# Türkiye ihracatçılar meclisi ile ihracatçı birliklerinin kuruluşu ve görevleri hakkında (ss408)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Gültan Kışanak (Diyarbakır)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 106. Birleşim
- **Tarih:** 17 Haziran 2009
- **Gündem:** TÜRKİYE İHRACATÇILAR MECLİSİ İLE İHRACATÇI BİRLİKLERİNİN KURULUŞU VE GÖREVLERİ HAKKINDA (SS408)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/gultan-kisanak-23-2009-06-17-turkiye-ihracatcilar-meclisi-ile-ihracatci-birliklerinin-kurulusu-ve-g

> Gültan Kışanak, 17 Haziran 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 106. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE İHRACATÇILAR MECLİSİ İLE İHRACATÇI BİRLİKLERİNİN KURULUŞU VE GÖREVLERİ HAKKINDA (SS408)); konuşma 1.820 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

DTP GRUBU ADINA GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 408 sıra sayılı Türkiye İhracatçılar Meclisi ile İhracatçı Birliklerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Yasa Tasarısı hakkında Demokratik Toplum Partisinin görüşlerini ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ancak bu konuya geçmeden önce, bu konudaki görüşlerimizi ifade etmeden önce, bugün Türkiye’de yaşanan, demokrasi ve adalet adına kaygı verici birkaç gelişmeye değinmek istiyorum.

Sizler de biliyorsunuz, bu ülkede emek hakları açısından oldukça önemli bir üye potansiyeline sahip olan Kamu Emekçileri Sendikasına yönelik bir süredir gözaltı ve tutuklama furyası devam ediyor. Bugün de Kamu Emekçileri Sendikasına yönelik bu gözaltı furyasında, Konfederasyonun Genel Merkez yöneticilerinin ve EĞİTİM SEN’le TÜM BEL-SEN Genel Merkez yöneticilerinin aralarında bulunduğu 7 sendikacı daha tutuklandı. Bu tutuklanma furyasının, emek hakları açısından öncelikli olarak korunması gereken örgütlenme hakkını ciddi derecede tehdit ettiğini düşünüyoruz ve şiddetle kınıyoruz. Derhâl bu sendikacıların serbest bırakılmasını, emek hakları açısından, örgütlenme hakları açısından, demokrasi hak ve hukuk mücadelesi açısından bir zorunluluk olarak görüyoruz.

Ayrıca, partimiz Demokratik Toplum Partisine yönelik, partimizin il, ilçe yöneticileri, Genel Merkez yöneticilerine yönelik gözaltı ve tutuklama furyası da devam ediyor. Bugün sabaha karşı Bitlis, Şırnak, Mardin ve Diyarbakır’da yine onlarca eve yapılan baskında, aralarında bazı belediyelerimizin başkan yardımcılarının, bazı ilçelerimizin ilçe başkanlarının ve bazı belediyelerdeki meclis üyelerimizin de yer aldığı arkadaşlarımız gözaltına alındı. Bu hukuksuz, bu adaletsiz yaklaşımın nereye kadar devam ettirileceğini sormak istiyoruz. Son aylarda yapılan gözaltı operasyonları, âdeta Türkiye’nin bir sıkıyönetim ya da OHAL koşullarını yaşadığını andırıyor. Bine yakın gözaltı var, 300’e yakın tutuklama var. Bunun demokrasiyle bağdaşır bir yanı yoktur. Bu operasyonlar derhâl durdurulmalı, tutuklu tüm arkadaşlarımız da serbest bırakılmalıdır.

