# 2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı ve plan ve bütçe komisyonu raporu ile 2006 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2006 bütçe yılı kesin hesap tasarısına ait genel uygunluk bildirimi ve eki raporlarının sunulduğuna dair sayıştay başkanlığı tezkeresi ile plan ve bütçe komisyonu raporu (s.sayısı: 57-58)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Mehmet Mustafa Açıkalın (AK Parti, Sivas)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 29. Birleşim
- **Tarih:** 4 Aralık 2007
- **Gündem:** 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI VE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU İLE 2006 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2006 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISINA AİT GENEL UYGUNLUK BİLDİRİMİ VE EKİ RAPORLARININ SUNULDUĞUNA DAİR SAYIŞTAY BAŞKANLIĞI TEZKERESİ İLE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU (S.SAYISI: 57-58)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-mustafa-acikalin-23-2007-12-04-2008-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-ve-plan-ve-butce-komis

> Mehmet Mustafa Açıkalın (AK Parti), 4 Aralık 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 29. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI VE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU İLE 2006 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2006 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISINA AİT GENEL UYGUNLUK BİLDİRİMİ VE EKİ RAPORLARININ SUNULDUĞUNA DAİR SAYIŞTAY BAŞKANLIĞI TEZKERESİ İLE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU (S.SAYISI: 57-58)); konuşma 2.425 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

AK PARTİ GRUBU ADINA MEHMET MUSTAFA AÇIKALIN (Sivas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı üzerinde grubum adına konuşmak üzere söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerimin başında, bu yasama döneminin ve 60’ıncı Hükûmetin ilk bütçesi olan 2008 merkezî yönetim bütçesinin ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum.

Sunumumu genel olarak, iç ve dış siyasi, ekonomik gelişmeler, 2007 yılı içerisinde yaşanan, bu gelişmeler karşısında Türkiye ekonomisinin birtakım göstergeler bakımından oluşturduğu yer, dengeler, özellikle genel denge; yatırım, tasarruf dengesi; iç denge, bütçe dengesi; dış denge, dış ödemeler dengesi, açısından sürdürmek istiyorum.

İkinci bölümde de merkezî yönetim bütçe ödenekleri, bütçe büyüklükleri, 2008 maliye politikaları, bu politikalara ulaşmak için yerine getirilmesi gereken reformlar, yasal düzenlemeler ve son olarak da 2008 bütçesinin özellikleriyle konuşmamı bitirmek istiyorum.

2007 yılı içerisinde, bilindiği üzere, ülkemizde iki seçim yaşanmıştır, bunlardan birisi genel seçimler diğeri Cumhurbaşkanlığı seçimidir ve bir de Anayasa’daki bazı maddelerin değiştirilmesine ilişkin olarak referandum yapılmıştır.

Dış dünyaya baktığımızda, yükselen piyasalarda dalgalanma olmuştur. Özellikle gıda fiyatlarında, metal fiyatlarında, altın fiyatlarında ve enerji fiyatlarında, özellikle petrol fiyatlarında dünyada önemli yükselişler olmuş, tarihî rekorlar kırılmıştır. Petrol 100 dolardan geri dönmüştür.

Bütün bu olumsuzluklara karşı ve yükselen faizlerin önüne geçmek ve enflasyonist baskıları azaltmak için Avrupa, Asya bankaları faiz yükseltmesine gitmişlerdir. Dünyadaki likidite bolluğu bu dönem de devam etmiştir. Ancak, bütün bu iyi gelişmeler uzun sürmemiş, temmuz ayından itibaren de, bilindiği üzere, Amerikan Mortgage piyasalarında özellikle düşük ve orta gelirli gruplara verilen konut finansmanındaki geri dönüşlerin zorluğu karşısında Amerikan Merkez Bankası (FED) faizleri indirmiş, borsalar aşağıya çekilmiştir, borsalarda düşüşler yaşanmıştır.

Dünyadaki ve ülkemizdeki bütün bu gelişmeler karşısında Türkiye ekonomisi nerede bulunmaktadır? Türkiye ekonomisi, dünyanın 17’nci, Avrupa’nın 6’ncı büyük ekonomisidir, bilindiği üzere. 2007 yılındaki hedefimiz 647 milyar -bu yıl gerçekleşmeleri olarak- gayrisafi yurt içi hasıla, 6.625 dolar fert başına gelir, satın alma gücü paritesi itibarıyla da 9.073 dolar gelir sağlanmasıdır.

