# Kanun teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işler

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 28. Dönem)
- **Konuşmacı:** Lütfü Türkkan (İYİ Parti, Kocaeli)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 13. Birleşim
- **Tarih:** 4 Kasım 2026
- **Gündem:** KANUN TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER
- **Tutanak (TBMM):** https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=149570
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/lutfu-turkkan-2026-11-04-kanun-teklifleri-ile-komisyonlardan-gelen-diger-isler

> Lütfü Türkkan (İYİ Parti), 4 Kasım 2026 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 13. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: KANUN TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER); konuşma 1.243 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

İYİ PARTİ GRUBU ADINA LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı arasında imzalanan Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşması üzerine İYİ Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Bugün burada sadece 3 ülke arasında imzalanmış bir savunma anlaşmasını görüşmeyeceğiz. Türkiye'nin millî güvenliğini, dış politikadaki tercihlerini, askerî yükümlülüklerini ve gelecekte karşılaşabileceği savaş risklerini de ilgilendiren son derece önemli bir kararın eşiğindeyiz şimdi.

En başta şunu ifade etmek istiyorum: İYİ Parti olarak Pakistan'la da Suudi Arabistan'la da dostane ilişkilerin gelişmesine asla karşı değiliz. Savunma sanayisinde iş birliğine, ortak askerî eğitimlere, istihbarat paylaşımına da kategorik olarak karşı değiliz. Ancak dostluk başka şeydir, Türkiye'nin geleceğini belirsiz askerî yükümlülüklerin altına sokmak bambaşka bir şeydir. Bizim itirazımız iş birliğine değil, Türkiye'nin millî çıkarlarını yeterince güvence altına almayan, hukuki ve askerî sonuçları açıkça tanımlanmamış bu anlaşmanın mevcut hâlinedir.

Önce anlaşmanın en önemli maddesine bakalım. 2'nci madde ne diyor? "Taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırı bütün taraflara yapılmış sayılacak." Peki, bunun anlamı nedir? Yarın Suudi Arabistan'ın Yemen'deki Husilerle yaşadığı çatışma yeniden büyürse ne olacak? Kızıldeniz'de Suudi Arabistan'a yönelik bir saldırı gerçekleşirse Türkiye hangi yükümlülüklerle karşılaşacak? Pakistan'ın Hindistan'la yaşadığı tarihî ihtilaflardan kaynaklanan bir askerî çatışmada Türkiye'nin pozisyonu ne olacak? Anlaşma bu sorulara yeterince cevap vermekten maalesef âciz.

Dahası, saldırının bir devlet tarafından mı, yoksa devlet dışı silahlı bir örgüt tarafından mı gerçekleştirilmiş olması gerektiği de açıkça belirtilmemiş bu anlaşmada; bizim için asıl mesele bu. Türk askerinin ne zaman, nerede, hangi şartlarda görev yapacağına, başka ülkelerin yaşadığı krizler üzerinden karar verilmesine izin veremeyiz. Türkiye'nin güvenliği başka ülkelerin bölgesel rekabetlerinin sonucu hâline getirilemez.

Askerî yardım yükümlülüğünün de kapsamı yeterince açık değil bu anlaşmada. İşte bizim tam itirazımız da bu belirsizliğedir.

Sayın milletvekilleri, bu anlaşmanın bir başka önemli sorunu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesine gösterilen yaklaşımdır. Anlaşma 7 Ağustos 2026'da imzalanmış, 21 Ekimde Meclise sunulmuş ancak -muhalefet şerhimizde de belirttik biz bunu- daha önce Meclis onayı alınmadan, 31 Ağustosta İstanbul'da ilk komite toplantısı, 5 Ekimde de Riyad'da 2'nci toplantının yapıldığı belirtiliyor. Riyad'da sekretarya kurulmuş, ilk genel sekreterin atandığı ifade ediliyor. Şimdi, iktidara ve Sayın Komisyon Başkanımıza soruyorum buradan: Bu anlaşma henüz Meclisten geçmemişken hangi hukuki yetkiye dayanarak anlaşmanın öngördüğü kurumları işletmeye başladınız? Anlaşmanın 16'ncı maddesinde yürürlüğe giriş şartı açıkça düzenlenmişken bu faaliyetlerinin hukuki niteliği nedir? Bunlar yalnızca hazırlık toplantıları mıdır, yoksa bağlayıcı kararlar da alınmış mıdır? Hazırlık faaliyetleri ile hukuken bağlayıcı işlemleri birbirinden ayırmak zorundasınız. Anayasa’nın 90'ıncı maddesi uyarınca Meclisin uygun bulma yetkisini bir formalite olarak göremezsiniz. Türkiye Büyük Millet Meclisi yürütmenin aldığı kararları sonradan tasdik etmekle görevli bir noter makamı değildir. Bu Meclis millet adına egemenlik yetkisini kullanan, Türkiye Cumhuriyeti'nin en yüksek demokratik temsilî makamıdır. Millî güvenliğimizi ilgilendiren antlaşmalar önce burada tartışılmalı, yükümlülükler açıklanmalı, ondan sonra yürürlüğe konulmalıdır.

