# İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre grup önerileri hakkında

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Hasip Kaplan (Şırnak)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 28. Birleşim
- **Tarih:** 9 Aralık 2009
- **Gündem:** İÇTÜZÜĞÜN 19 UNCU MADDESİNE GÖRE GRUP ÖNERİLERİ HAKKINDA
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2009-12-09-ictuzugun-19-uncu-maddesine-gore-grup-onerileri-hakkinda

> Hasip Kaplan, 9 Aralık 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 28. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: İÇTÜZÜĞÜN 19 UNCU MADDESİNE GÖRE GRUP ÖNERİLERİ HAKKINDA); konuşma 1.655 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, İmar Kanunu ile Bayındırlık ve İskan Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı hakkında Demokratik Toplum Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Gerçekten önemli bir konuda, gruplarımızın da uzlaşı içinde olduğu ve faydalı gördüğü bir tasarı konusunda biz de tabii ki bunun bir an önce yasalaşmasını ve bu sakatlıkların giderilmesinde imarda, hukukta, yargıda, müteahhitlikte, uzmanlık alanlarında her türlü denetimin yapılmasında son derece ülke adına yarar görüyoruz, fayda görüyoruz. Bunun bu şekilde düzenlenmesi eksik olmakla birlikte, yeterli olmamakla birlikte bir bakıma bir boşluğu dolduracağını düşünüyoruz. Bunu söylerken bazı gerçeklerden yola çıkarak söylüyoruz. Türkiye’nin üç fotoğrafını yan yana koyduğumuz zaman bu tür düzenlemelerin ne kadar geç yapıldığı konusunda da bir fikir edinebiliriz. Bunun için birinci fotoğrafı 17 Ağustos 1999 deprem felaketiyle vermek istiyoruz. Deprem felaketi, Yalova’da, Gölcük’te, Kocaeli’de, İstanbul’da yan yana duran binalardan birinin nasıl yıkıldığının, birinin nasıl ayakta kaldığının canlı fotoğraflarıydı. Bu acıları hep birlikte yaşadık. Sonrası daha trajik bir durum. Orada mağdur olan aileler yargıya gitti, idare mahkemesine gitti, Türk Ceza Kanunu uyarınca ceza mahkemelerine gitti ve bu davalar da uzun yıllar sürdü. Maalesef bunlardan da bir içtihat oluşmadı, bir uyum birliği, bir karar birliği çıkmadı.

Şimdi, deprem olayları sonucu yargı -1999, bugün 2009, on yıl geçti aradan- büyük çoğunluğu Avrupa Mahkemesi yargı sürecine gitti. Yani ülkemizde çözemedik hukuksal olarak bazı sorunlarımızı, maalesef, mağdur aileler, idarenin denetimsizliği, belediyenin ihmali, mülki amirliklerin suistimali, birçok sorumsuzluğun birleşmesiyle meydana gelen acılar sonucu maalesef bu hak arama konusunda da sonuç bulunamadı ve gidildi.

Sel felaketi, 2009, en son İstanbul. Aslında bu konuda hiçbirimiz masum değiliz diyeceğim ama herhâlde Mecliste grubu bulunan dört partiden en masumu Demokratik Toplum Partisidir. Çünkü biz İstanbul’da yerel yönetim olarak belediye başkanlıklarımız olmasa bile, bizim belediye meclisi üyeliklerimiz vardı, il genel meclisi üyeliklerimiz az da olsa var ve örneğin Esenyurt’taki, Esenyurt’un dere yatağındaki iki yüz elli tane gecekonduyla ilgili Belediye Meclisinde önerge veriyor arkadaşlarımız, önlem alınmasını istiyor ve tartışma açılmasını istiyor. Maalesef, o önergelerinden iki ay sonra İstanbul’daki sel felaketi yaşandı. Şimdi, İstanbul’daki Ayamama Deresi’nin başlangıcından denize döküldüğü noktaya kadar her metresinde, her santiminde, o dönem görev yapan bütün siyasi partilerin ihmal ve sorumluluğu var; CHP de görev yaptı, var; AK PARTİ de yaptı, var; koalisyon hükûmetleri döneminde ANAP’ı, Doğru Yol’u, MHP’si, DSP’si, bütün siyasi partilerin yani herkesin sorumluluğu var. Herkesin sorumlu olduğu, acıların yaşandığı bu tür doğal felaketlerde, sel felaketlerinde birbirini suçlamadan çözüm arama erdemliliğini ve olgunluğunu gösteremeyen bir Meclis kendi hayati sorunlarını çözme konusunda da tökezliyor.

