# Milli eğitim bakanlığının teşkilat ve görevleri hakkında (s.s.488)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Mehmet Ufuk Uras (İstanbul)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 111. Birleşim
- **Tarih:** 3 Haziran 2010
- **Gündem:** MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞININ TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA (S.S.488)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-ufuk-uras-23-2010-06-03-milli-egitim-bakanliginin-teskilat-ve-gorevleri-hakkinda-s-s-488

> Mehmet Ufuk Uras, 3 Haziran 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 111. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞININ TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA (S.S.488)); konuşma 1.083 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

BDP GRUBU ADINA MEHMET UFUK URAS (İstanbul) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli vekiller; ben de Silopi halkına ve vekillerimize yönelik saldırıyı şiddetle kınıyorum. Orada Netanyahu’ya özenenler bilmeli ki yanlış yoldaysanız koşmanın bir yararı yoktur.

Sayın Sevahir Bayındır’ı Ankara’ya uçakla getiriyorlarmış. Yetkililer “Önemli bir şey yok, sadece çatlak var.” diyor. Bunu söyleyen bir yetkilinin hakikaten kafasında çatlak olması gerek. Yani bir milletvekiline saldırı oluyor, hastanelik oluyor ve böyle bir ifadeyle karşı karşıya kalıyoruz. (BDP sıralarından alkışlar).

Bunun yanı sıra yine İskenderun’da yitirdiğimiz askerlerimizin yakınlarına da başsağlığı diliyorum, yaralılara acil şifalar diliyorum ve yine insanın insanı sömürmediği, kulun kula kul olmadığı bir dünya için sanatıyla mücadele eden Nâzım Hikmet’i de ölüm yıl dönümünde saygıyla anıyorum. Sevgili Nâzım Hikmet “Şarklıyız, isyanda haklıyız.” diyordu. Gazze’de, Filistin’de olan bitenlere bugün isyan etmemek mümkün mü diye düşünüyoruz. İnsani yardıma bile tahammül edemeyenlerin insanlıkla herhangi bir ilişkisi olabilir mi? Ama unutmayalım, Mısır’da da benzeri bir saldırı yaşanmıştı. Vicdanlar haksızlıklara ve eşitsizliklere karşı nerede, hangi zeminde olursa olsun mutlaka ayaklanmalıdır, tıpkı İran’daki idamları görmezlikten gelemeyeceğimiz gibi. Herkese eşit koşullarda bir arada yaşama hakkı tanımalıyız ki bizlerin bir inandırıcılığı olsun. Kudüs’te çok kültürlülüğü savunup ülkede kimliklere dikenli tel çekmek kabul edilemez. Kimlik siyasetine karşı çıkmak da aslında bir kimlik siyasetidir ama bu siyasetin adı şovenizmdir, asimilasyoncu yaklaşımdır ve bugünün dünyasında bir karşılığı yoktur. Her zeminde militarizme karşı çıkmak gerekiyor. İktidar partisiyle muhalefet partisi “Yoksulluğa nasıl mücadele edeceğiz?” diyorlar ya yoksulluğa mücadele etmenin yolu militarizme karşı olmaktan çıkıyor. Kriz döneminde Avrupa’da, Yunanistan’da denenmiş yöntemleri ama nafile yöntemleri önermek yerine gelin Yunanistan Hükûmetiyle karşılıklı olarak silahları indirelim, militarizme karşı tutum alalım ve buradaki fonları da öğretmenlerimize, kamu çalışanlarımıza, emeklilerimizin gelirlerinin arttırılmasına sağlayalım. “Dünya efendilerinin iradesine tabi mi olacağız yoksa irademizin efendisi mi olacağız?” sorusuna vereceğimiz yanıtla zaten bu politikalarımızı şekillendiririz. Bir İtalyan, Toskana, özdeyişi: “Keşke sersemlerin servetidir.” diyor. Bugün keşke siyasetinin, keşke böyle yapmasaydık siyasetinin kabul edilebilir bir karşılığı yoktur çünkü doğru politikaları her zeminde ifade ediyoruz. Bazen tam zamanında bir defa söylemek zamansız yüz defa söylemekten iyidir. Tepkisel değil etkisel, duygusal değil duyarlı bir tutum takınmak gerekiyor.

