# Devlet yardımlarının izlenmesi ve denetlenmesi hakkında kanun (s.s.:523)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Hasip Kaplan (Şırnak)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 4. Birleşim
- **Tarih:** 7 Ekim 2010
- **Gündem:** DEVLET YARDIMLARININ İZLENMESİ VE DENETLENMESİ HAKKINDA KANUN (S.S.:523)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2010-10-07-devlet-yardimlarinin-izlenmesi-ve-denetlenmesi-hakkinda-kanun-s-s-52

> Hasip Kaplan, 7 Ekim 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 4. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: DEVLET YARDIMLARININ İZLENMESİ VE DENETLENMESİ HAKKINDA KANUN (S.S.:523)); konuşma 1.818 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

BDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 523 sıra sayılı Devlet Yardımlarının İzlenmesi Hakkındaki Kanun Tasarısı üzerine Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Avrupa Birliği üyelik süreci içinde teknik konulardan birisi bu. Katılım Ortaklığı Belgesi’nde var, 2008 Ulusal Program’da var. Ancak biliyoruz ki hem Katılım Ortaklığı Belgesi’nde hem ilerleme raporlarında hem de Ulusal Program’da yapılması gereken çokça konu var ancak Hükûmet istediklerini zaman zaman bu şekilde, acele bir şekilde Plan Bütçe Komisyonuna götürüyor, arkasından da Meclise indiriveriyor. Bir kısmı çok aceleyle getiriliyor, öteleniyor mali kural gibi -belli ki seçimden sonraki bir tarihe- veya onun dışındaki önemli konular donduruluyor.

Şimdi, bu konudaki devlet yardımlarının belli bir şekilde yapılandırılması konusunda -rekabet faslının bir şartı bu- bu açıdan baktığımız zaman da şunu ifade etmek istiyoruz: Evet, yeni bir genel müdürlük kurulacak. Bu genel müdürlükte devlet yardımlarını veya desteklerini izleme ve denetleme kurulu oluşturulacak, yeni bir bürokratik mekanizma oluşturulacak. Bu bürokratik mekanizma da Avrupa Birliği süreciyle ilişkili. Olaya bu kadar basit ve dar bakamıyoruz biz. Barış ve Demokrasi Partisi olarak, elbette ki Avrupa Birliği sürecini destekleyen ama bunu her alanda destekleyen, siyasi kriterlerinden adalete, demokrasiden azınlık haklarına kadar çok kapsamlı bakan bir partiyiz.

Burada baktığımız bu teknik yapılandırma, Avrupa Birliğiyle ilgili bir konu. Avrupa Birliği, son küresel kriz döneminde en çok etkilenen ülkelerden oluşuyor. Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilgili biliyoruz ki ithalat ve ihracatının payı yüzde 50’lerin üzerindeydi ancak bu kriz sonrası yüzde 40’lara çekildi, büyük oranda ithalat ve ihracatını da Avrupa Birliğiyle ilgili yapıyor. Ancak burada samimi olarak bir duygumu ifade etmek istiyorum: 1995 yılından bu yana, Türkiye Gümrük Birliğini imzaladığından bu yana, Türkiye'nin kayıpları ekonomik olarak neler olmuştur? Bunun bir fotoğrafı elimizde yok. Keşke olsaydı! 1995, bugün 2010. On beş sene boyunca hangi ürünlerde, Türkiye, vatandaşına hangi vergileri verdirtmiş, hangi hak kayıpları olmuş, bunun bir fotoğrafı yok. Yine bu devlet yardımları veya destekleriyle ilgili olarak da bir fotoğraf göremiyoruz. Burada sosyal yardımlardan, sosyal devletten, tüketicilere ilişkin haklardan bahsediliyor. Doğrusunu isterseniz, bugüne kadar Hükûmetin icraatında tüketicilere yönelik sosyal devlet ve sosyal hak anlamında Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi olarak, Mecliste bulunan bir arkadaşınız olarak tek bir kalem görmedim. Oysaki 21’inci yüzyılın en anlamlı tartışma konularından birisi sosyal devlet, sosyal adalet arayışıdır. Bugün Avrupa’daki tartışmalar -Avrupa anayasası tartışılırken dahi- bu noktada, liberal ekonomilerle sosyal devlet arasında tartışmalar bu eksende yürüyordu.

