# Belediye gelirleri kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s. 1406)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Mehmet Nuri Saygun (CHP, Tekirdağ)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 119. Birleşim
- **Tarih:** 1 Haziran 2007
- **Gündem:** BELEDİYE GELİRLERİ KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S. 1406)
- **Tutanak (TBMM):** https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c161/b119/tbmm221611190103.pdf
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-nuri-saygun-22-2007-06-01-belediye-gelirleri-kanununda-degisiklik-yapilmasi-hakkinda-s-s-1406

> Mehmet Nuri Saygun (CHP), 1 Haziran 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 119. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BELEDİYE GELİRLERİ KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S. 1406)); konuşma 3.591 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA MEHMET NURİ SAYGUN (Tekirdağ) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; 1437 sıra sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununda Değişiklik Yapan Kanun Teklifı'yle ilgili olarak söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygılarımla selamlarım.

Değerli arkadaşlarım, içinde bulunduğumuz şu son günlerde, Türkiye'de, gerek adi olaylara yönelik asayiş tedbirleri niteliğinde, gerekse teröre yönelik sıkıntılarla ilgili olarak ülke bazında ciddi sancılarımızın olduğunu, bir taraftan adi asayiş olaylarının sürekli arttığını, öbür taraftan terör olaylarında bir tırmanış olduğunu üzüntüyle hep beraber izliyoruz ve şu anda görüşmekte olduğumuz bu teklif de, zaten temel itibarıyla bu sıkıntılardan kaynaklanan ve bu sıkıntılara dayalı olarak yeni baştan birtakım düzenlemeleri yapmaya yönelik bir kanun teklifi. (x) 1437 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir. Şimdi, konuşmamın arasında, ara sıra "kanun teklifi" ve ara sıra da "kanun tasarısı" dersem, lütfen bunu mazur görünüz. Çünkü, bu görüşmekte olduğumuz tasarı aslında bir teklif; görüntü olarak Komisyonumuza bir teklif olarak geldi, ama Komisyonda yapılan görüşmelerde gördük ki, bu bir teklif değil, bu bir Hükümet tasarısı. Ama, zaman kazanmak adına, Meclisin tatile girmek üzere olduğu şu günlerde artık tasarı olarak gündeme getirilmesinin mümkün olmadığı görüldüğü için teklif hâline getirilip gelmiş. Bu konuda herhangi bir çekincemiz veyahut bu işin niye böyle olduğu konusunda bir ısrarlı tutumumuz yok. Yalnız, şunu gördük: Komisyon çalışmaları sırasında, bir taraftan Hükümeti temsilen Bakanımız, öbür taraftan, bu tasarıyı hazırlayan bürokratlarımız ve Bakanlık görevlileri, akademisyenlerimiz, bu çalışmanın bir buçuk yıl sürdüğünü ifade ettiler. Değerli arkadaşlarım, lütfen, burada, dikkat etmenizi istiyorum, bir buçuk yıl süren bir çalışma sonucu 9 maddelik bir teklif geldi önümüze. Bu 9 maddelik teklifin 2 maddesi yürütme ve yürürlük. Yani, temelinde, hazırlanması gereken husus 7 madde ve bir buçuk yıl çalışılmış. Bir buçuk yılın sonunda, o kadar iyi bir çalışma yapıldığı iddia edildi ki "Her şeyiyle dört dörtlük, asayiş tedbirlerini olabildiğince sağlıklı hâle getirecek, suç ve suç vasıflarını engelleyecek, terörü engelleyecek bir düzenleme." diye önümüze getirildi. Ama, Komisyonda çalışmalara başladık, çok değil, tahmin ediyorum on dakika sonra, şurada gördüğünüz adette -sekiz adet- değişiklik önergesi geldi. Yani, bürokratlar, Hükümet ve akademisyenler bir buçuk yıl çalışmışlar yedi maddelik bir düzenleme yapmışlar, Komisyona gelmiş, sekiz tane değişiklik önergesi... Yani, bu, ne kadar haklıdır ya da bu bir buçuk yıllık çalışma ne kadar verimlidir; bunu, sizin ve halkımızın takdirlerine sunuyorum.

