# 12 eylül mağduru memurların anayasa mahkemesinin vermiş olduğu son durumları hakkında

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** M. Nuri Yaman (Barış ve Demokrasi Partisi, Muş)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 14. Birleşim
- **Tarih:** 3 Kasım 2010
- **Gündem:** 12 EYLÜL MAĞDURU MEMURLARIN ANAYASA MAHKEMESİNİN VERMİŞ OLDUĞU SON DURUMLARI HAKKINDA
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/m-nuri-yaman-23-2010-11-03-12-eylul-magduru-memurlarin-anayasa-mahkemesinin-vermis-oldugu-son-dur

> M. Nuri Yaman (Barış ve Demokrasi Partisi), 3 Kasım 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 14. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 12 EYLÜL MAĞDURU MEMURLARIN ANAYASA MAHKEMESİNİN VERMİŞ OLDUĞU SON DURUMLARI HAKKINDA); konuşma 1.861 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

BDP GRUBU ADINA M. NURİ YAMAN (Muş) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 541 sıra sayılı Nükleer Enerjinin Barışçıl Amaçlarla Kullanımına Dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında İşbirliği Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde konuşma yapmak üzere Barış ve Demokrasi Partisi adına söz almış bulunmaktayım. Bu nedenle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle belirtmeliyim ki, bütün haklı eleştirilere rağmen Hükûmetin Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santral anlaşmasını âdeta yangından mal kaçırır gibi çıkartması, bu Meclisteki bütün grupları ve dolayısıyla bizi de çok üzmüştür. Akkuyu Nükleer Santrali’yle ilgili anlaşma 16 Temmuz 2010 tarihinde bu yüce Mecliste kabul edilmiş ve 20 Temmuzda da Sayın Cumhurbaşkanınca onaylanarak yürürlüğe girmiştir. O tarihten yaklaşık yirmi gün önce Akkuyu Nükleer Santrali’yle ilgili olarak Barış ve Demokrasi Partisi adına vermiş olduğumuz önerge ise bütün önergeler gibi yine AKP’nin oy çokluğuyla reddedilmiştir.

İzin verirseniz, öncelikle nükleer santrallerin sakıncaları ve Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santralle ilgili görüşlerimizi, daha önce paylaştığımız gibi yine kayıtlara geçmek amacıyla bir kez daha sizlerle paylaşmak isterim, çünkü Rusya Federasyonu’yla yapılan hem Akkuyu Nükleer Santral Anlaşması hem Nükleer Enerjinin Barışçıl Amaçlarla Kullanımını Öngören Anlaşma hem de Nükleer Kazalara İlişkin Anlaşma’nın aynı çerçeve içerisinde değerlendirilmesi ve incelenmesi gerektiğine inanıyoruz.

Bilindiği üzere söz konusu santralin inşaatı 1976’dan beri sürekli olarak gündeme gelmiş ancak çevre örgütlerinin sürekli ve kararlı direnişleriyle ertelenip bugünlere kadar geldi. Nükleer santrallerde atom çekirdekleri parçalanarak enerji sağlanıyor. Atomun çıkardığı ısı enerjisi yüksektir ama çıkardığı radyasyon ancak özel binalarda veya kurşun mezarlarda saklanır ve uzun yıllar radyasyon yaymaya devam ederler. Nükleer santrallerden oluşabilecek radyoaktif etkiler iki farklı yolla çevreye ve tabii ki insan sağlığına ve bütün canlılara ulaşmak üzeredir. Birinci yol, bacalardan çıkan emisyonların atmosferde taşınımıyla yer yüzeyine ve yer yüzeyindeki canlılara ulaşması, ikinci yol da santralden çıkan sıvı veya katı atıkların nehirler, göller veya denizlere ulaşmasıyla bu ortamlarda yaşayan canlıların ve yer altı sularının bu atıklarla etkilenmesi yoludur. Yani yeryüzündeki yaşayan insanların ve hayvanların, doğal yaşamın sirkülasyonu nedeniyle her iki yol ile nükleer santrallerde oluşabilecek radyoaktiviteden etkilenmemesi mümkün değildir. Dolayısıyla santrallerdeki ufak bir sızıntı milyonlarca canlının radyasyona maruz kalmasına sebep olmaktadır. Örneğin, 1986 yılında Rusya’da Çernobil Nükleer Santrali’ndeki sızıntıdan dolayı 3 milyon insan radyasyona maruz kalmış ve olumsuz etkileri Karadeniz kıyılarımıza kadar ulaşmıştır.