Şimdi, anlaşmanın adına geçmek istiyorum arkadaşlar: Mekke Anlaşması. Mekke bütün Müslümanlar için mukaddes bir şehirdir. Mekke'nin kutsiyetini tartışmak hiç kimsenin de haddine değildir. Ancak tarihte mukaddes şehirlerin isimlerinin siyasi ve askerî projelerle meşruiyet kazandırmak amacıyla kullanıldığı birçok örnek vardır, üstelik bunun en acı örneklerinden birini bizzat Osmanlı Devleti yaşamıştır.

Sayın Grup Başkan Vekili, tarih 1916, Birinci Dünya Savaşı devam ediyor; Osmanlı Devleti Çanakkale'den Kafkasya'ya, Irak'tan Filistin'e birçok cephede var olma mücadelesi veriyor. Tam bu sırada, Hicaz'da Mekke Emiri Şerif Hüseyin Osmanlı Devleti'ne karşı isyan hazırlıklarını başlatıyor. 1915 yılında İngilizlerin Mısırlı Yüksek Komiseri var, Henry McMahon; onunla yürütülen yazışmalar sonucunda İngiltere'nin de desteğini alıyor Şerif Hüseyin ve Haziran 1916'da Osmanlı Devleti'ne karşı Arap isyanını başlatıyor. 10 Haziranda Mekke'de isyan ilan ediliyor, İngiltere de bu isyana silah, para ve askerî destek veriyor. İsyan lideri Şerif Hüseyin yalnızca siyasi bağımsızlık peşinde de değil o zaman, Osmanlı halifesinin dinî otoritesine alternatif oluşturabilecek bir konum elde etmeye çalışıyor.

Burada dikkat çekici olan nedir biliyor musunuz? İngilizler Osmanlı Devleti'ne karşı yürüttükleri mücadelede Mekke'nin İslam dinindeki itibarını ortaya koyup ondan yararlanmaya çalışıyorlar yani bir tarafta Osmanlı ordusu İngilizlerle savaşırken, diğer taraftan İngilizler Mekke merkezli bir isyanı destekliyorlar. Sonuç ne oluyor? Hicaz demir yolu saldırıya uğruyor, Osmanlı ordusunun ikmal hatları kesiliyor, ahfadı olmaktan büyük onur duyduğum Medine müdafisi Fahreddin Türkkan Paşa ve askerleri ağır şartlar altında direnişlerini sürdürüyorlar. Osmanlı Devleti savaşın en zor günlerinde kendi topraklarında yeni bir cepheyle karşı karşıya kalıyor ve savaşın sonunda İngiltere ile Fransa bölgeyi kendi talepleri doğrultusunda şekillendiriyorlar.

Nerede başlıyor isyan? Mekke'de. Osmanlı ne oldu? Dağıldı, o toprakları kaybetti.

Burada tarihî bir gerçeğin altını çizmek istiyorum, 1916'daki isyanı başlatan Şerif Hüseyin bugünkü Suudi Arabistan'ı yöneten kraliyet ailesinin hanedan mensubu değildir, o Haşimi hanedanındadır. Dolayısıyla, tarihî sorumluluğu doğru kişilere de yüklemek gerek ancak çıkaracağımız ders hiç değişmiyor. Kutsal bir şehrin adını taşımak hiçbir siyasi projenin doğruluğunun veya millî çıkarlarımıza uygunluğunun teminatı değildir. Bu tarihî örneği yalnızca biz hatırlamıyoruz; bakın, Malezya'daki PAS partisinin Genel Başkanı Abdul Hadi Awang da Eylül 2026'da bir yazı yayınlanmış, makale yayınlamış, Mekke'nin geçmişte Osmanlı hilafetine karşı başlatılan Arap isyanında nasıl kullanıldığını anlatmış -buradaki örneğindeki gibi- ve bugün de Mekke'nin kutsiyetinin siyasi amaçlara alet edilmemesi gerektiğini savunuyor Malezya'daki partinin Genel Başkanı.