Yıllardan beri kamu çalışanları mücadelesi içinde yer alıyorum. Öğretim Elemanları Sendikası Başkanlığı yaptığım dönemde öğretim elemanlarının ancak yüzde 10’unu örgütleyebilmiştik. Şimdi, arkadaşlarımız, Eğitim Sen ve diğer sendikalarımızla kaldığımız yerden mücadeleyi sürdürüyorlar. O yüzden, bugün, bu sendikalarımızın önerilerine kulak vermek çok önemli. Verdiğim bir soru önergesinde, ödüllendirme ve görevlendirmelerle ilgili soru önergemde bir siyasi kayırmacılık olup olmadığının yanıtının çok açık bir şekilde ortaya çıktığını gördük. 12 Eylülün gasp politikalarından yine nasibini alan TÖB-DER’in mal varlığının iadesinin de öneminin ne kadar insan hakları mücadelesi açısından, hak mücadelesi açısından önemli olduğunun altını çizeyim.

En iyi yönetim kendini belli etmeyen yönetimdir. “Kim iyi yönetmeli?” sorusu yerine, “Kurumlar nasıl örgütlenmeli ki en yeteneksiz yöneticilerin bile çok fazla zarar vermemeleri önlenebilsin.” kaygısı önemlidir. Zihinsel değişiklik her alanda önemlidir ama ucuz ya da pahalı gömlek değiştirmeye asla benzemez. “Eti senin, kemiği benim.” gibi bir kasap kültürünü benimsemek eğitim sistemimizde de mümkün değildir. Mutsuz çocuklardan mutlu bir toplum kurmamız mümkün değildir. Okullardan çocukların, nedense, attıkları çığlıklara her zaman kulak vermemiz, her zaman pusulamızın olması gerekli. Eğitim eğmekten gelmiyor. Eğitimin İngilizcesi “education”. Bizdeki daha çok “training” yani talim ve terbiye. Yani “Gençleri nasıl terbiye ederiz, nasıl kalıba sokarız?” yerine, kalıpları kırıcı, vicdanı hür, fikri hür nesillerin yetiştirilmesi son derece önemlidir. Dolayısıyla bu kutsal görevde çok önemli görevi ifa eden ilköğretim müfettişlerinin çalışma koşullarıyla ekonomik haklarında ciddi bir iyileştirme ihtiyacı son derece açıktır. İlköğretim müfettişlerinin zam ve tazminatlarının müfettiş unvanlı diğer denetim elemanlarıyla eşitlenmesi bile tek başına sorunları önemli oranda giderecektir. Sözde değil, özde hak yani özlük hakkının içeriğinin doldurulmasında ilköğretim müfettişleri diğer müfettişlerden daha az tazminat ve zam almakta; makam, görev ve temsil tazminatlarından yararlanmamaktadırlar.

Yine ilköğretim müfettişleri, yasanın getirdiği sınırlama nedeniyle fiilen derse girmedikleri hâlde ek ders ücreti aldıkları gerekçe gösterilerek ek ödemeden yararlandırılmamaktadırlar. Ve yine ilköğretim müfettişlerinin görev yollukları gecikmeli olarak ödenmektedir.

Ve yine ilköğretim müfettişleri başkanlıklarının bölge düzeyinde değil, il düzeyinde örgütlenmiş olması da bağımsızlıklarına gölge düşüren bir durum olmaktadır. Bu durumda il millî eğitim müdürleri, ilköğretim müfettişlerinin sicil ve disiplin amiri olduklarından bağımsız çalışmaları da engellenmiş olmaktadır. Diğer yandan öğretmenlerin sınıflandırılması, apolet takılması, eğitimdeki eşitsizliği artırıyor.

