# Türkiye birleşmiş milletler geçici görevler gücü (unıfıl) ne silahlı kuvvetleri unsurlarıyla katkı sağlanmıştır. söz konusu iznin süresinin uzatılması hk

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Mehmet Şandır (MHP, Mersin)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 127. Birleşim
- **Tarih:** 8 Temmuz 2008
- **Gündem:** TÜRKİYE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GEÇİCİ GÖREVLER GÜCÜ (UNIFIL) NE SİLAHLI KUVVETLERİ UNSURLARIYLA KATKI SAĞLANMIŞTIR. SÖZ KONUSU İZNİN SÜRESİNİN UZATILMASI HK
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-sandir-23-2008-07-08-turkiye-birlesmis-milletler-gecici-gorevler-gucu-unifil-ne-silahli-k

> Mehmet Şandır (MHP), 8 Temmuz 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 127. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GEÇİCİ GÖREVLER GÜCÜ (UNIFIL) NE SİLAHLI KUVVETLERİ UNSURLARIYLA KATKI SAĞLANMIŞTIR. SÖZ KONUSU İZNİN SÜRESİNİN UZATILMASI HK); konuşma 1.661 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının 5 Eylül 2008 tarihinden itibaren bir yıl daha Lübnan’daki Barış Gücü Harekâtı’na iştirak etmesini ve bununla ilgili olarak gerekli düzenlemelerin yapılması için Hükûmete izin verilmesini talep eden tezkere üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun görüşlerini ifade etmek üzere söz almış bulunmaktayım. Öncelikle yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Hükûmet, bu izin talebini isterken bir iki şart, bir iki gerekçe de ifade etmiştir. Diyor ki: Lübnan makamlarının doğrudan taleplerini ve bölgedeki güvenlik koşullarını dikkate aldığınızda, ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin Barış Gücü’nün görev süresinin uzatılması yönünde karar alması hâlinde -henüz daha Birleşmiş Milletlerin böyle bir kararı yok ve Türkiye’den böyle bir talebi yok- 1701 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı ve 5 Eylül 2006 tarihinde alınmış 880 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Kararı’nın belirlediği ilkeler doğrultusunda hududu, şümulü ve miktarı daha sonra, gerek görüldüğünde, Hükûmet tarafından belirlenmek üzere Hükûmete izin verilmesini, yetki verilmesini ifade etmektedir bu gerekçeler ve bu şartlara dayalı olarak.

Değerli milletvekilleri, 1978 yılından bu yana Lübnan’da Birleşmiş Milletler Barış Gücü görev yapmaktadır. 2005 yılında yaşanan olaylardan sonra artan çatışmaların durdurulabilmesi için bu Barış Gücü’nün hem görev süresinin uzatılmasında hem de asker sayısının artırılmasında bir zaruret hasıl olmuştu. 2006 yılının Eylül ayında Lübnan’a asker gönderilmesi konusu Türkiye Büyük Millet Meclisinde çok yoğun tartışmalara konu olmuştu. Tabii, o günün Türkiye’sinde gündem Lübnan’a asker göndermekten çok, Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye dönük etnik terör örgütü saldırılarının durdurulması hadisesi idi. Dolayısıyla, Lübnan gibi, Orta Doğu gibi, barışın bir türlü sağlanamadığı, kanın durmadığı bir bölgeye Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarını göndermenin riskini Türkiye Büyük Millet Meclisi gerçekten sorumluluk duygusuyla dikkatlice de tartışmıştı. Ama, kabul etmek lazım, ifade etmek lazım, korkulan olmadı. 2006 yılından bu yana Lübnan’daki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Barış Gücü içerisindeki Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları herhangi bir kazaya uğramadan, kendilerine tevdi edilen görevi şerefle, onurlu bir şekilde yerine getirdiler ve inanıyorum ki bölge barışına, Lübnan’ın iç barışına katkı verdiler. Bu, çok değerli idi, çok önemli idi. Bu konuya emek veren Türk Silahlı Kuvvetlerinin değerli yöneticilerine, unsurlarına buradan saygılar sunmak, şükranlarımızı sunmak bir gerekliliktir diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, tekrar bir yıl daha, eğer Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Barış Gücü’nün süresini uzatır, Türkiye’nin katkısının devamını talep ederse, bir yıl daha oradaki askerlerimizin görev yapmasının devam etmesini talep eden bir tezkerenin müzakeresindeyiz. Sayın Bakan oradaki askeri varlığımızın miktarının ve şeklinin de değiştiğini, azaldığını ifade ediyor. Demek ki, maksat bu yönde de hasıl olmuş ve orada askerimizin, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının gitmesine sebep olan hususlarda iyileşmeler gerçekleşmiştir.