2003-2007 arasında sürekli olarak ülke ekonomimiz ortalama bazda yüzde 7,3 mertebesinde büyüme gerçekleştirmiştir. Oysa, bundan önceki dönemlerde on yılda bir yaşanan krizler beş yıla, hatta kriz aralıkları iki yıla kadar inmiştir.

Biraz önce de ifade edildiği gibi, Rekabet Edilebilirlik Endeksince 131 ülke arasında 53’üncü sıraya, Dünya İş Rekabet Edilebilirlik Endeksinde de 46’ncı sıraya oturmuş bulunmaktadır.

Bu endekslerin Türkiye bakımından ifade ettiği anlamı vermek bakımından, İtalya, birinci endekste 46’ncı sırada, İspanya, 29’uncu sırada, Rusya, 59’uncu sıradadır. Dünya İş Rekabet Edilebilirlik Endeksinde de Brezilya -yükselen ekonomilerden, benzer ülkelerden biri olarak- 59’uncu sırada, Çin 57’nci sırada, İtalya 40’ıncı sırada bulunmaktadır.

Türkiye, bütçe açığı bakımından da Maastricht Kriterlerini yakalamıştır. Bilindiği üzere, bütçe açığının gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 3’tür. Aynı şekilde borç stoklarının gayrisafiye, yurt içi hasılaya oranı bakımından da yüzde 60 olan Maastricht Kriterlerini yakalamıştır. Fransa’nın, bütçe açıkları bakımından bu kritere uymaması dolayısıyla geçmiş dönemde Avrupa Birliğinden ihtar aldığını biliyoruz.

Türkiye, dış ticaretini bu yıl itibarıyla 270 milyar dolar, 2008 hedefi olarak da 300 milyar dolarlık bir dış ticaret hacmi öngörmüştür. Dış ticaret hacminin önemli problemlerinden biri olan cari açığa ben de, önemi dolayısıyla, ileriki konuşmamda, konuşmamın ileriki bölümlerinde değineceğim.

Yabancı sermaye girişi bakımından, ifade edildi, dünyada 17’nci sırada. Gelişmekte olan ülkeler arasında 5’inci sırada, son on yılda da OECD verilerine göre 6’ncı sırada bulunmaktadır. Yabancı sermaye girişinin likitide bolluğuyla olan ilişkisini de yine ödemeler dengesi bahsinde açıklamak istiyorum.

Kredi notu bakımından, bilindiği üzere “BB eksi durağan” seviyesine getirilmiş ve üç defa kredi notu dönemimizde yükseltilmiştir.

Dünyada yabancı sermaye girişlerinin yüzde 68’i şirket satın almaları yoluyla olmaktadır. Ülkemizdeki yabancı sermaye girişi de aşağı yukarı bu mertebededir. Yabancı sermayenin kâr transferlerine baktığımızda, 2002 yılı içerisinde Türkiye'de yabancı sermaye 401 milyon dolar, 2005 ve 2006 yıllarında da 1 milyar dolar mertebesinde kâr transferi yapmıştır.

Sayın milletvekilleri, tabii kâr transferinin anlamlı ölçüsü, kâr transferinin yabancı sermayeye oranıdır. Ülkemiz bakımından kâr transferinin yabancı sermayeye oranı, 2002 yılında, yüzde 2,5 olmuştur, 2006 yılında da 1,2 olmuştur; İngiltere’de bu oran -dünyanın en çok yabancı sermaye çeken ülkelerinden biri olarak- 2,4’tür, Polonya’da -gelişmekte olan ülke itibarıyla, bize benzer bir pozisyondaki ülke sayıldığı takdirde- yüzde 5,5’tur, Çek Cumhuriyeti’nde yüzde 11’dir.

Bu bölümde genel olarak, yatırım-tasarruf dengesi, bütçe dengesi ve dış ödemeler dengesi üzerinde görüşlerimi açıklamak istiyorum. Tabii, ekonomideki genel yatırım-tasarruf dengesinin bozukluğu enflasyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütçe dengesinin bozulması, bütçe açıkları, dış ödemeler dengesindeki olumsuzluk da bütçe açığı olarak önümüze gelmektedir.

Ağırlıklı olarak bütçe dengesini konuştuğumuz takdirde karşımıza çıkan kavramlar: Mali disiplindir, fiyat istikrarıdır, büyümedir. Öncelikle, büyüme açısından baktığımızda, ülkemiz 2001 yılından 2007 yılı ortasına kadar gayrisafi millî hasıla büyümesi olarak reel bazda, ama birikimli olarak yüzde 46,6 ve ortalama olarak da yüzde 7,2 büyüme gerçekleştirmiştir.