Ayrıca, bu santrallerin kurulması diğer santrallerden daha pahalıdır. Üstelik otuz kırk yıl içinde yeniden sökülmesi ve demonte edilmeleri de bir zorunluluktur. Oysa diğer tüm santraller sürdürülebilir enerji sağlarlar ve kurulmasından sonra düzenli bakımları sürekli kullanılmalarını sağlar hâle getirir. Üstelik nükleer santrallerin atıklarını yok edecek bir teknoloji de bugüne değin dünyada henüz keşfedilmiş değildir. Nükleer santraller hem çalışmaları sırasında hem de sökülmelerinden sonra yüzlerce yıl boyunca çevreleri için zararlı ve tehlikelidirler.

Gelişmiş ülkeler bile nükleer santral kazalarını önleyememektedirler ve bırakınız Çernobil kazasını, 2000’li yılların eşiğinde bile ABD ve Japonya dâhil pek çok ülkede önemli nükleer santraller kazalara neden olmuşlardır.

Bunların yanında, santrallerin deprem riski taşımayan bir alanda inşa edilmesi zorunlu olmaktadır. Bilindiği üzere Türkiye, deprem kuşağı üzerinde bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, Akkuyu’yu depremsellik açısından inceleyen yeni bir rapor bulunmamaktadır. Saha lisansı çeyrek asır önce verilmiştir. Türkiye deprem haritası ise yirmi dört yılda değişiklik göstermemiştir. Daha da ilginç olanı Akkuyu’da kurulması planlanan santralin 25 kilometre açığından Ecemiş fayı geçmektedir. Yer bilimciler bu fay hattının Akkuyu bölgesine doğru ilerlediğini bildirmektedirler. Son yıllarda Akdeniz’deki deprem hareketliliğini de bu faya bağlayanlar çoğunluktadır. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizde nükleer santraller konusunda ısrar, kaygıları artırıcı nitelikte, gün geçtikçe tereddütler yaşanmaktadır.

Yine, söz konusu bölge Türkiye'nin önemli bir turizm alanıdır. Mersin’in Silifke ilçesinden Antalya’nın Gazipaşa ilçesine kadar olan kıyı şeridi bu yatırımdan olumsuz bir biçimde etkilenecek, yöre insanlarının en önemli geçim kaynağı bir bakıma ellerinden alınmış olunacaktır. Bölge turizminin sekteye uğramasının yanında, yine tarım ve hayvancılık sektöründe de tam bir yıkım yaşanacak ve nihayetinde söz konusu yatırım, yörenin insansızlaştırılmasına neden olacaktır.

Ancak üzüntüyle ifade etmeliyim ki kamuoyunun ve ilgili meslek kuruluşlarının taşıdığı bu endişeler hiçbir şekilde dikkate alınmamıştır. Akkuyu Nükleer Santrali Anlaşması, bu ülkede yaşayan insanların gözünün içine baka baka ve âdeta dalga geçercesine kabul edilmiştir.

AKP Hükûmeti, Türkiye'yi enerji alanında daha da bağımlı bir hâle getirecek, teknoloji merkezi olmak bir yana teknolojik hükümranlık altına girmeyi kabul ettiği bir anlaşmayı Meclisten geçirerek, Rusya Federasyonu’nun Türkiye'de bir nükleer santral sahibi olmasını bu yolla sağlamış olmaktadır.

Başta Türkiye Elektrik Mühendisleri Odası olmak üzere, konunun uzmanları gerekli bütün uyarıları yapmasına rağmen, Hükûmet bu uyarılara kulaklarını tamamen kapatmış durumdadır.

