# Ankara milletvekili yılmaz ateş ve 35 milletvekilinin, öğretmenlerin sorunlarının ve okullardaki yetersizliklerin araştırılarak alınması gereken önlemler, bursa milletvekili ismet büyükataman ve 32 milletvekilinin, milli eğitimdeki sorunların araştırılarak alınması gereken önlemler hakkında (10/21,94)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Hüseyin Çelik (AK Parti, Van)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 24. Birleşim
- **Tarih:** 2 Aralık 2008
- **Gündem:** ANKARA MİLLETVEKİLİ YILMAZ ATEŞ VE 35 MİLLETVEKİLİNİN, ÖĞRETMENLERİN SORUNLARININ VE OKULLARDAKİ YETERSİZLİKLERİN ARAŞTIRILARAK ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER, BURSA MİLLETVEKİLİ İSMET BÜYÜKATAMAN VE 32 MİLLETVEKİLİNİN, MİLLİ EĞİTİMDEKİ SORUNLARIN ARAŞTIRILARAK ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER HAKKINDA (10/21,94)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/huseyin-celik-23-2008-12-02-ankara-milletvekili-yilmaz-ates-ve-35-milletvekilinin-ogretmenlerin-s

> Hüseyin Çelik (AK Parti), 2 Aralık 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 24. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: ANKARA MİLLETVEKİLİ YILMAZ ATEŞ VE 35 MİLLETVEKİLİNİN, ÖĞRETMENLERİN SORUNLARININ VE OKULLARDAKİ YETERSİZLİKLERİN ARAŞTIRILARAK ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER, BURSA MİLLETVEKİLİ İSMET BÜYÜKATAMAN VE 32 MİLLETVEKİLİNİN, MİLLİ EĞİTİMDEKİ SORUNLARIN ARAŞTIRILARAK ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER HAKKINDA (10/21,94)); konuşma 2.119 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; bir grup milletvekili tarafından Meclis Genel Kurulunda bir araştırma önergesinin görüşülmesi için bir önerge verilmiş, bu önergeyle ilgili olarak Hükûmet adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bildiğiniz gibi Hükûmetimizin 2002’yle 2008 yılları arasında, iktidara geldiğimizden beri en önemli önceliği, birinci önceliği eğitim olmuştur. Tabii, bizim önceliğimiz eğitim olmakla birlikte eğitimin de önceliği öğretmenlerimizdir. Bir eğitimin sağlıklı yürütülebilmesi için, eğitimde arzulanan kalitenin sağlanabilmesi için, eğitimde arzulanan hedeflere ulaşılabilmesi için birkaç faktörün bir araya gelmesi gerekiyor. Malumunuz, okulların fiziki altyapısının olması gerekiyor, eğitim çevresi dediğimiz şeydir bu. Sonra, bu fiziki yapının bir teknolojik altyapısı, donanımı olması gerekiyor. İşin bir içerik, ruh tarafı var, bu da müfredatla belirlenir. Bir de bütün bu işlerin esas meyvesi olan, bütün bu fiziki altyapının, teknolojik altyapının, donanımın, dokümantasyonun ve öğretmenlerimizin, bütün insan kaynaklarımızın hizmet ettiği, öğrencilerimiz vardır eğitimde. Bütün amaç, onların iyi yetişmesi, hayata ve bir üst öğretim kurumuna hazırlanmalarıdır. Dolayısıyla, öğretmen, öğrenci, fiziki altyapı, teknolojik altyapı, içerik, öz bir araya gelir ve eğitimi oluşturan bütün unsurları meydana getirir. Dediğim gibi, fiziki altyapınız çok iyi olabilir, teknolojik altyapınız mükemmel olabilir, dünyanın en harika binalarını yaparsınız, içini bilgisayarlarla, bütün eğitim materyaliyle zenginleştirirsiniz, müfredatınız da çok iyi olabilir, ders kitaplarınız da çok iyi olabilir, ama eğer insan kaynağınızda bir problem varsa, işin esas kumandasında olan, öğrencileri yönlendiren, hayata hazırlayan, bir üst öğretim kurumuna hazırlayan öğretmen kitlenizde bir sıkıntı varsa orada arzulanan sonuca ulaşamazsınız.

