# 2010 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı (s.s.: 442) ve 2008 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2008 bütçe yılı kesin hesap tasarısına ait genel uygunluk bildirimi ve eki raporların sunulduğuna dair sayıştay başkanlığı tezkeresi ile plan ve bütçe komisyonu raporu (s.s.:443)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Mehmet Şandır (MHP, Mersin)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim
- **Tarih:** 25 Aralık 2009
- **Gündem:** 2010 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI (S.S.: 442) VE 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2008 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISINA AİT GENEL UYGUNLUK BİLDİRİMİ VE EKİ RAPORLARIN SUNULDUĞUNA DAİR SAYIŞTAY BAŞKANLIĞI TEZKERESİ İLE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU (S.S.:443)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-sandir-23-2009-12-25-2010-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-s-s-442-ve-2008-yi

> Mehmet Şandır (MHP), 25 Aralık 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2010 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI (S.S.: 442) VE 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2008 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISINA AİT GENEL UYGUNLUK BİLDİRİMİ VE EKİ RAPORLARIN SUNULDUĞUNA DAİR SAYIŞTAY BAŞKANLIĞI TEZKERESİ İLE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU (S.S.:443)); konuşma 2.676 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Bütçe Kanunu Tasarısı üzerinde söz almış bulunmaktayım. Öncelikle yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bütçe görüşmeleri, hükûmet icraatının üç yıllık muhasebesinin yapılacağı anayasal bir zorunluluktur. Bütçe görüşmeleri, hükûmetlerin bir önceki yıla göre performansının ölçüldüğü bir genel görüşmedir ve bütçeler bir siyaset belgesidir. Böyle olması gerekirken AKP hükûmetleri bütçe tasarılarında bugünü geçen yıla göre değil, sekiz yıl öncesiyle mukayese ederek kendilerini anlatmaya, aslında aldatmaya çalışmaktadırlar. AKP İktidarında Türkiye’nin her yılı bir önceki yıldan daha kötü. 2004 yılından bu yana aslında lastiği patlamış kamyon gibi bir belirsizliğe doğru sürükleniyoruz. Her sene küçülüyoruz. Gelecekle değil, geçmişle boğuşan bir ruh hâli, umudun değil korkuların esiri olur, toplumu da korkutarak esir almaya çalışır. AKP’nin yapmak istediği budur.

Değerli milletvekilleri, aslında bu bütçe tasarısı, üzerinde görüşme yapmaya değer bir bütçe tasarısı da değildir.

SONER AKSOY (Kütahya) – Allah, Allah!

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Yüzde 4 büyüme öngörülürken yüzde eksi 6’yla kapatılan bir bütçeyi ciddiye almak mümkün mü? 10 milyar TL açık öngörülürken 70 milyar TL ile kapanan bir bütçeyi ciddiye almak mümkün mü? Aslında ciddiye alınacak bir Hükûmet de yoktur. Burnunun ucunu göremeyen bir sürücüye emanet edilmiş Türkiye, her konuda ve her yıl yanılan bir Hükûmet. Bunun ciddiyetine, bunun söylediklerine nasıl inanacağız?

Değerli milletvekilleri, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, açık yüreklilikle ifade ediyorum, ülkemize, insanımıza bir gram hizmeti olan herkese şükranlarımızı sunuyoruz. Her iktidar bir şeyler yapmaya çalışıyor, az veya çok ancak bizlerin yapılanları yeterli bulmasını beklemeyiniz. Biz milletimizi hizmetin en büyüğüne, en iyisine layık görüyoruz. “Yaptık.” diye övündükleriniz görevleriniz, tabii ki yapacaksınız, millete borcunuz ama yapamadıklarınızı burada konuşmaktan kaçınıyorsunuz.

Değerli milletvekilleri, sekizinci yıla ulaşan, sekizinci bütçesini görüştüğümüz AKP iktidarında, toplamda sorulması gereken soru şudur: Sekiz yıl önce var olan hangi sorun AKP iktidarı döneminde çözüldü ve unutuldu? Dün var olup da bugün olmayan bir sorunumuz var mı? Sorunlar arttı mı, azaldı mı? AKP’nin iktidar döneminde ne oldu, ne değişti? Aş mı arttı, iş mi arttı? Asayiş, güvenlik daha mı iyi, daha mı kötü? Etnik bölücü terör azaldı mı, arttı mı? Sosyal devlet gerçekleşti mi? Emeklilere kaç kuruş maaş zammı verdiniz? Emekli vatandaşlara verdiğiniz maaş zammıyla, günde, emekli, bir simit alabiliyor mu?