Bu yetmedi, asayiş tedbirlerine yönelik olarak yapılan çalışmada, iki farklı yapı var, biliyorsunuz, bir Jandarma Genel Komutanlığı bir de Emniyet Genel Müdürlüğü. Ne yazık ki, değerli arkadaşlarım, Komisyon çalışmalarında, bu iki ana başlı kurum, kendi aralarında bile uzlaşmayı temin edememişlerdi. Uzlaşmayı temin edemedikleri içindir ki, 2'nci maddeyle ilgili olarak kurumlardan bir tanesinin çekincesi vardı. Bugün, belki hallolmuştur, onu bilmiyorum. Ama aldığım duyumlar doğruysa, bugün, birkaç tane daha -muhtemelen beş adet- değişiklik önergesini Meclisin huzuruna getirip, sunacaklar, yeni baştan değişiklikler getirecekler.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, yedi maddelik bir yasa tasarısını bir buçuk sene irdeleyeceksiniz, çalışacaksınız, ondan sonra huzura getireceksiniz ve on küsur tane değişiklik yapacaksınız. Sonra diyeceksiniz ki "Biz iyi çalıştık. Bu iyi bir düzenlemedir, buna sahip çıkın."

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; biz bu ülkede yaşanan asayiş sorunlarıyla ilgili olarak, Cumhuriyet Halk Partisi adına gereken tedbirlerin alınmasından yanayız. Biz, bu ülkede yaşanan terör sıkıntılarıyla ilgili olarak alınması gereken tedbirlerin yanındayız. Ama bizim bir hassas noktamız var: Bir taraftan güvenlik tedbirlerinin alınması yönünde çalışmalar yapılırken, diğer taraftan insan temel hak ve özgürlüklerinin, Anayasa'yla teminat altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinin ihlali yapılmamalı. Yani, tam bıçaksırtı bir düzenleme olmalı bu. Bir taraftan bizi totaliter devlete veya polis devletine taşımayacak, ama öbür taraftan insan hak ve özgürlüklerinde de mağduriyete sebep olmayacak. Eğer, bu hassas çizgiyi bulursak zaten o zaman hiçbir sıkıntı yok. Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak böyle bir düzenlemenin yanında yer alırız. Ama, bakın, bu bir buçuk yıllık çalışmanın sonunda üretilen metinle ilgili olarak, Türkiye'deki birtakım önemli akademisyenlerle görüşmeler yaptım. Bizzat telefonla aradım, kendileriyle görüştüm. Herkes bu kanunu bir şekilde inceliyor, özellikle ceza hukukundaki akademisyen arkadaşlarımız izliyorlar. Onların görüşlerini sordum: "Ne diyorsunuz, bu yasanın bu şekliyle çıkması Türkiye'ye ne getirir?" diye sordum, hiç olumlu cevap almadım dersem yeridir. İnanın, bunu samimiyetle söylüyorum.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, önce işin teknik boyutundan bir iki hususa değinmek istiyorum. Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu, bir önleyici kolluk hizmetlerini düzenleyen kanundur. Yani, suç ve suçluyla, suçun oluşmasından sonra ilinti kurma hususunda bu Kanun'da bir düzenleme yoktur ve bu Kanun'da böyle bir düzenleme olmaz. Suç ilişkisinden sonra yapılacak olan bütün düzenlemeler Ceza Muhakemeleri Kanunu'nda olur. Biz, Ceza Muhakemeleri Kanunu'nu baypas ediyo- ruz, ki onu da yeni çıkardık, yani bu Hükümet döneminde büyük şaşaalarla çıktı. Bu Kanunu baypas ediyoruz ve Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu'na Ceza Muhakemeleri Kanunu'nda olması gereken hususları getirip ekliyoruz. Bu, hukuk tekniği açısından doğru değil, yarın öbür gün kanunlar açısından da doğru olmayacak. Neden doğru olmayacak? Eğer, bakın, bir ülkede aynı olaylarla ilgili iki farklı kanuni düzenleme varsa ve bu iki kanun birbiriyle çelişiyorsa burada hukukun düzgün bir mevzuatla hareket ettiği konusunda iddiada bulunamayız; bir bu.