Şimdi, bütün bunlara baktığımız zaman tasarıdaki devlet yardımları, işte teşvikler, vergi indirimleri, bazı ürünlerde, şirketlerde uygulamalar söz konusu olduğu zaman Avrupa Birliğinin biraz daha kendisi açısından bir kontrollü sisteminin getirildiğini görüyoruz. Peki, “Türkiye ekonomisi küresel krizden etkilenmedi.” derken, “Biraz iyileşme var.” derken Türkiye'nin şu an uygulamakta olduğu ekonomi politik strateji nedir? Yani “Neyin üzerine oturuyor?” dediğimiz zaman maalesef Türkiye’nin bir ekonomi politika konusunda bir stratejisinin olmadığını görüyoruz. O zaman neyi görüyoruz? Pratik atılan adımlardan Türkiye'nin bu kriz sonrası açıldığı -ki doğru bulduğumuz, bunu özellikle söylüyoruz- ekonomi alanında Uzak Doğu’ya doğru, Hindistan’a, Çin’e ve Uzak Doğu ülkelerine yönelik ekonomi politikasında bir açılım olmasını son derece doğru buluyoruz ve bu konudaki ihracat rakamlarında ve ithalat rakamlarında bir hareketlilik olduğunu da görüyoruz. Bir örnek vermek gerekirse dünyanın yüzde 70 bor madenine sahip olan Türkiye'nin bor madeni ile ilgili olarak yaptığı ihracatının son zamanlarda 300 milyon dolar kalemlerine ulaşmasının Çin’le olan ilişkilerinden olduğunu görüyoruz. Yine, bu gelişmelerde Afrika’daki yatırımların ve bu konudaki gelişmelerin, Orta Doğu’da komşularımızla olan ilişkilerin doğru bir seyir içinde olduğunu ve bu doğru seyir içindeki ekonomik stratejide Güney Amerika, Brezilya ve Latin Amerika ülkeleriyle de geliştirilecek olan ekonominin de son derece doğru olduğunu düşünüyoruz. Bu konuda da zaman zaman gelen kanun teklifleri ve düşüncelere de hep pozitif muhalefet anlayışıyla baktık. Ancak, takdir edersiniz ki ekonomiyi salt dış faktörlere, konjonktüre bakarak iyileştirmek mümkün değil. Ülke içindeki sosyoekonomik durumu, ekonomik kalemleri, harcamaları iyi görmek lazım.

Orta vadeli programın hâlâ belirlenmemiş olması, orta vadeli programda neler olduğunu bilemeyişimiz ve şu andan 2011 bütçesiyle ilgili vergilerin artırılacağı, dolaylı vergilerin artırılacağı, KDV’nin artırılacağı izlenimlerinin verilmesi, bütün bu ekonomik trafikte yurttaşlarımıza fatura edilen, emekçilere fatura edilen, tüketicilere fatura edilen, çalışanlara fatura edilen bir ekonomi politikasında öncelikle iş birlikçi bir ekonomik politikanın uygulandığını ve dünya sermayesiyle olan birlikteliğin bu şekilde sürdürüldüğünü görüyoruz.