İktidarınız maalesef zulüm iktidarına dönüştü değerli milletvekilleri. Bugün Türkiye’de yaşananlar, ihtilal teşebbüsleri, suikast timleri, intiharlar, cinnet geçirmeler, iflaslar, kapanan fabrikalar, hukuk ihlalleri, yolsuzluklar. Yaşanan yoksulluk Türkiye’ye, Türk milletine yakışıyor mu? Yaşananlar karşısında Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu söyleyebilmek mümkün mü? Yaşananları içinize sindirebiliyor musunuz?

Değerli milletvekilleri, sizleri birlikte düşünmeye davet ediyorum. Siyaset adamının, devlet adamının görevi ve sorumluluğu geleceği öngörmektir. Geleceği doğru öngörmek ve muhtemel gelişmelere karşı zamanında ve yeterince tedbir alabilmektir. Bunun için siyasetçi dünü bilmek mecburiyetindedir. Bugünün tarihteki iz düşümü doğru belirlenmeli, tarihte yaşananların sebepleri ve sonuçları yaşandığı için, bütün yönleriyle tespit edildiği için, dün, bugünü yönetenler açısından bir yol göstericidir. Bugünkü sorunların örneğini tarihte aramak mecburiyetindeyiz. Sizi, bunu birlikte düşünmeye davet ediyorum. Yedinci yılını doldurduğumuz AKP İktidarında bugün, birçok sorunla boğuşurken milletimizin geleceği bir belirsizliğin karanlığında uçuruma doğru sürüklenirken bunun tarihteki örneğini aramak mecburiyetindeyiz. Bunu tarihte yaşadık ve koca bir imparatorluğu kaybettik. Değerli milletvekilleri, korkarım ki tedbir alınmazsa, bu gidişe dur denilmezse tarih yeniden tekerrür eder.

Değerli milletvekilleri, kanaatimi ifade ediyorum: Türkiye çok kötü yönetiliyor, çok tehlikeli bir sürece doğru sürükleniyoruz. AKP İktidarı ülkemizin ve milletimizin geleceği açısından çok önemli ve birbirinin tamamlayıcısı iki temel stratejik yanlışlık yapmaktadır:

Birincisi, uygulanan politikalarla Türkiye ve Türk insanı üretimden uzaklaştırıldı. Artık, halkımız üreten değil ele bakan bir duruma getirildi. Üretmeyen Türkiye’de maalesef devlet, özel sektör ve vatandaşlarımız taşıyamayacakları, ödeyemeyecekleri bir borç yükü altına da sokuldu. Var olan üretim gücümüz de yabancılaştırıldı. Özelleştirmelerin yabancılaştırılmaya dönüştüğünün farkında bile değiliz. Türkiye, hem üretim gücünü hem de üretim bilgisini kaybetmektedir. Türkiye, üreten değil, yabancıların malını yabancılardan alınan borçlarla tüketen bir ülke durumuna geldi. Sanayide kapasite kullanımı yüzde 70’lere düştü. İhracat içerisindeki ara malı ithalatı yüzde 70’lere ulaştı. Bu, büyüme değil; bu, resmen içi boşalmadır. Üretmeyen ve borç içindeki Türkiye şimdi de yeniden bir küresel finans krizi tehdidiyle bazı siyasi ödünlere zorlanıyor. Gelecek nesillerin Türkiye’sini maalesef hoyratça tüketiyoruz. Bunu çok tehlikeli bir gelişme olarak görmekteyim.

