# 2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.(gençlik ve spor genel müd., vakıflar genel müd., devlet personel bşk., başkanlık yüksek denetleme kurulu, danıştay başkanlığı ıv tur)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Hasan Özyer (Muğla)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim
- **Tarih:** 16 Aralık 2005
- **Gündem:** 2006 MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KAN.TAS.(GENÇLİK VE SPOR GENEL MÜD., VAKIFLAR GENEL MÜD., DEVLET PERSONEL BŞK., BAŞKANLIK YÜKSEK DENETLEME KURULU, DANIŞTAY BAŞKANLIĞI IV TUR)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/hasan-ozyer-22-2005-12-16-2006-merkezi-yonetim-butce-kan-tas-genclik-ve-spor-genel-mud-vakifl

> Hasan Özyer, 16 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KAN.TAS.(GENÇLİK VE SPOR GENEL MÜD., VAKIFLAR GENEL MÜD., DEVLET PERSONEL BŞK., BAŞKANLIK YÜKSEK DENETLEME KURULU, DANIŞTAY BAŞKANLIĞI IV TUR)); konuşma 1.980 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA HASAN ÖZYER (Muğla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum; Anavatan Partisi adına, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile Vakıflar Genel Müdürlüğü bütçeleri üzerinde görüşlerimi ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum.

Değerli milletvekilleri, öncelikle şunu belirtmek istiyorum; malum olduğu üzere, şu anda ülkede bir, tek parti iktidarı vardır. Ülkemiz siyasî pratiği bize göstermektedir ki, tek parti iktidarları döneminde koalisyon dönemlerine göre kat be kat fazla hizmet üretilmektedir. Tek parti iktidarları, kalıcı çözümlere yönelik reformların hayata geçirildiği dönemlerdir; geçmişte böyle olmuştur, bugün de aynı beklenti içindeyiz. Ancak, halen işbaşında olan ve üçüncü yılını geride bırakan hükümete baktığımızda, böyle bir durum, ne yazık ki, görememekteyiz; ortada ne ciddî bir proje ne köklü bir reform vardır. Yapılan işler, geçmiş dönemlerde başlatılan projeleri sürdürmek, reformları devam ettirmekten ibarettir. Üstelik bu devam ettirme işi, geçmişin bütün yanlışları, hastalıkları, eksikleriyle birlikte sürdürülmektedir. Doğru işleri devam ettirmek elbette gerekli ve önemlidir; ama, yeterli değildir. Bütçe üzerinde ifade edeceğim görüşlerimin bu temel eleştirim gözönünde bulundurularak değerlendirilmesini istirham ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün faaliyetleri üzerinde durulurken, ister istemez "spor" konusu önplana çıkmaktadır; oysa "gençlik" kısmı, en az spor kadar önemli ve ondan daha hayatî bir konudur. Bunun için, ben, öncelikle, gençlik konusuyla başlamak istiyorum.

Genç nüfus yapısı, bir ülkenin sahip olabileceği zenginliklerin en büyüklerinden biridir. Türkiye, bu büyük potansiyele sahip bir ülkedir; ancak, bu zenginliğin kalkınma yarışında avantajımız haline gelebilmesi, kendiliğinden olacak bir şey değildir. Bunun için, yapmamız gereken işler, kurmamız gereken altyapılar vardır.

Türkiye'nin, eskiden beri, bu yöndeki politikaları gerektiği gibi oluşturamadığını üzüntüyle tespit etmek durumundayız. Türkiye'nin bugün yaşadığı sorunların temelinde, gençlik politikalarındaki zaaflar vardır. Türkiye'de 1960'lı ve 1970'li yıllarda yaşanan olaylar, sadece sınırlı grupları değil, topyekûn nesilleri heba etmiştir. Aymazlık sebebiyle, 1990'ların ve hatta 2000'lerin nesli de, aynı akıbete doğru gitmektedir. Türkiye, 1980 sonrası, her alanda olduğu gibi, gençlik konusunda da büyük bir dönüşüm yaşamıştır. Önü açılan, ufku genişleyen, hareket kabiliyeti artan Türkiye'nin genç insanlarının talepleri de, buna bağlı olarak, değişmiş ve çoğalmıştır; ancak, 1990'lardan itibaren, ülkemizde, değişim süreci kesintiye uğramıştır. Bu dönemde, gençliğin sorunları da giderek büyümüştür.

