# Doğu ve güneydoğu anadolu bölgelerinde son günlerde yaşanan olaylar hakkında

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Mehmet Kemal Ağar (Dyp, Elazığ)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 83. Birleşim
- **Tarih:** 4 Nisan 2006
- **Gündem:** DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGELERİNDE SON GÜNLERDE YAŞANAN OLAYLAR HAKKINDA
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-kemal-agar-22-2006-04-04-dogu-ve-guneydogu-anadolu-bolgelerinde-son-gunlerde-yasanan-olaylar-ha

> Mehmet Kemal Ağar (Dyp), 4 Nisan 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 83. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGELERİNDE SON GÜNLERDE YAŞANAN OLAYLAR HAKKINDA); konuşma 1.585 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

MEHMET KEMAL AĞAR (Elazığ) - Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; uzunca bir zamandan beri devam eden olayların, bugün, üzücü bazı olaylar vesilesiyle yoğun bir şekilde Türkiye gündemine gelmesi dolayısıyla bir görüşme yapıyoruz. Ancak, bütün konuşmalarda ifade edildiği gibi, zamanında, eğer, eylül ve kasım aylarında iki nedenle gündeme gelen meseleler dolayısıyla daha geniş anlamda görüşmeler yapabilme imkânı bulabilseydik, bugün daha iyi bir platformda Türkiye'yi tartışıyor olabilirdik.

Meclisin, Türkiye'nin gerçekten en önemli meselesi olan bu meseleyi bir uygun zaman içerisinde ve bu zaman tahditleri olmaksızın, bir rahat ortam içerisinde görüşmesinin sonsuz faydaları vardır. Mesele, sadece cumhuriyetin kuruluşuyla filan da başlamış değildir. İmparatorluk döneminden bu yana, zaman içerisinde bazı etkilerin de yer almasıyla ortaya çıkan kalkışmalar, tarihin kaydettiği olaylardır. Fakat, uzun yıllara baliğ olan bu süreç içerisinde, her zamanki gibi, yüksek bir sağduyu, yüksek bir iman ve inanç beraberliği içerisinde olan kitlelerin birbirinden ayrılmaz nitelikleri ve özellikleri, her seferinde bütün bu kalkışmaları boşa çıkaran sonuçlar olarak karşımıza gelmiş; ancak, kabul etmek gerekir ki, ortaya çıkan "erteleme dönemi" diye tabir ettiğimiz bu dönemler, hiçbir zaman iyi bir şekilde kullanılmaya muvaffak olunamamıştır.

Özellikle, Türkiye'nin 1990'lı yıllardan sonra, 1980 sonrasından başlayan ve giderek yükselen bir trend çizen bu olaylar, 1996 dönemiyle inişe geçmiş ve daha sonra örgüt liderinin yakalanışıyla beraber çok marjinal noktaya doğru seyretmiştir. Ortaya çıkan 1996'dan 2006'ya kadar on yıllık sürecin çok iyi şekilde değerlendirilemediği ortadadır. Geçmişteki koalisyon hükümetlerinin kendi iç gelişmelerinden, hükümet yapılarından kaynaklanan icraat hızlılığının olmadığı gibi mazeretler üretildiğinde, 2002 seçimlerinden bu yana tek parti ve yüksek bir sayısal çoğunlukla ortaya çıkmış iktidarın da neler yaptığı konusunda çok sorgulanmaya ihtiyacı olduğu açıktır.

Sayın Toptan, konuşmasında, ancak 2006 yılında kullanılmaya başlanacak bir ödenekten bahsetmek dışında bir şey söyleyebilme imkânı bulamamıştır.