Ancak şu husus da açıkça bilinmelidir ki nükleer santrallerin yukarıda ifade etmiş olduğumuz zararları bir yana, bu anlaşmayla Türkiye nükleer santral sahibi bile olamayacak konumdadır. Nükleer teknolojinin Türkiye'ye getirilmesi bu anlaşmayla ve bu ihaleyle söz konusu değildir, çünkü hepimiz bilmekteyiz ki yapılan iş Rusya’dan hat çekip Türkiye’ye elektrik satılmasıyla aynı anlama gelmektedir. Tek farklılık Rusya’ya bedava arazi verilmesi ve satacağı elektriğe de alım garantisinin verilmiş olmasıdır.

Rusya, Türkiye’den bedavaya verilen arazi üzerinde on beş yıl boyunca yüksek fiyatlı satış garantisiyle nükleer santral sahibi yapılmak istenmektedir. Yani, yapılan bu anlaşmanın Hükûmetin sözde dile getirdiği gibi Türkiye açısından ekonomik anlamda da hiçbir yararı bulunmamaktadır. Tersine, milyonlarca dolarla ifade edilebilecek bir kamu zararının ileride oluşturulacağı muhakkaktır. Üstelik herhangi bir ekonomik yararı olsa bile Çernobil faciasının etkileri hâlâ hafızamızda tazeliğini korurken, nükleer santrallerden milyarlarca lira ekonomik fayda sağlanması bile ortaya çıkaracağı olumsuzlukları gölgeleyemeyecek niteliktedir.

Ancak ben yine de bu süreçte yaşanmış olan hukuksuzlukları ve Hükûmetin iddialarıyla ilgili görüşlerimi sizlerle paylaşmak isterim:

Rusya’ya nükleer santralin kurdurulması işinin hukuka aykırı olduğu açılan davalarla kanıtlanmıştır. Rusya ortaklığıyla Mersin’de nükleer santral yapımına ilişkin adı “yarışma” olan tek katılımcının teklif verdiği ihalenin yargı kararıyla hukuka aykırı olduğu karara bağlanmıştır. Buna rağmen, aynı ihale devletlerarası ikili anlaşma yoluyla yargı denetiminden kaçırılarak bu yanlış ısrarda devam edilmiştir. Hukuka aykırı ihaleyi sonuçlandırmayı kafasına koymuş olan Hükûmet, Rusya’yla imzaladığı Nükleer İşbirliği Anlaşması’nı onaylanmak üzere 29 Mart 2010 tarihinde Meclise sevk etmiştir. İhale iptal edilmiş olmasına rağmen, AKP Hükûmeti tasarı gerekçesinde değişiklik yapma zahmetine bile katlanmamış Meclise sevk edilen Nükleer Enerjinin Barışçıl Amaçlarla Kullanıma Dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükûmeti Arasında İşbirliği Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın gerekçesinde şu cümleye yer vermektedir: “İşbirliği, nükleer enerjinin barışçıl kullanımı için gelecekte ortak projelerin gerçekleştirilmesine imkân tanıyacak, özellikle yarışma süreci devam eden Akkuyu Nükleer Santralinin yapımına ilişkin projenin hayata geçirilmesi için gerekli yasal altyapı oluşturulacaktır.” Görüldüğü gibi, sonuçlanmadan iptal olmuş bir ihale söz konusu iş birliği anlaşmasına gerekçe olarak sunulmaktadır.

Ayrıca şunu da bilmekteyiz ki, Rusya ile ikili anlaşma yoluyla Mersin’de santral kurulmasının hemen ardından Güney Kore ile yapılacak anlaşma ile de Sinop’ta nükleer santral kurma planı devreye sokulmaya çalışılmaktadır.

AKP’nin Rusya ile önceden pazarlıklı bir süreç yürüttüğü açıktır. Nitekim, Fransa’dan Kanada’ya ve içerideki yerli şirketlere varıncaya kadar nükleer santral ihalesiyle ilgilendiklerini beyan eden şirketler bulunmasına rağmen ihaleye yalnızca Rusya ortaklığıyla tek bir şirketin teklif vermesi bunun dışında nasıl açıklanabilir? Üstelik bu anlaşma, Türkiye’de enerji güvenliği açısından da ciddi tehdit oluşturacaktır.

