# Siyasi etik (siyasi ahlâk) hakkında

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Hasip Kaplan (Şırnak)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 61. Birleşim
- **Tarih:** 24 Şubat 2009
- **Gündem:** SİYASİ ETİK (SİYASİ AHLÂK) HAKKINDA
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2009-02-24-siyasi-etik-siyasi-ahlak-hakkinda-2

> Hasip Kaplan, 24 Şubat 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 61. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: SİYASİ ETİK (SİYASİ AHLÂK) HAKKINDA); konuşma 1.909 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 272 sıra sayılı değişik kanun teklifleri hakkında Demokratik Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu konudaki grubumuzun düşüncelerini açıklamaya çalışacağız.

Şüphesiz, yurttaşımızın turizmle ilgili sıkıntıları olunca veya denizle ilgili sıkıntıları olunca, mülkiyet sorunları olunca bütün Türkiye’yi ilgilendiren bu konularda biz doğru bulduğumuz, hangi parti ve görüşten olursa olsun arkadaşlarımızın getirdiği teklifleri, o doğrultuda bakar, doğru olanları destekleriz, geliştirmeye çalışırız; siyaseten, felsefik olarak düşüncelerimizi açıklarız. Bu, değişik, birbiriyle ilgisi olmayan kanunlara bakıyoruz: Birisi Denizde Can ve Mal Koruma Kanunu’yla ilgili, birisi Mülkiyet Kanunu’yla ilgili, bakıyorsunuz, yapı ruhsatıyla ilgili, zaman aşımıyla ilgili. Yani, böyle, aslında, bir alışkanlık hâline geldi. Değişik, birbiriyle ilgisi olmayan kanun maddelerini “değişik kanunlar teklifi” diye bir araya getirip veriyoruz. Mülkiyet hukuku nerede, denizde can güvenliği nerede, yapı ruhsatı izni nerede, diğeri nerede? Birbiriyle bağlantılı olmadığı için, genellikle o ilin öne çıkan sorunları karşısında milletvekili arkadaşlarımız artık kısa çözüm olarak bunu getiriyorlar. Doğrusu, temel bir stratejisi, ülkenin ekonomiye yönelik, ülkenin istihdamına, kalkınmasına yönelik ve geleceğine yönelik bir öngörüsü olmadığı zaman, milletvekilleri de artık kendi ilinin sorunlarıyla ilgili öne çıkan sorunlarını yasa yoluyla çözmeye çalışıyorlar, öyle bir durum da söz konusu. Zaten, dikkat ederseniz, iki yasa görüşüyoruz; 272 sayılı yasa, hemen arkasından 257 geliyor, Denizcilik Müsteşarlığının kurulması hakkındaki yasa.

Tabii, küresel krizin yaşadığı günümüzde denizcilik, deniz sektörü, deniz ürünleri, denizle ilgili limancılık, yatçılık ve turizm sektörlerin tümü bir bütün olarak ele alındığı zaman, bir ülkenin kendi ekonomisine göre bir öngörüsü, bir planlaması olması gerekir. Devlet Planlama Teşkilatının, üç tarafı deniz olan, yani Karadeniz Rize’den, Başbakanın memleketinden tutun, ta Bulgaristan sınırına kadar, oradan Saros Körfezi’ne inin, Marmara, Ege kıyıları, girintili çıkıntılı binlerce kilometre kıyımız, Akdeniz ve içeride de Van Gölü’müz, barajlarla -Keban, Karakaya, Atatürk- işte, Nemrut’a kadar, Adıyaman’a kadar geldi artık, sahil lokantaları açıyor Siverekliler, Adıyamanlılar, Antepliler gölün kıyısında. Peki, denize ilişkin, ülkemizin bir felsefik olarak veya öngörü olarak geleceğe ilişkin bir planlaması var mı? Yok. Niye yok? Çünkü denizcilikle ilgili, kıyılarla ilgili bütün sorunları bir denizcilik bakanlığında toplayamayan bir bakış açımız var. Eğer Türkiye’nin bir denizcilik bakanlığı tek başına olsaydı, kara sathı kadar denizcilik alanının olduğu dikkate alındığında Türkiye’nin deniz ile ilgili ulaşımdan mahsullerine, mahsullerinden kredilendirilmesine, denizin kirlenmesinden temizlenmesine kadar bir öngörüyle bütün yasalarını buna göre düzenlerdi. Yani Kıyı Yasası’nı da ona göre düzenlerdi, mülkiyet yasasını da ona göre düzenlerdi.