Ancak yine de Lübnan coğrafyasında, Orta Doğu coğrafyasında barışı kalıcı kılabilmek, barışı paylaşılır hâle getirebilmek, kurumsallaştırabilmek gerçekten çok zor, belki de şu yakın tarih içerisinde hiç mümkün olamamıştır. 1967 savaşından sonra akan kanın Lübnan’a ulaşmasından bu yana Lübnan maalesef sürekli kan kaybetmektedir, sürekli bir çatışma ortamında can telef etmektedir. Bu durumun düzeltilebilmesi hususu yalnız Lübnan’ın, yalnız Orta Doğu bölgesinin değil tüm insanlığın, tüm insanlık camiasının temel sorunu olmak durumundadır. Çünkü Lübnan, maalesef, kendisi savaşmayan, ama Orta Doğu’da iddiası olan ülkelerin, grupların gelip Lübnan’da savaştığı bir alandır. Bu kadar masum… Bu kadar haksız bir savaşın zemini olmak ve kan kaybetmek hiçbir ulusa, hiçbir ülkeye reva görülmemelidir.

Dolayısıyla, üzerinde müzakere ettiğimiz bu konunun ülkesi olan Lübnan’ı şöyle bir hatırlamakta fayda olduğu kanaatindeyim. Bunu söylemekteki sebebim: Biz Lübnan’daki olaylara Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak Lübnan’da yaşananlara bigane kalamayız, hatta yok sayamayız. Ancak, bu Orta Doğu coğrafyasını iyi bilmek gerekiyor. Siyasetçilerimiz, siyaset bilimcilerimiz, tarihçilerimiz, Orta Doğu coğrafyasının kendi gerçekliğini bilmeden buradaki meselelere taraf olurlarsa veya bu konuda görüş ifade ederlerse yanılma ihtimalleri yüksektir, bunun bedeli de ağır olacaktır.

Değerli milletvekilleri, bakınız, Lübnan dediğimiz coğrafya küçük bir ülke, 10.400 kilometrekarelik küçük bir coğrafya ve burası yaklaşık dört yüz yılı geçkin bir süre -dört yüz iki yıl- Osmanlının yönetiminde huzur içerisinde yaşamıştır. Ne zaman ki Osmanlının gücü zayıflamıştır, ne zaman ki Osmanlının Orta Doğu coğrafyası o günün dünyasının küresel güçleri tarafından paylaşılma kararı alınmış, bunun savaşı verilmeye başlanmıştır, maalesef, Orta Doğu’nun en yumuşak karnı olan Lübnan’da olaylar başlamıştır. 1845’tir ilk Lübnan isyanı.

Değerli milletvekilleri, Orta Doğu coğrafyası, farklılıkların kimlikleştiği, her farklılığın bir kimliğe dönüştüğü, o kimlikleri var edebilmek için de sürekli çatışmaların yaşandığı bir coğrafyadır. Yoksa, Lübnan’da Maruni’si de Arap’tır, Dürzi’si de Arap’tır, Hizbullah’ı da Arap’tır, Emel’i de Arap’tır, diğer tüm çarpışan taraflar hep Arap ırkına, soyuna mensup insanlardır, ama her biri bir farklılığı kimlikleştirerek, o kimliğin egemenlik kavgasını en yakınıyla sürekli vererek kendini var ede gelmiştir. Dolayısıyla, bu coğrafyada kalıcı, sürekli bir barışı temin edebilmek çok mümkün değildir; mümkün olmuştur, o da Osmanlının anlayışıyla mümkün olmuştur, adaletiyle mümkün olmuştur, hoşgörüsüyle mümkün olmuştur. Ne zaman ki bu coğrafyaya Fransızlar ve İngilizler kendi projeleri doğrultusunda müdahale etmeye başladılar, sonuçta bu coğrafya sürekli birbirini boğazlayan kardeşlerin coğrafyası hâline geldi. Düşünün ki, Lübnan gibi “cennet mekân” dedikleri çok güzel bir coğrafya, Lübnan Dağları, “Cebeli Lübnan” dedikleri, o sedir ağaçlarıyla kaplı, önü Akdeniz olan, Orta Doğu’nun turistik bölgesi olan o güzel coğrafya, maalesef, bir güzel tanımlamayla söyleyeyim, “kan çiçekleri” dedikleri, kaktüs ormanındaki o kırmızı çiçeklerle bezenen bir ülkeye dönüştü. Karşıdan bakarsınız güzel görürsünüz, o kırmızılık güzeldir ama o kaktüs ormanında yaşamak zordur, gezmek hiç mümkün değildir. İşte Lübnan böyle bir coğrafya. Bu coğrafyada Osmanlı dört yüz yıl tüm farklılıkları bir arada tutarak, adaletle hükmederek, refahlarını temin ederek huzur içerisinde yaşatmış, hem bölgenin huzuru hem de insanlığın huzuru buradaki huzurla artmıştır. Ama ne yazık ki günümüzde tüm küresel güçler kendi güçlerini rakiplerine kabul ettirebilmek, karşılarındakine kabul ettirebilmek için güç denemesini bu Orta Doğu coğrafyasında ortaya koyuyorlar. Dün İngilizler, Fransızlar, bugün başkaları ve sonuç itibarıyla bu coğrafyadaki farklılıkların birbirleriyle çatışmasının üzerine kurulu bir siyaset maalesef bu coğrafyayı böyle, kan kırmızısı kaktüs ormanının kırmızı çiçekleriyle bezenmiş bir cehenneme çevirmektedir.