Ben buradan iktidar soruyorum: Bir anlaşmanın adına Mekke yazdığınızda o anlaşmanın Türkiye'nin millî çıkarlarına uygun olduğu kendiliğinden mi kabul edilecek yani Mekke olunca her şey bitti mi? Bu anlaşmaların adına değil biz maddelerine bakarız, Türkiye'ye yüklediği sorumluluklara bakarız. Kutsal şehirlerin adını siyasi kararlarınızın sorgulanmasını engelleyen bir kalkan olarak kullanamazsınız. Mekke'nin kutsiyeti bütün Müslümanların ortak değeridir, Türkiye'nin millî güvenliği ise Türkiye Cumhuriyeti devletinin sorumluluğundadır. Bu iki kavramı da birbirine karıştırmamanız gerekiyor.

Bir başka önemli konu var, anlaşmanın terörle mücadeleye ilişkin 5'inci maddesi. "Taraflar terörizmle mücadelede ortak hareket edecekler." diyor, çok güzel. Peki, hangi terör örgütüne karşı? Türkiye'nin PKK/YPG konusundaki hassasiyetleri ile Suudi Arabistan'ın öncelikleri aynı mı, merak ediyorum Sayın Başkan. Arkasından, Türkiye'nin FETÖ konusundaki değerlendirmeleri diğer iki ülke arasında aynı şekilde paylaşılıyor mu? Suudi Arabistan'ın Müslüman Kardeşler hareketine yaklaşımı ile Türkiye'nin yaklaşımı aynı mı? Olmadığını siz de biliyorsunuz. O hâlde ortak bir terör tanımı ve tehdit değerlendirmesi olmadan nasıl operasyonel bir iş birliği yapacaksınız? Hangi istihbaratı hangi amaçla paylaşacaksınız? Türk istihbaratının yıllar içinde büyük emekler vererek oluşturduğu birikimi hangi güvenceyle koruyacaksınız? Bunların cevapları anlaşmada yeterince açık değildir. Biz Türkiye'nin terörle mücadelesinin başka ülkelerin siyasi önceliklerine göre şekillenmesini kabul etmiyoruz.

Türkiye aynı zamanda NATO ülkesi. Biz yetmiş yılı aşkın süredir NATO'nun kolektif savunma sisteminin içerisindeyiz. Bu anlaşma mevcut NATO yükümlülüklerimizi ortadan kaldırmıyor ancak yeni bir güvenlik mekanizması oluşturur. İstihbarat paylaşımı var, askerî konuşlanma var, lojistik destek var, savunma teknolojilerinin paylaşımı var. Peki, bu mekanizmanın NATO'yla koordinasyonu nasıl sağlanacak? NATO kapsamında edinilen gizli bilgilerin korunması nasıl güvence altına alınacak? Savunma sanayisinde üçüncü ülkelerden alınan teknolojilerin paylaşımından doğabilecek hukuki sorunları nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz? Türkiye'nin savunma sanayisi kazanımları üzerinden başka ülkelerin dolaylı hak iddiaları doğabilecek mi? Bütün bu soruların açık cevaplar hiç yok bu anlaşmada.

Üstelik anlaşmanın 8'inci maddesine göre kurulacak komitenin sekreteryası da Suudi Arabistan'da olacak.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) - İlk genel sekreter Pakistan vatandaşı olacakmış. Bunun Türkiye açısından doğuracağı kurumsal ve siyasi sonuçlar da yeterince tartışılmış değil. Biz Türkiye'nin güvenliğini güçlendirecek her türlü iş birliğine varız ancak Türkiye'yi başka ülkelerin güvenlik politikalarına bağımlı hâle getirecek düzenlemelere karşıyız.

Anlaşmanın 16'ncı maddesinde "Anlaşma süresiz olarak yürürlükte kalacak." deniliyor. Ne kadar ucube bir madde bu. Taraflar on yıl boyunca olağan çekilme mekanizmasını da kullanmayacaklar, on yıl boyunca. Düşünün, Orta Doğu'da on yıl içinde kaç tane savaş olabilir, kaç hükûmet değişebilir, kaç ittifak kurulup dağılabilir, Pakistan ile Hindistan arasındaki bu ilişki hangi noktaya gelebilir, Suudi Arabistan'ın bölgesel politikaları nasıl değişir, Türkiye'nin öncelikleri nasıl değişecek, nasıl şekillenecek? Bütün bunlar belirsizken Türkiye neden on yıl boyunca bu anlaşmadan doğal yolla çekilmeyeceği bir yükümlülük altına giriyor?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) - Müsaade eder misiniz?

---

**Kaynak gösterme:** Lütfü Türkkan (İYİ Parti, Kocaeli). “Kanun teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işler”. TBMM Genel Kurulu, 13. Birleşim tutanağı, 4 Kasım 2026. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/lutfu-turkkan-2026-11-04-kanun-teklifleri-ile-komisyonlardan-gelen-diger-isler (erişim: 4 Kasım 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=149570

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