Şimdi, burada haklı olarak Antalya’daki milletvekili arkadaşlarımız diyor ki: Bu denizdeki can ve mal koruma hakkındaki kanunun 1’inci maddesinde yer alan, gemi, ticaret gemisi, yolcu gemisi, küçük tonilatosu olan gemiler… Bu kavramlar bizde o kadar eskidi ki komik kaçıyor. Şimdi, Avrupa Birliği müktesebatıyla birlikte Sahil Güvenlik Komutanlığı botları yakalıyor böyle 7 metrelik, 5 metrelik tekneleri; veriyor 30 katı cezayı. Niye? “Senin şu evrakın yok.” Niye? “Senin sürücü belgen yok.” Veya hiç belgesi olmayan yetmiş yaşında, ömrü denizlerde geçmiş bir kaptana diyor ki: “Senin işletme belgen var mı?” Yok. “Al sana ceza.” diyor.

Şimdi, bu, tabii, küçük limanlardan büyük limanlara, bütün kıyılara bu sıkıntı var. Bu Antalya’nın… Antalya milletvekili arkadaşlar dile getirmiş, sadece onların sıkıntısı değil aslında, Karadeniz’de sahili bulunan, Akdeniz’in her köşesinde, Ege’de bu sıkıntı var. Avrupa Birliği müktesebatıyla getirmişler -şu kadar kalın bir müktesebat- diyor ki: “Senin can yeleğin var mı, 5 metrelik küçük teknende?” Körfezde 100 metre açılıyor. Yok. “Al sana ceza.” Doğru, bu konuda arkadaşların getirdiği biraz rahatlatma, doğru bir yöntem ama bunu 257 tamamlayacak, Denizcik Müsteşarlığı Yasası’yla getirilecek değişiklik. Niye? Bizim gemilerimiz, yatlarımız, yabancı bandıralı, Malta bandırası alıyor. Bakıyorsunuz, bu ara yaygın olan bandıraları söylersek: Akdeniz kıyılarında, diğer ülkelerde, Akdeniz’de tur atıyorlar. Yazın bize geliyorlar, kışın gidip orada bağlanıyorlar. Niye? Orada vergiler düşük. Niye? Orada harçlar düşük. Niye? Orada… Şimdi, böyle olunca da yat limanlarımıza baktığımız zaman, Marsilya’daki… Fransa’nın Marsilya kentinde, Akdeniz’deki bir limanında sadece 8 tane özel yat limanı var, 8 tane özel… 3 tane de devletin var ve kat kat… Bir kat, bir kat da üstüne koymuşlar, bir kat üstte de tamirat yapıyorlar. Şimdi, binlerce yat, binlerce motor bütün Akdeniz ülkelerinden geliyor, orada barınabiliyor. Koskoca Antalya’ya bakıyoruz veya Mersin’e bakıyoruz, yani bütün liman kentlerimize bakıyoruz; bir politikamız yok, bir öngörü yok. Bakmıyoruz… Hatta yük görmüşüz bu gemilerden, gemiciklerden, teknelerden. Yani sorun gemi deniz hukukuna: Tekne de aynı, kayık da aynı, gemi de aynı, motor da aynı. Aynı kavram… Hâlbuki bakıyorsunuz, motora “gırgır” diyor Karadenizli. Üç katlı motor, içinde 50 tane balıkçı çalışıyor. Denize açılıyor, radarı var ama diğer taraftan 5 metrelik bir kayık da, iki kürekle çekilen, üstüne veya küçük bir motor konulan, hareket edilen aynı.

