# 2863 sayılı kültür ve tabiat varlıklarını koruma kanununun bir maddesinin değiştirilmesi hakkında (s.s.970 ve 970'e 1 inci ek)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Nihat Eri (AK Parti, Mardin)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 109. Birleşim
- **Tarih:** 22 Mayıs 2007
- **Gündem:** 2863 SAYILI KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARINI KORUMA KANUNUNUN BİR MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ HAKKINDA (S.S.970 VE 970'E 1 İNCİ EK)
- **Tutanak (TBMM):** https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c158/b109/tbmm221581090104.pdf
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/nihat-eri-22-2007-05-22-2863-sayili-kultur-ve-tabiat-varliklarini-koruma-kanununun-bir-maddesi

> Nihat Eri (AK Parti), 22 Mayıs 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 109. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2863 SAYILI KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARINI KORUMA KANUNUNUN BİR MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ HAKKINDA (S.S.970 VE 970'E 1 İNCİ EK)); konuşma 1.007 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

NİHAT ERİ (Mardin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 970 sıra sayılı Bursa Milletvekili Şevket Orhan ile Balıkesir Milletvekili Ali Osman Sali'nin; 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi ve Geçici Madde Eklenmesi Hakkında Kanun Teklifi'nin 1'inci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Kültür ve tabiat varlıkları ile sit alanlarının zilyetlikle iktisap edilmesine ilişkin değişiklikler getiren bu kanun teklifi son derece gerekli ve önemlidir. Bu kanun teklifinin yasalaşması hâlinde, vatandaşlarca son dönemde sıkça dile getirilen yakınmaların önüne geçilmiş olacaktır.

Mülkiyet hakkı, insanlığın var oluşundan beri mevcut olan, kişiye, bir şey üzerinde "Bu benimdir, bana aittir." sözünü söyleten ve insanın benliğiyle özdeş olan bir haktır. Mülkiyet hakkı olmaksızın hiçbir hak mümkün değildir. Mülkiyet hakkının ihlali, bireyin özgürlük hakkının ihlalidir. Anayasa'mızın 35'inci maddesi ile herkesin mülkiyet ve miras haklarına sahip olduğu hususu teminat altına alınmıştır.

Teknolojik gelişmeler ve küreselleşmenin sonucu yaklaşımlar, toprağa dayalı hizmetlere de yeni bir anlayış getirmiştir. Ülkemizde sosyal, ekonomik, teknik ve hukuki alanlardaki gelişmeler, şehirleşme ve imar hareketleriyle toprağa dayalı her türlü kadastro çalışmalarının öncelikle bitirilmesini gerektirmektedir. Çünkü, her türlü yatırım ve mühendislik projelerinin sağlıklı bir şekilde sonuçlandırılması ancak iyi bir tapu ve kadastro bilgisiyle mümkün olabilmektedir. Tapu ve kadastro verileri e-devlet işlevinin de en önemli ve temel bilgi kaynağını oluşturmaktadır. Türkiye Cumhu- riyeti'nin ilk yıllarından beri yaklaşık seksen yıldır kadastro çalışmaları yapılmaktadır. Bu işlem hâlen 3402 sayılı Kanun çerçevesinde yürütülmektedir. Ülke kadastrosunun en kısa zamanda tamamlanabilmesi için bizim dönemimizde özel sektörden de hizmet satın alma yoluna gidilmiştir. Kadastro çalışmalarının başladığı 1925 tarihinden bugüne kadar, yani 2002'ye kadar, yılda ortalama 350 köy ve mahallede kadastro çalışmaları bitirilebilmekte iken ilk defa özel sektörden hizmet satın almak suretiyle 2004 yılında, 1.200 köy ve mahallede kadastro çalışmaları tamamlanmış, 2005 yılında ise 4.032 köy ve mahallede kadastro çalışmaları yapılmıştır. 2006'da yapılan ve 2007'de de yapılması planlanan kadastro çalışmalarıyla, Türkiye'de, aşağı yukarı, kadastro çalışmaları yapılmamış hiçbir yerleşim birimimiz kalmayacaktır sorunlu olan birkaç yüz yerin dışında, yani boş olanların, birtakım sorunları olanların.