Bakın, en büyük felaketler, en büyük faturalar devlete ilişkin ihalelerde, inşaatlarda ve yapılarda ortaya çıkıyor. Okullarda, sağlık ocaklarında, resmî birim binalarında çimentodan çalanların, demirden çalanların, kaliteli malzeme kullanmayanların hepsi birleştiği zaman bu felaketlerin fotoğrafını veriyor. Burada “94’te, Başbakan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıydı…” Canım, ondan önce de CHP Büyükşehir Belediye Başkanıydı yani bunun ötesi yok ki! Kim kime diyebilir ki “Sen sorumlusun, ben değilim.” diye? Nasıl sorumlu değilsin? “Senin döneminde de hata var, benim dönemimde de hata var.” erdemliliğini gösterdiğiniz anda getirir, sorunu çözeriz ama bir türlü, doğru konuşmasını, bu doğru siyaseti, bu doğru siyaset ahlakını toplumumuza oturtamadık.

Ayamama sel felaketini, Mahmutbey’den, Basın Yolu’ndan selin akışını gören her vicdan sahibi siyasetçinin “Burada dur.” deyip “Gelin, çözümü birlikte arayalım.” noktasında olması gerekir. Ama bu da siyasi malzeme konusu oldu, ayağına bir çizme geçiren, gitti, Ayamama Deresi’nde, insanların felaketinde “Tencere dibin kara.” dedi birisi, “Seninki benden kara.” dedi…

Ben o günlerde Demokratik Toplum Partisi adına bölgeyi gezen bir milletvekiliydim. Ben şu soruları sordum sel felaketinde evi yıkılan, ikinci kata kadar, üçüncü kata kadar su dolan ailelere: “Buraya bir yetkili gelip zararınızı tespit etti mi?” “Yok.” “Valilikten gelen oldu mu?” “Yok.” “Belediyeden gelen oldu mu?” “Yok.”

Felaketin yaşandığı anda felaketin fotoğrafını, felaketin zararını ziyanını, vatandaşının mağduriyetini bile tespit etmeyen bir ülkede “Sen sorumlusun, ben sorumluyum.” anlayışıyla, sorumlulukları da mağdur vatandaşa yükleyen bir anlayışla, bir zihniyetle bu ülkenin sorunları çözülemez. Burada vicdanın, insanlığın ayağa kalkması gerekir.

Bugün, kaç kişi vefat etti, kaç bin kişinin evi yıkıldı, kimine kaç kuruş verildi? Bunun hesabını, dobra dobra, Meclise getirip Hükûmetin açıklaması gerekir, “Ben İstanbul’da 2009’da sel felaketi sonrası şu kadar yardım yaptım, şu kadar önlem aldım…”

Evet, Ayamama Deresi’nin ıslahı doğru bir karardır. Bunun karşısında direnmek siyaseten ne kadar doğrudur? Bunun karşısında direnebilecek bir parti var mı? “Bunu ıslah etme, tekrar felaket yaşansın.” diyebilecek bir anlayışı kabul etmek mümkün müdür?

