# Uluslararası kalkınma hukuku örgütünün kuruluşu hakkında anlaşmaya katılmamızın uygun bulunduğuna dair kanun (s.s.: 562)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Hasip Kaplan (Şırnak)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 70. Birleşim
- **Tarih:** 23 Şubat 2011
- **Gündem:** ULUSLARARASI KALKINMA HUKUKU ÖRGÜTÜNÜN KURULUŞU HAKKINDA ANLAŞMAYA KATILMAMIZIN UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN (S.S.: 562)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2011-02-23-uluslararasi-kalkinma-hukuku-orgutunun-kurulusu-hakkinda-anlasmaya-kat

> Hasip Kaplan, 23 Şubat 2011 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 70. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: ULUSLARARASI KALKINMA HUKUKU ÖRGÜTÜNÜN KURULUŞU HAKKINDA ANLAŞMAYA KATILMAMIZIN UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN (S.S.: 562)); konuşma 1.555 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

BDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Uluslararası Kalkınma Hukuku Örgütü, özellikle merkezi Roma’da bulunan bir uluslararası kuruluş. Amaçlarına baktığımız zaman, hukukun üstünlüğü ve iyi yönetişimin, kalkınmakta olan ve iktisadi dönüşüm içerisinde olan ülkelerde tesis edilmesi ve geliştirilmesi ve uygulamaya katkı sağlanması amacını gerçekleştiriyor. Tabii, böylesi uluslararası hukuk kuruluşları…

Eğer dünyanın 16’ncı büyük ekonomisi olan Türkiye iddialı bir ülke olmak istiyorsa, bu tür uluslararası kuruluşlarda sadece sözleşmeleri imzalayan, onaylayan bir ülke olarak değil, katılan, hazırlanmasına katılan, yönlendiren, etkin bir ülke olmak durumunda. Ancak, maalesef, bu tür konularda Türkiye, hem pasif hem de birçok uluslararası sözleşmede çekinceli bir hayat süren bir ülke durumunda, yani korkularıyla beraber. Bunun dışında, bu tür sözleşmeleri imzalamayan bir ülke de aynı zamanda.

Bu örgütün merkezinin Roma’da bulunması bir tesadüf değil. Elbette Birleşmiş Milletlerde gözlemci statüsü olan bir kuruluş bu. Bunun ilgi alanına baktığınız zaman, şu an Kuzey Afrika’da, Arap ülkelerinde, Orta Doğu’da ve olayların yaşandığı tüm ülkelerde, gelişmekte olan; hukukun az, diktatörlüğün de çok uzun ömürlü olduğu bu ülkelerde bu tür bir uluslararası kalkınma hukuku örgütünün kurulmasının önemli olduğunu düşünüyoruz ve grubumuz adına da olumlu oy kullanacağımız bir konu. Şu ara üye sayısının 50 civarına yükselebileceği tahmin ediliyor bunun ancak burada şunu açıkça ifade etmekte büyük yarar görüyorum: Biraz ülkeleri, dünyayı, gelişmeleri görmek lazım. İkinci Dünya Savaşı’nın külleri üzerinde, milyonlarca insanın ölümüne neden olan faşizmin, ırkçı milliyetçiliğin Avrupa’yı harabeye çevirdiği günlerde hukukçular, aydınlar, sanatçılar, bilim insanları el ele verip “Nasıl yeni bir Avrupa, nasıl yeni bir uluslararası bölgesel pakt, nasıl uluslararası sözleşmeler yaparız?” diye kafa yormuşlardı. Oysaki baktığınız zaman, değişimin ve dönüşümün iki öncü gücü olduğunu görürsünüz. Bunlardan birisi hukuk, birisi de siyasettir.

İkinci Dünya Savaşı’nın külleri üzerinde binlerce aydın bilim insanı bir araya gelerek Avrupa Konseyinin hem bugünkü fikir altyapısını oluşturdular hem İkinci Dünya Savaşı’na neden olan, milyonların ölümüne neden olan faşizmin mahkûm edilmesinde etkin rol oynadılar hem de insan hakları hukukunun gelişmesine büyük katkı sundular. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de o tarihlerde gündeme geldi ve yine baktığınız zaman 1950’li yıllarda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hazırlanmasında Roma merkezdir. “Roma hukuku” hukuk okuyanların hep aklında kalmıştır ama İtalya bir Avrupa ülkesi olarak uluslararası hukukun, sözleşmelerin ve kurumların oluşmasındaki etkin gücünü sadece bununla veya sadece bugün oy vereceğiniz Uluslararası Kalkınma Hukuku Örgütünün kuruluşuyla değil, Uluslararası Ceza Mahkemesinin fikir öncülüğüyle de yaptı. Evet, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım ve halklara karşı istibdat yönetimlerinin tehditleri söz konusu olduğu zaman Uluslararası Ceza Mahkemesi fikrinin en iyi Roma’da yeşerdiği, şekillendiği biliniyor.