İkincisi: Bu işi yapan, bu kanunu hazırlayan değerli akademisyenlere buradan seslenmek istiyorum, Bakanımıza seslenmek istiyorum: Bir hususta hukuk ayıbı yapıyoruz. Bu nedir değerli arkadaşlarım? Yapılan bu düzenlemeye göre, kimliği olmayanlar, arama hâlinde üstünde kimliği olmayan şahıslar tutuklanacak. Bakın, dil sürçmesi falan değil, kanun metni aynen bu. Kimliği olmayanlar tutuklanacak, kimliğini ispat edene kadar da bu tutukluluk devam edecek. Arkadaşlarım, kanun yazıyoruz, bu doğru değil. Niye doğru değil? Bakın, tutuklama, süreli bir müessesedir; tutuklama, bir suç unsuruyla ilintilidir; ama, biz burada süresi belli olmayan bir işlem yapıyoruz, yani kimliğini ibraz ettiği zaman bırakılması gereken bir insandan bahsediyoruz. Sayın Bakanım, Sayın Komisyon üyelerim ve değerli arkadaşlarım, bunun adı "tutuklama" olmaz. Türk hukuk mevzuatında, ceza mevzuatında bunun adını "tutuklama" koyarsanız, o zaman hukuk konusunda bilgi ve birikiminizi insanlar sorgular. Bunun adı ancak ve ancak "Zorlama hapsi" olabilir. Hukuk mevzuatımızda bunun tanımı bu şekilde ama diyorum ya, bir buçuk yıl çalışmışız, çok engin bir çalışma yapmışız, bir yasal düzenleme olarak buraya getirmişiz, ama "tutuklama" müessesesi ile "Zorlama hapsi" arasındaki hukuki terim farkını bile kavramadan kanun düzenlemişiz. Bunun, bir kere, bu kanun metninden çok ivedi bir şekilde çıkartılması gerekir.

CAVİT TORUN (Diyarbakır) - Mahkeme karar verecek tutuklamaya.

MEHMET NURİ SAYGUN (Devamla) - Şimdi, bakın, mahkeme, kimliği olmayan bir insanın tutuklanmasına karar veremez. Bu hususta, ancak ve ancak süreli hapsen tazyik söz konusu olabilir. Bunun adı literatürde de hukuk mevzuatında da "Süreli hapis"tir, bunun adı "tutuklama" değildir. Mahkeme kararı da olsa... Mahkeme, süreli hapis kararı verir. Yani, eğer bunu bilmiyorsanız, lütfen bir araştırın, lütfen bir inceleyin ve doğrusunu yapın. Bu Mecliste beraber parlamenterlik yapıyoruz. Bu Meclisin yanlışları bizim de sırtımızda. Biz, bu Mecliste yanlış olmasın istiyoruz, bu uyarı görevimizi yerine getiriyoruz. Siz ısrarla, uzlaşmaz tutumla "Hayır arkadaş, öyle denmez, buna 'tutuklama' denir." diyorsanız, buyurun öyle deyin! Bugüne kadar nasıl yaptıysanız, çoğunluğunuzla gene geçirirsiniz, ama yarın öbür gün hukuk dünyasında gülünç duruma düşersiniz. Bunun bedelini de siz ödersiniz. Biz buradan, zabıtlara geçecek şekilde, size karşı uyarı görevimizi, ikaz görevimizi yerine getiriyoruz.

Değerli arkadaşlarım, ek 6'ncı maddeyle, cumhuriyet savcılarımızın konumu eski hâle getiriliyor. Hangi hâl eski hâl? Bu, sitayişle bahsettiğimiz, ceza uygulamasında yeni bir dünya yarattığımızı söylediğimiz Ceza Muhakeme Kanunu'nun bugünkü haliyle değil, eski haliyle, yani "Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu" diye tabir ettiğimiz eski Yasa'daki konuma, savcıları tekrar taşıyorsunuz. Bir kere, bir Ceza Muhakemesi Kanunu çıkardık. Yani, bu çıkarttığımız Kanun'dan geriye adım mı atıyorsunuz? Kendi çıkardığınız Kanun'dan memnun değil misiniz?

Bakın, burada ne yapıyorsunuz?

MEHMET SOYDAN (Hatay) - Hiç öyle bir şey yok.

MEHMET NURİ SAYGUN (Devamla) - Eğer "Hiç öyle değil." diyorsanız, eski Kanun yanı- nızdaysa bir açın, eski Kanun'un 156'ncı maddesini bir okuyun. 15 6'ncı maddeyi okuduğunuz zaman, yapmış olduğunuz yanlışlığı, özellikle hukukçu arkadaşlarım çok net bir şekilde göreceklerdir. Bunu değiştirin, bunu düzeltin.

Burada ne var? Burada, polis devletine geri dönüyoruz arkadaşlarım. Polis devleti tabiriyle, polisleri rencide etmek gibi davranışın içinde değiliz. Polis devleti, polis kurumlarına yönelik bir söy- lem değildir. Polis devleti, hukukun üstünlüğünün ortadan kalktığı, zorba uygulamaların öne geçtiği bir devlet anlayışıdır. Şimdi, biz hukukun üstünlüğünü savunmuyor muyuz? Beş senedir, bu Parlamento çatısı altında her çıkan arkadaşımız -ister Cumhuriyet Halk Partisinden olsun, ister AKP'den olsun- her seferinde hukukun üstünlüğünden bahsetmedik mi? Ama bakın, bu uygulamayla, yani, 156'ncı maddeyi geri getirmek suretiyle ne yaratıyoruz? Polisin cumhuriyet savcısının gözetimi ve denetimine ihtiyacı olmaksızın kolluk görevlerini yapmakta kendisine çok özel, münhasır bir görev sahası bırakıyoruz. Yani, polisler yanlış yapar doğru yapar, ben bunu tartışmıyorum ama düzenlemeyi tartışıyorum. Bu düzenleme, bizi, ne yazık ki, doğru bir yere götürmez. Eğer bunu yapacak idiyseniz, eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 156'ncı maddesini neden çıkarttınız metinden? Eğer onu çıkarttıysanız, gelin, o zaman bundan vazgeçin. Bu, doğru bir yaklaşım değil.