Bu dönemde sanayi sektörü 2002 yılından itibaren büyümeye en büyük katkı sağlayan sektör olmuştur. Ticaret, aynı zamanda, yüksek büyümeyi sağlayan diğer bir sektördür. Dünya ekonomisiyle bütünleşmeye, artan rekabete paralel olarak ihracatın da artan ölçüde büyümede payı olmuştur.

Türkiye'deki büyümenin diğer bir yönü ve özelliği, özel sektör ağırlıklı büyüme olmasıdır ve özel sektör, 2001 yılından itibaren, büyümenin lokomotifi olmuştur. Gerçekten, ülkedeki büyüme oranlarına ve bunun özel sektör katkısının payına baktığımızda, 2002 yılında özel sektörün katkısı büyümeye menfi olmuştur. 2003 yılında 5,9’luk büyüme içerisinde özel sektörün payı 2,6’dır. 2004 yılında 9,9 -dönemimizde gerçekleştirdiğimiz en büyük büyümedir- bunun içerisinde özel sektörün katkısı 6,6’dır. 2005 yılında 4,6; 2006 yılında da özel sektörün büyümeye katkısı 3,4 mertebesinde gerçekleşmiştir. 2001 yılı ile 2007 yılı ikinci çeyreği arasındaki dönemde özel sektör yatırım ve tüketim harcamaları, reel olarak, sırasıyla, yüzde 146,8 ve yüzde 37,7 oranında artış kaydetmiştir.

Sürdürülebilir yüksek büyüme için en önemli şartlardan bir tanesi de verimlilik artışıdır. Bizim dönemimizde verimlilik artışları yüksek büyüme performansında önemli bir rol oynamıştır. Toplam faktör verimliliğinin büyümeye katkısı 1996 ve 2000 döneminde yıllık ortalama yüzde 24,5 düzeyinde iken, 2001-2005 döneminde bu, yüzde 42’ye yükselmiştir. 2006 yılında toplam faktör verimliliğinin büyümeye katkısı yüzde 38,2’dir. 2007 ve 2013 dönemi için de bu verimliliğin katkısının yüzde 37 olması öngörülmüştür.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; diğer bir konu fiyat istikrarıdır. Bütçe dengesi bakımından önümüze çıkan önemli bir konu, fiyat istikrarıdır. Bilindiği üzere fiyat istikrarı, ekonomik birimlerin, yatırım, tüketim ve tasarrufa yönelik kararlarında dikkate almaya gerek duymadıkları ölçüde düşük bir enflasyon oranını ifade eder. İstikrarlı fiyatlar, iyi işleyen bir piyasa ekonomisinin temel taşıdır. Fiyat istikrarının sağlanamamasının sonuçları, başka bir ifadeyle enflasyonun ekonomik ve toplumsal alanlarda neden olduğu yıpranma, ülkemizde son yıllarda net bir şekilde yaşanmış ve hissedilmiştir. Karar alma süreçlerinde göreli fiyat değişimlerinin ayırt edilememesi, yurt içi kaynakların verimli olarak yatırıma dönüştürülememesi ve üretken olmayan alanlara yönelmesi, bireylerin karar alma süreçlerinde geleceğe bakmaktan çok geçmişe endeksleme alışkanlığının yerleşmesi, ekonominin dış piyasalarda rekabet gücünün zayıflaması ve yurt dışı sermaye piyasalarına erişimin kısıtlanması, uzun vadeli yabancı sermaye girişinin azalması, para ve kredi piyasalarında vadelerin kısalığı, mali piyasaların sığ yapısı bu yüksek ve kronik enflasyonun başlıca sonuçlarıdır. Aynı zamanda, enflasyonun toplum hayatında icra ettiği en büyük menfiliklerden bir tanesi de, bilindiği üzere, gelir dağılımı adaletini bozmasıdır.