Değerli milletvekilleri, üretmeyen ve borç batağına sürüklenen Türkiye örneğini tarihte yaşadık, sonuçlarını gördük. 1800’lü yılların ilk çeyreğinde Avrupalı olmak hevesine kapılan devlet yöneticileri önce yabancı ülkelerin istediği imtiyazları tanıdılar, sonra yabancı sermayeyi ve yabancı ürünlerin yurda girişini özel hukukla koruyan 1838 Balta Limanı Anlaşması’nı imzaladılar. On yılda sanayimiz çöktü. On yıl sonra 1853’te ilk borçlanmamızı yaptık. Avrupalılar “Siz üretmeyin, tüketin, biz size para veririz.” diye, hatta savaşlara da soktular ve ülke 1853’ten yirmi beş yıl sonra Düyun-u Umumiyeye teslim edilmek mecburiyetinde kaldı, iflas etti. Ödenemeyen borçlar karşılığında her defasında siyasi ödünler alındı, devlet hukuku değiştirilmeye çalışıldı; ülkeden parçalar koparılmasına devlet engel olamadı ve sonuçta devletimiz yıkıldı.

Bugün gelişmeler ülkemizi böyle bir sonuca doğru sürüklemektedir. Bugün kendi emeğiyle üretmeyen, artık değer üretemeyen dolayısıyla vergi toplayamayan, bütçe açıkları ve borçlanma ihtiyacı hızla artan bir Türkiye, aynen 1856 yılında Kırım Savaşı sonrasında toplanan Paris Kongresinde Avrupalı olmak karşılığında yayınlanan Islahat Fermanı’yla devlet hukukunu değiştirmek zilletini maalesef ülkemiz yeniden yaşamanın ayıbını yaşamaktadır. O gün, Osmanlı Devleti, Islahat Fermanı ve Paris Anlaşması’yla kuruluşunda ilan ettiği hukukunu değiştirmiş, azınlıklarına eşit vatandaş statüsü tanımıştı. Bugün de Lozan dışı azınlıkları tanımaya zorlanmaktayız, bugün de devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün parçalanmasına zorlanmaktayız; bunun için hukuk ve siyaset geliştirmeyi başarı olarak sunan bir Hükûmet tarafından yönetilmekteyiz.

Değerli milletvekilleri, AKP İktidarının diğer stratejik yanlışı bence şudur: Toplumdaki farklılıklar ısrarla öne çıkartılarak kimlikleştirildi. Siyasi kimliklerinizle farklılıklara siyasi anlam yüklediniz. Türkiye’de bir kimlik sorunu oluşturdunuz. Türk milletini “alt kimlik-üst kimlik” ve “Türkiyecilik” adı altında ayrıştıran bir sürece soktunuz. Devlet milletsiz olmaz değerli milletvekilleri. Millet bir siyasi kimliktir, etnik kimliklerin toplamı millet değildir. Bin yıldır birlikte yaşamış, millet olmuş halkımızı maalesef cam kırığı yığını hâline getirdiniz.

Sayın Başbakanın 11 Ağustos 2005 tarihinde Diyarbakır meydanında söylediği “Kürt kimliğini tanıyorum. Kürt sorununu demokrasi içerisinde siyaset üreterek çözeceğim.” vaadi, maalesef bugün Türkiye’nin handikabı olmuştur. Dün Türkiye’nin sorunu, etnik bölücü terör örgütüyle mücadele etmekti. Bugün, sayenizde, Türkiye’nin ve Türk milletinin önünde koca bir Kürt sorunu durmaktadır.

Değerli milletvekilleri, siyaset ve devlet adamları konuştuklarının geleceği bağlayacağını bilmek mecburiyetindedirler. Sayın Cumhurbaşkanının bir yurt dışı geziden dönerken söylediği “Güzel şeyler olacak” sözü, Sayın Başbakanın bir yurt dışı geziye çıkarken başlattığı “Kürt açılımı”na dönüştü. Açılım, iddia edildiği gibi demokrasiyi geliştirmek, millî birlik ve kardeşliği sağlamak yerine, sokaklarda yaşanan görüntüler dikkate alınırsa, kardeşliğe değil, etnik ayrışmaya ve çatışmaya sebep olan bir yıkım projesine dönüşmüştür. “Silahlar susacak, kan duracak, anaların gözyaşı dinecek” diye iddia edilirken, sonuçta bugün kan da durmadı, terör örgütü de silahı bırakmadı. Değerli milletvekilleri, daha da kötüsü, İmralı canisi maalesef demokratik hayatımızda belirleyici bir konuma geldi.