Üçbuçuk yıllık zaman zarfında, zaman zaman, iktidar yöneticilerinin "kırk yıldır yapılmayanı üçbuçuk yılda yaptık" demeleri, acı bir tebessümle, hem Türkiye'nin tüm bölgeleri tarafından, ama özellikle doğu, güneydoğu tarafından acı bir tebessümle karşılanmaktadır. Kırk yılın içerisinde herkesin çok kolaylıkla hatırlayacağı, Keban'ı, Karakaya'yı, Atatürk Barajını, Batman, Dicle, Kralkızı barajlarını, bugün hâlâ bir türlü başlayamayan Ulusu'nun aynı projeler kapsamında oluşunu, Birecik, Karkamış barajlarını, Harran tünellerini, sulama projelerini, minnacık da olsa, bir köşede hatırlatmak isterim. Bugün, döneminizde ağırlıklı olarak kapanan dokuma fabrikalarının, şeker fabrikalarının ve oralardaki, ferrokrom başta olmak üzere, birçok yatırımların yine bütün bu cumhuriyet hükümetleri döneminde yapıldığının, olağanüstü okul, olağanüstü hastane hizmetlerinin yapıldığının, köy yollarının ve köy elektrifikasyonu sayesinde mezralara kadar karanlık hiçbir yerin kalmadığının, müthiş bir telekomünikasyon atağıyla, mezralara kadar telefonların gittiğinin, her nasılsa, hatırlarınızdan dışarı çıktığı anlaşılmaktadır.

Benim merak ettiğim, son üçbuçuk yılda, hangi ciddî projenin yansımalarının millet tarafından hissedildiğini, biz, şahsen, göremedik. İnşallah, bir uygun görüşme sırasında bunları hatırlatırsanız, biz de görmüş oluruz.

Şimdi, ortaya çıkan tabloda, gerek İktidar Partisi Sözcüsü Sayın Toptan'ın gerekse Sayın Bakanın açıklamalarından net bir sonuç ortaya çıkmamıştır; şu anlamda bir sonuç ortaya çıkmamıştır: Terörle mücadelede bir toplumsal irade Türkiye'de her zaman vardır. Bugün bir büyük sürprizmiş gibi -tabiî, çok şükür; şükürle kaydediyoruz- bu sefer, daha ciddî bir tepki olmuştur Diyarbakır esnafında. Bu halk desteği her zaman vardı güvenlik güçlerinin arkasında. Zaten, bu bölgede çok yoğun terör olayları yaşandığı sırada, bunun üstesinden gelinmesinin altında yatan en önemli irade, bölgede yaşayan insanlarımızın, güvenlik güçlerinin ardına ciddî bir irade ve destek koymak...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Ağar.

MEHMET KEMAL AĞAR (Devamla) - …ve bu iradenin cesaret ve kararlılıkla uygulama alanına konulması suretiyle, baş edilemez denilen olaylarla baş edilmiş olmasıdır; ama, olayların en yoğun zamanlarında dahi, isim vermek istemediğim büyük şehirlerimiz, kontrol dışı bir saatler fazlalığını ve günü hiçbir zaman yaşamamıştır.

"Ortada hiçbir şey olmamıştır…" Görmezden gelmeyelim. İsteseniz de gelemeyiz. Feryat içinde bağıran insanlar, evlerinden 48 saat çıkamayanlar, evleri her şekilde tacizlere uğrayan insanlar, işyerlerinin açılamaması gibi olayların olmuşluğunu görmezlikten gelemeyiz.

Benim görmek istediğim, burada, ne gibi tedbirlerin vazedileceği veya Meclise önerileceği biçiminde bir konuşmayı iktidar canibinden görmedik. Elbette ki, Türkiye, demokrasi temel zemininin dışında hiçbir zemini kabul etmeksizin yoluna devam edecektir ve bu meseleyi bunun içerisinde halledecektir. Meselenin büyük ölçüde halledilmiş olduğu ortadadır; ama, kabul etmek gerekir ki, iktidarınızdan bu yana, bu konuda gözle görülen bir ilerlemeyi görebilme imkânı olmamıştır. Belki bizim fark etmediğimiz varsa, onu, bir uygun zamanda, gelin, Mecliste bir görüşme yapalım, bütün bunları bize izah edin, arayalım, biz de bulalım.

Şimdi, iktidarı devralırken dediniz ki: "Biz, yasaklar, yolsuzluklar ve yoksulluğu yenmek üzere geliyoruz." Bunlardan vazgeçtik, hepsi yerli yerinde duruyor artarak; hiç değilse, sıfır anlamında bir terörün var olduğu ülkeden, bugün, statlarında güvenlik yok, sokaklarında güvenlik yok, evlerinde güvenlik yok, okullarda güvenlik yok ve bugün, yaygın şiddet eylemlerinin, planlı bir kalkışma süreci içerisinde, aynı anda beş altı vilayette yaygınlaşmasının karşısında, meseleye hâkim olmakta da büyük bir gecikme var.