Burada bir dizi rakamlar uçuştu. Ben de size bazı rakamlar söyleyeyim. Mesela Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinde yatırım payı artıyor mu, azalıyor mu? Ya artıyor ya azalıyor. 2002’de bakıyorsun yüzde 17,18; 2009’da bakıyorsun yüzde 4,57. Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinin gayrisafi yurt içi hasılaya oranı arttı mı, azaldı mı? 2007’de bakıyorsun yüzde 3,3; 2009’da bakıyorsunuz yüzde 2,51. İlköğretimden yükseköğrenime öğrenci başına yapılan harcama ABD doları bazında ne? OECD ortalamasına bakıyorsunuz 7.840, Türkiye’nin ortalamasına bakıyorsunuz 1.614. Öğretmen maaşlarının aylık giderlerini karşılama oranı nedir diye baktığımızda gördüğümüz oran yüzde 46. Niye? Ortalama maaş 1.176, 4 kişilik ailenin ortalama aylık gideri yani yoksulluk sınırı 2.546. O zaman, bu rakamlarla sizdeki rakamlar farklı ise, Eğitim-Sen Başkanımızın uzun zamandır sizden talep ettiği randevuyu verirseniz bu rakamları da karşılaştırmış olabiliriz.

Şimdi, eğitim sistemimizin iyileşip iyileşmediğinin turnusol kâğıdı, aslında, arkadaşlar, hiç konuşmadığımız bir konu dershane sistemidir. Bir dizi vekilimizin dershane işiyle uğraştığını biliyorum. Seçmenlerimiz içerisinde dershane işinden nemalanan var ama herhangi bir gelişmiş bir ülkede, bir AB ülkesinde benzer bir paralel yapılanmanın söz konusu olmadığını biliyoruz. Seksen bir ilde binlerce dershane var. Bu, aslında, fiilen eğitim sisteminin iflasının bir başka göstergesi değil midir?

Ben kendim öğrenciyken dershaneleri boykot etmiştim, gitmemiştim ama bu öyle bir at yarışı hâline getirildi ki, gençlerimizi maalesef ikili sistem içine sokuyoruz. Zamanlarının büyük bir bölümü önce okulda, sonra okulda nitelikli eğitim almadıkları için de dershanede geçiyor. Şimdi biz bununla yüzleşmeden, dershane gerçeğiyle hesaplaşmadan ve bu dershane gerçeğini gerek kılmayacak bir eğitimde dönüşümü sağlamadan ne yapacağız?

Bir Kürt atasözü var “Delinin değirmeni boş döner.” diye. Değirmenimize koymamız gereken temel meseleler toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda oluşan meseleler. Toplumsal ihtiyaçlarla bazen medyanın ihtiyaçları da örtüşmüyor, bazen toplumsal ihtiyaçlar medyanın ihtiyaçlarının önüne çıkamıyor. O yüzden bir dizi balonlarla, çok kısa sürede patlayacak balonlarla zamanımızı doldurma ihtiyacıyla karşı karşıya kalıyoruz. Her zaman hayatımız boyunca bir dizi sorun oldu; Susurluk oldu, deprem oldu, toplumsal felaketler oldu “Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak.” dedik. Şimdi, İsrail’de bu saldırı oluyor, bir dizi melanetle uğraşıyoruz, yine “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” diyoruz ama unutuyoruz.

Unutmak belleğin intiharıdır. Beynin iki fonksiyonu var, biri unutmak, biri ummak. Unutmamamız lazım ki, yaşadıklarımızdan dersler çıkarmamız lazım ki gençlerimiz açısından umudu örgütleyelim. O yüzden, Karacaoğlan -uzun bir şiirdir- zamanında söylemişti “unutulur, unutulur” diye. Biz de maalesef çok unutkan bir toplumuz. Hâlbuki, geçmişte yaşadığımız bu melanetten, bu ıztıraplardan dersler çıkararak geleceğimizi farklı şekillendirmek mümkün. Böylesi bir tutumun tren sallamaktan daha olumlu olduğunu düşünüyorum. Hakiki sorunlarımızın çözümünün, ancak toplumda kökü olan…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Mehmet Ufuk Uras (İstanbul). “Milli eğitim bakanlığının teşkilat ve görevleri hakkında (s.s.488)”. TBMM Genel Kurulu, 111. Birleşim tutanağı, 3 Haziran 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-ufuk-uras-23-2010-06-03-milli-egitim-bakanliginin-teskilat-ve-gorevleri-hakkinda-s-s-488 (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