Bu açıdan bakıldığında, arkadaşlarımızın getirdiği yasa önerisi belki bir nefes aldırır. Ülkenin ekonomisine çok da fazla bir katkı değil ama en azından rahatlatır vatandaşı.

Şimdi, burada bu tür bir taslak, bir teklife tabii ki destek olacağız. En azından bu kriz döneminde idari para cezalarındaki alt sınırın azaltılması bir nefes aldırtacaktır, hatta bunlarla ilgili bir af durumu, hak edici bir durum olabilir.

Şimdi, burada, yine çok ilginç gelen özel mülkiyete konu taşınmazlarla ilgili yasa teklifi. Aslında, bu konu sadece bir ilin sorunu değil. Orman Kanunu, Kıyı Kanunu, yine değişik özel kanunlar kapsamında olan mülkiyet sorunlarından çok, İstanbul’da enteresan bir şekilde gündeme gelen bir konudur buradaki. Avrupa Mahkemesine taşınan, biraz da azınlık vakıflarını ilgilendiren bir konu.

Niye diyeceksiniz. Devlet diyor ki: “Özel kişilerin mülkiyeti olursa on yıl zaman aşımı var.” On yıl tapuda kaydı olan bir şeyi bir vatandaş aldı mı kazanır ama devlete aitse… Örneğin orman haritasına göre orada yeşillik gözükmüştür önceden, yukardan çekilmiştir, o orman haritasına göre o köy de olsa, bir tarla da olsa, eski bir yerleşim de olsa ormandır. Vatandaş gitmiş köy yapmış, yirmi sene sonra birine satmış, o da bir başkasına satmış, beş el değiştirmiş, otuz yıl sonra öbür vatandaş gitmiş onu da almış, tapuya güvenmiş, beş el değiştirmiş ama otuzuncu yılda bir bakıyorsunuz Orman Bakanlığı dava açmış; diyor ki: “Durun, bu orman bizim. Biz çektik yukarıdan haritasını, yeşil gözüküyordu.” Şimdi, beşinci sırada mülk sahibinin ne günahı var? Yani bu tapusuna güvenmeyecek mi? Devletin kaydına güvenmeyecek mi?

Alıyor tapusunu, iptal ediyor. Otuz yıl önce diyelim, yirmi yıl önce almış vatandaş o zaman paralar çok düşük. Kambiyo şeylerine göre vurduğumuz zaman, işte otuz sene önce diyelim 30 lirayla şimdiki 30 milyar lira eş değer bir rakam. Devlet diyor ki: “Ver bakayım, bu benim.” Sana gelince: “Senin hakkın yok, devletin malını nasıl alırsın? Niye almışsın sen?” diyor. Bir de üstüne mahkeme giderlerini yüklüyor.