Adalet ve Kalkınma Partisi İktidarı dönemlerinde, gelir dağılımı adaleti konusunda gelişmeler nasıl gerçekleşmiştir? Buna baktığımızda, birinci olarak enflasyonun aşağıya çekilmiş olması, asgari ücretteki yapılan ayarlamalar, düşük memur maaşlarına yüksek memur maaşlarına nispetle daha yüksek oranda artış verilmesi, sosyal ve kırsal kesime yapılan destekler, Dayanışma Fonundan yapılan ödemeler gelir dağılımı adaletini sağlama konusunda olumlu gelişmeler ortaya çıkarmıştır. Örnek vermek icap ederse, en düşük yüzde 20 gelir grubuna sahip olan kesim 2002 yılı içerisinde toplam gelirin yüzde 5,3’ünü alırken, 2005 yılı itibarıyla, bugün, 6,1’ini almaktadır. 2002 yılı içerisinde toplam gelirden en yüksek –beşinci dilim olan- payı alan kesim yüzde 50,1 alırken, 2005 yılı içerisinde yüzde 44,4’e gerilemiştir. Demek ki, en yüksek kesimin toplam gelir içindeki aldığı pay azalmış, buna mukabil, en alt kesimin toplam gelir içerisinde aldığı pay artmıştır. Aynı iyileşmeleri, en alt dilimi takip eden ikinci, üçüncü, dördüncü yüzde 20’lik dilimler için de gerçekleşmiş görmekteyiz. Nitekim 9,8 rakamı 11,1’e çıkmış, 14,1 ise 15’e çıkmış, 20,1’lik dördüncü dilim de 22,6 seviyesine yükselmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ekonomik istikrar nasıl sağlanacaktır? Bu kavramda karşımıza çıkan önemli bir yapı da mali disiplindir, her zaman üzerinde durduğumuz ve vurguladığımız gibi. Bilindiği üzere, Türkiye, uzun yıllar boyunca faiz oranlarının yüksek seviyelerde seyretmesinden dolayı kronik kamu açıklarıyla karşı karşıya kalmıştır. Özellikle, bu kronik kamu açıklarında, KİT’lerin görev zararları ve KİT’lere yapılan sermaye transferleri ve sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan ödemeler en başta gelen unsurlar olmuştur. Bilindiği üzere, yapılan özelleştirmeler ve KİT’lerin daha verimli işleyişini sağlayan görev zararı verilmeyen -özellikle bankalara- gelişmeler karşısında bütçe açıklarının KİT’lerden kaynaklanan kısmı sona ermiş, ancak sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan transferler, hâlâ bütçe kalemleri içerisinde en önemli gider kalemlerinden birini oluşturmaya devam etmiştir.

Kamu kesimi borçlanma gereğinin azaltılması, borçlanma vadelerinin uzatılarak borç çevirme oranının düşürülmesi ve kamu borç yükünün hafifletilmesi sonucu, dönemimizde, faiz oranlarında önemli düşüşler gerçekleşmiştir. Gerçekten, kamu net borç stokuna baktığımızda, 2001 yılında yüzde 9,4 mertebesinde olan kamu net borç stokunun gayrisafi millî hasılaya oranı 2006 yılında yüzde 45’e, bu yılki gerçekleşme olarak da yüzde 40,7 seviyesine inmiştir. Bilindiği üzere, kamu brüt borç stokundan Merkez Bankasındaki net varlıklar, kamu mevduatı ve işsizlik sigortasındaki fonlar düşülmek suretiyle kamu net borç stokuna ulaşılmaktadır. Aynı şekilde, borçlanma vadelerinde de olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Hem borç stokunun ortalama vadesinde, nakit iç borç stokunun ortalama vadesinde ve hem de nakit iç borçlanma ortalama vadesinde iyileşmeler olmuştur. Örnek vermek gerekirse, 2002’deki 13 olan oran, 2007 üçüncü çeyreğinde yirmi yediye -ay olarak- aynı şekilde 2002’deki 11 olan oran da, yani nakit iç borçlanma ortalama vadesi de 2007 çeyreğinde otuz beş ay olarak gerçekleşmiştir.

Nominal faiz oranı nasıl indirilir veya tek haneli nominal faiz oranı nasıl sağlanır? Faizler genel düzeyine bakıldığında, istikrarda alınan mesafeye bağlı olarak, nominal ve reel faizlerin önemli ölçüde düştüğü görülmektedir. 2002 yılı başından bu yana nominal faizler yüzde 70’lerden yüzde 15-16’lara kadar düşerken, reel faizler de yüzde 20-yüzde 30 aralığından yüzde 10’un altına kadar gerilemiş, Ekim 2007 itibarıyla da yüzde 9,81 olarak gerçekleşmiştir.