Değerli milletvekilleri, demokrasi, millî birlik ve kardeşlik en değerli ortak paydalarımızdır. Bu değerler, ülkenin ve toplumun tümü özne olarak alınırsa bir anlam taşır. Bu değerleri geliştirecek projeleri veya bu değerlerin sorunlarını çözmek için geliştirilecek projeleri, ülkede bulunan veya toplumdaki bir farklılığı, mesela bir etnik veya inanç farklılığını özne yaparak tartışırsanız, süreç ve sonuç mutlaka ayrışmaya, cepheleşmeye ve ileri zamanda çatışmaya dönüşür.

Türkiye’nin çok sorunu bulunmaktadır, her anlamda çok sorunu bulunmaktadır. Siz, siyasi kimliğinizle, Başbakan olarak, bakan olarak siyasi kimliğinizle bu sorunları bir etnik kimliği veya bir farklılığı özne yaparak tartışırsanız bulacağınız tüm çözümler kardeşliği değil, ayrışmayı getirir. Bu, sosyolojik bir ilmî gerçekliktir. Tarihin tüm dönemlerinde ve dünyanın her bölgesinde sorunları bir farklılık temelinde tartışmak, ayrışmayı bir çözüm olarak dayatmıştır.

Sayın Başbakan 22 Temmuz 2009 tarihinde Kürt açılımını başlattıklarını ilan ederken, her ne kadar sonradan “demokratik açılım”, “Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi” veya “süreci” demiş olsa da, bu açılımı başlatırken, bunu ilan ederken sözünün arkasına şunu da eklemiştir, demiştir ki: “Bu açılım, 11 Ağustos 2005 tarihinde Diyarbakır meydanında söylediğim ‘Kürt kimliğini tanıyorum. Bu kimlikten kaynaklanan Kürt sorununu siyaset üreterek, demokrasi içerisinde çözeceğim.’ vaadimin devamıdır.” demiştir. Yani bu, Türkiye'nin demokrasisini, demokrasi standartlarını yükseltmek değil, Diyarbakır meydanında tanıdığı Kürt kimliğinin sorunlarını çözmek için ortaya konulmuş bir açılımdır. Bunu gizlemeye hakkınız yok. Yani, Sayın Başbakana göre, Türkiye’de Türk milletinden başka, Türk halkından başka bir Kürt milleti veya bir Kürt halkı vardır, bunların Kürt olmaktan dolayı ülkenin diğer bölgelerinde yaşayan insanlardan farklı sorunları bulunmaktadır ve yıllarca bu sorunlar çözülememektedir. Başbakan, bu sorunu demokrasi içerisinde, siyaset üreterek çözmeye söz vermekte, bugün de bunun için Kürt açılımı sürecini başlatmaktadır. Böylece Kürt sorununu çözecektir. Sayın Başbakanın iddiası budur.

Değerli milletvekilleri, dikkatinize sunmak istiyorum: Kürt sorununu çözmek için, Sayın Başbakandan önce, 1984 yılında PKK ağır silahlarla Türkiye’ye saldırarak yola çıkmıştı. Bunu hatırlıyoruz değil mi? Neydi PKK’nın amacı? PKK’ya göre Kürt sorunu neydi? Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgemizde bir Kürt devleti kurmak değil miydi? Bunu gerçekleştirmek için PKK yirmi beş yıldan bu yana 40 bin insanımızı katletti. Kan akıtarak, silahı kullanarak “silahlı propaganda” diyerek bunu Türkiye’ye dayatmadı mı? Şimdi, sizin iktidarınız döneminde, Sayın Başbakanın başlattığı Kürt açılımıyla PKK bu silahlı propagandasını siyasi propagandaya dönüştürdü. PKK bu amacına kavuşmak için silahlı propagandasını siyasi propagandaya dönüştürürken kendi sorumluluğunuzu sizin vicdanlarınıza bırakıyorum.

Kafamızı kuma sokmayalım, PKK’nın tüm belgelerinde, tüm söylemlerinde Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu bölgede, adına Kürdistan dedikleri bu bölgede bir Kürt devleti kurmak, hatta Marksist-Leninist bir Kürt devleti kurmak için yola çıktıklarını ifade ediyorlar. 1978 yılında Diyarbakır’ın Fis köyünde alınan karar budur.