Bu açıdan baktığımız zaman, Türkiye’deki ekonominin canlanmasının, gelişmesinin en önemli noktalarından birisi Türkiye’deki toplumsal barıştır arkadaşlar. Eğer ülkemizdeki toplumsal barışı hayata geçirebilirsek savunma harcamalarına ayırdığımız çokça büyük bir kalem dilimini ekonomiye ve toplumun yaralarını sarmaya yönlendirmek mümkün olduğu gibi bugün et ithal eder duruma gelen Türkiye'nin ki hayvancılık ve tarımda dünyada sayılı ülkelerden birisi olan ve et ithal eder duruma gelen Türkiye’de, Doğu Anadolu Bölgesi’nde, güneydoğuda Et ve Balık Kurumlarının nasıl kapatıldığını, yayla yasaklarından, oradaki üreticilerin yaşadıkları zorluklardan, baskılardan gün gün, milyon milyon rakamların nasıl küçüldüğünü çok rahatlıkla, yakın bir zaman dilimine bakarsak görebiliriz. Peki, bütün bunları göremedikten sonra Latin Amerika’dan, Avrupa’dan -Kurban Bayramı yaklaşıyor- Kurban Bayramı’nda dışarıdan kurbanlıklar ithal eden bir Türkiye durumuna getirilmesini, gelinmesini… Biz Türkiye'nin ekonomide iyi bir durumda olduğunu, 16’ncı büyük ekonomi olduğunu söyleyebilir miyiz arkadaşlar? Mümkün değil, bunu söylemek doğru da değil.

Şimdi, bu yardımlarla ilgili devlet alacağı kararları denetlemesi için kendi bünyesinde genel müdürlük kuracak ve bu genel müdürlüğün kendi bünyesinde bir denetim kurulu kuracak. Bu denetim kurulunun, arkadaşlar, bağımsızlığı var mı? Yok. İdari özerkliği var mı? Yok. Mali özerkliği var mı? Yok. O zaman hani “Sen, sen pişir; sen, sen ye.” misali oldu bu da. Hem genel müdürlüğünü kur hem denetlemesini de kendin yap. Böyle bir durum, böyle bir anlayış, böyle bir mantık ekonomide mali kuralı da öteleyen bir anlayışın da alt zeminini oluşturuyor.

Şimdi, devlet yardımları denilince hibeler, uygun koşullu krediler, özel yatırımcılardan elde edilemeyecek koşullardaki sermaye katkılarından tutun da devlet tarafından güvence verilen -ki yakın zamanda biliyoruz- özel bankaların teminat konuları, yine, finans krizi odağında dönen likidite konusundaki, para akışı konusundaki destekler ki Avrupa Birliğini en çok ilgilendiren konular bunlardır. Avrupa Birliği, Gümrük Birliğinden, 95’ten bu yana Türkiye’den alıyor vergileri, kendi merkez hazinesine paraları koyuyor. 95’ten bu yana on altı senedir biz buraya para ödüyoruz ama o para ödediğimiz, o Avrupa Birliği merkez hazinesine giden o vergilerin, o paraların Türkiye’ye yatırım olarak dönüşümünü, hibesiz olarak gelişini bir türlü sağlıklı bir şekilde organize edemiyoruz.

Arkadaşlar, bu yardım konusunun teknik noktalarına girmeye gerek de duymuyorum, Roma Anlaşması’na, Ortaklık Konseyine, 1/95... Bu konulardaki akademik bir tartışmanın da çokça anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Ülkemizde para trafiği nasıl işliyor, denetimi nasıl olacak, mali kural nasıl olacak, Sayıştay Kanunu geliyor, denetimler Meclis adına kadar sağlıklı yapılacak, bütün bunlar çokça önemli konular. Bizim, partimizin bu konulara bakış açımız, emekçiler, çalışanlar, işçiler ve onların cebine uzanan eldir. Dolaylı vergilerle bu bütçenin birinci derecede, birinci kalem vergileri oluşturulurken çok kazanan holdinglerin ve bankaların bu çalışanların yarısı kadar vergi vermediğini bilen bir parti olarak bu ekonomik politika anlayışına karşı bir duruşumuz vardır.