Dünyadaki değişime uygun, geleceği kucaklayan, gençliğin dinamizmini değerlendiren bir gençlik politikasına, maalesef, bugün de sahip değiliz. Gençlerimiz, bu ülkedeki sorunları, her kesimden çok daha yoğun bir şekilde yaşamaktadır. Enerjilerini, etnik, ideolojik veya inanç temelli mücadelelerde kullanma zeminine itilen bir gençlik profiliyle karşı karşıyayız. Hayatta başarılı olabilmesinin önündeki bütün yolları tıkanan gençlerimiz, ister istemez, başka alternatiflere yönelmektedir. Bugün, gençlerimizin bir bölümünü, sporda, okulda, siyasette ve hayatın her alanında, tehlikeli bir şiddet yöneliminin içinde görüyoruz. Gençlerimizin bir diğer bölümü ise, ülkenin ve dünyanın gerçeklerinden kopuk, günlerini, karanlık, izbe mekânlarda geçirmektedir. Bunlar, her türlü tehlikeli alışkanlığa yatkın bir durumdadır. Ancak skandal çapında olaylar yaşanması durumunda gündemimize gelen satanizm, uyuşturucu gibi, tehlikeli, sapık eğilimlere, gençlerimiz arasında giderek daha fazla rastlanmasının gerisinde de aynı sebep vardır. Tabiî ki, tüm olumsuzluklara rağmen özlediğimiz, hedeflediğimiz gençlik profilini yakalamış önemli bir gençlik kitlesi de bulunmaktadır; ama, bunlar, diğerlerine göre, maalesef, azınlıkta kalmaktadır.

Üzülerek tespit ve kabul etmek zorundayız ki, Türkiye, sahip olduğu büyük gençlik potansiyelini, kelimenin tam anlamıyla heba etmektedir. Sonuçta, değerlendirilemeyen her potansiyel gibi, genç nüfus yapımız da, ülkemizin en önemli sorunlarından biri haline gelmiştir. Halbuki, Türkiye'nin, gençlerimizin enerji ve birikimlerinden her alanda etkin şekilde yararlanmadan sorunlarını çözme, demokratik gelişimini sürdürme imkânı yoktur. Devletin gençlik politikasındaki zafiyet yanında, bazı kesimlerin gençliği militan olarak kullanma eğilimi, sorunu daha da ağırlaştırmıştır. Halbuki, gençliğin sıkıntıları çok somuttur ve açıkça ortadadır. Gençlerimiz, ülkenin ve kendilerinin geleceklerine umutla bakmak istemektedirler. Gençlerimiz, bu ülkedeki çalışkan, bilgili, beceri sahibi herkesin önünün açık olmasını beklemektedir. İyi bir öğrenim görmek istemektedir, buna uygun bir eğitim altyapısı istemektedir. Eğitimini tamamladıktan sonra kariyerine uygun iş sahibi olmak istemektedir. Yükseköğrenim imkânı bulamayan gençlerimiz, kendilerini doğrudan iş hayatına hazırlayacak meslekî eğitim sistemi istemektedir. Hayata atılırken, kendilerine maddî-manevî destek ve en önemlisi vizyon verilmesini istemektedir. Her türlü sportif ve sosyal faaliyeti yürütebilecekleri bir ortama kavuşmak istemektedirler. Köyde, kentte, okulda, iş hayatında, her yerde ve her zaman hak ettiği değeri görmek istemektedirler.

Bu istek ve beklenti listesini olabildiğince uzatmak mümkündür. Montaigne'in kendilerini "güç de akıl da onlardan yana" diye tarif ettiği gençlerimiz, tüm bu isteklerinde sonuna kadar haklıdırlar. Buna karşılık onlara sunulanlar, isteklerini karşılamanın, ne yazık ki çok uzağındadır. Üstelik, Türkiye, gençlik olgusunu bütün boyutlarıyla kavrayıp çözmeye çalışmak yerine, gençlerini askerî bir disiplin altında tutma yolunu seçmiştir. Burada, Türkiye'nin kendine özgü sosyoekonomik ve jeopolitik şartlarının belirleyici olduğu düşünülebilir; ancak, asıl sorun, devletin çağdaş anlamda bir gençlik politikasının bulunmamasıdır.