Değerli milletvekilleri, örgütlenme hakkını tehdit eden bir başka konuya daha değinmek istiyorum: Bugün Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanının başkanlığında oluşturulan bir heyet Meclise gelerek Mecliste grubu bulunan partilerin grup yönetimleriyle görüştü. Çünkü bir aydan beri ATV ve Sabah Grubunda devam eden bir grev var. Örgütlenme hakkının ciddi derecede tehdit altına alındığı, hatta kullanılamaz bir hak hâline getirildiği bir sektör basın sektörü. Taşeronlaşmanın had safhaya ulaştığı, artık gerçek işverenin kim olduğunun tespit edilmesinde ciddi derecede zorluklar yaşandığı bir sektör hâline geldi ve örgütlenme özgürlüğü ortadan kaldırılma aşamasında, ama ATV ve Sabah Grubunda yaşanan bu grev, aslında gazetecilerin örgütlenme hakkı, toplu görüşme ve toplu sözleşme hakkı konusunda ortaya koydukları önemli direnişlerden birisidir. Bu arkadaşlarımızın direnişini selamlıyoruz.

Ayrıca da bu greve, bu kadar hukuksuzluklarla dolu bir süreçten sonra bile Çalışma Bakanlığı tarafından müdahale edilmemesi, sendikalaştıkları ve toplu sözleşme hakkını kullanmak istedikleri için işten çıkarılan 10 gazetecinin işe geri iade edilmemesi konusunda işverenin ayak diremesi karşısında Çalışma Bakanlığının suskun kalmasını da doğrusu kınıyoruz. Çünkü, sendikanın yaptığı başvuruyla mahkeme kararıyla işlerine iade hakları edinmişlerdir ve derhâl, işveren olan Çalık Grubu bu gazetecilerin haklarını teslim etmeli, işe iadelerini kabul etmeli ve toplu görüşme süreçlerinden de kaçınmadan bu görüşmelere başlamalıdır. Fakat, AKP Hükûmetinin bu konudaki duyarsızlığı bugün AKP Grubuna da yansımıştır ve AKP Grubu bu sendika heyetine görüşme randevusu dahi vermemiştir. Bunun nedeni acaba Çalık Grubunun Sayın Başbakanın damadıyla olan ilişkisi midir? Eğer bir iktidar, kişisel ilişkilerini, böylesine önemli olan en temel hak ve özgürlükler konusunda bile kötüye kullanacaksa bu ülkede hak ve özgürlük arayışını ne üzerine oturtacağız diye doğrusu hepimiz kaygılanıyoruz.

Değerli milletvekilleri, üzerinde görüşme yaptığımız yasayla ilgili görüşlerimize geçmek istiyorum.

Bilindiği gibi, değişen dünya ve farklılaşan normlar sonucu her ülkede değişim ve dönüşüm süreci yaşanmaktadır. Global sistemdeki değişim, hiç kuşkusuz dönemin şartlarına göre bu şartlardan en çok etkilenen aktörler, kesimler ve kurumlar tarafından talep edilmekte ve kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Bu değişim ve dönüşüm süreci gerek sosyal gerek kültürel ve gerekse de ekonomik boyutuyla böyledir.

Global ekonominin içine düştüğü çıkmazdan kaynaklı zorunlu olarak 1970’li yıllardan itibaren dünyada bir değişim rüzgârı esmeye başlamıştı. Bu değişim ve dönüşüm yine kendi ihtiyaçlarını ve çıkarlarını en üst seviyede korumaya çalışan dünya sermaye aktörlerinin ve bu yönlü politikaların merkezi olan büyük devletlerin bir ürünü olmuştur. Geri bırakılmış dünya halklarının ve üreten emek kesiminin bu değişim ve dönüşümden hiçbir çıkarı olmamıştır. Tam tersine, yeni üretim biçimleri ve dış ticaret yaklaşımıyla hem yoksul hem de kalkınmakta olan ülkelere bu politikalar dayatılmış hem de sürdürülebilir olmayan politikalar bu ülkelere ihraç edilmiştir.