İşte bu bilinçle ve bu gerçekten hareket ederek, İktidarımız döneminde, okullarımızda özellikle biraz önce saydığım fiziki altyapı, teknolojik altyapı ve diğer konularda birçok adımlar atılmış, birçok gelişmeler sağlanmış ve birçok reforma imza atılmıştır. Bu arada, en önemli unsur olan öğretmen kitlemiz zenginleştirilmiş, geliştirilmiş ve bugün okullarda bulunan her 3 öğretmen arkadaşımızdan 1’isi İktidarımız döneminde atanmıştır. Usta öğreticileri buna dâhil etmiyorum, usta öğreticileri dâhil ettiğimiz zaman bu oran çok çok daha yukarılara çıkar.

Tabii, zaman zaman şöyle bir eleştiriyle karşılaşıyoruz: Efendim, niçin, işte bir taraftan kadrolu öğretmen, bir taraftan sözleşmeli öğretmen, bir taraftan ücretli öğretmen, usta öğretici, bunlar niye var? Bir sefer, bir şeyin altını çizeyim değerli arkadaşlarım: Bütün iktidarlar döneminde ücretli öğretmen vardı, bütün iktidarlar döneminde usta öğretici vardı, bütün iktidarlar döneminde vekil öğretmen veya zaman zaman “yedek öğretmen” olarak tabir edilen öğretmen kitlesi vardı. Bu dönem, sadece, bu işte artı olan, farklı olan, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4/B maddesine göre atamış olduğumuz sözleşmeli öğretmenlerdir, ki sözleşmeli öğretmenler daha önce on bir aylığına atanıyorlardı ve her yıl bir ay işten çıkarılarak bir sonraki yıl tekrar işe atanmaları söz konusuydu, 4/B’nin yapısı bunu gerektiriyordu. Fakat Hükûmetimiz bir karar aldı, 4/B’ye tabi olan sözleşmeli öğretmenlerimizin de tıpkı kadrolu öğretmenler gibi on iki ay maaş almalarını sağladık ve işe başla, işten çık, bir daha başla prosedürüne gerek olmadığını tespit ettik ve şu anda sözleşmeli öğretmenlerimiz de on iki ay üzerinden maaşlarını alıyorlar. Zaman zaman, sözleşmeli öğretmenlerde eş durumu tayini yapılmıyor, şu konuda dezavantajları var, şeklinde bazı sızlanmalarla, bazı söylentilerle karşılaştık. Değerli arkadaşlarım, stajyerliği kalkmayan bir öğretmen adayı kadrolu da olsa, sözleşmeli de olsa tayin talebinde bulunamaz. 657’nin yeni uygulamalarını bilen arkadaşlarımız bunu bilirler. Kadrolu da olsa, diyelim ki eşi Ankara’da çalışıyor, kendisinin Mardin’e tayini çıktı, “Efendim, ben Mardin’e atandım ama Ankara’ya gelmek istiyorum.” diyemez, stajyerliği yani aday memurluğu kalktıktan sonra bu hakka sahiptir. Sözleşmeliler de bu hakka sahiptir. Sağlık Bakanlığındaki çakılı kadrolardan farklı olarak biz 4/B statüsündeki öğretmen arkadaşlarımızın da bu mazeret tayinlerini yapıyoruz, sağlık mazeretine tabi olanları da yapıyoruz. Öte taraftan, eğer doktora yapıyorsa, master’ı malumunuz eğitim mazereti olmaktan çıkardık, bunu da yapıyoruz ama bu, kadrolular için de geçerlidir.