Nükleer enerji santralinin sahibi olan Rusya, enerji kaynağını da istediği yerden temin edecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin Rusya’ya olan bağımlılığı daha da yükselecektir. Böylelikle enerji alanında dışa bağımlılık oranımız yüzde 80’lere tırmanmış olacaktır. Alım garantileri nedeniyle bugüne kadar oluşan kamu zararının hesabı dahi tutulamamışken, böylesi bir anlaşmayla nükleer santrallerden üretilecek pahalı enerjiye garanti verilmesini anlamak gerçekten mümkün değildir. Üstelik garantinin kapsamı nükleer santralden öngörülen düzeyde elektrik üretilmezse Rusya’nın bir şekilde temin edeceği elektriği de kapsamaktadır. Türkiye’nin yerli ve yenilenebilir enerji kaynakları doğru dürüst değerlendirilmemişken bu şekilde dışa bağımlı, pahalı ve riskli bir teknolojiyle enerji üretimini kabul etmek mümkün olmamaktadır.

Değerli milletvekilleri, Elektrik Mühendisleri Odasından edinmiş olduğumuz bilgilere göre Türkiye’de 150-180 milyon kilovat saat olarak hesaplanan hidroelektrik potansiyelinin 2009 yılı sonu itibarıyla sadece yüzde 24’ü ancak kullanılabilmiştir.

Yine, rüzgâr enerjisine ilişkin olarak 48 bin megavatlık potansiyel açıklanmış olup, 20 bin megavatlık bölümünün ekonomik olduğu düşünülse bile, işletmeye alınan rüzgâr enerjisi santrali kapasitesinin 1.030 megavat civarında olması, önemli bir yerli ve yenilenebilir kaynağımızın henüz değerlendirilmediğini göstermektedir.

Güneş enerjisi potansiyeli de yıllık 380 milyar kilovat saat olarak açıklanmıştır.

Yine, jeotermal ve biyoyakıt da önemli enerji kaynakları olarak sıralamalarda yer almaktadır.

Baz yüklü santrali olarak görev yapmak üzere, 10 milyar tonluk linyit kömür rezervi de değerlendirilmeyi bu ülkede bekleyen potansiyel enerji kaynaklarımızdır.

Değerli arkadaşlar, nükleer teknoloji, dünyada, yenilenebilir enerji kaynakları, temiz yakma teknolojisi ve pek çok çevre teknolojisinin gelişmediği dönemde dünya ülkelerinin cazip gördüğü bir teknolojidir. Uluslararası Enerji Ajansı ve ABD Enerji Bakanlığı tahminlerine göre, 2030 yılında nükleer enerjinin elektrik üretimindeki payının düşmesi beklenmektedir. Ayrıca, nükleer enerji üretiminde hiçbir enerji üretimi modelinde olmayan ciddi bir atık sorunu bulunmaktadır. Atıkların depolanması ve yok edilmesi konusunda nihai bir çözüm hâlâ bulunabilmiş değildir.

Oysa Türkiye için enerji alanında ciddi çözüm olanakları bulunmaktadır. Dolayısıyla nükleer enerji santralinin alternatifsiz olarak sunulması doğru bir yaklaşım değildir. Yine, mevcut enerji potansiyelimizin değerlendirilmesi bir yana, öncelikle ülkemizde enerji verimliliği uygulamasıyla yüzde 25 düzeyinde enerji tasarrufu olanaklı görülmektedir. Bu tasarruf gerçekleştirildiğinde dahi, Rusya ile yapılan anlaşma çerçevesinde kurulacak nükleer santralden elde edilecek enerjiden daha fazlası, çok daha kolay ve ucuz bir yoldan elde edilebilecektir.