Değerli milletvekilleri, Kürt devleti kurmak siyasi bir meseledir ve küresel bir projedir, geçen yüzyıldan kalan ve Sevr ile dayatılmasına rağmen gerçekleştirilemeyen bir siyasi projedir. Arkasında İngiltere’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Fransa’nın olduğu küresel ve geçen yüzyıldan kalan bu proje aslında “Şark meselesinin”, hatta Türkleri geldikleri Orta Asya karanlıklarına geri göndermek amacıyla düzenlenen ve sürekli tekrarlanan haçlı seferlerinin günümüze yansımasıdır. Bu proje asla ve asla Kürtlerin talebi ve ihtiyacı değildir, hiç de olmamıştır.

Değerli milletvekilleri, Kürt sorunu yani bölgede bir Kürt devleti kurma hayali neden gerçekleşememiştir? Dikkatinize sunmak istiyorum, arkasında bu kadar büyük küresel güçler olmasına ve bu kadar eski olmasına rağmen bu proje niye gerçekleşememiştir? Çünkü devlet kurmak için millet olunması gerekir, millet olmadan devlet kurulmaz.

Yazılı tarihin tüm dönemlerinde, milattan önce, milattan sonra, zamanın tüm devirlerinde Kürt adıyla bir millet olmamıştır, Kürt diye bir devlet de olmamıştır çünkü millet, yaşanmış bir geçmişin ve yaşanacak bir geleceğin bir araya getirdiği insan topluluğudur. Hâlbuki bugün Kürt olarak anılan toplulukları Türk kültürü, Türk tarihi, Türk coğrafyası ve Türk medeniyeti dairesi dışında aramak anlamsızdır, imkânsızdır. Bu bir ilmî gerçekliktir ve bu konuda düşünen, yazan tüm ilim adamlarının ulaştığı ortak nokta budur.

Biliyorsunuz, Britannica Ansiklopedisi’nin 9, 10, 11 no’lu edisyonlarında 1875 ile 1911 tarihleri arasındaki bu ciltlerde Kürtlerin Turan soyundan oldukları yazılmıştır. Ancak daha sonra, 1911’den sonra Türkiye’nin, Osmanlının güneydoğusunda bir Kürt devleti kurmak iddiasını ortaya koyan küresel güçler, artık Kürtleri Turan ırkından değil, İrani olarak değerlendirmişler ve onları ayrılmaya teşvik etmişlerdir. Buna rağmen, yine de yakın tarihin yazıldığı her dönemde “Kürt” olarak anılan insanlar, kendilerini Türk milletinin dışında görmemişler, ayrı bir millet olarak anılmalarına karşı çıkmışlardır. Kürt kökenli insanlarımız Türk milletinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Değerli milletvekilleri, sizler de biliyorsunuz, Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Sevr Anlaşması ki 433 maddeden oluşmaktadır, bu Anlaşma’nın 62, 63 ve 64’üncü maddelerinde Fırat’ın doğusunda bir “Özerk Kürdistan” kurulması öngörülmüştü. Ancak Anlaşma’yı imzalattıktan sonra bu insanlara bir yıl süre tanınmış, eğer Türkiye’den ayrılmak istiyorlarsa, bu ayrılma kararlarını Birleşmiş Milletler de kabul ederse, Türkiye’nin artık bu bölgede bir hak iddia etmemesine Sevr Anlaşması amir hükümdü. “Kürt” diye anılan, tahrik ve teşvik edilen, ayrılmaya teşvik edilen bu insanlar, kendi aralarında karar vermişler ve bu müracaatı yapmamışlar, “Türkiye Cumhuriyeti devleti bizim devletimizdir; biz, Türk milletiyle beraber olacağız.” diye ayrılmamışlardır. Sevr Anlaşması’nın, Birinci Dünya Savaşı’nın sonucu budur. Sonunda Sevr’i imzalayan küresel güçler, bu maddeleri anlaşma metninden çıkarmak ve bir millet yaratmak, buna dayalı bir devlet kurmak projesinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır.