Bir de şunun altını çizmek istiyorum: Dünyanın her yerinde, değerli arkadaşlarım, bir insan, “Ben parttaym çalışıyorum, kısmi zamanlı çalışmak istiyorum.” deyip müracaat edebilir veya işveren böyle bir talepte bulunabilir. Diyelim ki bir ilçede haftada üç saat bir ders varsa ve birisi de, diyelim ki bir hanımefendi, öğretmen kökenli, öğretmen yetiştiren bir yükseköğretim kurumundan mezun “Ben çocuğumu büyütüyorum, ben haftada bir gün okula gitmek istiyorum, şu dersi vermek istiyorum.” deyip bize müracaat edebilir veya ihtiyaç olması hâlinde bizim talep etmemizle böyle bir müracaat olabilir. “Efendim, niye ille de bu kadrolu değil?” şeklinde bir itirazın çok yerli yerinde bir itiraz olduğu kanaatinde değilim. Bütün gelişmiş Batı ülkelerinde, günde bir saat çalışan, iki saat çalışan, kısmi zamanlı çalışan, full-time, yani tam zamanlı çalışan insanlar vardır, bu, öğretmenler için de geçerlidir, diğer meslek grupları için de geçerlidir.

Ücretli öğretmen uygulaması, zaten dediğim gibi, cumhuriyetin başından bugüne kadar başvurulan bir uygulamadır. Arkadaşlarımız, aslında eğitimle ilgili olanlar, eğitimi bilenler bunu da çok iyi bilirler.

Değerli arkadaşlarım, bildiğiniz gibi, bizden önce öğretmenevleri -ki öğretmenlerimizin özellikle gittikleri her yerde sıcak bir yuva olarak bulabildikleri öğretmenevleri- özelleştirme kapsamına alınmıştı. Biz, orduevlerini özelleştirmediğimiz gibi, polisevlerini özelleştirmediğimiz gibi, özelleştirilmesinin doğru olmadığına inandığımız gibi, öğretmenevlerinin de özelleştirilmesi doğru değildir dedik ve öğretmenevlerini de özelleştirme kapsamından çıkardık ve şu anda Hükûmetimiz döneminde 130 kadar yeni öğretmenevini öğretmenevi zincirimize ilave ettik ve Türkiye’nin birçok yerinde de öğretmenevleri açmaya, öğretmenevleri inşa etmeye veya hazır binaları kamulaştırarak öğretmenevleri olarak öğretmenlerimizin hizmetine, emrine, değerli arkadaşlarım, sunmaya devam ediyoruz.

Tabii, öğretmen arkadaşlarımızın ücretleriyle ilgili olarak yine geçen hafta bir değerli milletvekilimiz burada gündem dışı bir konuşma yaptı. Orada da “Öğretmen sefalet ücreti alıyor.”, “Öğretmen açtır.” şeklinde bazı ifadeler geçti. Ben, yine bu ifadelere karşılık olarak bazı cevaplar vermiştim, onları tekrar huzurunuzda sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, tabii, resmî rakamlarla konuşmamız lazım. 2002 yılında 9’un 1’inden göreve başlayan bir öğretmen adayının, yani mesleğe henüz başlayan bir öğretmen adayının almış olduğu maaş 470 YTL idi. Peki, bugün nedir bu arkadaşımızın aldığı ücret, yani çıplak maaş, ek ders ücreti hariç aldığı maaş? 1.196 YTL’dir, yaklaşık 1.200 YTL’dir. Peki, nedir buradaki artış? Bu artış, değerli arkadaşlar, ek ders ücreti dâhil edildiği zaman yüzde 145’tir. Çünkü, öğretmenlerin ek ders ücretleri 3 küsur YTL idi, biz 5 küsur YTL’ye çıkardık, bir anda yüzde 47’lik bir artış yaptık ve şu anda öğretmen ek ders ücretleri, değerli arkadaşlarım, 5,9 YTL’dir. Bir öğretmen arkadaşımız 165 YTL alırken -bugün eğer tam altmış saat üzerinden ek ders ücreti alıyorsa- bugün 360 YTL ek ders ücreti alıyor ve yüzde 118’dir buradaki artış, rakamsal artış yüzde 118’dir. Tekrar altını çiziyorum: Ek ders ücreti dâhil, 2002’de -9’un 1’inden maaş alan bir öğretmen arkadaşımızın aldığı maaşı esas alıyoruz- 9’un 1’inden maaş alan bir öğretmen adayı 470 YTL alıyordu, şu anda 1.200 YTL alıyor. Ek ders ücretiyle birlikte bu artış yüzde 145’tir. TÜFE’deki artış 2002 ile 2008 arasında yüzde 72,55’tir değerli arkadaşlarım. Bunu düştüğünüz zaman, yani enflasyondan arındırdığınız zaman, öğretmen maaşlarında yapılan reel artış, refah payı artışı yüzde 72,45’tir değerli arkadaşlar.