Bu konuda çok ciddi sıkıntılar yansıdı ve özellikle ne zaman yansıdı biliyor musunuz? Bu son zamanlarda İstanbul’da mega kentler, tatil köyleri, böyle sanatçıların rağbet ettiği işte Sarıyer’de veya Zekeriyaköy’de, orada üniversitelerde, Koç Üniversitesi açıldıktan sonra o köy arazilerinde, Kemerburgaz’da Orman Fakültesinin olduğu yerlerde, oradaki köylerin kıymetleneceğini anlayan vatandaş, gidiyor, kendine arsa almış zamanında ama bir bakıyor ki davayla karşılaşmış ve çok ilginç bir olaya rastlamıştım: Bir kooperatif kurmuşlar, kooperatife de üç tane üye almışlar, bir köyün arsalarını da almışlar tapulu, bir şeyler yapacaklar. Bütün kooperatif üyeleri birden hazinenin davasıyla karşılaşınca hem tapuyu kaybetmişler hem ellerinden mülkleri gitmiş. Ee nereye gideceğim? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine tabii. 1 no.lu protokol ek 1’inci madde: “Mülkiyet hakkının ihlali.” Şimdi, tabii burada Meclisin aldığı bir karar var. 2004 yılında iki parti vardı zaten, 2004 yılında Anayasa 90 değişikliği yapıldığı zaman. Bilmiyorum farkında mı yapıldı, farkında olmadan mı yapıldı? O dönemde emeği geçen arkadaşların mutlaka şeyi vardır. Anayasa’nın 90’ıncı maddesi değiştirilirken şöyle bir hüküm konuldu. 2001 değişikliği vardı Anayasa 90’ın, koalisyon döneminde. Anayasa 90 “Uluslararası hukuk sözleşmeleri Türkiye’de iç hukukta uygulanır.” şeklindeydi. 2004’teki değişiklik “İç hukukta ulusal hukukla uluslararası sözleşme arasında çelişki varsa uluslararası sözleşme uygulanır.” diyor. Şimdi, böyle bir hüküm 2004 yılında getirildikten sonra tabii ki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde mülkiyet hakkı var. Sonra neyi imzaladık yakın dönemde? Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ni imzaladık, onun ikizi Ekonomik ve Sosyal Sözleşme’yi imzaladık. Şimdi bunların hepsi mülkiyeti koruyan hükümler taşıyorlar. Burada mülkiyeti koruyan hükümler taşınırken iki sıkıntı yaşanmış tabii ulusal yargıda. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu demiş ki: “Eğer kamu tüzel kişiliğine aitse, ormana aitse, kıyıysa, hazineyse ben dinlemem kardeşim, özel şahıslarda on sene, ben devlette on sene dinlemiyorum.” Bu, bir haksızlık getirmiş. Arkasından Anayasa Mahkemesine konu olmuş ve kadastro çalışmalarıyla ilgili bu ihtiyaç üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği ihlal kararları dikkate alınmış, bu ihlal kararlarında daima mülk sahibinin iyi niyeti korunduğu için, o iyi niyetle o dönemde verdiği para neyse o mülke, onun o dönemdeki döviz kuru, onun o dönemde verdiği kambiyo üzerinden… Hatta iki tane kriz geçirmiş Türkiye, diyelim üç -95’e gidersek- bu üç kriz dönemindeki enflasyon faiz artışlarını da, bunların hepsini hesaplayan bir sistemle o vatandaşın mülk hukukunu koruyor, mülk hukukunu koruyup Türkiye’yi de mülk davalarında tazminata mahkûm ediyor. Tazminat da genellikle o mülkün ederidir. Böyle bir durumda da hazineden ödeme yapılıyor -vatandaşın vergisiyle verdiği şeyler- ödenmiş oluyor. Tabii burada bu öngörü… Belki bir ihtiyaçla bir örnek davadan yola çıkılmış olabilir ama çok genel bir ihtiyaç ve bunun bir sisteme bağlanmasını… Keşke kadastro yasası içinde, tapulama yasası içinde -keşke bir bütünlükle- eşya hukuku içinde bu yasal düzenleme köklü bir şekilde yapılmış olsaydı. Ama belli ki bu ihtiyaç ile yine yasalarımızdaki bir sıkıntıyı gidermeye çalışıyoruz.

Şimdi, bu, kıyılar bakımından, köylünün ortak yararlanmasına ayrılmış meralar bakımından, buralarda açılacak yeni yol ve sulak gibi taşınmaz mallar ile ilgili bazı sıkıntılar da spesifik olarak Antalya’da daha çok yaygın gibi gözükse de aslında Antalya kıyı şeridini, Demre’den vurun Muğla’ya doğru; Muğla’dan, hatta bütün Ege diyebiliriz, aynı sıkıntıyı… Şezlong, kıyı, kıyıyı doldurma veya kıyıda gölgelik açma veya bu sıkıntıları… Hep turizm sektörüyle ilgili çok ciddi bir sıkıntı yaşanıyor. Para cezaları, davalar açılıyor. Şimdi davalar… Ama çok rahatlıkla farklı uygulamalara da tanık olunabiliniyor.