Enflasyon düşüşüne başka bir açıdan, TÜFE olarak baktığımızda, 2002 yılında 29,7 olan TÜFE, Eylül 2006’da 10,6’ya, Eylül 2007’de de 7,1’e inmiştir. Bu yıl sonu gerçekleşmesinin bu rakamın biraz üzerinde gerçekleşeceğini tahmin etmekteyiz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; faizlerdeki indirim bütçe açıklarına nasıl yansımıştır? Faiz giderlerinin gelişimi ne olmuştur ve vergi gelirleri ile faiz giderlerinin karşılaştırmasını yaptığımızda nasıl bir tabloyla karşılaşmaktayız?

Bütçe açığı açısından baktığımızda, bütçe açığının gayrisafi millî hasılaya oranı 2002 yılında yüzde -14,6’dır. İçinde bulunduğumuz yıl gerçekleşmesi -2,3 olacaktır. 2008 bütçesinde de öngördüğümüz rakam 2,5’tur.

Faiz giderlerinin gayrisafi millî hasılaya oranı ise 2002 yılında 18,8’den 2007 yılında 7,6’ya gerilemiştir. 2003, 2004, 2005 ve 2006 yıllarında buna paralel olarak inişler gerçekleşmiştir.

Aynı şekilde faiz giderlerinin vergi oranı karşısındaki durumu nedir diye baktığımızda, 2002 yılında faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı yüzde 83,8’dir, yani 100 birimlik vergi gelirinin 83,8’i faiz giderlerinin ödenmesinde kullanılmaktadır. Bu oran, 2003, 2004’te kademeli olarak inmiş ve son olarak 2007 yılında vergi gelirlerinin faiz gelirlerine nispeti 32,4 olmuştur, yani toplanan 100 birimlik vergi gelirinin 32,4’ü içinde yaşadığımız cari yılda faiz giderlerine gitmiştir.

Elbette, nominal ve reel faizler daha fazla düşecek mi? Evet. Bunun gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce, bilindiği üzere, başta enflasyon olmak üzere belirsizlik alanlarının azalması lazımdır. Kamu borç stoku azaltılıp kamu finansmanı sürdürülebilir bir yapıya kavuşması icap etmektedir.

Yapısal reformlar: Ekonomimizin iç ve dış şoklara karşı daha dayanıklı hâle gelmesi icap etmektedir. Makro dengeler ve güven ortamının kalıcı bir şekilde tesisine yönelik adımlar kararlı bir şekilde Hükûmetimiz tarafından atılacaktır. Aynı şekilde, özel kesimin enflasyon tahminleri, beklentileri iyileşip, güven artacaktır. Bütün bunların sonucunda da, kalıcı bir şekilde, enflasyonun arzu edilen seviyelere inmesi beklenmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son denge, bilindiği üzere, ödemeler dengesi ve bunun bozulmasının da cari dengedeki açık olarak ortaya çıktığını ifade etmiştim. 2007 yılında cari açık yatay bir seyir izlemiştir. Yüksek enerji fiyatları, cari açığa 2006 yılında 4,1 puanlık bir katkı yapmıştır. 2007 Eylül ayı itibarıyla da cari açık, yıllık bazda 34,4 milyar ABD doları seviyesinde gerçekleşmiştir.

Cari açığın ortaya çıkmasında önemli kalem, bilindiği üzere, enerji faturasıdır. Bugün Türkiye, 2002 yılı ihracatı seviyesinde olsaydı, petrol faturasını, enerji faturasını ödeyemeyen bir ülke konumunda kalacaktı.

Cari açık, sadece ülkemize has bir olay mıdır diye baktığımızda etrafımıza, Avrupa gelişmiş ülkelerinden örnek vermek gerekirse, 2006 yılında Fransa’nın cari açığı 27,7, İngiltere’nin cari açığı 77,24, İspanya’nın cari açığı 106,40, İtalya’nın cari açığı 45,22, Portekiz’in cari açığı 18,28, Yunanistan’ın cari açığı 29.

Elbette cari açık vermeyen ülkeler de vardır. Bunlar, başlıca, enerji ihraç eden ülkelerdir. Aynı şekilde, ekonomisini, Avrupa’da Almanya örneğinde olduğu gibi, Uzak Doğu’da Japonya örneği olduğu gibi, ekonomik gelişmesini yıllar önce tamamlamış ve ihracatını oturtmuş ülkelerdir. Ayrıca, Avrupa’daki küçük ülkeler de cari açık vermeyen ülkelerdir.

Cari açıkta olumlu bir gelişme, Ocak-Eylül 2007 döneminde ihracat artış hızı yüzde 24,1 seviyesindedir. İhracattaki yıllık artış oranı 2007 yılı Mart ayından itibaren, ithalatın yıllık artış hızının üzerindedir. Dolayısıyla, bunu, cari açığın kapatılmasında olumlu bir gelişme olarak ifade etmek icap etmektedir.