Değerli arkadaşlarım, bu saydığım hususlar, Türkiye'de kendisini kanıtlamış, ceza hukukunda akademisyen olarak isim yapmış ve erinmeden, duyarlı birer vatandaş olarak bu gece şu anda görüşmekte olduğumuz şu kanunla ilgili, oturmuşlar, incelemişler, araştırmışlar, ben kendilerine ulaştım, bana, bu bilgileri verdiler. Bunların arkasında durmamak mümkün değil. Ben de bir hukukçuyum. Ama, akademisyenlere saygı duymamız gerektiğini de kabul ederim. Onlardan aldığımız öneriler, teklifler bu anlamda.

Şimdi, bir husus daha var, şu dakikaya kadar gözden kaçan ama bu kanunun kabul edilmesi için şart olarak önümüze sürülen bir husus. Değerli arkadaşlarım, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu bir önleyici kanundur, az evvel söyledik ve temel hedefi, adi asayiş olaylarına dönüktür, adi olaylara dönüktür. Yani, şunu ifade etmek istiyorum: Terör olaylarıyla bu anlamda bağlantısı yoktur. Biz - hafızanızı bir yoklayın lütfen- Terörle Mücadele Yasası'nda burada değişiklik yaptık, el birliğiyle, 6'ncı maddesi ayrık kalmak üzere, bir uzlaşma sağladık; Türkiye'nin bir terör sıkıntısı var, bu sıkıntıyı halletmemiz gerekir dedik ve iki parti mutabakatla bir düzenleme yaptık, bunu çıkardık. Ama şimdi, burada sık sık duyduğumuz sözler, Komisyonda da bunları dinledik ve bürokratlarımızdan, Hükümet tarafından da bunu duyuyoruz: "Efendim, Türkiye'de bir terör sıkıntısı var, sürekli yükselen bir terör var, biz, bunu, bunun için getirdik."

Değerli arkadaşlarım, bunu hukukçu olmayan birine söylerseniz ve onu dinleyen arkadaşımız da bu işe samimiyetle bakarsa, inandırabilirsiniz, buna katılmak mümkün olabilir, ama, olaya hukuk açısından baktığınız zaman hiç de öyle değil bu iş.

Bakın, Terörle Mücadele Yasası, teröre karşı kolluk kuvvetlerinin, güvenlik kuvvetlerinin, neyi ne zaman, nasıl yapacağı konusunda yeterli düzenlemeleri içeren bir yasadır. Eğer terörle ilgili alınması gereken güvenlik tedbirlerinden, terörle ilgili olarak kolluk kuvvetlerinin artırılması gereken yetkileri olduğundan söz ediyorsanız ve buna dayanıyorsanız, bunun yeri Polis Vazife ve Salahiyetleri Yasası değildir, bunun yeri Terörle Mücadele Yasası'dır.

Bu değişiklikleri Terörle Mücadele Yasası'nda yaparsınız. Teröre karşı olarak, kolluk kuvvetlerinin, güvenlik kuvvetlerinin etkin mücadele edebilmesi için gerekli olan düzenlemeyi yerine getirirsiniz, ondan sonra da döner, Polis Vazife ve Salahiyetleri Yasası'nda dersiniz ki: "Polisin vazife ve salahiyetleri bunlardır." Normal, olması gerekeni yazarız, terörle ilgili olanı değil. Bir de atıf yaparsınız: "Teröre yönelik suçlarla ilgili olarak polisin yetkilerine ilişkin hükümler Terörle Mücadele Yasası'nda ayrık olarak sayılmıştır." dersiniz. Böylece sapla saman birbirine karışmaz önce. Teröre yönelik kolluk kuvveti mücadelesi gerekli düzenlemesini yakalamış olur, orada faaliyetini sürdürür. Adi suçlarla ilgili de gerekli düzenlemeler işte bu yasanın içinde yapılır. Ama, şimdi, bakın, bu yasanın içinde yaptıklarımızda neler var neler yok?