Değerli milletvekilleri, küresel güçlerin dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda projelendirme politika ve hayalleri 20’nci yüzyılın ilk çeyreğinde tutmadı. Bunun, milletimizin verdiği o yiğit millî mücadeleyle önünü kestik ama şimdi yeni bir yüzyılın ilk çeyreğindeyiz, aynı proje tekrar önümüze konulmaktadır ama ne yazık ki baltanın sapı bizden misali, bunun sahibi, bugün, milletimiz adına bu ülkeyi yönetmekle sorumlu olan siyasi iktidar öne çıkmaktadır.

Değerli milletvekilleri, farklılıkları öne çıkararak kimlikleştirmek, bu kimliklere önce kültürel haklar, sonra siyasi haklar talep etmek kıyametin bir öncesi evredir. Farklılaştırılan kimlikleri birbirleriyle çatıştırarak kardeş kavgasına tutuşturmak, sonra da demokrasi ve özgürlük getirmek bahanesiyle müdahale etmek; işte, Irak’ta yapılan budur. 1,5 milyon insanı bu senaryoyla katletmişlerdir, petrol yataklarına böyle el koymuşlardır. Kısacası, Kürt sorunu, bölgemizde bir millet yaratmak, bir milliyet oluşturmak ve buna dayalı bir devlet kurmak projesidir. Bunu, siyaset üreterek demokrasi içerisinde çözmek ya tarihi bilmemektir ya gaflettir ya da gaflet ötesi bir davranıştır.

Buradan Hükûmete soruyorum, Sayın Başbakana soruyorum: Sizce, Kürt sorunu nedir? Kendini Kürt olarak tanımlayan veya sizin kimliğini kabul ettiğinizi ilan ettiğiniz Kürtlerin, benden, sizden ya da sizin sürekli tekrarlamakta ısrar ettiğiniz diğer alt kimliklerden, hatta her bir bireyden farklı ne sorunu vardır? Türkiye'de otuz altı alt kimlik olduğunu iddia ediyorsunuz. Kürt sorununu çözünce diğer etnik gruplara karşı bir ayrımcılık yapmış olmuyor musunuz?

Değerli milletvekilleri, Türkiye’nin sorunları vardır ve Türkiye’nin çok sorunu vardır. Adaletli, şefkatli bir devlet yönetimi ve daha huzurlu, daha refah içinde bir yaşam, bu aynı şekilde ve aynı şiddetle, Türkiye'de yaşayan herkesin talebidir ve herkesin sorunudur. Sorun, Türkiye’nindir, Türk milletinindir. Sorunları etnik temelinde tanımlamak ve etnik kimliği özne yaparak çözüm aramak toplumda bir ayrışmaya sebep olacaktır. Bu ayrışmanın cepheleşmeye ve ileri zaman içinde çatışmaya dönüşmesini önleyemeyeceksinizdir. Kardeşliği geliştireceğiz derken bir kardeş kavgasına sebep olacağınızdan korkmaktayız.

Bize göre, PKK terör örgütü eylemleri, Kürt kimliği, Kürt sorunu ve Kürt açılımı bütünüyle bölgede bir millet yaratmak, bir milliyet oluşturmak ve bir devlet kurmak projesidir. Bu projenin sahibi küresel güçlerdir. Buna taşeronluk yapmak maalesef Sayın Hükûmetin politika olarak önüne koyduğu bir açılımdır, bir politikadır.

Değerli milletvekilleri, yeni bir yüzyılın ilk çeyreğinde çok daha değerli hâle gelen bu coğrafyayı kontrol etmek isteyen küresel güçlerin küresel plan ve projelerini, bilerek veya bilmeyerek yandaşlık, taşeronluk yapan politikaları ve politikacıları geçen yüzyılın başında milletimiz bir millî mücadeleyle önlemiş ve millî devletini belirlediği bir devlet hukukuyla kurmuştur. Bu devlet hukukunun ortadan kaldırılmasına millet yine müsaade etmeyecektir. Kurulan devletin adı “Türkiye Cumhuriyeti devleti”dir. Üniter, millî, bağımsız ve cumhuriyetle yönetilen bir devlettir. Bunu değiştirme hukukunuz, hakkınız yok. 550 milletvekiliniz de olsa bunu değiştiremezsiniz. Bu devletin milletinin adı “Türk milleti”dir. Bu topraklarda, bu devletin topraklarında yaşayan halkın adı olarak bu milletin adı “Türk milleti”dir. Türk milletini bir etnik kimlik olarak anmak çok yanlış olmuştur. Azınlıkları ise Lozan Barış Anlaşması’nda tanımlanmış gayrimüslimlerdir. Bu hukuku değiştirmek hak değildir. Değiştirilmesi hukuken meşru olmaz. Kamu vicdanı bu yola girenleri affetmez. Tarihte örneği var değerli milletvekilleri. 1856 Islahat Fermanı’nı imzalayan Ali Paşa -ki çok başarılı bir sadrazamdır- gayrimüslimlere eşit vatandaşlık statüsü verdiği için millet affetmemiştir, cenaze namazında helallik vermemiştir. Böyle bir duruma düşmenizi asla istemeyiz.