Cari açık, diğer yönden, büyüme oranlarıyla doğrudan ve çok güçlü bir ilişki içerisindedir bilindiği üzere. Yüksek yatırım artışı, aynı zamanda, açığın temel sebeplerinden bir tanesidir. İstikrar ortamı ve düşen faizler tüketim ve yatırım talebinde artışa yol açmakta, ekonominin yapısal özellikleri artan toplam talebin karşılanabilmesi için özellikle ara malı ithalatını zorunlu kılmaktadır.

Cari açığın finansmanına baktığımızda, uzun vadeli kredi ve sermaye, doğrudan yatırım ile birlikte cari açığın finansman kalitesi açısından büyük bir önem taşımakta ve cari açığın kırılganlığını azaltmaktadır. Son on iki ay itibarıyla kısa vadeli sermaye girişi negatif olmuştur. Doğrudan yatırımların cari açığı karşılamadaki payı, 2000 yılında yüzde 10,4 iken, Eylül 2007’de bu oran 64,5’e ulaşmıştır. En çok endişe konusu olan sıcak paradır cari açığın finansmanında. Sıcak paranın cari açığa oranını aşağıdaki tablodan ifade etmek mümkündür.

Sıcak paranın yıllık birikimi olarak cari açığa oranı 2002’de 90,1’dir, 2003’te yükselmiş, 127,6 olmuş, bu tarihten itibaren azalmaya başlamış, 2004’te 95,1; 2005’te 81,1; 2006’da 22,9 ve 2007 Eylül itibarıyla sıcak paranın cari açığa oranı 11,4’tür.

Biraz önce ifade ettiğim gibi, cari açığın finansmanında doğrudan yabancı yatırımlar en önemli bir kalem hâline gelmiştir. 2007 Eylül itibarıyla net giriş 19,8 milyar dolardır. Bu, cari açığın finansmanında en yüksek paya sahip kalemlerden biridir. Doğrudan yabancı yatırımların temel belirleyicisi de istikrardır ve cari açığın sürdürülebilirliği açısından da bu son derece önemlidir.

Burada, doğrudan yabancı yatırımlarla likidite arasındaki ilişkiyi endeksten, global likidite endeksi gelişiminden ifade etmek istiyorum. Zira, ülkemizin yatırım ortamının iyileştirilmesinden bağımsız olarak, dünyadaki global likidite bolluğunun ülkemize doğrudan yabancı yatırım girmesi konusunda tek etken olduğu konusunda görüşler ifade edilmektedir. Oysa, bu endekse baktığımızda, her şeyden önce ifade etmek gerekir ki, Türkiye’nin, yabancı sermaye girişi rakamı itibarıyla dünyadaki likiditenin bolluk düzeyine gelmesi gerekmemektedir.

İkinci olarak, likidite bolluğu sadece partimizin iktidarda olduğu dönemlerde olmamıştır. On yıllık bir periyoda baktığımızda, bu endekste, 96 ve 2006 yılları içerisinde, 1999 ve 2001 yılları içerisinde likidite yükselişe geçmiş, 2004 yılı içerisinde zirve olmuş, 2005’ten itibaren de alçalmış ve bugün, 2006’nın yedinci ayı itibarıyla 2001 seviyesine düşmüştür.

Yabancı sermaye girişlerine baktığımızda, ülkemize, zirve olduğu yılda, yani 2004’te 2,8; alçalışa geçtiği dönemde, dünyadaki likidite bolluğunun alçalmaya başladığı 2005 yılı içerisinde 10,027; 2006 yılında, yani 2001 yılı seviyesine geldiği dönemde de -dünyadaki likidite bolluğunun- Türkiye’ye yabancı sermaye girişi zirveye ulaşmış, 20 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiştir.

---

**Kaynak gösterme:** Mehmet Mustafa Açıkalın (AK Parti, Sivas). “2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı ve plan ve bütçe komisyonu raporu ile 2006 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2006 bütçe yılı kesin hesap tasarısına ait genel uygunluk bildirimi ve eki raporlarının sunulduğuna dair sayıştay başkanlığı tezkeresi ile plan ve bütçe komisyonu raporu (s.sayısı: 57-58)”. TBMM Genel Kurulu, 29. Birleşim tutanağı, 4 Aralık 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-mustafa-acikalin-23-2007-12-04-2008-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-ve-plan-ve-butce-komis (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