Değerli milletvekilleri, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarım Koruma Kanunu'nun 1 1'inci maddesinin birinci fıkrasında "korunması gerekli kültür ve tabiat varlıkları ile bunların korunma alanı sınırı içerisinde kalan yerlerde zilyetlikle taşınmaz mal iktisap edilemeyeceği" hükmü yer al- makta iken 27/7/2004 tarihli ve 5226 sayılı Kanun'un 5'inci maddesi ile zilyetlikle iktisabı mümkün olmayan yerlere sit alanı da eklenmiş, ancak "sit alanı" ifadesi ile kapsamının hangi derecedeki sit alanları olduğuna açıklık getirilmemiştir.

Sit alanları, arkeolojik ve doğal sit alanları olarak gruplandırılmakta olup arkeolojik ve doğal sit alanları da üçer derece hâlinde derecelendirilmektedir. Birinci derece sit alanlarında kesin yapılaşma yasağı olup, ikinci ve üçüncü derece sit alanlanndaysa bu yasak bulunmamaktadır. Buna göre, taşınmaz eğer birinci derecede sit alanlarında yer alıyorsa bu taşınmaz üzerinde yapılaşma yasağı olacak ve bu yerler korunmuş olacaktır. Buralarda zilyetlikle iktisap söz konusu değildir, ancak 2863 sayılı Kanun'un 11'inci maddesinin birinci fıkrasında, 5226 sayılı Kanun ile "sit alanları" ibaresi eklenmekle sadece birinci derece sit alanlarında değil, yapılaşma izni olan ikinci ve üçüncü derecedeki doğal sit alanlarında da zilyetlikle iktisap yasaklanmıştır. Bu değişiklik son derece vahim sonuçlar doğurmuştur. Getirilen bu yasak ile yıllardır vatandaşların kullanımında bulunan taşınmazlarının, evlerinin bile, bazı köylerin yerleşim alanı da dâhil olmak üzere, bu kişiler adına kadastroya tabi tutulması imkânı ortadan kaldırılmıştır. Örneğin, benim ilçem Midyat'ta kentsel sit alanı olarak ilan edilen saha içerisinde yer alan Ulu Cami Mahallesi'nde yüz elliyi aşkın gayrimenkul zilyetleri adına değil de hazine adına tapulandırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Oysaki, ikinci ve üçüncü derecede doğal sit alanlarındaki mevcut zilyetlik, çoğu zaman önceki kullanımın bir devamı olarak karşımıza çıkar. Medeni Kanun'un 713'üncü maddesi uyarınca da olağanüstü kazandırıcı zaman aşımı koşullarının gerçekleşmesi hâlinde, yani yirmi yılı aşkın bir süreden beri çekişmesiz, aralıksız ve malik sıfatıyla zilyet olan kişi taşınmazın mülkiyetini tescil olmadan kazanmaktadır.