Biz Avrupa Birliği sürecinde bu tür teknik değişiklikler yapılırken şunu da görmek istiyoruz… Sayın Başbakan, dün, bakıyoruz, Haliç Kongre Merkezinde iş dünyasına yönelik görüşlerini açıklıyor ve “Ya Allah, bismillah.” sloganları altında… 5 bin tane iş adamı denildi Haliç Kongre Merkezinde. “Ya Allah, bismillah.” nidaları ve sloganları altında kürsüye Başbakan geliyor ve bir rest çekiyor Sayın Başbakan, Avrupa Birliğine diyor ki: “Bak, ya bizi alırsınız… Ya bizi oyalamayınız, yoksa biz biliriz ne yapacağımızı.” (AK PARTİ sıralarından Sivas Milletvekili Osman Kılıç alkışladı)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Alkışla, alkışla, sana yakışan o!

HASİP KAPLAN (Devamla) – Şimdi, briç bilenler çok iyi bilirler, zekâ oyunudur briç. Bir sözleşme üzerine kurulur ve birisi der ki “Bunu yapacağım.”, diğeri der ki “Kontr, yapamazsın.”, o da “Sürkontr.” der. Komutanlara onun için kimse kontr çekemiyor. Cumhuriyet tarihi de hep böyledir, politikacılar hep çekememiştir kontr ama şunu söylemek istiyorum: Şimdi bu fasıl önemli arkadaşlar. Şimdi bu fasıl önemliyse elimde ilerleme raporu var, 10 Kasımda yenisi çıkacak, 2010. Peki, demokrasi ve hukukun üstünlüğü diye bir fasıl yok mu arkadaşlar? Var. Peki, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün hayata geçmesinin temeli temsil değil midir? Temsil. Yüzde 10 barajını niye kaldırmıyorsunuz? Var raporda, ilerleme raporunda. Siyasi Partiler Yasası’nı niye değiştirmiyorsunuz? Var bu ilerleme raporunda. Üstelik de yıllar önce, 2003 Katılım Ortaklığı Belgesi’nde var. Sadece yardım denilince şirketler ve holdinglere yardımı anlıyor Hükûmet. Peki, siyasi partilere hazine yardımı niye Mecliste grubu bulunan partimize yok? Yüzde 7 barajı getiriliyor.

Arkadaşlar, şimdi vicdan vicdan konuşacağız yani şimdi açık konuşacağız. Avrupa Birliğine kükremek kolay ama yüzde 7 barajını getirirken Kenan Evren bile: “İnsaf…” demişti. Grubu olan partiye hazine yardımı yapılır. Yani Kenan Evren’den de insafsız olan bir anlayışın karşısında siz Avrupa Birliğine neyin meydanını okuyorsunuz. Yüzde 10 barajı temsilin önüne geçerek vatandaşın özgürce milletvekilini seçmesini engelleyerek Avrupa Birliğine neyle kafa tutuyorsunuz? Gizli dinlemeyle mi Avrupa Birliğine kafa tutacaksınız? Her gün hayalî çeteler yaratarak insanları üst mevkilerden tutun da sade vatandaşa kadar varsayım ve senaryolarla içeri atarak mı bunun uyumunu sağlayacaksınız?

Arkadaşlar, “yeni Anayasa” dediniz, 13 Eylülde Başbakan dedi ki: “Yeni Anayasa sürecini başlatıyoruz.” 4 Ekimde, 2011 seçimlerinden sonraya öteledi. İşte, ilerleme raporu yeni Anayasa diyor. Bunu öteleyerek mi Avrupa Birliğine gireceksiniz? 2011’de seçim var, iyi… 2012’de de Cumhurbaşkanlığı var, 2014’de de yerel seçim var. Bu memlekette seçim bitmez ki. Öteleyerek Avrupa Birliğine giremezsiniz.

Şimdilik adil yargılanmanın olmadığı bir ülkede, insanların senelerce tutuklu kaldığı, tutukluluğun cezaya dönüştüğü bir ülkede, insanların iki sene boyunca hâkim önüne çıkıp neyle suçlandığını bilmediği bir ülkede, sen adalet reformunu yapmayacaksın. Avrupa Birliğinin Katılım Ortaklığı Belgesi’nde, ilerleme raporlarında bunlar yer alacak, ondan sonra kafa tutacaksın, rest çekeceksin Avrupa Birliğine.