Elbette, güvenlik güçlerinin çalışmalarını takdir edeceğiz; elbette ki, güvenlik güçleri, bir demokratik ülkenin hukuksal düzeni içerisinde, meselelere nasıl müdahale etmesi gerekiyorsa o şekilde edecektir; buralarda filan farklı metotlar, farklı gelişmeler kaydedilecek hali yoktur; ancak, bir de, güvenlik meselesinin bir önleyici bölümü vardır. Buna, teknik anlamda "önleyici zabıta" denir. Bu olayların sayıları -rakam vermeyelim- yüksek bir kalabalığa ulaştığı anlaşılan bir yapılanmanın, Diyarbakır'ın her tarafında, daha öncesinden tehditler edilmek suretiyle kepenk kapatma üzerine olayların geleceği ve gelişeceği görülmesi söz konusu olduğu halde, bunun önüne geçilememesinin hiçbir maliyeti yok mudur, hiç sorumluluğu yok mudur? Bunun ortaya koyduğu sonuçların ağır bir maliyeti yok mudur? Şimdi, neresinden bakarsanız bakın, olmamış hikâyeler anlatılmaktadır Türkiye'de. Belki yanlış. Bir ilde, devletin vali muavini, evinin sürekli soyulduğundan güvenlik endişesiyle tayin istemektedir. Yani, bu, bir kara mizah, görülmemiş bir şeydir ve tablo budur. Bu güvensizlik, yaygın biçimde Türkiye'de gelişmektedir. Gidin büyükşehirlerde okulların önlerine, ellerinde sefer tası, yün örerek, çocuğunu sabah okula bırakmış, akşama kadar okulun önünde bekleyen ana-babalarla dolu görürsünüz. Bunların, yaygın bir şekilde, her tarafta yoğun yaşandığı bilinen bir gerçek olarak ortadadır.

Şimdi, bu tablonun mesulü olarak muhalefeti göremezsiniz. Bu tablonun mesulü olarak medyayı da göremezsiniz. Bu tabloyu görmek için milletin medyaya veya muhalefete filan da ihtiyacı yoktur. Tablo, milletin gözlerinin önündedir. Meseleye bakış açısındaki zafiyet, meseleyi küçümseyen bir gidişat, bu noktaya adım adım adım sizi getirecektir, getirmiştir. Dolayısıyla, bu tabloyu düzeltmek mecburiyeti, sizin siyasî sorumluluğunuz içinde olan olaydır. Türkiye'nin en ücra köşesindeki bir güvenlik görevlisinin yapmış olduğu hareketin sorumluluğu sizin üzerinizdedir, sizin siyasî sorumluluğunuz üzerindedir ve bir yerde ortaya çıkan olayın önlenmemesi ve bundan dolayı ortaya çıkan zarar da sizin siyasî sorumluluğunuz içerisindedir. Zaman zaman iktidardaki muhalefet rolünü oynayarak meseleyi tenkit etme pozisyonunu yer tutmak suretiyle iktidar görevini sürdürebilmeniz mümkün değildir. İktidar, muktedir olmanın tam manasıyla arzulandığı yerdir. Milletin böyle bir arzusu vardır, milletin böyle bir beklentisi vardır. Bu tabloyu düzeltemezseniz, millet bu tabloyu düzeltir. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Milletin elinde bir tane araç vardır: Sandıktır. Bunun dışında bir araç yoktur. Bu meselelerle baş etmek zorunda olan güç, siyasî sorumluluğu mutlak şekilde iktidarın emri altında bulunan meşru güvenlik güçleridir. Bunun dışındaki hiçbir yapılanma, bu meselelere müdahil olabilmek şansına ve hakkına sahip değildir.

Şükürler olsun ki, bu toprak, imanından kaynaklanan, hiçbir şekilde etnik milliyetçiliğe prim vermemiş, cevaz vermemiş bir sosyolojik yapıyla dokulanmıştır. Milletimiz, her seferinde hakkını, hukukunu kendisinin değil, adaletli bir devlet anlayışının kendisine sağlayacağı inancını muhafaza ederek hayatına devam edegelmiştir. Yüzyılları aşan tarihin örnekleriyle doludur. Her seferinde, emrinde bulunan bir yeniçerinin bir dul kadının ırzına geçmesi üzerine "ruhumdaki kandiller söndü" diyen Yıldırım Beyazıt'ların yönetim anlayışından gelen ve orada modern cumhuriyetin güçlü, modern anlamda kurulan hukuk düzeniyle tahkim edilmiş, adaletli bir devlet anlayışını sergileyen bir yapının sahibiyiz. Bugün, evlerinde barklarında çoluk çocuğu korku sendromları içerisinde, evimiz kim tarafından basılacak korkusuyla, dehşet içinde yaşanan saatlerin, bir kulaktan girip öbür kulaktan çıkarak hikâyeler olmaması gerekmektedir.