Değerli milletvekilleri, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün, mevcut yapısı, kadrosu ve işleyişiyle gençlerimizin sorunlarına çözüm getirecek çalışmaları gerçekleştirmesi mümkün değildir; gençlik konusunda çalışma yapmayı yaz kampı açmaktan ibaret sayan bir anlayışla hiç mümkün değildir. Söz konusu kurumun, gerçek anlamda, ülkenin gençlik politikalarının oluşturulması ve uygulanması işlevini yerine getirebilecek şekilde yeniden yapılandırılması gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, spor, geleneksel bir uğraş olmanın yanında, modern yaşam biçiminin de ayrılmaz bir parçası haline dönüşmüştür. Hem kitlesel hem de bireysel alanda sporun insan hayatında sahip olduğu yer, hepimizin malumudur. Büyük kitleleri kendisine bağlayan, futbol başta olmak üzere, sporda başarılı olmanın şartı, yetenek, inanç ve azim kadar, iyi bir altyapıya sahip olmaktır. Geçmişle kıyasladığımız zaman ülkemizde spor alanında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Kulüplerimizin ve Millî Takımımızın elde ettiği başarılar yediden yetmişe tüm insanlarımızda spora büyük bir ilgi ve merak uyandırmıştır. Bu vesileyle, başarı kazanan bütün sporcularımızı tebrik ediyorum.

Spor, uluslararası alanda propaganda ve tanıtım açısından da büyük öneme ve işleve sahiptir.

Türk Milleti, her alanda olduğu gibi, sporda da yeni uluslararası başarılara imza atmalıdır. Başarının temel şartı ise, altyapıdır, çocuklarımızı spora teşvik etmektir. Eskiden çocukların futbolcu olmak istemeleri haylazlık olarak değerlendirilirdi. Bugün, anneler, babalar, çocuklarının ellerinden tutup futbolcu olmaları için onları spor okullarına göndermekte, kulüplere kaydettirmektedirler; ancak, altyapı geliştirme çalışmalarının bu ilgiye orantılı yürüdüğünü söyleyebilmemiz mümkün değildir. Ülkemizin her ilinin, ilçesinin, beldesinin, en modern şekilde inşa edilmiş, her türlü araç-gereçle donatılmış spor komplekslerine ihtiyaçları vardır. Gençlerimizi ancak bu şekilde spora teşvik edebiliriz, yetenekli çocuklarımızı ancak bu şekilde ortaya çıkarabiliriz.

Değerli milletvekilleri, yakın dönemde sporda yaşanan olumlu gelişmeleri gölgeleyecek boyutlara ulaşan sıkıntıların çözümü için ciddî adımlar atılmadığı görülmektedir.

Sporda şiddet sorunu, sadece futbolla sınırlı olmaktan çıkmış, her branşta amatör karşılaşmalara kadar yayılmıştır.

Ödül sisteminin sağlıklı işletilmemesi, Türkiye'yi defalarca doping utancıyla yüz yüze getirmiştir.

Federasyon seçimlerinde ve atamalarda spora siyaset karıştırılmasının ortaya çıkardığı sıkıntılar ayyuka çıkmıştır.

Çok övünülerek ifade edilen lisanslı sporcu sayısındaki artış, ne yazık ki fiktiftir. Bu artışın, okul etkinliklerine katılan öğrencilere 1-2 YTL karşılığı lisans belgesi verilmesinden kaynaklandığını hepimiz biliyoruz.

Türkiye, diğer birçok alan gibi, gençlik ve sporda da millî siyasî perspektifini kaybetmiştir. Çözüm için, önce sorunun varlığı kabul edilmelidir. Sonra, ilgili taraflarla işbirliği içinde yapılabilecekler belirlenmeli ve nihayet kararlı bir şekilde uygulamaya geçilmelidir. Önümüzdeki yılların, sporda bu çerçevede gerçekleşen çalışmaları konuştuğumuz bir dönem olmasını temenni ediyorum.

Değerli milletvekilleri, vakıflar, geçmişimiz ile geleceğimiz arasındaki önemli köprülerden biridir. Bu kurumlar, milletimizin yardımlaşma ve dayanışma duygularını hayata aktarma işlemini üstlenmişlerdir. Medeniyetimizin insana verdiği önemi, vakıflarımızda ve vakıf anlayışımızda görmek mümkündür. Bugün, yüzlerce yıllık vakıf birikimimizin ürünü olan binlerce vakıf eserine sahibiz. Ülkemizdeki vakıf eserleri manevî bakımdan olduğu kadar, maddî, kültürel ve tarihî açıdan da son derece değerlidir. Vakıf mallarının amacına uygun değerlendirilmesini sağlamak, vicdanî ve millî sorumluluğumuzdur.

Değerli milletvekilleri, vakıf müesseselerinin bir diğer özelliği de, gönüllü veya sivil toplum kuruluşu ya da üçüncü sektör diye ifade edilen yapının önemli bir unsuru olmalarıdır. Sivil toplum yaklaşımı, vatandaşların dernek ve vakıf çatısı altında özgürce örgütlenebilmelerini gerektirir. Bilindiği gibi, bilgi ve emek örgütlenmesini sağlayan kişi topluluklarına dernek, parasal örgütlenmeyi sağlayan mal topluluklarına da vakıf adı verilmektedir.