Peki, şunu biliyor musunuz şu güzelim ceylan derisi koltuklarda oturan milletvekillerimiz: Avrupa Konseyinin kırk altı üye ülkesinden sadece Türkiye’nin Uluslararası Ceza Mahkemesini imzalamadığını ve neden imzalamadığını biliyor musunuz?

Evet, Türkiye kırk altı ülke içinde imzalamayan bir ülke. Gariptir, Clinton zamanında bu sözleşmeye imza atan Amerika, Bush döneminde imzasını geri aldı. Amerika ne yaparsa bizim de onu yaptığımızı, hani biraz da “Küçük Amerika” söylemini sağ liberal veya kapitalist çevrelerin sıkça kullandığını dikkate aldığınız zaman nasıl bir izleme mantığı olduğunu görüyorsunuz.

Şimdi, bunun hemen akabinde Birleşmiş Milletler ikiz sözleşmesinden biraz bahsetmek istiyorum. 1966’da imzalandı. Peki, Türkiye bu sözleşmeleri imzalamak için niye otuz yıl bekledi? Avrupa Birliği süreci geldi, bir dayatma oldu, bu dayatma sonucu Türkiye bunları imzalamak zorunda kaldı.

Şimdi Uluslararası Ceza Mahkemesinin soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suç gibi suçları kovuşturma yetkisine sahip olarak tasarlanması, bunun mahkemesinin kurulması, savcılarının göreve başlaması, anlaşılıyor ki bu kürsüde gelip konuşan El Beşir hakkında tutuklama kararı vermesi, Miloseviç’i yargılaması Yugoslavya’da yaşanan suçlarda ve günümüzde Türkiye'nin hâlâ bu sözleşmeyi imzalamaması gerçekten hazin bir durumdur.

Değerli milletvekilleri, bakın, Barış Endeksi’nin barışçıl ülkeler sıralamasında en başta yer alan ülke Yeni Zelanda; olayların, şiddetin olmadığı ve yine çatışma, sokak gösterileri, askerî harcamalar gibi kriterlerin en düşük olduğu, insan haklarına saygılı, en yüksek puan toplayan ülke. Onu İzlanda, Japonya, Avusturya ve Norveç izliyor. Listenin ilk 10 sırasında da İskandinav ülkeleri yer alıyor. Peki, Türkiye'nin kaçıncı sırada yer aldığını biliyor musunuz? Söyleyeyim arkadaşlar size: 126’ncı sırada yer alıyor Türkiye! Hem de kimden sonra biliyor musunuz? 144’üncü sırada İsrail, 143’üncü sırada Rusya ve bu ülkelerin içinde şu an olayların geliştiği birkaç Kuzey Afrika ülkesinin durumu da Türkiye'den iyi gözüküyor.

Şimdi ben bunu bir kenara bırakıyorum ve şöyle bir iki noktaya hafızanızı getirip biraz tazelemek istiyorum. Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003’te Washington Post gazetesinde bir yazısı yayımlandı, hatırlayan var mıdır bilmiyorum içinizde, bugünlere ışık tutması açısından vurgu yapmakta yarar var. Bu makalede 22 devletin, rejimin sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olacağını anlatıyor ve Kuzey Afrika, Orta Doğu ülkeleri bu 22 ülke olarak geçiyor. Evet, “Büyük Orta Doğu Projesi” enteresan bir projedir. Orta Doğu’nun kontrolü, İsrail’in güvenliği, zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarını denetlemek; Avrupa Birliği, Çin, Japonya gibi bölgedeki gelişen ülkeleri uzak tutmak, rekabette önüne geçmek ve var olduğu iddia edilen İslami terörle cebelleşmek. Böyle bir proje mantığı olarak şekilleniyor. Şimdi, Condoleezza Rice’ın bahsettiği 22 devletin rejim ve haritaları değişecekse, eğer bunlar da Kuzey Afrika ve Arap ülkeleri -söz konusu- ise burada oturup herkesin biraz düşünmesi gerekiyor.