Şimdi, peki, bu para çok mudur? Bu para öğretmenler için yeterli midir? Kimseye muhtaç olmadan bu para öğretmenler için yeterli midir diye sorarsanız, bu paranın öğretmenler için yeterli olmadığını ben de biliyorum, siz de biliyorsunuz, herkes biliyor. Keşke -geçen yine burada huzurunuzda ifade etmiştim- imkânlarımız çok daha iyi olsaydı, millî gelirimiz çok daha yüksek olsaydı, biz, öğretmenlerimize bugün verdiğimizin üç katı daha fazla ücret ödeyebilseydik.

Yine, değerli arkadaşlarım, ben, ders ücretleriyle ilgili olarak da bir açıklamayı tekrarlamak istiyorum. Ben Hükûmetimize bir tasarı taslağı gönderdim. Öğretmen ek ders ücretlerinin net 9,8 YTL olmasını isteyen bir talepti bu. Fakat, maliye, hazine konuyla ilgili gerekli incelemeleri yaptılar, bütçe imkânlarını önümüze getirdiler, neticede, bizim dediğimiz oranda gerçekleşmedi. Biz 9,8 YTL istemiştik, bugün 6 civarındadır, 5,9 YTL olmuştur. Bazı arkadaşlarımız, gerek muhalefet milletvekillerimiz gerek bazı eğitim sendikaları “Efendim, Sayın Bakan bizi kandırdı.” dediler. Şimdi, ben de kendilerine haklı olarak şunu söyledim, dedim ki: Sendikalarınız, işçi veya memur sendikaları işverenin karşısına geçip de bir ücret istiyor, diyelim ki 300 istiyor, ama yapılan müzakereler sonucunda 180’de anlaşıyorlar, o sendikalar sizi kandırmış mı oluyor? Ben öğretmen arkadaşım adına, mesai arkadaşlarım adına, birlikte çalıştığım insanlar adına her zaman maliyeden, her zaman devletimden daha fazlasını isterim, bu benim görevimdir, onların sendikalığını yapmak -tabii ki ben bir sivil toplum örgütü anlamında söylemiyorum- onların haklarını savunmak, daha insanca yaşayabilecekleri, merde namerde muhtaç olmadan yaşayabilecekleri bir ücret talebinde bulunmak, benim, Millî Eğitim Bakanı olarak görevimdir, ben bu görevimi yaptım. Ama dediğim gibi, gerçekleşen 5,9 YTL’dir şu anda ve maaşlarıyla birlikte yapılan artış da budur arkadaşlar, resmî rakamlar ortadadır ve kimin itirazı varsa bunları inceleyebilir.

Şimdi, bütün bunlardan sonra bir şey daha söyleyeyim. Hatırlıyorsanız Dünya Bankası Türkiye Direktörü bir açıklama yaptı, dedi ki: “OECD ülkeleri içerisinde öğretmene gayrisafi millî hasıladan pay verme açısından en yüksek ücreti Türkiye veriyor.” Bana sordular gazeteciler. Ben de dedim ki: “Dünya Bankası Direktörünün söylediği doğrudur. Fakat bizim öğretmenlerimizin maaşını azaltmak gibi, onların kazanılmış haklarını geriye götürmek gibi bir tavrımız olamaz. Olsa olsa biz öğretmenlerimize daha fazla nereden, nasıl kaynak temin edebiliriz, ek olarak onlara nasıl başka ücretler temin edebiliriz, biz bunun peşindeyiz ve bunun çabası içerisindeyiz.” dedik değerli arkadaşlarım.