Vakıf sayısındaki patlamanın sebebi, 1980 öncesinde dernekler konusunda yaşanan olumsuzlukların yasaklarla önlenmeye çalışılmasıdır. Derneklerin önündeki engeller çoğaltılınca, insanlar, örgütlenme konusunda daha esnek olan vakıflara yönelmişlerdir. Dernek veya kulüp çatısı altında yapılması gereken pek çok faaliyet, vakıf kimliği altında yürütülmeye başlanmıştır. Dernekler ile vakıflar arasındaki çizginin yeniden belirginleştirilmesi gerekmektedir. Yeni vakıf kanununda bu durum gözönünde bulundurulmalıdır.

Öte yandan, yakın dönemde kurulan vakıflar arasında, elbette vakıf ruhuna ve amacına uygun olanlar da vardır. Sadece Amerika'da, vakıfların aralarında bulunduğu kâr amacı gütmeyen gönüllü kuruluşlara yapılan bağışların yıllık tutarı 200 milyar doları bulmaktadır. Bu kuruluşların faaliyetlerine yapılan gönüllü katılımların parasal karşılığı da 225 milyar dolara ulaşmaktadır. Nitekim, ülkemizde de, toplumun doğruluğuna ve hasbîliğine inandığı ciddî projeler yürüten gönüllü kuruluşlar finansman sıkıntısı çekmemektedirler.

Değerli milletvekilleri, Batı ülkeleri vakıf müessesesini Türkleri örnek alarak kurmuşlardır. Anadolu'yu fethettiğimizde ilk kurduğumuz müesseselerin başında vakıflar gelmektedir. Osmanlı vakıf sistemi bu alanda bir zirveyi ifade etmektedir.

Ülkemizde vakıf geleneği gelir kaynağı bakımından da kendine has özelliklere sahiptir. Türk vakıf sistemi, faaliyetlerini kişilerin ve devletin yardımına ihtiyaç kalmaksızın kendi kaynaklarıyla yürütebilme esasına dayalıdır. Son yıllarda bu güzel gelenek bozulmaya başlamıştır. Ülkemiz şartlarında kendi gelir kaynaklarının üzerinde yükselmeyen vakıfların sivil olma özelliklerini kaybetmeleri tehlikesi vardır.

Maalesef, Türkiye'nin devlet ve toplum olarak yaşadığı bütün hastalıklar bir şekilde vakıflara da yansımıştır. Toplumsal hastalıklarımız olan kamu hakkına tecavüz, bir sistemi en kısa zamanda dejenere etme, kendisine ait olmayana gayrimeşru bir şekilde el koyma, hakkı suiistimal, yardım duygularını istismar etme, israf, hırsızlık, hepsi vakıf sisteminde ne yazık ki vardır. Devletimizin hastalığı olan vur deyince öldürme, önce laçkalık ve denetimsizlik, sonra yararlı ile zararlıyı ayırt etmeden toptan imha hastalığı, milletin hakkına ve hukukuna riayet emmeme, kazanılmış hakların çiğnenilmesi, hepsi vakıflarda söz konusudur.

Ecdat yadigârı vakıf mallarının kapanın elinde kalması söz konusudur. Vakıfları bizlere emanet eden atalarımızın ruhaniyetine yapılan bu kötülüğün önüne geçmek, sorumluluk mevkilerindekilerin boyunlarının borcudur.

Değerli milletvekilleri, vakıflar, kamusal bir görev olduğu halde kamunun yürütmediği işleri yapan, ama özel sektör gibi kendi geliri bulunan kuruluşlardır. Devletin ve özel sektörün ilgilenmediği alanlarda faaliyet gösteren vakıflar, böylece büyük bir toplumsal ihtiyacı da karşılarlar. Bunun için, vakıfları, ne kamunun katı kurallarıyla ne de özel sektörün sadece kârı esas alan yaklaşımıyla değerlendirmek mümkün değildir. Vakıfların sosyal sigorta işlevi, ekonomik sıkıntı dönemlerinde daha iyi anlaşılmaktadır. Türk toplumu, vakıf organizasyonlarının sayesinde dayanışma geleneğini hâlâ canlı tutabilmektedir.

