# Genel Kurul konuşması

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Oğuz Oyan (CHP, İzmir)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 112. Birleşim
- **Tarih:** 8 Temmuz 2004
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/oguz-oyan-22-2004-07-08

> Oğuz Oyan (CHP), 8 Temmuz 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 112. Birleşim oturumunda konuştu; konuşma 1.667 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA OĞUZ OYAN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Meclisin ilgisinin dağıldığı; ama, çok önem taşıyan bir yasa tasarısını görüşüyoruz. Meclisin ilgisi, sanırım, yaz aylarının rehavetiyle de açıklanabilir, yasama döneminin son günlerinde olmamızla da açıklanabilir; fakat, ortada bir gerçek var değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin yetmişdört yılını ilgilendiren bir yasayı değiştiriyoruz, belki de önümüzdeki onlarca yılı ilgilendirecek yasaları tartışıyoruz. Bu yasalarla ilgili, burada, dün de bu saptama yapıldı; süreci hızlandırmak adına İktidar Partisi milletvekilleri söz almıyorlar, sanki bu yasa tasarısı sadece muhalefeti ilgilendiriyormuş gibi, yasa tasarısıyla ilgili sadece biz konuşuyoruz. Sayın Bakan arada bir konuşma yaptığı zaman "bu yasa zaten bizim" diyor.

Değerli arkadaşlarım, yasama organı ile yürütme organının kuvvetler ayrılığı itibariyle iki farklı organ olduklarını; dolayısıyla, yasama organının iktidar kanadının da hükümetin getirdiği her şeye "evet" demekle yükümlü olmadığını hatırlatmak isterim. Bu tasarılar nerede tartışılıyor; komisyonlarda tartışılıyor; İçişleri Komisyonu ve Plan ve Bütçe Komisyonu. Bu komisyonlarda İktidar Partisinin kaç milletvekili görev alıyor; yaklaşık 40. Onların hepsi de devam etmediğine göre, bizim Meclisimizin yaklaşık yüzde 8'i civarında bir orandan bahsediyoruz. Haydi, burada da ilgi duyup okuyanları dikkate alsak, Meclisin iktidar kanadının herhalde yüzde 10'unu aşmayan bir ilgiyle karşı karşıyayız. Sadece katılım açısından demiyorum, oy verme açısından demiyorum, 134, 164 oyun bulunması itibariyle söylemiyorum. Bu yasa tasarılarını gerçekten kaç kişi hakkıyla okuyup, elini kaldırdığında vicdanı rahat olarak oy kullanıyor; böyle bir sorunumuz var değerli arkadaşlarım. Bu sorun, yaptığımız yasaların kalıcılığı açısından da sorun, bu yasaların yol açabileceği sorunların Türkiye'nin, hepimizin, bu iktidarın ve gelecek iktidarların başına getireceği ilave dertler açısından da bir sorun.

Bakın, şimdi bizim burada tartıştığımız madde, bu yasanın can alıcı maddelerinden bir tanesi, borçlanmayla ilgili bir madde. Bu borçlanma maddesi, daha önce geçmiş bir başka maddeyle de ilişkili. O da şuydu, hatırlatayım: Belediyelerin vergi, harç, resim gibi birtakım gelirlerinin haciz kapsamına alınıp alınamayacağı, yani, borçlarına karşılık bunların haczedilip edilemeyeceği. Burada iki tane önerge çarpıştı. Muhalefetin önergesi şuydu: Biz diyorduk ki, bunlar haciz kapsamı dışında olsun; belediyenin bütün vergisel nitelikteki -vergi, resim, harç- gelirleri kapsam dışında kalsın. Nitekim, hükümetin ilk teklifinde de böyleydi; komisyonda ne olduysa, araya birileri girmişti- iç ve dış güçler, bilemem; ama- bu değişmişti, çıkarılmıştı. Burada ürkek bir adım attı hükümet ve AKP Grubu, şunu söyledi: "Belediyenin kendi tahsil ettiği vergi, resim, harç gelirleri..."

Değerli arkadaşlar, arada dağlar kadar fark var. Belediyelerin vergi gelirlerinin yüzde 80'i, bütçeden aktarılan nitelikteki vergi gelirleridir. Siz bunları haciz kapsamına alıyorsunuz bu önergenizle, sadece belediyelerin kendi topladıkları, kendi öz vergi gelirlerini -Emlak Vergisi gibi- kapsam dışında bırakıyorsunuz; yani, dostlar alışverişte görsün. Görüntüyü kurtaran, esası değiştirmeyen bir önerge veriyorsunuz.