Önce, bu kanun hiç tartışılmamış değerli arkadaşlar. Bakın, özellikle AKP'li arkadaşlarıma sesleniyorum. Doğaldır ki, sizin Hükûmetinizdir, yani, Türkiye Cumhuriyeti'nin Hükümetidir ama, siyasi iktidar olarak sizin Hükûmetinizdir. Doğaldır ki, onlara yakın olmak zorundasınız. Ama, en azından bir düşünün. Yine, o yönde oy verecek olsanız bile, hiç olmazsa bir vicdan muhasebesi yapın, biz de burada boşuna konuşmuş olmayalım.

Bakın, burada tartışılmadığı nereden belli? Bugün birçok akademisyeni aradım, herkes bu kanuna karşı. "Böyle bir kanun olmaz" diyorlar. Tartışılmış olsaydı, Türkiye'nin ileri gelen akademisyenleriyle bir uzlaşı sağlanırdı; bu bir.

İkincisi: Tartışılmış olsaydı, Jandarma Genel Komutanlığı ile Emniyet Genel Müdürlüğü arasında kanunla ilgili olarak farklı görüşler olmazdı.

Şimdi, bakın, size bir şey okuyayım: Şu anda, önümüzdeki bu kanunun 2'nci maddesi, değerli arkadaşlarım, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından başka gözle bakılıyor, Jandarma Genel Komutanlığı tarafından başka gözle bakılıyor. Ben bir buçuk yıllık süreçten bahsediyorum. Eğer, Komisyondan geceli iki gün oldu, bu iki gün içinde bir şekilde uzlaşmışlarsa, ben onu bilmiyorum. Ama bana gelindiğinde, Adalet Komisyonuna gelindiğinde böyle bir uzlaşma yoktu ve 2'nci madde parmak iziyle ilgili, fotoğraf alınmasıyla ilgili. Bu konuda Emniyet Genel Müdürlüğü çok farklı bakıyor, Jandarma Genel Komutanlığı çok farklı bakıyor.

Jandarma Genel Komutanlığı diyor ki: "Suçu olmayan insanları böyle bir fişleme gayretinin içine girmeyelim. Türkiye'de potansiyel suçlu ve suç temayülü olan insan sayısı 5 milyon kişidir." Bu, Jandarma Genel Komutanlığının düzenlediği bir yazı. 5 milyon kişi... Ama Emniyet Genel Müdürlüğünün istediği gibi hareket edersek, Bakanlığın istediği gibi gelen bu yasaya göre hareket edersek, Türkiye'de 35 milyon kişi fişlenecek; bir. Yani, fişleme doğru tabirdir, yanlış tabirdir. Ama, halkın beynindeki tabir bu.

Birincisi: 30 milyon insanı parmak izi konusunda gereksiz kayda geçeceğiz. Bunun bir hukuki boyutu var, onu söyleyeceğim, ama, izin verirseniz, önce bir ekonomik boyutundan bahsetmek istiyorum. Devletin parası bizim şahsi paramız değil değerli arkadaşlarım. Devlet kaynaklarını kendi paramızdan çok daha iyi, çok daha sağlıklı bir şekilde kullanmak zorundayız. Hiç kimse devletin parasını çarçur etme hakkına sahip değil. Gereksiz yere 30 milyon kişinin fişlenmesi hâlinde, Türkiye'ye yaklaşık maliyeti 450 milyon YTL. Bakın, bir parmak izinin kayda geçmesinin ortalama maliyeti 10 dolar ve 300 milyon dolar maliyet yüklüyor, teknik teçhizatlar vesaire hariç. 450 milyon bir maliyet yüklüyoruz.

İkincisi: Jandarma Genel Komutanlığı diyor ki: "Efendim, biz gönüllülerin parmak izini alalım, buna bir şey demiyoruz." Buna biz de bir şey demiyoruz. İnsan gönüllü olarak parmak izini vermek istiyorsa, buna hiç kimse müdahale edemez, ama burada, silah ruhsatı alanlar var. Silah ruhsatı alanların parmak izinin alınmasını anlayabiliriz. Silah kullanacaktır, yarın öbür gün, bir olay karşısında onun parmak izine ihtiyaç duyabiliriz.

Değerli arkadaşlarım, yarın öbür gün, pasaport ihtiyacı olan bir vatandaş emniyete müracaat ediyor, "Ben pasaport almak istiyorum." diyor. Eğer bu kanunu geçirirseniz, siz o vatandaşın parmak izini alacaksınız. Ehliyet almak istiyorlar, parmak izini alacaksınız. Şimdi, bakın, 30 milyona böyle ulaşıyoruz.