Evet, sadece bu değil, size Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 2625 sayılı Deklarasyonu’nu okumak istiyorum, hangi şartlarda self determinasyon hakkına, kendi kaderini tayin hakkına başvurulacağı hakkındadır bu. Tanımlarsak, bir ülkenin hükûmeti, toplumun tümünü temsil etmiyorsa, ülkenin yönetimi demokratik değilse, sömürgeciliğe karşı savaşlarda, özellikle şiddete ve terörizme başvuruluyorsa, bunu meşru olarak addediyor Birleşmiş Milletler Deklarasyonu. Şimdi, bu Deklarasyon karşısında değerli arkadaşlarım, size birkaç şey okuduktan sonra Türkiye dış politikasıyla bağlantısına geleceğim. Mübarek otuz yıl, Zeynel Abidin Tunus’ta yirmi üç yıl, Buteflika Cezayir’de on iki yıl, Kral Muhammed Fas’ta on iki yıl, El Beşir Sudan’da on sekiz yıl, Kral Hüseyin Abdullah elli sekiz yıl, Şeyh Halife Bin Selman Bahreyn’de kırk yıl, yine Suudi Arabistan’da krallık on yıl, Saleh Yemen’de otuz yıl… Şimdi bu size neyi anlatıyor bu gelişen olaylar; Tunus, arkasından Mısır, Yemen, Bahreyn, sonra, şimdi Libya? Bence bunu çok iyi düşünmek gerekiyor.

Derler ki Abraham Lincoln köleliği kaldırdığında, köleler özgürce ayakta durabileceklerine inanmadıkları için gidip efendilerine yeniden bağlılık sözü vermişler, geçmiş tarihlerin sayfalarında. Ancak bugün sosyal paylaşım ağlarının, İnternet’in, Facebook’un, YouTube’un, Twitter’in ve her türlü bilişimin anlık duruma getirdiği bir dünyada yaşıyoruz arkadaşlar. Bu anlık yaşam içinde Türkiye’de gerçeklik yerlerini bulacaktır.

Şimdi, ben bu dış politikada Türkiye’nin konumuna baktığım zaman, etkisiz, olayları öngöremeyen, olayları takip edemeyen, dış politikası çökmüş, Ulaştırma Bakanlığı öne çıkan ve oradaki mağdur vatandaşlarımızı Türkiye’ye taşıma çaba ve endişelerinin yer aldığı bir dış politika... Bunun temel sebepleri de vardır arkadaşlar, bunun temel sebeplerini çok uzakta aramamak lazım.

Sayın Dışişleri Bakanı 2003’ten yani AK PARTİ İktidarından bu yana Başbakanın danışmanı ve Dışişleri Bakanı; “Stratejik Derinlik Doktrini” adlı bir kitabın da yazarıdır. Şimdi, bu doktrine baktığınız zaman, komşularla sıfır sorundan bahsediliyor; hatta 100 entelektüel içinde adı “Zero Problem” namıyla geçer, soğuk savaş döneminden neo Osmanlıya geçişi anlatır. Ama tespitlerinde ilginç bir durum vardır, bu tespit noktasını sizlerle paylaşmak istiyorum, diyor ki: Türkiye Başbakanı, Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanının bölge ziyaretlerine ağırlık vermesinin nedenini Orta Doğu liderleri arasında bağlantıyı kurabilecek tek siyasi iradenin bu kişiler olmasına bağlamaktadır. Evet, Türkiye, İsrail, Suriye, Lübnan, vesair…

Şimdi, soruyorum: Kaddafi’nin durumu ortada. Mübarek gitti, Bin Ali gitti. Yemen’deki Cumhurbaşkanı “Bir daha aday olmayacağım.” diyor. Bütün bu liderler, bu hanedanlar, diktatörlükler tek tek gidiyor. Şimdi, Türkiye'nin dış politikası bu kişilerle iyi ilişki üzerine mi kurulacak? “Eğer tarih bağlarınız, kültür bağlarınız, din ortaklığınız varsa ‘Bu mazlum halkların başkaldırısında biz onlara nasıl öncülük ederiz; onları zulümden, katliamdan, diktatörlerin gazabından nasıl daha fazla koruyabiliriz’in politikasını nasıl geliştirilebiliriz” anlayışı ne zaman yeşerecek ki Türkiye o etkin ve önemli gücünü sağlayabilsin?