Şimdi, bakın, burada, borçlanmayı konuşuyoruz, Sayın İçişleri Bakanı yok; ama, burada, tekrar bunu düşünmek ve hatırlamak için bir fırsat; belki, ileride, bu tasarının yürürlük, yürütme maddeleri geldiğinde, tekrar, her şeyi gözden geçirmek için bir fırsat değerli arkadaşlar. Yani, bunu burada tekrar hatırlatmayayım. Bir ülkenin egemenliği böyle gider. Bir ülke, kendi vergi gelirleri üzerinde hükümran değilse, o ülke hükümran olamaz; olamadığını daha önce gördük. Yani, 1879'daki Rüsumu Sitte, Osmanlı vergi gelirlerinin tahsilini alacaklılara bırakmıştı. 1881'de Düyunu Umumiyeyle, bu, dış alacaklıların bütününün kurduğu bir teşkilat haline dönüştü. Bunu, burada daha önce konuştuk. Bu, bir hükümranlık kaybıdır. Kendi vergi gelirlerini başkalarına emanet etmişsen, hükümranlık kaybı başlamıştır, o ülke egemenlik iddiasını aşındırıyor demektir. Siz, burada bunu yapıyorsunuz. Siz, belediyelerin vergi gelirlerinin çok büyük bir bölümünü ipotek kapsamına alıyorsunuz, haczedilebilir duruma sokuyorsunuz ve bunun da burada şimdi konuştuğumuz borçlanma maddesiyle ilişkisi şu: Belediyelerin borçlanma sınırlarını öylesine genişletiyorsunuz ki, dediğimiz bu olasılığın gündeme gelmesi de çok güçleniyor. Yani, belediyeler zaten önemli bir borç batağında. Bunlara yeni borçlanma imkânları, olanakları yaratıyorsunuz ve dolayısıyla, dediğimiz bu olayın bir istisna falan değil, belediyelerin çok sık karşılaşacağı bir durum haline gelmesine yol açıyorsunuz. Acaba, kaç milletvekilimiz bunun farkında ve kaçı bunun üzerinde bir tartışma açılması için "bunu bir değiştirelim, bu kadar olmaz" diyen bir sağduyu sahibi?!

Değerli arkadaşlarım, burada yaptığımız iş, büyük bir iş. Biz, bir yasama organıyız, bu ülkenin geleceğini düzenliyoruz, bu ülkenin bugününü ve geleceğini düzenliyoruz. Bu, burada, böyle, okunmadık etmedik, tartışılmadık maddeler üzerine el kaldırmakla geçiştirilebilecek bir olay değil ve burada hükümetin yanlış yapabileceğini dikkate alınız. Sonuçta, her şey çok aceleye getiriliyor ve hükümet çeşitli baskılar altında. Başta uluslararası finans kuruluşlarının baskısı altında bir hükümete sahip olduğunuzu idrak ediniz. Geçmiş hükümet bu nedenle sandık altında kalmıştı. Dış güçlerin baskısı altında bir hükümetle karşı karşıya olduğunuzun idrakine varmazsanız, dolayısıyla, o hükümeti denetleme görevini yapmazsanız, bizi, yarın, bugünden daha kötü günler bekliyor demektir. O nedenle, ben, herkesi biraz daha sorumluluğa davet etmek istiyorum öncelikle.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu tasarıların hepsinin mantığında şu var; gerek İl Özel İdaresi Kanununda gerek bunda gerek yarın muhtemelen görüşeceğimiz Büyükşehir Belediyeleri Kanunu Tasarısında, hepsinde şu mantık var: Biz, belediyelere fazla kaynak aktarmayalım. Zaten elimizde kaynak yok, bütçe imkânları sınırlı; bütçenin, vergi gelirlerinin, zaten -ilk beş ay sonuçlarına bakın- yüzde 75'ini faize aktarmışız. Biz diyelim ki belediyelere ve il özel idarelerine: Kardeşim, biz size şu yetkileri, şu görevleri aktardık, başınızın çaresine bakın. İki tane alan size, buyurun... Bir, hizmetleri ücret karşılığında üretin, kamu hizmetini piyasaya bırakın, elinizde özelleştirilecek ne varsa bunları atın, satın; hatta, biz, size yeni özelleştirilecek malzemeler vereceğiz, yeni kamu mamelekini vereceğiz, patrimuanını devredeceğiz; bunları da özelleştirin. Bunun dışında, borçlanın... Borçlanın... Yani, bir, piyasaya devredin her şeyi; şirketler kurun, hizmetleri öyle yaptırın; onun dışında da borçlanın.