Bir üçüncü fotoğrafı daha açıklayacağım, hiç kimse görmek istemiyor: Bugünlere geldiğimiz acıları… Türkiye 1993-1997 konseptini yaşadı. O dönemde koalisyonlar vardı; Doğru Yol Partisi vardı, SHP koalisyonu vardı, arkasından ANAP iktidarları vardı. Tamı tamına, resmî kayıtlara geçen, kendi ülkemizde, kendi toprağımızda 4 bini aşkın köyümüz, yakıldı, yıkıldı, bombalandı. Şimdi, kendi köyümüzü, güvenlik güçlerimiz veya başkası, kimden gelirse gelsin ama 1993-1997 konsepti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki tam 250 tane karar, 12 binin üstünde dava, bir döneme “Türkiye’de hukuk yoktu, köyler yakılıyordu, evler yakılıyordu, tarih yıkılıyordu, tarihî yerler de bombalanıyor.” diye geçti. Siz bu olaya kendi köylerinize, kendi uçaklarınızdan, kendi helikopterlerinizden bomba düştüğü zaman o yakılan, yıkılan köylerin arkasından bakıp bir 5233 sayılı Yasa’yla o vatandaşlara 5 bin lira, 3 bin lira para vererek bir pencere ile bir kapı parası… Ki bir gün bana Mardin’de bir köylü şunu söylemişti: “Hasip Bey, benim evim için devlet 1.750 lira takdir etti, bununla ev değil, bir öküz alınmaz!”. Peki, ülkemizin bu realitesi, yakılan, yıkılan 4 bin konut, yerleşim, içindeki camisi, okulu, bunun planı projesi nerede? Arkadaşlar, bu ülkede yakılan köylerden bahsediyorum, Mars’ta değil. Darfur’dan hiç bahsetmiyorum, Darfur’da yaşananları anlatmıyorum, Müslümanın Müslümana ettiğini Irak’ta anlatmıyorum; Şii’ydi, Sünni’ydi diye camileri bombalayan kara anlayışı anlatmak istemiyorum, onun üstüne gelmek istemiyorum. Filistin, hepimizin, dünyanın bildiği bir evrensel sorun ama Mahmur’dan gelen 26 tane Mahmurluya… Geçen gün, bayramda, Uludere’de 4 tanesini gördüm. “Siz, 93’te köyünüz yakıldığında Mahmur’a gittiniz ve şimdi geldiniz. Ne oldu?” dedim. “Devlet bizi köprüden geçerken bir odaya aldı. Odada bir üniformal -herhâlde hâkimdi, savcı hâkim- karşısına geçtik, bize sorular sordu. Biz şaşırdık. Oysaki köyümüze bomba yağıyordu ve faili meçhul cinayetler işleniyordu. Biz o zulümde, Saddam yönetimi döneminde Irak’a sığındık.” dedi ve o kamp, şu an, Birleşmiş Milletler Mülteciler Komiserliğine bağlı bir hukuki statüde, yardımını ve parasını alıyor veya bakımını alıyor çok cüzi olarak.

Şimdi, bu Mahmur’da 12 bin, Türkiye’den karşı yakada… Kuzey Irak’ta Saddam’ın yaptıklarının, Türkmenlere yaptığı katliamların, Kürtlere yaptığı katliamların haddi hesabı yoktur. O dönemde, eğer Türkiye Cumhuriyeti’nde 12 bin insanınız, yurttaşınız Saddam’a sığınıyorsa ve o köyler hâlâ yıkıksa, o binalar yıkıksa, onun imar planı yasası yoksa burada çıkardığımız yasaların ne kıymeti harbiyesi var?

Şimdi, o kucağında bebesi olan kadın dedi ki: “Hâkim sordu: ‘Bebek?’ Dedim: Kimliği yok, orada doğdu.” ve sorgulandı Terörle Mücadele Yasası’ndan. “Şimdi ne yapıyorsunuz?” “Biz mi? Akrabalarımıza sığındık.” “Köyünüz?” “Köyümüzde taş üstünde taş kalmadı ki nereye gideceğiz? Evimiz yok ki.”

Şimdi, bakın, konut, imar, sağlık, çevre, iklim, güzel kentler, uygarlık, çağdaşlık, insanlık; bütün bunların süzgecinden süzülerek demokratik bir hayat kurulur, bir yaşam kurulur; kentlere özgürlük gelir, kentlere barış gelir; köylere özgürlük gelir, köylere barış gelir. Bütün bu bilinçleri birleştirmediğimiz zaman birbirimizi boğazlamaya, birbirimize düşman olmaya, birbirimizin partilerini kapatmak için uğraşmaya, birbirimizin siyaseten önünü kesmeye, çözümsüzlüğün sanki sorumlusu hiçbir siyaset kurumu değilmiş, hiçbir siyasi değilmiş, bu Mecliste görev alan bütün partiler bu gelinen günlerde, yaşanan günlerde bunun hiç mi hiç sorumlusu değilmiş gibi çok rahat bir duruş içinde oluyoruz.