Gelişmekte olan bu ülkelerin ekonomik politikaları, uluslararası finans kuruluşlarının ve dünya siyasetine, ekonomisine egemen devletlerin yaratmış oldukları kurallar doğrultusunda şekillenmeye başlamıştır. Bunun sonucunda Türkiye’de de birtakım gelişmeler yaşanmıştır ve bu gelişmeler yaşanmaya devam etmektedir. Bu gelişmeler, gelişmekte olan ülkelerin kendi kaynaklarının âdeta gelişmiş kapitalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda kullanmalarına zemin hazırlamaktadır. Bu değişim ve dönüşüm süreçlerinde, başta çalışma koşulları ve büyüme stratejileri olmak üzere, dış ticaret politikası da bu değişimden nasibini almıştır. Özellikle 1980’lerden sonra ülkemizdeki dış ticaret yaklaşımında bazı değişimin adımları atılmış ve göreceli bir liberalleşme politikasına geçilmiştir. Ancak bu değişim ve dönüşümün ne kadar Türkiye'nin kendi iç dinamiklerinin ve halkımızın büyük bir kesiminin ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda, ne kadar sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve kalkınma politikası göz önünde bulundurularak yapıldığı da ortadadır. Türkiye’de, maalesef, kendi iç dinamiklerinin ihtiyaçları doğrultusunda, dünyadan bağını koparmadan fakat ekonomik bir bağımlılığa da müsaade etmeyen bir genel ekonomi politikası ve dış ticaret politikası geliştirilememiştir. Bu bağımlılık kuşkusuz birçok yapısal sorunu da beraberinde getirmiştir.

Bugün dünyada birçok ülke ve Türkiye kendi dinamiklerine dayanan ekonomi politikalarına bağımlılıktan kaynaklı ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Bunların en belirgini, bugün ülkemizi âdeta kasıp kavuran, milyonlarca emekçimizi işsiz bırakan, yoksullarımızı daha da yoksullaştıran ve ülkemizi de daha da fakirleştiren ekonomik krizdir. Bilindiği gibi bu ekonomik kriz gelişmiş Batı ülkelerinde finans krizi olarak başlamış ve bizim gibi ülkelere ise genel ekonomilerini etkileyecek düzeyde ulaşmıştır. İktisadi büyümenin motor gücü olan dış ticaret politikalarındaki, yani ithalat ve ihracat politikalarındaki yanlışlar nedeniyle ekonomik krizin Türkiye’ye faturası ağır olmuştur. Sürdürülebilirliği olmayan, bağımlı bir yapı arz eden dış ticaret politikası krizin bu kadar derin yaşanmasının en önemli nedenlerinden biri olmuştur. Kuşkusuz, şimdi üzerinde görüşme yaptığımız yasa tasarısı dış ticaret konusunda önemli bir düzenlemeyi öngörmektedir. Bu yasa tasarısı, gerçekleştirilmeye çalışılan yeni düzenlemeyle, yapısal bir nitelik arz etmektedir. Özellikle ülkemizde ihracat alanının özerkleştirilmesine yönelik çaba olumlu bir adım olarak değerlendirilmektedir, ancak dış ticaret politikasını bütünlüklü olarak ele almadan, iç dinamiklerin harekete geçirilmesini esas alan düzenlemeler yapılmadan, bu tür kısmi olumlu adımlarla Türkiye'nin dış ticaret potansiyelini açığa çıkarmak mümkün olmayacaktır.

Değerli milletvekilleri, dış ticaret, bir ülkenin zenginleşmesi, ekonomik büyümesi ve kalkınması için günümüzde vazgeçilmez bir alandır. Doğru bir dış ticaret algısına ve politikasına sahipseniz ve ülke çıkarlarını gözeten, kendi doğal kaynaklarınızı, üretici ve iç sektörü gözeten bir yaklaşımla hareket ediyorsanız, kuşkusuz o ülkede çok şeyler değişecek ve düzelecektir, ancak, maalesef, dış ticaret politikamızın bu yönlü yaklaşımlardan oldukça uzak olduğu bugün gözler önündedir.