Diğer boyutlarıyla birlikte, vakıflarda oluşmuş asırlık birikimlerin günlük kaygılarla tarumar edilmesi, toplum yapımız üzerinde onarılması zor yaralar açabilmektedir. Unutulmamalıdır ki, devletin görevi, vakıfları yönetmek değil, vakıf çalışmalarının yasalara ve kuruluş senetlerine uygun yapılıp yapılmadığını denetlemektir. Kamu kuruluşları ile vakıflar arasındaki ilişkiler bu çerçevede gözden geçirilmeli ve sağlıklı bir zemine oturtulmalıdır. Vakıflarla ilgili işlemler, bu kurumların manevî konumlarına uygun şekilde yürütülmelidir. Vakıfların denetiminde, mevcut mevzuat yanında, yüzlerce yıllık süreç içinde olgunlaşarak günümüze kadar ulaşan vakıf anlayışı da gözönünde bulundurulmalıdır. Vakıfların denetimi ayrı ayrı kuruluşlar tarafından değil, merkezî bir denetim kurumu tarafından yapılırsa, halen yaşanan birçok sıkıntının önüne geçilebilir.

Batı'da özellikle eğitim ve sağlık alanındaki projeler vakıflar tarafından desteklenmektedir. Ülkemizdeki vakıflar da, sosyal yardım, eğitim, kültür, sağlık ve hayır işleri yanında, Batı'da olduğu gibi, projelere destek verecek çalışmalar konusunda teşvik edilmelidir.

Türkiye'nin, kamu mallarını ve hizmetlerini özelleştirmeye çalıştığı bir dönemde, vakıf mallarının ve hizmetlerinin devletleştirilmesi gibi bir yola gidilmemelidir.

Kişisel hatalar için kurumların cezalandırılmayacağı anlayışı, vakıflar konusunda da geçerlidir.

Malî konulardaki istismarların önüne geçmek için yapılacak en doğru iş, vakıf yönetim kurullarının, malî faaliyetlerinin sonuçlarından ekonomik bakımdan sorumlu olmalarıdır. En etkin denetim budur.

Değerli milletvekilleri, bugün, vakıf eserlerimize sahip çıkmak, onları yaşatmak, işlevlerini sürdürecek dirilikte tutmak, geliştirmek ve gelecek nesillere aktarmak konusunda ciddî eksikliklerimiz vardır. Vakıflar Genel Müdürlüğümüzü bu görevi yerine getirebilecek donanım ve kaynağa kavuşturmak zorundayız; daha doğrusu, Vakıflar Genel Müdürlüğümüzün zaten var olan kaynağını bu doğrultuda kullanmasını sağlamak mecburiyetindeyiz.

Binlerce vakıf eserinin vakıf mantığına tamamen aykırı şekilde satılmasına veya tahsis adı altında peşkeş çekilmesine milletimizin vicdanı izin vermemektedir. Türk insanı, geçmişte satılan vakıf eserlerinin çoğunu satın alıp yeniden vakfetmiştir. Aynı hata yeniden tekrarlanmamalıdır.

Vakıflarla ilgili sorumluluğu bulunanlar, vakıf faaliyetleri baltalamak anlamına gelen gayretlerden uzak durmalıdırlar. Topluma ait organizasyonları olan vakıflar, devlet-millet bütünleşmesinin simgesidir.

Sorunu, vakıflardan önce, devlet yapısındaki bozuklukta aramalı, bunları düzeltmeye çalışmalıyız. Ülkemize kazandıracağımız her bir vakıf, daha mutlu, huzurlu ve müreffeh gelecek için konulmuş bir tuğladır. Vakıflar ihtiyaçlardan doğmuştur, bu ihtiyaç, bugün olduğu gibi, yarın da devam edecektir. Bunun için, vakıflar konusunda, en kısa sürede toplumsal bir uzlaşma sağlamalıyız.

İfrat ile tefrit arasında gidip gelen vakıflar konusu, artık, aklıselimle ele alınmalıdır. Türkiye, devlet ve millet hayatı için hayatî kıymeti haiz bu kurumlarını, ölçülü ve dengeli bir şekilde ayakta tutmanın yolunu bulacağına inanıyorum.

Bu düşüncelerle, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile Vakıflar Genel Müdürlüğü bütçelerinin hayırlı olmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Hasan Özyer (Muğla). “2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.(gençlik ve spor genel müd., vakıflar genel müd., devlet personel bşk., başkanlık yüksek denetleme kurulu, danıştay başkanlığı ıv tur)”. TBMM Genel Kurulu, 33. Birleşim tutanağı, 16 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasan-ozyer-22-2005-12-16-2006-merkezi-yonetim-butce-kan-tas-genclik-ve-spor-genel-mud-vakifl (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