Arkadaşlar, Tokat’ta 7 askerimiz öldü. Nasıl öldü, bu Meclisin bilme hakkı yok mu; kim öldürdü, bilme hakkı yok mu vatandaşın? Nasıl öldürüldü, nasıl bir karanlık senaryodur, nasıl bir karanlık provokasyondur; bunu bilme hakkı yok mudur Meclisin, 72 milyon insanımızın, Türkiye'nin? Yoksa, çok mu kolay bu olanları birilerine yükleyip, birilerini hep suçlayıp, bu şekilde olaydan kurtulup, bu şekilde her şeyi görmemezlikten gelip, üç maymunlar siyasetini uygulayarak görmezlikten gelip, duymazlıktan gelip, işitmemezlikten gelip bugün getireceğiz ülkeyi bu noktaya? Getirdiğimiz bu noktada, ülkenin geldiği bu noktada güzel şehirler kuracağız, ışıklı kentler kuracağız, güzel medreseler yapacağız, güzel okullar, güzel binalar değil mi? O binaları kurmak için barış gerekmiyor mu, huzur gerekmiyor mu? 12 bin Mahmurluyu Türkiye’ye getirdiğiniz zaman, bunun yıkılan evine getiremiyorsanız nasıl getireceksiniz? Yıkılan evini… Objektif sorumsuzluk temelinde devletin hukuki sorumlu olduğunu evrensel hukuk kuralları koymuyor mu ortaya? Koyuyorsa eğer, Türkiye-Irak-Birleşmiş Milletler Mülteciler Komiserliğinin ortaklaşamadığı bir protokol, sağlanamadığı bir güvence, sağlanamadığı bir konut, sağlanamadığı okulu, sağlık ocağı, yolu olmayan bir anlayış içinde, siz, Türkiye'nin güzel kentlerini nasıl düzeltirsiniz?

Elimde ilerleme raporu var bu çarpıklaşma konusunda çok önemli notlar var. Evet, bir yandan ilerliyoruz, bir yandan Türkiye gelişiyor, bir yandan dünyanın siyaseti değişiyor. Dünyanın siyaseti değişirken, 2010’da, İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olacak ama bir taraftan, kültürel, tarihsel binalarımıza kazma vurmaktan, Sultanahmet’te otel yapmaktan ve birçok tarihî değerimizi harap etmekten de geri kalmıyoruz. Sayın Bakanım, bu konuda çok duyarlı olduğunuzu biliyorum, çok ciddi çaba gösterdiğinizi biliyorum, kültüre ve tarihe de sahip çıktığınızı biliyorum, çabalarınızı da takdir ediyoruz, saygıyla karşılıyoruz ve buna da ülkenin ihtiyacı var. Bu konuda hakkınızı teslim ederim ama Hükûmetinizin yanlış rotasında, yanlış gidişindeki her şeyi de onaylayacağız anlamına gelmez. Siz, bu anlayışla tarihi, kültürü korumaya çalışırken, öbür yandan Ilısu Barajı’yla Hasankeyf’i, on binlerce yıllık tarihi sular altında bırakıyoruz. Cizre Barajı’yla, Kızılsu Barajı’yla Kasrik’i, Fekayi Tayran’ın camisini, Asur Kuleleri’ni, Alaaddin’in Kalesi’ni, Finik Kalesi’ni sular altında bırakıyoruz. Bir yandan güzel kentler, ışıklı kentler kuracağız diyoruz, bir yandan HES barajlarının yerine, güneş enerjisi yerine nükleer enerjiyi getiriyoruz, kömüre dayalı, kömürün yasak kullanıldığı yerlerde kömüre dayalı termik santrallerle o güzel binaların içine zehir solutuyoruz.

Bugün iklim zirvesi var, bugün dünya iklim için ayakta. Dünyanın geleceği tehlikede, dünya 4 derece soğumada veya ısınmada -ki ısınmada Türkiye'nin, en hedef risk ülkeler içinde olduğu söyleniyor- ve bunların hepsini konuşurken bu güzel kentlerde yaşamak, güzel binalar yapmak ve bütün bunlar için Türkiye’de barışın, demokrasinin ve hukukun oturması gerekiyor. Bunu istiyoruz, bunu yapmak istiyoruz.

Biz, demokratik siyaseti çözüm olarak gördük, Meclise geldik “Çözümün adresi Ankara’dır.” dedik, Meclise geldik. Birileri bize “Hayır, Ankara değil, Meclis değil. Siz seçilmediniz, sizin özgür iradeniz yok, sizin farklı fikirleriniz yok.” diyorlar. Ya, nasıl olsun, ne yapalım, söyler misiniz? Yoksa Hasip Kaplan da eline bir tambur alsın, Başbakanın mızrabı gibi elinde bir mızrap, o tamburun altı tane de teli olsun.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Hasip Kaplan (Şırnak). “İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre grup önerileri hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 28. Birleşim tutanağı, 9 Aralık 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2009-12-09-ictuzugun-19-uncu-maddesine-gore-grup-onerileri-hakkinda (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