Şirketler de borçlanabilir tabiî. Burada -birazdan geleceğim- bu şirketlerin borçlanmasının da bir sınırı yok; çünkü, şirketler zaten özel hukuk hükümlerine tabi. Her alanda şirket kurulabilir, alan sınırlaması yok ve şirketler özel hukuk hükümlerine tabi; çünkü, bunlar sermaye şirketleri kurabiliyorlar. Dolayısıyla, burada getirilen sınırlar da şirketleri kapsamıyor zaten. Bu sınırlar ne kadar sınır; bunun tartışılması lazım.

Şimdi, siz, bunu diyorsunuz belediyelere. Daha önce hatırlatmıştım; tıpkı 1984 iktidarının KİT'ler konusunda yaptığı gibi. KİT'lere dedi ki: "Ben, artık, bütçeden size sermaye transferi yapmayacağım, Merkez Bankasından kredi de kullandırmayacağım; gidin, piyasadan bulun paranızı." Ne oldu; 1990'lı yılların başında KİT'ler bir kur farkı nedeniyle çok ciddî zararlara uğradılar, içpiyasadan yüzde 250 faiz hadlerine varan maliyetlerle borçlandılar ve sistem battı. 1989'a kadar, bütün konsolide bilançosu itibariyle sistem hâlâ kârlıyken, 1990 yılından itibaren bu sistem olduğu gibi zarar etmeye başladı; ondan sonra da, özelleştirme için yeni bir gerekçe oluşturuldu; bunlar zarar ediyor, yürümüyor falan... Değerli arkadaşlarım, şimdi, belediyeler için bizi bekleyen tehdit budur.

Bakınız, şimdi, burada, borçlanma konusunda yetkiler veriyorsunuz. İki türlü yetki var. "Bir belediyenin toplam borcu, onun toplam gelirini aşamaz" diye bir sınır konuluyor. Bu toplam geliri de, işte -2003'ün geliri örneğin- 2003 yılındaki yeniden değerleme katsayısıyla bulunacak bir miktar kadar 2004'te borçlanabilir. Yani, o katsayı neyse, örneğin yüzde 25'se, 2003 gelirinin yüzde 25 fazlasıyla 2004 yılında borçlanabiliyor bir belediye. Bir sınır daha getiriyorsunuz; "her yıl, kendi yıllık gelirinin yüzde 10'u kadar borçlanabilir" diyorsunuz değerli arkadaşlarım; ama, bunu da aşmak için bir imkân getiriyorsunuz. O imkân şu: Belediye meclisi toplandığında, salt çoğunluğuyla bunu, yüzde 10'u aşma imkânı getiriyorsunuz, İçişleri Bakanının da izniyle. Yani, istenen belediyelere, yıl içinde de yüzde 10 değil, yüzde 50, yüzde 60, toplam gelirlerinin belki yüzde 100'ü kadar borçlanma imkânı getiriyorsunuz. Yani, sınır, idarî kararla aşılabilir; bir yasamaya falan gerek yok, idarî kararla aşılabilir durumdadır.

Bir başka şeyi tekrar söyleyeyim: Şirketler konusunda herhangi bir içborçlanma sınırı yoktur. Dış borçlanma sınırı var mıdır yok mudur, o ayrı. Dış borçlanmalarda, daha önce, en azından, 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde belediyeye bir sınır getirdik, böyle bir dışborçlanma sınırı var; ama, bakınız, dışborçlanma konusunda belediyelerin çok da imrenilecek bir durumda olmadığını söyleyeyim. Bakınız, 1992-2002 döneminde, Hazine, toplam 4 950 000 000 dolar borç ödemesini belediyeler adına üstlenmiştir. Yani, Hazine, bu dönemde, geçtiğimiz -1992-2002- bu on yıllık dönemde 5 milyar dolar civarında bir belediye borcunu üstlenmiştir. 2003 yılının ilk yarısında bu rakam, 5 131 000 000 dolara ulaşmıştır. Şimdi, 1998 yılından itibaren bütçe kanunlarıyla buna sınır getirmeye başladık ve bir miktar daha bu borçlanma, en azından dışborçlanma konusunda daha makul durumlara gelindi; ama, bu makul durumlar dahi önemli bir borç yükünü ortaya koyuyor.