Sit alanlarındaki, zilyetlik yasağı nedeniyle, kişilerin -kadastro yapılamayan bölgelerde- yüzlerce yıllık köy yerleşim alanlarını boşaltması gerekmektedir. Hukuki ve sosyal açıdan bunun mümkün olmadığı açıktır. Nitekim, Tufanbeyli yerel mahkemesinin verdiği bir kararı inceleyen Yargıtay Genel Kurulu, bu yasa maddesinin Türkiye gerçeklerine uymadığını belirtmiştir. Kadastronun yapılamaması nedeniyle taşınmazlarını zilyetlikle tasarruf etmekte olan bu yerlerin sit alanları içerisinde yer aldığı gerekçesiyle -zilyetlikle iktisap yasağı nedeniyle- hazine adına tescil edilmesi büyük bir yanlıştır. Kaldı ki ikinci ve üçüncü derece sit alanlarında oteller, kentler kurulmasına izin verilmektedir. Sit alanları içerisindeki yerlere zilyetlik yasağı getirmek yerine, bu alanları korumak amacıyla kullanarak koruma esası getirilmelidir. Bu yasa teklifinin yasalaşması hâlinde, kadastrosu devam eden veya henüz başlanmamış yerlerde, vatandaşların yüzlerce yıldır kullanmakta oldukları, ancak kadastro yapılmadığı için tapularını alamadıkları ve zilyetliklerinde bulundurdukları yerlerin kendi adlarına tapulanması sağlanmış olacaktır.

Değerli milletvekilleri, ben bu vesileyle benzer bir konuya da değinmek istiyorum. Mardin'in Yeşilli ilçesinin Bülbül köyü. O köyden Avrupa'ya göç etmiş bir Süryani aile yıllarca Avrupa'da çalışıyor ve birikimlerini de yanına alarak vatanlarına, doğdukları köye geliyorlar, bir ev yaptırmak istiyorlar. Kendilerine deniliyor ki: "Şurası hazineye aittir, evinizi yapın, hazineye de bu arsanın bedelini ödeyin." Aile -500 bin YTL- bütün birikimlerini kullanarak güzel bir ev yapıyor, ama arkasından defterdarlık geliyor, diyor ki: "Yasa değişti, siz bunu bilmiyorsunuz. Bu yeni yasaya göre, 2004'te kabul edilen Yasa'ya göre, hazine arazisi üzerinde yapılan bütün tesisler hazineye geçer. Dolayısıyla, siz eğer buraya tekrar sahip olmak istiyorsanız, kendi evinizin bedeli kadar bir bedel ödeyeceksiniz, ardından bir de arazi parasını ödeyeceksiniz, ancak o şekilde evinize sahip olacaksınız." Ki, bu büyük bir haksızlıktır. Hâlbuki, Medeni Kanun'un 724'üncü maddesi diyor ki: "Yapının değeri açıkça arazinin değerinden fazlaysa, iyi niyetli taraf uygun bir bedel karşılığında yapının ve arazinin tamamının veya yeterli bir kısmının mülkiyetinin malzeme sahibine verilmesini isteyebilir." Yani, burada, tesisi yapan şahıs, eğer hazine arazisinden ya da araziden daha pahalı bir yatırım yapmışsa, arazinin bedelini ödeyerek ona sahip olabilir. Hâlbuki, bizim 2004'te yaptığımız değişiklikle bu tamamen engellenmiş oluyor. Hâlbuki, Medeni Kanun'da, iyi niyetle yapılan bu tür iktisaplarda, bu tür yapılaşmalarda iyi niyetli tarafa hak verilmektedir. Ben, aslında, o maddenin, 4706 sayılı Yasa'nın da ilave ettiğimiz 5'inci maddesine iyi niyetin de katılarak, tekrar, bunun gibi, bu şahıs benzeri şahısların, eğer iyi niyetle hazine arazileri üzerinde bir tesis kurmuşlarsa, hazineye ait olan arazinin bedelini ödeyerek o araziye sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum. Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. Yasanın hayırlı olmasını diliyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Nihat Eri (AK Parti, Mardin). “2863 sayılı kültür ve tabiat varlıklarını koruma kanununun bir maddesinin değiştirilmesi hakkında (s.s.970 ve 970'e 1 inci ek)”. TBMM Genel Kurulu, 109. Birleşim tutanağı, 22 Mayıs 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/nihat-eri-22-2007-05-22-2863-sayili-kultur-ve-tabiat-varliklarini-koruma-kanununun-bir-maddesi (erişim: 1 Kasım 2026). TBMM kaydı: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c158/b109/tbmm221581090104.pdf

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