Ciddi boyutlu doğal kaynaklarımız herkesin malumu iken, bu doğal kaynaklarımızın bulunup, çıkartılıp katma değerli ürünlere dönüştürülmesi ve bunların dışarıya ihraç edilmesi noktasında doğru bir politikanın oluşturulamaması, bu kaynaklarımızın âdeta çarçur edilmesine neden olmaktadır. Özel sektörün bu alandaki kısıtlılığı ve çekinceleri kamu sektörüne daha fazla sorumluluklar yüklemektedir. Kamunun bu yönlü yatırımlar yapıp bunun ihracatını sağlaması gerekirken bu konuda belli adımların atılmaması, Türkiye'nin kendi zenginliklerinden faydalanmaması anlamı taşımaktadır.

Ayrıca, bugüne kadar uygulanan yanlış dış ticaret politikaları belli sektörleri ve üretim alanlarını âdeta bitirmiş ve bu alanlarda ithalata bağımlı bir noktaya getirmiştir. Ülkemizde ve iç piyasada fazlasıyla yetmesinin yanı sıra ihracatı yapılan birçok tarım ürününün ve üreticilerinin durumu bugün içler acısı bir hâldedir. Örneğin fındık üreticisinin durumu ortadadır. Neredeyse dünya genelinde fındık tekeli niteliği arz eden ülkemizin fındık alanında düştüğü durum, yanlış ve dışa bağımlı dış ticaret politikalarından kaynaklanmıştır. Buğday da bu yanlış politikaların kurbanıdır. Tahıl ambarı olarak nitelenen Türkiye, buğday ithal etmek zorunda olan bir ülke durumuna düşmüştür. Dünyanın en kaliteli tütününü yetiştirme koşullarına sahip olan ülkemizde tütün üreticileri âdeta sefalet koşullarına mahkûm edilmiştir.

Tarım ve hayvancılık politikalarındaki hataların yanı sıra, yanlış dış ticaret politikaları da bu sektörlerin çökmesine neden olmuştur. Bu durum, tüm Türkiye ekonomisini etkilediği gibi en ağır sonuçlarını da bölge illerinde göstermiştir. Sanayinin gelişmediği bölge illerinin ihracat potansiyeli büyük ölçüde tarım ve hayvancılık sektörüne dayanmaktadır. Ancak izlenen politikalar sonucunda, tarım ve hayvancılık sektörü çökme noktasına geldiği için bölge illerindeki ihracat da gerilemiştir.

Ayrıca, bölge illerinde, başta ulaşım olmak üzere ihracatı kolaylaştıran, gümrüklere ulaşım maliyetini düşüren altyapı hizmetlerinin de oldukça geri düzeyde olması bölge ihracatını olumsuz etkilemektedir.

Bölgede özel sektörün sorumluluk alarak geliştirmeye çalıştığı madencilik sektörü, altyapı hizmetlerinin yetersizliği nedeniyle büyük sıkıntı içerisindedir. Örneğin, en hızlı gelişen mermer ihracatı açısından yapılan şu kıyaslama, sanırım, sorunun ne kadar büyük olduğunu göstermeye yetmektedir: Mermerin Diyarbakır’dan İstanbul’a ulaşım maliyeti İstanbul’dan Çin’e ulaşım maliyetinden çok daha yüksektir.

Bölge illeri için hayati önem arz eden sınır ticaretinde de ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Sınır ticaretine gereken önemin verilmemesi, gerekli kolaylıkların sağlanmaması gibi olumsuzluklara bir de komşu ülkelerle yaşanan siyasi problemler eklenince, sınır ticaretinin dış ticaret içerisindeki payı her geçen gün azalmaktadır.

Değerli milletvekilleri, dış ticaretimizin ithalat lehine açık vermesi ciddi bir problemdir. Bu ülkede kuşkusuz ithalatın da önemi büyüktür, ancak ithalattaki yanlış yaklaşımlar ve hükûmetlerin bu konuda iç piyasayı koruyucu önlemleri yeterince almaması Türkiye’nin ekonomi politikasındaki en önemli sorunlardan biri hâline gelmiştir.

İhracatımızdaki düşüş ekonomik krizin bir yansıması olarak açıklanabilir, ancak bu yeterli bir açıklama değildir. Özellikle yatırım malları ithalatının diğer ithalat kalemleri içerisinde yeterince ön plana çıkmamış olması günümüz kriz koşullarında ihracatın âdeta çökmesinin bir başka nedenini teşkil etmektedir.