İlginç bir şey de var, kanun metninde çok görünmüyor ama... Şimdi, bu metinde, polislerin, özel güvenlik kuvvetlerinin ve polis gibi vazife görenlerin parmak izleri alınacak. Bu nedir, biliyor musunuz? Türkiye'de, askerlik çağına gelmiş olup askere giden gençlerimizden jandarma olma talihsizliğini yaşayanların -bu kanuna göre- tamamının parmak izini alacaksınız. Yani, jandarma olarak askerlik görevini yapan insanlar, sizin bu mantığınızla fişlenecekler ve bu anlamda karşı çıktılar.

Şimdi, ben şöyle düşünüyorum: Parmak izi alınması, demokratik ülkelerde pek sağlıklı bir eylem olarak düşünülmüyor, ama, asayişin çok daha iyi bir hâle gelmesi için, Türkiye'nin asayiş sorunu yaşamaması için, eğer bir parmak izi alınması düşünülüyorsa, böylesine "yakaladığımdan parmak izi alırım" diye bir iddiayla yola çıkılmaz. Yani, pasaport alacağım, benim parmak izimi al, ama ben bir şey almayacağım, benim parmak izimi alamazsınız; böyle bir mantık yok. O zaman bir genel uygulama yapılır. Türk toplumunun genel kabulünü sağlayabilirseniz, genel uzlaşıyı sağlaya- bilirseniz, Türkiye'de parmak izinin değişme pozisyonu on dört yaşında bitiyor. On dört yaşına varan vatandaşlarımızın genel kabul içinde parmak izlerini alıp Türkiye'de asayiş görevlerinde bu teknolojik imkândan yararlanmanın önünü açmak istiyoruz derseniz, yani bunu pek demokratik bulmamakla beraber, daha makul bir iddia gibi karşılayabilirim. Ama pasaport alanın parmak izini alacaksınız, efendim ehliyet alanın parmak izini alacaksınız...

Burada başka bir şey daha var değerli arkadaşlarım. Bakın, burada ne var, bu da çok ilginçtir. Şimdi, parmak izi almayla ilgili olarak esas düzenleme, Türkiye'de ceza mevzuatını düzenleyen Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 81'inci maddesinde belirtilmiş, hangi hâllerde parmak izi alınacağı orada yazılıyor; genel esas, genel kural odur. Şimdi, burada ne diyor, biliyor musunuz? Üst sınırı iki yıl veya daha fazla cezayı gerektirir suçların sanıklarının parmak izi alınabilir. Gözaltına alınanların da parmak izi alınabilir, ama gözaltına alınanlardan, kovuşturma sonunda suçu sabit olmayanlar, beraat edenlerin alınmış olan parmak izleri derhal imha edilir. Bu, Türkiye'deki ceza mevzuatının temel maddesi. Siz ne getiriyorsunuz, biliyor musunuz? Gözaltına alınanların parmak izini alıyorsunuz ve seksen sene saklıyorsunuz, metne göre de seksen sene saklıyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, biz burada kanun yapıyoruz. Yani bakın, böyle, cümbüşle, karmaşayla, birbirini çiğneyen maddelerle Türkiye'de hukuk mevzuatını düzeltemeyiz. Böyle bir düzenleme olmaz. Bu, 22'nci Dönemin yanlışlar zincirine bir yenisinin daha eklenmesi anlamına gelir. İstirham ediyorum, böyle bir yanlışa ne siz ne biz -Parlamentoyu bir bütün olarak algılamak istiyorum- buna sebep olmayalım.

Bakın, size bir şey daha söylemek istiyorum. 9'uncu maddenin (c) fıkrasında... Eskiden de vardı bu, eskiden olduğu için aynen geçmişler. Komisyonda itiraz ettik, dedik ki: "Yani, eskiden yanlış yapılmış olan bir işi sürdürmenin gereği yok, çıkartalım." Bu nedir? Kapalı yerlerde gece araması. Şimdi, Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun -bu yeni Kanun'un- 118'inci maddesinde, kapalı yerlerde gece arama yapılamayacağını yazdık. Bu bir kesin hüküm. Ama, şimdi, biz burada 9/c maddesine bir hüküm getiriyoruz, diyoruz ki, polis gerekli gördüğü şu şu hâllerde izne bile gerek duymaksızın kapalı yerlerde arama yapabilir.