Burada ortaya çıkan tablo da bir tehdit değil. Olaylarda öne sürülmüş olanların tehdidiyle bir yere varılabilmesi mümkün değildir. Onların ardında ve arkasındakiler bellidir. Onları hukuk kuralları içerisinde tesirsiz hale getirecek katı ve bükülmez bir iradeyi göstermek, hükümetin temel görevidir. Bundan vazgeçebilmesi filan mümkün değildir. Meselenin, sadece hamasî nutuklarla geçiştirilecek ölçüler içerisinde olmaktan çıktığını görmek lazım. Terörle mücadelenin dibi muhabbettir, muhabbet. Orada, en yoğun, en ağır dönemlerde, kendi üzerine kurşun sıkanlara bile kendi ailesi sıcaklığında, mesabesinde yaklaşılan bir insanî anlayış sonucunda mesele başarılmıştır. Meselenin dibinde, doruğunda, Türkiye'nin dört bir tarafındaki insanların desteği, duası, gözyaşı olduğu kadar, bizatihi bu bölgelerde en büyük riskler içerisinde yaşayan insanların, güven vermiş olan meşru güvenlik güçlerine karşı vermiş oldukları destekten kaynaklanmaktadır.

Her türlü tehdide rağmen açık duran kepenkler cumhuriyetin namusuydu. Bunu korumak hükümetlerin temel vazifesidir. Birkaç gün öncesinden tehditlere rağmen orada kendisini koruyacak hükümet gücünün, devlet gücünün var olduğuna inanmak isteyen Diyarbakırlı esnafın arkasız ve çaresiz bırakılmasının savunulabilir hiçbir tarafı yoktur. Hiçbir şey olmamış gibi de eğer davranacaksak, yeni baştan bu olayların daha ağır bir şekilde devam edeceğini görmek lazım. Ortaya çıkan bu esnaf iradesi, örgütün bu şekilde bir daha eylem yaptırma iradesinin üstüne çıkmıştır ve bundan vazgeçmiştir. Bu bilinen bir stratejidir. Şiddete dayalı otorite kurmanın önünü kesmek zorunda olan millete dayalı meşru otoritelerin görevidir. Bu görevi yok farz ederek hiç kimsenin yola filan devam edebilmesi mümkün değildir.

Türkiye, birliğini, bütünlüğünü, beraberliğini korumak konusunda hep yüksek bir kararlı siyasî iradenin varlığını hissede hissede yola devam etmiştir. Bu noktada, söylediğimiz vakit, eylül ayında, burada, birtakım gülüşmeler geldi bu sıralardan. Dedik ki, bunlar gülünecek şeyler değil, herkesin meselenin ciddiyetini kavraması lazım. Bu meselede, bu çatı altında olan, buradaki milletvekili yeminine sadık olarak yola yürümek durumunda olan herkes meselenin ne ölçüde bir siyasetüstü olay olduğunu kavrayacaktır; ama, şimdi mesele siyasetüstü diye ortaya çıkan kusur, ihmal, eksik ve noksanı da bu kürsülerde yerine getiremediğimiz takdirde burada da bir noksanın sahibi olarak millet karşısında hesap vermek durumunda olan biziz. Bu bakımdan, hiç kimsenin endişesi olmasın ki, Türkiye'nin kaybedilecek ne bir tek insanı -bu Türk kökenli olur, Kürt kökenli olur, kökenler hiç önemli değil- ne bir karış toprağı vardır; ancak, Türkiye'nin daha fazla kazanılacak insanı, daha fazla kazanılacak…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Mehmet Kemal Ağar (Dyp, Elazığ). “Doğu ve güneydoğu anadolu bölgelerinde son günlerde yaşanan olaylar hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 83. Birleşim tutanağı, 4 Nisan 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-kemal-agar-22-2006-04-04-dogu-ve-guneydogu-anadolu-bolgelerinde-son-gunlerde-yasanan-olaylar-ha (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