Şimdi bir şey daha: Bakın, öğretmen arkadaşlarımızın, biliyorsunuz her eğitim-öğretim yılının başında “eğitim-öğretime hazırlık ödeneği” adı altında kendilerine ödenen bir para var. Biz iktidara geldiğimiz zaman bu 175 YTL idi. Peki, bu, 2009 yılında kaç YTL olmuştur? 515 YTL olmuştur. Artış oranı yüzde kaçtır? Yaklaşık yüzde 200’dür. Bakın, 175 YTL’den 515 YTL’ye çıkmıştır. Tekrar altını çizmek istiyorum arkadaşlar: Bu fazla mı? Elbette fazla değildir. Kamu çalışanlarının geneli için söylüyorum: Belli meslek gruplarını eğer çıkarırsanız, Avrupa ülkeleriyle, Avrupa Birliği ülkeleriyle, kalkınmış dünya ülkeleriyle mukayese ettiğiniz zaman bizim ülkemizde kamu çalışanlarının maaşları tatmin edecek düzeyde değildir. Bu Karayollarındaki mühendis için de böyledir, DSİ’de çalışan mühendis için de böyledir, pratisyen hekim için de böyledir, ziraat teknisyeni için de böyledir, öğretmenlerimiz için de böyledir.

Bir hükûmetin başarısı veya başarısızlığı bir şeyi nereden alıp nereye götürdüğüyle ölçülür. Netice itibarıyla eğer biz reel olarak öğretmenleri enflasyona ezdirseydik, öğretmenler enflasyonun altında bir ücret artışına tabi tutulsalardı, onlara bu reva görülseydi, muhalefetin de, öğretmen arkadaşlarımızın da, bütün kamuoyunun da bu manada bize bühtan etmeye, sitem etmeye, bizi eleştirmeye hakları vardı. Ancak -altını çiziyorum- başlanan nokta ile gelinen nokta arasında ciddi mesafeler kat edilmiştir. Ancak, burada, istediğimiz, arzuladığımız ücretlere ulaştığımızı hiçbir zaman iddia etmedik, bugün de böyle bir iddiam yok.

Bir başka şey değerli arkadaşlar, biz öğretmenliği kariyer meslek hâline getirelim dedik ki, öğretmenliğin olması gereken budur. Saygı duyuyorum, muhalefet o zaman da karşı çıktı, dedi ki: “Ne demek şimdi efendim, öğretmen, uzman öğretmen, başöğretmen? Bu, öğretmenler arasında bir ikilik yaratacak.” Biz de dedik ki: “Bakın, üniversitelerde yardımcı doçent var, doçent var, profesör var, hiç böyle bir ikilik söz konusu değil. Öğrenciler ders alırken de ‘Bu derse yardımcı doçent giriyor, ben bu derse girmek istemiyorum.’ falan da demiyorlar.” Ve arkadaşlarımızın kendi alanlarındaki yayınları takip etmeleri, kendilerini yenilemeleri, değişen şartlara ve zamana göre öğrencilerine daha fazla faydalı olabilmeleri için de onları araştırmaya, okumaya ve kendilerini yenilemeye sevk eden bir sistemdi bu. Ama ana muhalefet partisi, biliyorsunuz, bunu da Anayasa Mahkemesine götürdü ve bununla ilgili de bir iptal kararı çıktı. Ama kazanılmış olan haklar şu anda devam ediyor, 100 bine yakın arkadaşımız “uzman” ve “başöğretmen” kadrolarındadırlar ve onların özlük haklarında diğer arkadaşlarına göre yüzde 20-25’lik bir artış sağlanmıştır. Bu da bence son derece önemli bir şeydir.