Ya arkadaşlar, kırmızıbiber sevenler derneğinin de bir tüzüğü vardır, bir amacı vardır. Avrupa Birliğinin de amacı vardır, tüzüğü vardır, Kopenhag Kriterleri vardır, siyasi kriterleri vardır. Siz, bu siyasi kriterlerin işinize geleni yapacaksınız, yasalarını getireceksiniz, ondan sonra da Avrupa Birliğine kafa tutacaksınız. Avrupa Birliği bunları yemez. Bu yaptıklarınızı da önüne 2010 Kasımında koyar.

Bakın arkadaşlar, parlamentoyla ilgili getirdikleri kriterler var. Parlamentoyla ilgili getirilen bu kriterlerden hiçbirisi hayata geçmedi. Güvenlik güçlerinin siyasi denetimiyle ilgili kriter hayata geçirildi mi? Geçirilmedi. Güvenlik güçlerinin modernizasyonu sağlandı mı? Sağlanmadı. Güvenlik güçleri artık cemaatlerin, tarikatların, hükûmetlerin siyasi iradesi ve emri altında operasyonel bir güce dönüşmeye başladı. Adalet ve güvenlik polise, kolluğa bırakılmayacak kadar kutsal kavramlardır arkadaşlardır. Siz bu uyum süreciyle ilgili kriteri de yapmayacaksınız ama Avrupa Birliğine kafa tutacaksınız.

Bakın arkadaşlar, Sayıştay Kanunu bekliyor. Askerî harcamaları denetlemeyeceksiniz, İsrail’den ne aldığınızı, Heronlara ne ödediğinizi, F16’larda, F35’lerde ne ödendiğini, kobralara, Skorskylere neler ödendiğini söylemeyeceksiniz. Nereye para verdiniz, Savunma Fonu nerede ne kadar para aldı? Bu ülkenin vergisini, bu ülkenin emekçisinin, işçisinin, öğretmeninin, esnafının, memurunun vergisini hazineden öderken bu Meclis bilmeyecek, denetlemeyeceksiniz, ondan sonra çıkıp Avrupa Birliğine kafa tutacaksınız. Avrupa Birliğine kafa tutmanız için ekonomik olarak şeffaflığınızı da onların kriterlerine ve açtıkları başlıklara göre yapmak zorundasınız.

Yargı sistemi sizlere şunu hatırlatır: Adaletin olmadığı yerde herkes suçlu duruma düşebilir. Şanlıurfa’da bizim kadın meclisimiz –partimizin- sosyal bir acı vakada -bir kadın ulaştırılmış- ve son derece zor bir durumunda elini uzatıyor, sığınma evine getiriyor, SHÇK’ye getiriyor; polis kalkıyor, “Dağa götürüyorlar.” diye operasyon yapıp tutuklatıyorlar.

Burada, bu ülkemin vatandaşlarının bu kadar sahipsiz olduğunu düşünen bir başbakan Avrupa Birliğine kafa tutacak! Avrupa Birliğine kafa tutup rest çekebilmek için o insana, o düşürülmüş insanımıza sahip çıkacak. Onu kullanıp, “Bunu da dağa çıkarıyorlar.” diye kendi basınlarında haber edip, kendi polisine jurnalleyip, kendi polisine yalan yanlış bilgiler sunup…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Hasip Kaplan (Şırnak). “Devlet yardımlarının izlenmesi ve denetlenmesi hakkında kanun (s.s.:523)”. TBMM Genel Kurulu, 4. Birleşim tutanağı, 7 Ekim 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2010-10-07-devlet-yardimlarinin-izlenmesi-ve-denetlenmesi-hakkinda-kanun-s-s-52 (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