Değerli milletvekilleri, bu coğrafya bizim coğrafyamızdır, bu coğrafya Türk coğrafyasıdır, bu coğrafya Müslüman coğrafyasıdır. Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak, Türk milleti olarak biz bu coğrafyaya bigâne kalamayız. Tarihî müktesebimiz, medeniyetimiz, kültürümüz, tüm değerlerimiz, bu coğrafyanın sorunlarıyla ilgilenmeyi ve sahiplenmeyi bir zorunluluk olarak önümüze getirir.

Burada kritik bir nokta var: Bu coğrafyanın sorunlarına taraf olmak, çok muhataralı, çok sıkıntılı bir hadisedir; hiç de doğru değildir. Taraf olmadan, sorunların üzerinde kalarak -kabul etmek lazım ki bu bir güvene dayalı- eğer politikalarınıza, duruşunuza, davranışınıza, bu coğrafyanın unsurları güven duyarlarsa siz, sorunların tarafı olmadan, sorunların çözümü için hüküm cümlesi kurabilecek bir pozisyon yakalarsınız. Zannediyorum, Türkiye Cumhuriyeti devleti, dış politikasında bu çizgiyi her dönem ihtimamla korumaya çalışmıştır. Bugün Hükûmetimizin yapmaya çalıştığı da budur.

Türkiye-Suriye Parlamentolararası Dostluk Grubu Heyeti olarak Suriye’ye yaptığımız ziyarette –birlikte katılan arkadaşlarınız var aranızda- Suriye Devlet Başkanının bir ifadesi çok önemliydi.

Değerli milletvekilleri, Orta Doğu coğrafyası, korkunun, güvensizliğin temel belirleyici olduğu bir coğrafyadır, burada kararı korkular verir, burada ilişkileri korkular belirler. Dolayısıyla, bu coğrafyada güven çok zor tesis edilir, çok zor sürdürülür, korunur ama güven tesis edilince de sorunların çözümü kolaylaşır.

Suriye Devlet Başkanının, ülkemiz Başbakanı için söylediğini çok önemsiyorum, çok değerli buluyorum. Sayın Beşar Esad: “Biz sorunlarımızın çözümü noktasında, biz sorunlarımızın uluslararası zeminlerde sahiplenilmesi konusunda, Türkiye Cumhuriyeti devletine güveniyoruz, onların samimiyetine inanıyoruz. Dolayısıyla, bu coğrafyadaki sorunların çözümünde ara bulucu olma hakkı, yetkisi, konumu Türkiye’dedir, Türkiye’nin Cumhurbaşkanındadır ve Başbakanındadır. Bu sorunlara taraf olmak isteyen kim varsa; bize çok gelen ülkeler oldu, ama biz her gelene ‘Türkiye’ye gidin, Türkiye’yle beraber bu coğrafyaya gelin.’ dedik.” dedi.

Bu, çok önemli ve çok değerli, değerli arkadaşlarımız. Bunu bozmamamız lazım. Bunu hiçbir hesaba heba etmememiz gerekiyor. Hükûmetin, AKP İktidarının Orta Doğu bölgesinde ortaya koyduğu politika bu anlamda değer ve anlam taşımaktadır. Ümit ediyorum ki, Lübnan’daki soruna taraf olmadan, taraflara eşit mesafede durarak, o sorunların çözümüne samimi katkı vererek bu sorunun çözümü ve barışın kalıcı kılınmasına bütün dünya adına, insanlık adına katkı verebiliriz.