Şimdi, bakınız, size yine bir rakam vereyim. Hazine Müsteşarlığının verilerine göre, 30 Eylül 2003 tarihi itibariyle Hazinenin yerel yönetimlerden alacakları, Türk parası cinsinden, 11 katrilyon 440 trilyondur. Bunun yaklaşık 6 trilyonu vadesi geçmiş borçlardan oluşmaktadır. Yani, belediyelerin borçlarının yarıdan fazlası vadesi geçmiştir, ödenemez durumdadır. Bunun 3 katrilyon dolayında olan miktarı garantili borçtur, 355 trilyon civarında bir bölümü devirli borçtur, 2,5 katrilyon dolayında bir bölümü de yap-işlet-devret projeleri dolayısıyla üstlenilen borçtur. Diğer vadesi gelmeyen borçlar açısından da, aşağı yukarı benzer bir dağılım aşağı yukarı söylenilebilir.

Şimdi, bu tür bir yapı varken, böylesine, belediyelere hangi kaynakları aktardığımızın belli olmadığı bir çerçeve ve özel yasaları görüşüyoruz yerel yönetimlerle ilgili ve bunun içinde de bir borçlanma... Biz, şu an, Yasama Organı olarak, belediyelere hangi gelirlerin ne kadar aktarılacağını bilmeden bütün bunları konuşuyoruz. Bir tek büyükşehirlerde, türev belediye türü olduğu için -yarın belki ele alacağız- konuşulacak bir rakam var gelirlerle ilgili. Ne il özel idarelerinin -ki, kamu hizmetlerinin merkezî yönetimi, hemen hemen bütün görev alanları devrediliyor- ne belediyelerin gelirleriyle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz; ama, böyle bir durumda borçları konuşabiliyoruz.

Değerli arkadaşlarım, burada, hiç olmazsa, bu dışborçlar konusunda ya da borçlanma... Daha doğrusu, şunu söyleyeyim: Belediyelerin borçlanma sınırlarını genişletme konusunda, belediye meclislerinin salt çoğunluğu yerine, bari nitelikli çoğunluk gibi birtakım tanımlar koysaydık ve böylece, bir sınır da oradan getirmeye sahip olsaydık.

Şimdi, tekrar hatırlatmak belki gerekebilir. Yerel yönetimlerin böylesine borçlanmalarının ne gibi krizlere yol açtığının örnekleri var. Arjantin örneği bunlardan bir tanesi. Beş yıl içinde millî gelire oranla borcunu yüzde 50 kadar, yani, yüzde 4'ten yüzde 6,5'e artırmış bir ülkedir ve Arjantin'deki krizin tetiklenmesinde ve derinleşmesinde bu belediye borçları çok önemli rol oynamıştır.

Şimdi, biz, Arjantin olayını, zaten, Türkiye olarak, adım adım izliyoruz, biraz geriden izliyoruz ve adım adım izliyoruz. Şimdi oradaki yeni bir modeli de almış bulunuyoruz. Ben, size, biraz tarihsel örnek de vereyim. 1947'de Türkiye, IMF'ye üye olduktan sonra, bu uluslararası finans kuruluşları, Türkiye'yi borçlandırmak için büyük bir hevesle geldiler ve 1950'de iktidar olan hükümet, hazinedeki bütün o altın ve döviz stokunu üç yıl içinde eritmiştir ve 1958'de moratoryum ilan etmek zorunda kalmıştır, borçlarını ödeyemez duruma gelmiştir. Yani, bir kere borç kıskacına kendinizi kaptırırsanız, ondan sonra, sizin o egemenlik haklarınızın giderek nasıl aşındığını görürsünüz. Türkiye, bunun çok zengin laboratuvarıdır, tarihimiz bunların örnekleriyle doludur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Oğuz Oyan (CHP, İzmir). “Genel Kurul konuşması”. TBMM Genel Kurulu, 112. Birleşim tutanağı, 8 Temmuz 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/oguz-oyan-22-2004-07-08 (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
