlarını araştırma sonucu elde edilmiş kendi verileri olarak sunmaktadır.

Demografik yapıda, konutların kullanım alanı ve oda sayısı, mülkiyet durumu, su temin sistemi, ısınma türü ve tuvalet, banyo olanağı, hane halkı büyüklüğü, hane halkı yapısı, aile yapısı, iş gücü durumu, yapılan iş, faaliyet kolu ve işteki durum, engellilik durumu, göç, doğurganlık gibi verilerin hiçbiri yoktur. Verilerin sağlıklı olmaması uygun çözüm geliştirilmesini ortadan kaldırırken, gerçeğin gizlenmesine imkân vermektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Başbakanlığa bağlı olan ve işlevsizleşen başka bir kurum da Başbakanlık Yüksek Denetleme Kuruludur. Adı “Denetim Kurulu” olan ancak denetimde işlevsiz kalan Denetleme Kurulu, güvenilirliğini yitirmiş bir kurul olarak durmaktadır. Ayrılan ödeneğin her yıl artırıldığı bu kurum, ne bir yolsuzluğun üzerine ne de bir usulsüzlüğün üzerine gidebilmektedir. Başbakanlık Denetleme Kurulunun bugüne kadar kamuoyuna yansıyan ciddi bir soruşturması ya da üzerine gittiği bir yolsuzluk bulunmamaktadır. Atamalarla ilgili, görev değişiklikleri ile ilgili yaptığı kaç denetimi var? Bunların kanunen izlenmesi sağlanmış mıdır? Yerel yönetimlerde binlerce usulsüzlük ve ihale yolsuzluğu var. Bugün Türkiye'de binlerce şirketin vergi kaçakçılığı var. Türkiye'de sağlık alanında birçok sorun yaşanmıştır. Organ mafyaları kurulmuş, yanlış teşhis ve tedaviden onlarca vatandaşımız hayatını yitirmiştir. Yeni Sosyal Güvenlik Yasası ile birçok sağlık kurumu hastalardan haksız yere milyonlarca para kazanmış ama bunun karşısında Denetleme Kurulunun hiçbir fonksiyonu olmamıştır. Gıda güvenilirliği konusunda uluslararası standartların çok altında kalan Türkiye'de Kurumun bu alanda yaptığı kapsamlı ve sonuç veren bir denetimi yoktur.

Uluslararası Şeffaflık Örgütünün, 86 ülkede 90 bin kişiyle görüşerek dünyada rüşvetin son durumuna ilişkin yaptıkları araştırmaya göre Türkiye'de rüşvet alanların sayısı yüzde 19 olarak belirlenmiş, Türkiye 178 ülke arasında yolsuzlukta baştan 56’ncı sırada yer almıştır.

Bu Kurumun bugüne kadar kamuoyuna yansımış bir denetim raporu ve raporunun dikkate alındığı sonuç alıcı bir icraatı yoktur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ciddi bir denetim kurumuna sahip olmayan Türkiye'de afet ve acil durumlar karşısında işlevsel bir yönetim başkanlığı kurulamamıştır. Henüz altyapısı kentlerde bile eksiksiz olarak tamamlanmamış, yağmurda şehir merkezlerinde bile evler ve iş yerleri su altında kalmaktadır.

Tesadüfen hayatta kaldığımız bu ülkede, tam da İstanbul'un göbeğinde bir aracın kapalı kasasında taşınan 7 tekstil işçisi kadın sel sularında boğularak hayatını kaybetmiştir. Daha birkaç gün önce, Aydın'da aşırı yağmurlar sonucu oluşan selde 2 kişi hayatını kaybetmiştir. Rize’de, Antalya’da, Ağrı’da, Kars'ta, Van'da her yıl sel suları sonucu can kaybı yaşanmakta, evler ve iş yerleri su altında kalmaktadır.

Mart ayında Elâzığ'da meydana gelen depremde Kovancılar ilçesine bağlı Okçular ve Yukarı Demirci köylerinde 40'ı aşkın kişi hayatını kaybetmiş, onlarca kişi yaralanmıştır. Suçu kerpiçte bulan Hükûmet, sorumluluğunu kabul etmemiştir, evsiz barksız kalan köylülere yardımda bulunmak yerine, TOKİ tarafından yapılan 52 metrekarelik evleri 72 bin liradan satarak halkı borca bağlamıştır. Depremden sonra köylülerin çoğu göç etmek zorunda kalmış, kalanlar ise hasarlı kerpiç evlerde kalmaya devam etmektedir.

1975 yılında Lice'de yaşanan depremden sonra evsiz kalan vatandaşlar, hâlâ belli bir süreliğine barınılması için yapılan iki odalı, üstü saclarla kapatılmış, ısıtılması mümkün olmayan evlerde kalmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yukarıda üzerinde durduğum bütün kurumlar, bir azınlığın rant alanı haline getirdiği ve bütçenin büyük bir bölümünün ayrıldığı kurumlardır. Bir ülkenin refah düzeyi, ilerleme ve büyüme gücü sadece rakamlarla ölçülemeyeceği gibi, Sayın Başbakanın ekonomik kalkınma olarak ifade ettiği cep telefonu kullananların sayısıyla da ölçülemez. Bu rakamlar bizi yanılgıya düşüreceği gibi ülkenin gerçek sorunlarını görmemizi ve tartışmamızı da geciktirecektir.

Bugün 16 milyon insanımızın açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşaması, 20 bin çocuğun sokaklarda kalması, ekonomik bir sorun olduğu kadar, arka planında siyasal sorunların da olduğu bir problemdir. Kabul etmenizi isterim ki Türkiye'deki ekonomik ve siyasal sorunlar Kürt sorunundan bağımsız ele alınamaz.

Önemle ifade etmeliyim ki Kürt sorununun iktidar ve muhalefet arasında süregelen özünden uzak tartışma zemini artık terk edilmeli, sorunun bir demokrasi sorunu olduğu kabul edilmelidir. Birbirine idam ipi fırlatarak Kürt sorununun temel nedenlerini manipüle etmek yerine demokratik çözüm yolları aranmalıdır.

Demokratik bir anayasa, ana dilde eğitim hakkı, demokratik özerklik gibi düzenlemelerle sorunlarımızı muhataplarıyla çözerek çağdaş ve demokratik bir Türkiye yaratmalıyız diyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Fatma Kurtulan (Barış ve Demokrasi Partisi, Van). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim tutanağı, 15 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/fatma-kurtulan-23-2010-12-15-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