Bu arada, öğretmenlerimizin atamalarında şöyle bir sekiz dokuz yıl öncesini, yedi yıl öncesini hatırlamaya çalışalım arkadaşlar: Öğretmenliğe müracaatlar bir çileydi, kuyruklar oluşurdu. Bir kere, form almak için kuyruğa girerdiniz, formu alırdınız, bankaya para yatırmanız gerekiyordu, bankada bir kuyruk meydana gelirdi, o makbuzları alıp içeriye verirdiniz. Bin bir türlü evrak istenirdi ve öğretmenlik mesleğine, öğretmenliğin şerefine, şanına yakışmayan görüntülerle karşılaşırdık.

Bakın, yakın zaman önce, biz, 13 bin öğretmenin atamasını yaptık arkadaşlar, elektronik ortamda üç buçuk dakikada tayin ettik, arkadaşlarımızın atamasını yaptık.

Efendim, “Sabıkasızlık belgesi getir.” yok. “İkametgâh ilmühaberi, nüfus cüzdanı sureti getir.” de yok. Bütün bu evraklar, ilgili kurumlardan yine elektronik sistem üzerinden alınmaktadır. Adalet Bakanlığının sistemine girerek, oradan, kişinin sabıkası var mı yok mu, bunu tespit etmek pekâlâ kolaydır bugünkü şartlarda ve bu da yapılmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, bütün il içi atamalar, il dışı atamalar, açıktan atamalar, efendim, naklen atamalar, ilk atamalar, bütün atama sistemi elektronik ortamda yapılmaktadır ve puan üstünlüğü esasına göre yapılmaktadır. Bugüne kadar bir öğretmen adayından şunu duyduğunuz mu: Arkadaşımın puanı 74’tü onu atadılar, benim 75’ti beni atamadılar. Böyle bir şeyi kimse söyleyemez, çünkü yoktur. Şöyle olabilir: Her branş kendi içinde yarıştığı için diyelim ki beden eğitimcilerin gelip kaldıkları puan 55 olabilir, ama biyoloji 90’da kalabilir. Her branş kendi içerisinde yarışıyor. Burada bir farklılık söz konusudur. Kaynağınıza göre, müracaat eden insan sayısı ve sizin yapacağınız atama sayısına göre bu değişebilir. Ama kesinlikle aynı kategorideki ve branştaki öğretmenler arasında en ufak bir torpil ve haksızlık söz konusu değildir. Bu, son derece adil bir sisteme bağlanmıştır ve mesai kavramı haftada yedi gün ve günde yirmi dört saate çıkmıştır değerli arkadaşlarım. Okulda, efendim, kendi evinde veya herhangi bir bilgisayar bulunan bir yerde öğretmen arkadaşımız tayiniyle ilgili olarak sisteme girer ve gerekli atamayı yapar. Artık Millî Eğitim Bakanlığının koridorları çarşamba pazarı görüntüsü sergilemiyor. Bu manada öğretmenlerimizin, öğretmenlik mesleğinin şanına, şerefine yakışır bir atama sistemi getirilmiştir, tayin-terfi sistemi getirilmiştir. Bunu da özellikle huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.

Bir de, biz, zorunlu atama bölgesini, değerli arkadaşlar, ilçe bazına indirdik.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Hüseyin Çelik (AK Parti, Van). “Ankara milletvekili yılmaz ateş ve 35 milletvekilinin, öğretmenlerin sorunlarının ve okullardaki yetersizliklerin araştırılarak alınması gereken önlemler, bursa milletvekili ismet büyükataman ve 32 milletvekilinin, milli eğitimdeki sorunların araştırılarak alınması gereken önlemler hakkında (10/21,94)”. TBMM Genel Kurulu, 24. Birleşim tutanağı, 2 Aralık 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/huseyin-celik-23-2008-12-02-ankara-milletvekili-yilmaz-ates-ve-35-milletvekilinin-ogretmenlerin-s (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