Burada işte denizcilikle ilgili, kıyıyla ilgili, kıyının korunmasıyla ilgili bizim kökleşmiş, planlanmış strateji ve politikalarımız olmadığı için, bugün için Antalya’da belki oradaki küçük yatırımcılara nefes aldırabileceğimiz bu düzenlemeyi düşünen milletvekili arkadaşlarımız… Gerçekten özellikle Marmaris, Bodrum, Datça, Dikili, İzmir ve Çeşme kıyılarında bir rahatlama sağlayacak ama bu, temelli bir devlet politikası olarak bakıldığı zaman yeterli değil.

Burada şu gerçeği görmekte yarar var: Türkiye’nin eğer bir denizcilik bakanlığı kurulmuş olsaydı denizcilik bakanlığının içinde turizmden kıyı korumaya, kıyı korumadan deniz mahsullerine, deniz mahsullerinden ithalat, ihracata, limanlara, liman yatırımlarına, onların harçlandırılmasına kadar Türkiye’nin denizle ilgili bütün bir politikası olur; orada, o alanlardaki bütün istihdamların desteklenmesi, bunların KOBİ’lendirilmesi, ARGE faaliyetlerinin özellikle deniz ürünlerine yönlendirilmesi sağlanırdı. Dikkat edin, ARGE faaliyetlerinin en az olduğu alan denizdir, deniz. Her tarafı deniz olan Türkiye’de ARGE faaliyetlerinin en az olduğu alan denizdir. TÜBİTAK yapmıyor. Herkes kestirme yolu bulmuş, turizmden ben nasıl bir hazine arsasını kırk dokuz yıllığına kaparım… Bu, kolay yol. Yani bu yöntem bugüne kadar gelişmiş ve tabii ki, kim hükûmetlerde olursa bir baskı gelişmiş. Ama gidin bakın İspanya’da kıyı şeridi denilen olaya, 100 metre olayını değil, daha fazlasını korumuş. Santa Maria’dan Sevilla’ya gidin, Sevilla’dan… Sevilla ile Santa Maria arasındaki sadece Santa Maria’nın plajlarında 1 milyon kişinin tatil yapması o kıyı korumayla sağlanabiliyor. Demre-Kalkan kumsalı daha mı az güzel, daha mı az geniş, denizi daha mı az temiz? Değil. Bu bir politika olayıdır. Siz orada doğru politika koyarsanız, otoyolunu, onun lokantalarını, onun tesislerini 500 metre içeriye alırsınız, 500 metre de kumsalını, denizini turizme açarsınız, gelir oraya 1 milyon kişi. Ama öbür taraftan, biz onun onda 1’ini değerlendirebiliriz.

Bu doğrultuda baktığımız zaman gerçekten zaman zaman ülkemizin gerçek sorunlarıyla ilgili Mecliste konuşmak…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Kaplan, devam edin.

HASİP KAPLAN (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan, bağlıyorum.

Mecliste konuşabilmek… Yani, ben bir Şırnak milletvekili olarak nasıl denizi, Karadeniz’de hamsiyi, Ege’de barbunu, çipurayı ve Akdeniz’de lagosu düşünebiliyorsam, benim dağlarımdaki hayvancılığı da, inanıyorum ki, Karadeniz’in iç kesimindeki yaylalarda yaşayanlar, herkes hep birlikte bu sorunları konuşarak, tartışarak bu Mecliste ortaklaşabileceğimiz güzellikler konusunda buluşabiliriz diye düşünüyorum.

Bu duygularla hepinizi saygıyla selamlıyorum. Destek sunuyoruz. (DTP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Hasip Kaplan (Şırnak). “Siyasi etik (siyasi ahlâk) hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 61. Birleşim tutanağı, 24 Şubat 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2009-02-24-siyasi-etik-siyasi-ahlak-hakkinda-2 (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