Ülkemiz bu kadar yoğun ithalat yapan bir ülke olmasına rağmen özellikle dayanıklı tüketim mallarının üretiminde ve ihracatında merkezi bir noktayı yakalayamamış olması sorgulanması gereken bir durumdur.

Bütün bunlar gösteriyor ki, uygulanan dış ticaret politikası ülkemizin zenginleşmesine ve dışa bağımlılığın azaltılmasına değil, tam tersi bir noktaya hizmet etmektedir.

İşte, bahsini ettiğimiz kapsamlı, ülke çıkarlarını ve halkın çıkarlarını esas alan bir makroekonomik politikanın gelişmesi tam da bu noktada önem arz etmektedir. Aksi takdirde belli bir noktaya kadar önemli olmakla beraber parçalı, bütünlüklü olmayan yasa tasarılarıyla doğru bir dış ticaret politikası oluşturmak mümkün görünmemektedir.

Daha önceden çıkartılan ve 6’ncı maddesinin (c) bendi hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğu tespiti yapılan 4059 sayılı Kanun’dan sonra böyle bir düzenlemeye gidilmesi kuşkusuz Hükûmetin tasarı hazırlamadaki özensiz davranışının da bir göstergesidir.

Bu hazırlanan tasarıda bünyesinde birçok ihracatçılar birliğini bulunduran bir üst kurumun yasal statüsü belirlenmekte ve buna yönelik ülkemiz ihracatının kurumsal olarak gelişiminin önünün açılacağı yaklaşımı ifade edilmektedir.

Ülkemiz ihracatının planlı olarak merkezi bir yapıya ve özerkliğe kavuşturulması kuşkusuz olumlu sonuçları beraberinde getirecektir. Ancak geçmişte Meclise gelen ve yasalaşan birçok tasarıda olduğu gibi bu tasarıda da amaçlanan hedefle çelişen, Hükûmetin hakkında düzenleme yaptığı kuruluşları kendi politik organlarına tabi kılmaya yönelik bazı maddeler bu tasarıda da gözden kaçmamaktadır.

Bu tasarıda alt komisyonun görüşünün aksine esas komisyonda tasarının 4’üncü maddesinin 3’üncü fıkrasındaki hüküm eklenmiştir. Gümrük Müsteşarlığının olumlu görüşünün alınmasına dair ibare görece ve subjektif uygulamaların önünü açacaktır.

Yine bu tasarıda birtakım zorunlu ödemeler ihracatın önünün açılmasını gerektirirken, tam tersine, engel teşkil edecek niteliktedir. Ayrıca yönetim kurulu üyelerinin sahip olması gereken niteliklerin Müsteşarlığın olumlu görüşüyle belirlenmesi durumu ise iddia ile uygulamanın tam bir tezatlık içerisinde olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ibare, özerkliği savunulan bir yapının özerkliğine bir müdahaledir. Bu tasarının 8’inci ve 18’inci maddelerinde de aynı çelişkiyi görmek mümkündür.

Sayın milletvekilleri, bütünlüklü ve sonuç alıcı bir politika, parçalı ve Hükûmet ihlallerine açık olamaz. Ülkemizin ciddiyetle hazırlanmış, üreticisinden komisyoncusuna herkesin menfaatlerinin düzenlendiği temel bir ekonomik modele ihtiyacı vardır. Ancak görüyoruz ki AKP Hükûmeti bu yönlü adımları atma iradesinden oldukça uzak bir noktadadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Gültan Kışanak (Diyarbakır). “Türkiye ihracatçılar meclisi ile ihracatçı birliklerinin kuruluşu ve görevleri hakkında (ss408)”. TBMM Genel Kurulu, 106. Birleşim tutanağı, 17 Haziran 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/gultan-kisanak-23-2009-06-17-turkiye-ihracatcilar-meclisi-ile-ihracatci-birliklerinin-kurulusu-ve-g (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