Yine, aynı sorun Suriye ile İsrail arasında yıllardır devam eden ve bir türlü çözülmeyen… O soruna da Türkiye Cumhuriyeti devletinin ara buluculuğunun, Sayın Başbakanın şahsında oluşan o güven ortamının, yakın zamanda olmasa bile bu konuda katedilecek mesafenin, umudun, barışı kurmakta çok önemli bir unsur olacağı kanaatindeyim.

Dolayısıyla, birçok soru ve endişemiz de var tabii ki. Yani, biz oraya askerimizi gönderdik, görev tanımı şu anda bile yeterince yapılmış değil. Barışı korumaya mı gittik, barışı kurmaya mı gittik veya -bu bizimle ilgili olmamakla beraber- Lübnan’daki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Barış Gücü’nün Lübnan’daki misyonu barışı korumak mı, barışı kurmak mı? Bu çok önemli bir hadise. Çünkü orada çatışan tarafların kendi inisiyatiflerinde gelişmeyen birtakım sonuçlar, başta alınan kararları ortadan kaldırıyor. Bu sebeple, Türk askerinin kendinden beklenen görevi yaparken kendine zarar vermemesini, o riski ortadan kaldıracak tedbiri geliştirmek noktasında görev tanımının, misyonun çok net yapılması ve taraflarca kabul edilmesi gerekir. Bugün hâlâ orada siyasi istikrar sağlanmış değil. Maalesef, cumhurbaşkanı seçildi, başbakan da belirlendi, paylaşım oldu ama hükûmet kurulabilmiş değil. Hâlâ orada, yani 1980’li yıllardan bu yana devam eden, 1967’den bu yana devem eden “Şebaa çiftlikleri” dedikleri o sorun çözülmüş değil. İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışma ihtimalleri bütünüyle ortadan kaldırılabilmiş değil. Siyasi istikrar henüz sağlanabilmiş değil. Dolayısıyla, barış, gerçekten çok gerekli ve çok önemli olan bu coğrafyada maalesef kalıcı olabilmek, sürekli olabilmek noktasında pamuk ipliğiyle bağlı birtakım imkân ve faktörlere bağlı olarak devam etmektedir.

İşte biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak Sayın Hükümeti bu noktada uyarıyoruz. Bu konularda Türkiye merkezli, Türkiye’nin misyonu, tarihî müktesebinin gereği, Türkiye’nin çıkarlarının gereği bir pozisyon alarak, samimi ve güveni zedelemeden, dürüstçe, bu sorunlara yabancı da kalmadan taraf olunmasında veya bu sorunlarla ilgilenilmesinde fayda var. Ama burada mesela bir şey dikkatimizi çekiyor: Sayın Milletvekili, geçen seneki konuşmasına benzer bir konuşma yaptı ama şu sorunun cevabı verilemedi: Lübnan Hükûmeti, Türkiye’nin bu yoğun katkısına ve samimi duruşuna rağmen deniz altındaki petrol rezervlerinin işlenmesini pazarlarken Türkiye’yi hiç aklına getirmedi. Lübnan Hükûmeti, Türkiye için çok önemli olan Ermeni soykırımı konusunda bir başka devletten farklı davranmadı, hatta daha da aşırı davrandı, 1923’ü de kapsayan şekilde, 1915 yıllarında yaşanan o hadiselerin bir soykırım kapsamında kabul edilmesine meclisinde karar aldı.

Şimdi, Türkiye bir fedakârlık değil, bir misyonun gereğini yerine getirirken, muhataplarına da kendi çıkarlarını, kendi politikalarını kabul ettirmek gibi bir zorunluluğu var. Bu noktada, zannediyorum, yani böyle iyilikçi Ayşe kadını pozisyonundan vazgeçip, şahsiyetli misyonunun, kendi gücünün idrakinde, tarihi müktesebinin idrakinde büyük bir aktör olarak, büyük bir siyasi aktör olarak, ama ben merkezli, Türkiye merkezli…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Mehmet Şandır (MHP, Mersin). “Türkiye birleşmiş milletler geçici görevler gücü (unıfıl) ne silahlı kuvvetleri unsurlarıyla katkı sağlanmıştır. söz konusu iznin süresinin uzatılması hk”. TBMM Genel Kurulu, 127. Birleşim tutanağı, 8 Temmuz 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-sandir-23-2008-07-08-turkiye-birlesmis-milletler-gecici-gorevler-gucu-unifil-ne-silahli-k (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