Değerli arkadaşlarım, nereye gitmek istiyoruz? Yani, yolculuğumuz nereye? Biz sağlıklı bir hukuk devletinden mi yanayız, yoksa asayiş tedbirlerini sağlamak adına çok ciddi bir totaliter devletten yana mıyız? Eğer bu düzenlemeyi bu şekilde sürdürmek istiyorsanız, ben çok açıkça -hiç alınmayın ama- şunu söyleyeceğim: Adalet ve Kalkınma Partisi, hür, demokrat, insan haklarına saygılı bir hukuk devletinden yana değil. Adalet ve Kalkınma Partisi, bu düzenlemeyle birlikte, totaliter bir devlet mantığıyla yola çıkıyor ve bunu söylerken de, inanın, hiç rahatsız olmayacağım, hiç eziklik hissetmeyeceğim. Çünkü şuna inanıyorum (Ben bunu söylerken canıgönülden, içimden gelerek, inanarak söyleyeceğim. Siyaseten değil, bir hukukçu kimliğimle bunu söyleyeceğim.) buna izin vermeyin lütfen, bu doğru bir yaklaşım olmayacak.

Değerli arkadaşlarım, çok ilginç bir maddemiz var, zor kullanmayla ilgili. Şimdi, bu nasıl bir ilişki? Yasada demişiz ki, polis gerek duyduğu hâllerde zor kullanır, silah da kullanır. Hangi hâllerde kullanır, hangi ölçülerde kullanır? Yasadaki ibare aynen şu: Zor kullanmanın derecesini polis kendi takdir eder.

Değerli arkadaşlarım, böyle, devlet kurumlarında görev yapan insanların, devlet adına yapacakları işlerde, kendilerinin takdir etmesi gibi bir yetkinin nasıl bir mantığı olur, anlamak mümkün değil. Üç tane polis düşünün; biri bir sokakta, biri bir sokakta, biri bir sokakta. Karşılaştıkları eylem aynı, ama, polislerin üçü de kendileri takdir edeceği için uygulayacakları eylem, yani zor kullanma durumları, silah kullanma durumları farklı. Ee, biz nasıl bir devletiz? Yani, devlet adına faaliyet gösteren bireyler farklı farklı uygulama yapacaklar, biz de bunu kabul edeceğiz! Biz bu konuda bir öneride bulunduk, Komisyonda dedik ki: "Efendim, böylesine bir uygulama doğru değil, gelin bir yönetmelik çıkartılması konusunda yasaya bir hüküm ilave edelim. Böyle, kendi kendine takdir, bireysel takdir bir hukuk devleti ilkesini zedeler, vazgeçin bundan, bir yönetmelik çıkaralım ve bu zor kullanmanın derecesini yönetmelikle belirleyelim." "Olmaz" dediler, talebimiz reddedildi, "Bu konularda yönetmelik olur mu?" dediler.

Şimdi, Sayın Bakanım, ben de size söylüyorum: Bu konularda yönetmelik var. Toplum polislerinin hangi hâllerde ne şekilde zor kullanacaklarına yönelik sizlerin çıkarmış olduğu bir yönetmelik var. Şimdi, toplum polisine yönetmelik çıkarmaktan erinmiyorsunuz "Bu böyle olabilir." diyorsunuz, ama asayişe yönelik olaylarda "Bir yönetmelik yapalım." dediğimiz zaman "Öyle şey mi olur?" diyorsunuz. Şimdi, ya mevzuatın farkında değilsiniz ya da zaman kalmadı ya arkadaşlarım, iki gün içinde bu yasayı çıkarmak zorundayız ya, "Yanlış da olsa bu yasayı çıkaralım." diye bir iddianın peşindesiniz.

Bakın, yanlış bir yasa çıkartma iddiasını lütfen savunmayın, buradan doğru bir yasa çıkartalım. Böylesine hatalı bir yasa bu ülkeye yarar getirmez. Siyaseten beklentileriniz olabilir, Türkiye'de terörden sancı duyan insanların karşısına "Böyle bir yasa çıkarttık." diye, seçim meydanlarına gidip sözler söyleyecek olabilirsiniz, ama bakın, o insanları da aldatacaksınız. Bu düzenlemeyle, ne teröre ne asayiş olaylarına ne de vatandaşlarımıza hiçbir yararınız olmayacak, sadece bir kaos dönemi yaratacaksanız, bir sancı ve sıkıntı dönemi yaratacaksınız ve hep beraber biz bu sıkıntıları çekmek zorunda kalacağız.