Bunun yanında, Türkiye’deki mevcut santrallerin ciddi bir yenilenme ve bakımdan geçirilmesi sonucunda kapasite kullanım oranlarının artırılması da enerji ihtiyacımız için acil gündeme alınması gereken bir çözüm yolu olmalıdır. Bu çerçevede iletim ve dağıtım hatlarındaki kayıp enerjinin azaltılmasına yönelik çalışmaların da kapsam içinde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Değerli milletvekilleri, görüldüğü üzere Türkiye toprakları üzeriden enerji ithalatı anlamına gelen Rusya Federasyonu’yla yapılan nükleer güç santrali anlaşmasının onaylanması hiçbir şekilde kamu yararı içermemektedir ve yerli yenilenebilir enerji kaynakları üzerinden bir enerji stratejisi geliştirmemizin de önüne geçen önemli bir engeldir. Açıkça ifade etmeliyim ki Rusya’yla yapılan nükleer enerji santrali anlaşması kaptıkaçtı yöntemiyle Meclisten âdeta kaçırılarak imzalanmış ve yürürlüğe konulmuştur. Hükûmet tarafından 29 Haziranda Meclise sevk edilen anlaşma tasarısı tali komisyon olarak belirlenen Enerji Komisyonu görüşmeleri dâhi beklenmeksizin Dışişleri Komisyonunda ele alınmış, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca 30 Haziranda komisyonlara sevk edilen nükleer anlaşma tasarısını incelemeleri için Dışişleri Komisyonundaki milletvekillerine yalnız bir günlük süre tanınmıştır. Olumsuzluklar bunlarla da bitmemektedir. Rus tarafı projede başarısız olursa halefini de kendisi belirleyecektir. Projenin başarısızlığı durumunda Rusya için herhangi bir yükümlülük düzenlenmesi anlaşmada ne yazık ki yer almamıştır. Nükleer ünitelerin geç devreye girmesi durumunda da Rus tarafının sorumluluğuna ilişkin anlaşmada açık bir hükme yer verilmemiş, tarafların sorumluluklarının elektrik satış anlaşmasına göre belirleneceğinin belirtilmesiyle sadece yetinilmiştir. Eğer şirket elektrik satış anlaşmasında belirtilen miktardan daha fazla üretim yaparsa, fazla üretilen miktarını da Türkiye satın almak zorunda bırakılmıştır. Bu satın almaya ilişkin koşullar anlaşmada yer almamış olup elektrik satış anlaşmasına bırakılmış hususlar olarak değerlendirilmiştir. Eğer belirttiği miktardan az üretim gerçekleştirilirse şirketin eksik elektrik miktarını temin ederek yükümlülüğünü yerine getirmesi öngörülmektedir. Bu durum, şirkete, eğer Türkiye’de oluşturulan elektrik piyasasında daha ucuza elektrik satın alma imkânı varsa üretim yapmak yerine elektrik alıp satmayı da tercih edebilecek bir avantaj sağlamaktadır. Rusya’nın kuracağı 4 üniteli nükleer santralin ilk 2 ünitesi için yüzde 70’e kadar, kalan 2 ünitesi için yüzde 30’a kadar TEDAŞ üzerinden on beş yıllık alım garantisi verilmektedir. Rus şirket, kalan miktarı borsa sistemi üzerinden Türkiye’de satabilecektir. On beş yıllık alım garantisi sonrasında, Rus şirket, Türkiye’ye net kârının yüzde 20’sini aktarma sözü vermektedir. Türkiye açısından kazanç gibi sunulan bu hüküm, aslında Rus şirkete alım garantisi sonrasına yönelik verilmiş bir kazanç garantisi konumundadır. Alım garantisi bitiminden sonra Türkiye Cumhuriyeti devleti kâr ortaklığı hâline getirilerek, şirketin konumu bir bakıma garanti altına alınmaktadır.

İşte, bugün görüşmekte olduğumuz bu kanun tasarısı, bu kürsüden daha önce sayın hatiplerce de dile getirilmesine rağmen, bir sürü olumsuzluklarını yukarıda ayrıntılarıyla saymış olduğumuz Akkuyu’yla ilgili kabul edilen uluslararası anlaşmanın bir parçası ve tamamlayıcısıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** M. Nuri Yaman (Barış ve Demokrasi Partisi, Muş). “12 eylül mağduru memurların anayasa mahkemesinin vermiş olduğu son durumları hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 14. Birleşim tutanağı, 3 Kasım 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/m-nuri-yaman-23-2010-11-03-12-eylul-magduru-memurlarin-anayasa-mahkemesinin-vermis-oldugu-son-dur (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