Ayrıca, bu sonuç, Kürt açılımıyla milleti etnik temelde parçalıyorsunuz. Bunun anlamı budur. Bunu açık yüreklilikle tartışın. Türkiye’yi iki milletli bir devlet hâline getiriyorsunuz. Toprakları federal bölgelere ayırabilirsiniz, bu, devleti bölmez ama milleti böldüğünüz takdirde devletin bütünlüğünü koruyamazsınız. Şimdi “Kürt kimliğini tanıyorum, bu kimliğin sorunlarını çözeceğim.” diye yola çıktığınızda, bu ülkeyi iki milletli hâle getiriyorsunuz. Bu, devleti parçalamaktır. Bu, Anayasa’mıza göre de suçtur.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak diyoruz ki: Demokratik sisteme karşı hiçbir kimse alt kimlik, etnisite veya mezhep esasında bir dayatmada bulunamaz. İnsanların bu özellikleri onların tarihî, kültürel sıfatları olarak kendileri için anlamlıdır ancak demokratik devlet yapısı bu özelliklere dayalı olarak biçimlendirilemez. Demokratik devlet, insanlara, bireylere etnik kimlik ve dinsel inançlarına göre değil, eşit bireyler ve yurttaşlar olarak bakmak durumundadır. Bize göre, farklılıkların farkında olarak birlikte yaşamayı cazibe merkezi hâline getirmeliyiz ve bunu ortadan kaldırmaya çalışan etnik bölücü terör örgütünün kökünü hemen kazımalıyız.

Değerli milletvekilleri, bunun dışında, İktidarınız kimliğimizle birlikte geçmişimizi de tartışılır hâle getirdi. Son Amerika gezisinde, Barack Obama Sayın Başbakanın gözünün içine bakarak “Etnik ve dinî azınlıkların demokrasi sistemi içerisinde Türkiye’ye entegre edilmesini tebrik ediyoruz.” dedi, Sayın Başbakan, hiçbir şey ifade etmedi. Bu, egemenliğimize ve devlet hukukumuza açık bir saldırıdır. Türkiye'nin etnik ve dinî azınlığı yoktur. Türkiye'nin Lozan’da tanımlanmış gayrimüslim azınlıkları vardır. Siz, buna “hayır” demeyerek Lozan’ı tartışmaya açtığınızın farkında mısınız? “Patriğin ekümenik kimliğinin devamını, bu konuda destek talebinizi samimiyetle destekleyeceğiz, destek vereceğiz.” demiştir. Siz, Rum Patriğin ekümenik kimliğini tanımış mı oldunuz? Bunu Lozan Anlaşması’nın neresine koyuyorsunuz?

Değerli milletvekilleri, son günlerde yaşananları bir daha hatırlatmak istiyorum. Kafamızı kumdan çıkartmamız için belki bu şok görüntülere ihtiyaç vardır: Başbakanın başlattığı Kürt açılımı davetine PKK’lı militanlar resmî kıyafetleriyle ve ellerinde AKP Hükûmetine yazılmış dört adet mektupla 19 Ekim 2009 tarihinde Türkiye’ye döndüler.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Mehmet Şandır (MHP, Mersin). “2010 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı (s.s.: 442) ve 2008 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2008 bütçe yılı kesin hesap tasarısına ait genel uygunluk bildirimi ve eki raporların sunulduğuna dair sayıştay başkanlığı tezkeresi ile plan ve bütçe komisyonu raporu (s.s.:443)”. TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim tutanağı, 25 Aralık 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-sandir-23-2009-12-25-2010-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-s-s-442-ve-2008-yi (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