Evet, bu dış politikada çok enteresan bir vurgu daha: Türkiye'nin dış politikasında ritmik diplomasi. Şimdi, bu ritmik diplomasi de çok enteresan. Türkiye, Afrika Birliği, Arap Birliği, Amerikan Devletleri Örgütü gibi örgütlerde gözlemci statüsüyle yer alırken Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı’nın dönem başkanlığını üstleniyor.

Arkadaşlar, dünyanın 16’ncı büyük ekonomisinden, Kafkaslar, Balkanlar, Orta Doğu ortasında lider, önder olabilecek büyük güç potansiyelinden bahsediyoruz. Siz, Roma’da yapılan anlaşmaların bir tanesinin örneğini Türkiye’de, İstanbul’da gerçekleştirebiliyor musunuz? İstanbul’da Kuzey Afrika ülkelerini, Orta Doğu ülkelerini, Arap ülkelerini, aydınlarını, hukukçularını, insan hakları savunucularını, bilim insanlarını, akademisyenlerini, sanatçılarını yani vicdan sahibi olanları bir araya getirip İstanbul’da bu sorunun ortaklaşmasını konuşabiliyor musunuz? Buna öncülük edebiliyor musunuz? Güç budur. Siz, yeni 21’inci yüzyılın manifestosunu, bildirgesini, sosyal dayanışma ağını kurabiliyor musunuz? Bunun projesini gerçekleştirebiliyor musunuz? Kalıcı olan budur. Yine 21’inci yüzyılda gelişen değerlerin, insan hakları, hukuk, barış, demokrasi, çevre, ekoloji, değişim, dönüşüm ve yeniden yapılanma olduğu gerçeği dikkate alınınca, Türkiye kendi içinde sorunlarını çözmeden, otuz yıldır darbe anayasalarıyla idare edilirken, kendi seçim barajlarıyla seçime giderken, seçime giderken yurt dışı seçmen kütüğü dahi olmazken kendi bu hâliyle neyin örneği olacak arkadaşlar? Hangi anlamda bunları başka ülkelere “demokrasi” diye verebilecek? Bu son derece sıkıntılı bir durum arz ediyor.

Ben, burada, 1985 Birleşmiş Milletler kararlarındaki bu kurulacak hukuk kuruluşu katkı sunmayı amaçlıyor gelişmekte olan ülkelere, 159 sayılı Kararı’ndan da söz etmek istiyorum. Irkçı, antidemokratik ve totaliter devletlerin hukuka aykırı olarak bulundukları, işgal ettikleri ve sömürge olarak kullandıkları yerlerdeki halkları umutsuzluğa iterek onları teröre, şiddete başvurma zorunda bıraktıkları durumlarda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu farklı bir yaklaşım tarzı sergiliyor. Şimdi soruyorum: Evet, Türkiye bu rolünü nerede oynuyor, Birleşmiş Milletlerde mi, Avrupa Birliğinde mi, İslami örgütün dönem başkanlığını yapıyor, orada mı, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin Başkanı da AKP’li, orada mı yapıyorsunuz, nerede yapıyorsunuz? Yani bu ezilen, mazlum halkların haklı başkaldırısına hangi mekânda, hangi platformda ellerinizi uzatacaksınız? Bunu yapamayacağınızı biliyoruz. Onun için, Türkiye'nin vicdanından sosyal dayanışma forumunu gerçekleştirebilecek arayışların da sivil bir çıkışla ortaya çıkabileceğine inanıyoruz.

Bu duygularla hepinizi saygıyla selamlıyorum.

---

**Kaynak gösterme:** Hasip Kaplan (Şırnak). “Uluslararası kalkınma hukuku örgütünün kuruluşu hakkında anlaşmaya katılmamızın uygun bulunduğuna dair kanun (s.s.: 562)”. TBMM Genel Kurulu, 70. Birleşim tutanağı, 23 Şubat 2011. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2011-02-23-uluslararasi-kalkinma-hukuku-orgutunun-kurulusu-hakkinda-anlasmaya-kat (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