Değerli arkadaşlarım, bunun dışında çok ilginç bir madde var, bu maddeye Komisyondaki Adalet ve Kalkınma Partisi üyelerimizin bir kısmı da itiraz etti -ama hızlı geçeceğiz ya, çabucacık bitireceğiz ya komisyon çalışmalarını- hadi bizi dinlemediler, onları da dinlemediler. Madde neydi biliyor musunuz? 4'üncü maddenin yedinci fıkrası. Burada polisin silah kullanma yetkisi söz konusu. Polis bu silah kullanma yetkisini nasıl kullanacak? Suçüstü hâlinde silah kullanabilecek, dur ihtarına uymazsa, zorla getirme gerekiyorsa kullanacak, yakalama hâllerinde kullanacak.

Şimdi, ismini vermeyeyim, bir Adalet ve Kalkınma Partili milletvekili arkadaşım Komisyonda şunu söyledi: "Yahu" dedi, "birisi birisine iki tokat attı ve suç mahallinden uzaklaşıyor..."

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET NURİ SAYGUN (Devamla) - Bir on dakikam daha olacak Başkanım.

BAŞKAN - On dakikanızı zaten verdim. 30 dakika konuştunuz.

MEHMET NURİ SAYGUN (Devamla) - Demek ki sizin saatiniz hızlıymış. Şimdi bitireceğim efendim.

Şimdi, bakın, burada birisinin birisine iki tokat attığını varsayalım ve ondan sonra kaçıyor. Polis dur diyor -yani suçunun vasfına bakın- durmuyor, polis de ateş ederek onu durduruyor.

Şimdi, bu değişikliği yapmadan önceki metnin eski hâline bir bakarsanız, hangi hâllerde silah kullanılacağı açıktır. İki yıl ve daha üstü hapis cezalarını gerektiren hâllerde, işte genel asayişi bozacak nitelikte, toplumda infial yaratacak hâllerde bu silah kullanmayı olumlu karşılıyorlar. Ama böyle ne idiği belirsiz, her halükârda polise çek ve vur yetkisi bizim bu ülkemizi bir yere götürmez değerli arkadaşlarım.

Bakın, bütün bu saydıklarımı... Daha söyleyecek çok sözümüz vardı ama zamanımız dolmuş, yalnız ben sizlerden bir şey istirham edeceğim: Meclis bugün yarın bitiyor. Yani kötü ihtimalle, muhtemelen, pazartesi gününden itibaren bu çalışmaları sürdüremeyeceğiz değerli arkadaşlarım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Saygun, son cümlelerinizi rica ediyorum.

MEHMET NURİ SAYGUN (Devamla) - Bitiriyorum efendim.

Önümüzdeki dönem bu Meclis çatısı ne olur bilmem. Hangilerimiz milletvekili oluruz, hangilerimiz milletvekili olmayız onu da bilmem. Ama bildiğim bir şey var, beş yıllık milletvekilliği sü- rem içinde ülkem adına doğru şeyleri yapmaya çalıştım ve burada anlatmaya çalıştıklarım ülkem adına doğru şeyler. Sizlerden istirham ediyorum, bu olay siyasi bir olay değil, bu olay Türkiye'deki terörün, Türkiye'deki asayiş olaylarının önlenmesine yönelik. Terörün azmasına asla izin verecek bir siyasi anlayışımız yok ama yani, biz, şunu durduracağız, bunu durduracağız derken, hukuk devletinden sapıp, gidip, bir totaliter devlet yaratırsak, bunu, bu Mecliste olsak da olmasak da sancı olarak mutlaka yaşayacağız ve korkarım, bunun sancıları süreç içinde çıktığında, evlerimizde rahat oturamayacağız, geceleri huzurlu yatamayacağız. Gelin, bu yasayı çekin.

23'üncü Dönemin, Parlamento sürecinde hiçbir iş yapmayacağını düşünüyor gibi yasa çıkartıyoruz. İki gün kalmış ya! İki gün sonra gideceğiz yerimize. İki ay sonra da seçimle buraya yeni bir Meclis gelecek. Bırakın, bu yeni Meclis, daha sağlıklı, daha geniş kapsamlı, adam gibi inceleyerek bir düzenleme yapsın. Bu düzenlemenin, bugün, bu ülkeye de bu ülkenin insanlarına da korkarım asayiş güçlerine de hiçbir yararı ve faydası yok. Değerlendirme ve takdiri sizlere ait.

Saygılar sunuyorum efendim. (CHP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Mehmet Nuri Saygun (CHP, Tekirdağ). “Belediye gelirleri kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s. 1406)”. TBMM Genel Kurulu, 119. Birleşim tutanağı, 1 Haziran 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-nuri-saygun-22-2007-06-01-belediye-gelirleri-kanununda-degisiklik-yapilmasi-hakkinda-s-s-1406 (erişim: 1 Kasım 2026). TBMM kaydı: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c161/b119/tbmm221611190103.pdf

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
